
- Büyük Cambly indirimi başladı! Ayda 289 TL’den başlayan fiyatlarla İngilizcenizi geliştirin, geleceğinize yatırım yapın.
- https://cambly.biz/portal
- İndirim Kodu: portal
Transkript
Bize yüksek bir amaç duygusu gerekiyor.
Öbür türlü bu hayatın zorluklarıyla başa çıkmak çok zor arkadaşlar.
Amaç sahibi olmanın iyi tarafı şu, en basitinden...
acıya katlanma işimiz daha da yükseliyor.
İki türlü acı çekme şekli var diyebiliriz.
Bir boş yere acı çekmek, bir de bir amaç uğruna acı çekmek.
Ve şu bilinen bir gerçek ki amaç uğruna acı çekince o acı o kadar da külfet gelmiyor insana.
Bir amaç sahibi olmak bize fedakarlık dediğimiz o yüce eylemi gerçekleştirme fırsatı da veriyor.
Amacımıza ulaşmak için illa ki o değer verdiğimiz dünyevi zevklerimize bir kısıtlama getirmek gerekiyor.
Bu kısıtlamalar bizi daha disiplinli, daha diri birine dönüştürüyor.
Kısacası yaşadığımız Bu podcastımızda insan doğasının yasaları kitabından devam ediyoruz.
Ve yasamız amaçsızlık yasası.
Martin Luther King'in hayatına bakmamız gerekiyor önce.
Çünkü onun hayatı bir amaca sıkıca bağlanmanın insan hayatını nasıl da dönüştürebileceğinin çok güzel bir örneği.
O zaman uzatmadan başlayalım.
Martin Luther King için hayatın başları o kadar da sıkıntılı değildi.
Babası başarılı bir rahipti.
Martin orta sınıf bir muhitte kalıyordu ve ev ortamı genelde huzurluydu.
Tabi arada yaramazlıklar sonucu babasından yediği dayaklar vardı.
Ama Martin yine bu dayaklara rağmen babasına son derece saygı duyan birisiydi.
Martin babasının kendisine gösterdiği ilgi ve sevgiyi hissediyordu.
Babasının Martin'de bir hayali vardı.
Oğlunun da tıpkı kendisi gibi başarılı bir rahip olmasını istiyordu.
Martin'in çocukluğuna baktığımızda özel biri olduğunu fark ettik.
Bir kere Martin'in kelimelerle arası bayağı iyiydi.
Ağzı iyi laf yapıyordu. Girdiği sohbetlerde o küçük yaşına bakmadan öyle konuşuyordu ki sanki büyümüş de küçülmüş havasını veriyordu.
Ve babasının amacı. Martin'den bu potansiyelli evladından kendisinin bir kopyasını yaratmaktı.
Hatta daha iyi bir kopyasını yaratmaktı.
Ama babasının kaçırdığı bir detay vardı.
Martin'le karakterleri arasında uyuşmayan baya bir yön vardı.
Babası çok geleneksel bir hayat sürüyordu.
Disiplinli, monoton bir yaşam tarzı vardı.
Oysa Martin eğlenceye düşkündü.
Kadınlarla flört etmeyi, partilere katılmayı, dans etmeyi seven hayat dolu bir yapısı vardı.
Martin'in babasıyla din anlayışları bile farklıydı.
Babasının din görüşü çok katıydı.
Oysa Martin daha çok modernist diyebileceğimiz bir din algısına sahipti.
Martin bir taraftan babasını kırmaktan çekiniyordu.
Babasının yeri hayatında çok ayrıydı çünkü.
Hatta babasına hayrandı.
Babasının yolundan gidip onun gibi bir rahip olmak ve babasını gururlandırmak...
kendisine çok büyük bir zevk verecekti.
Ama içten içe yaşam görevinin babasının açlığı yoldan gitmek olmadığını da fark ediyordu.
Martin hayat rotasını seçmek konusunda arada kalmıştı.
Martin'in içinde insanlara yardım etmek, onların ruhuna dokunmak ve en önemlisi adaletsizlikle savaşmak gibi arzular vardı.
Rahiplik mesleğiyle bu arzularını kısmen tatmin edebilirdi.
Ama yine de hayat amacının bu meslek olmadığına dair bir inancı vardı.
Yine de günün sonunda rahiplik mesleğini tercih etti ve babasının izinden yürümüş...
Görev yaptığı kilisede hayatı boyunca karşılaşmadığı bir ırkçılıkla karşılaştı.
Yaşı genç bir rahip olduğundan başlarda beklediği saygıyı göremedi.
Ama çok hırslı birisiydi.
Bir kere muazzam bir konuşmacıydı.
Verdiği vaazlar insanların hem kalbine hem de beynine dokunuyordu.
Bir kere Martin diğer rahiplerden farklı bir vaaz anlayışı geliştirmişti.
Vaazlarında hep aynı geleneksel cümleleri tekrarlamıyor.
Okuduğu entelektüel kitaplardan bahsediyor.
Buradaki felsefi konseptleri dinle harmanlayarak kiliseye gelenlere daha önce görmediği zihinsel bir tecrübe yaşatıyordu.
Gittikçe itibarı yükseldi ve Martin bölgedeki siyahi örgütlerin dikkatini çekmeye başladı.
Hem karizması hem de idealistliği insanlar tarafından dikkat çektiği için Martin'e bazı siyasi örgütlerin başına geçmesi teklif edildi.
Aslına bakarsak hayatından gayet memnundu.
Vaaz vermekten çok keyif alıyordu.
İnsanları kendisine hayran bırakıyordu.
Evlenmişti, bir çocuğu olmuştu ve hayatı yeterince doluydu zaten.
Hem babalık yapıyordu hem de rahiplik yapıyordu.
Tüm bu yoğunluk arasında bir de neden siyasi 1955 yılında Martin Luther King daha 26 yaşındayken bir protesto hareketi baş gösterdi.
Rosa Parks adlı yaşlı bir siyahi kadın adeta bir devrim başlattı.
Otobüslerde uygulanan bir yasa vardı o dönemlerde.
Beyazlar otobüslerde oturmak istediğinde siyahiler onlara yer vermek zorundaydı.
Rosa Parks ismindeki bir kadın yerini isteyen beyaz bir erkeğe yerini vermeyi reddetti.
Yasaya karşı çıktığı için tutuklandı ve bu hamle siyahi örgütlerin dikkatini çekti.
Hemen ardından bir boykot...
ve protesto baş gösterdi.
Bazı örgütlerin gözü yine Martin'e çevrildi.
Bu protestonun başına geçmesi ve halkı örgütlemesi kendinden istendi.
Ama Martin isteksizdi.
yine de bu protestoya yardım etti.
Siyahi örgütlenmeler giderek gelişiyor ve daha büyük kitleye hitap etmeye başlıyordu.
Bir örgüt Martin'e yine gel bizim başımıza geç diye bir görev teklif ettikleri zaman Martin artık bu sefer teklifi kabul etti.
Önceleri böyle teklifleri düşünür ve günün sonunda çok yoğun olduğunu söyleyerek reddederdi.
Artık o çok düşünen beyninin sesini dinlemektense kalbimin sesini dinleyeyim ve kabul edeyim diye düşündü.
Kendisini gergin bir boykotun içinde bulmuştu.
Siyahiler ne kadar inatçıysa beyaz yöneticiler de bu otobüs yasasını devam ettirmekte bir o kadar inatçıydı.
Arbedeler çıktı ve bu arbedelerde hayatını kaybeden siyahiler oldu.
Martin örgüt toplantılarına katılıyor ve siyahilere barışçıl olmalarına dair serzenişlerde bulunuyordu.
Gandhi'ye benzer şiddet içermeyen bir politika yürütmek istemişti.
Olaylar ülke çapında duyulmasıyla beraber Martin'in ismi de artık gazetelerde yer almaya başladı.
Çok geçmeden Martin'in evine tehdit telefonları geliyordu.
Hele bir seferinde Martin'in telefonu çaldığında çıkan ses ürper Mertici bir ses tonuyla şunları söylemişti.
Zenci herif, senin yaptıklarından bıktık.
Üç gün içinde bu şehri terk etmezsen, senin beynini patlatır, evini havaya uçururuz.
Martin gelen diğer tehditleri bir şekilde sindirmişti.
Ama bu tehditten çok kötü etkilendi.
Telefondaki adamın ses tonu o kadar ürpertici ve ciddiydi ki, Martin yavaş yavaş ölümün ona ne kadar da yakın olduğunu hissetti.
Bu tehdit çağrısından sonra Martin o gece uyuyamadı.
Kendisine bir kahve yapmak için gece yarısı mutfağa gitti.
Ve o sırada uyuyan ailesini düşündü.
Bu adamlar sadece Martin...
Martin'in kendisini öldürmeyecekti.
Kızını ve karısını da öldürebilirlerdi.
Martin kapanı kısılmış hissediyordu.
Hatta neden bu politika işlerine giriştim ki diye düşünmeye başladı.
Sonuçta babası gibi rahip olarak devam etse siyasete bu kadar bulaşmasa başına bunların hiçbiri gelmeyecekti.
O mutfağında kendini çok aciz bir halde hissediyordu.
O anda Martin hayatındaki amaç duygusunu aklına getirdi.
Martin her zaman dua ettiği tanrısına asıl bu zamanda dua etmesi gerektiğini fark etti.
Ve o duasını ederken içinde Tanrısal bir sesi hissetti.
Martin, Tanrı'nın kendisine güç verdiğini iliklerine kadar deneyimlemişti.
Dini bir amacın etkisiyle o an sanki yenilenmiş gibiydi.
İnsanın kendisine amacını hatırlatmasıyla nasıl da değiştiğini görüyorsunuz değil mi?
Mutfağında kıvranan Martin, tanrısal amacını hatırladığında o yakınan tavrı da değişmeye başladı.
O perişan olmuş halinden özgüvenli bir hale geçiş gösterdi.
Amaç sahibi olmanın gücü burada yatıyor.
Bu amacın illaki Martin'deki gibi dinsel bir amaç olmasına gerek yok.
Kişisel hayatımızda gerekli olan herhangi bir amaçla bizi dönüştürmeye yetecektir.
Düzenli bir çalışma temposu oluşturmak, kilo vermek veya İngilizce öğrenmek gibi kişisel amaçlarımızın da bizi dönüştürme gücü vardır.
Örneğin bu kitabın yazarı Robert Greene'i ben önce İngilizce blog yazılarından tanımıştım.
Şu an kendisinin YouTube kanalından İngilizce videolarını da takip ediyorum.
Hele ki içeriklerim için araştırma yaparken İngilizce bilmenin faydalarını hep yaşıyorum.
İngilizce bilmek bir kişinin yaptığı işte derinleşmesini sağlıyor.
İzlediğiniz için teşekkür ederim. daha da geliştirmek istiyorum diyorsanız, Cambly her sebeye uygun eğitimler sunuyor.
İngilizce öğrenirken hedefinizin ne olduğu, İngilizceyi ne amaçla öğrendiğiniz çok önemli.
Cambly'de hedefinize hitap eden programlar arasından seçim şansınız var.
İngilizce öğrenmeye başladıkça bu sürecin hiç de zannettiğiniz kadar ürpertici olmadığını, hatta gittikçe bir oyun gibi keyifli hale döndüğünü fark edeceksiniz.
Üstelik Cambly'de yılın ilk ve artık en büyük indirimi de başladı.
Ayda 289 TL'den başlayan fiyatlarla İngilizce öğrenmeye, hemen başlayabilirsiniz.
Podcast'imize özel portal isminde bir kodumuz ve linkimiz de bulunmakta.
Açıklama kısmında ikisini de belirttim.
Şimdi Martin'e geri dönelim.
Martin bu tehditten birkaç gün sonra evinde bir patlamaya şahit oldu.
Kendisi evde değildi. Ama evde karısı ve kızı vardı.
Neyse ki onların başına da bir şey gelmemişti.
O an Martin ölümden o kadar da korkmadığını fark etti.
Tanrısal amacını aklına getirdikçe sanki daha da güçleniyordu.
Ama yine de ne olursa olsun barışçıl felsefesinden ödün vermiyordu.
Evinin önüne toplanan siyahiler Martin'e destek veriyor.
Ama bu patlamayı düzenleyenlere karşı da müthiş bir öfke kusuyorlardı.
Martin onlardaki saldırgan tutumu fark etti.
Ve bu insanları dizginlemediği takdirde bu kişiler şiddet eylemlerine başlayabilirlerdi.
barışçıl olmaları gerektiğini, şiddete şiddetle karşılık vermemelerini söylemişti.
Martin'in tüm bu etkili ve barışçıl söylemleri sonuç verecekti.
Sonunda mahkeme otobüslerdeki ayrımcılığı sona erdiren kararı onadı ve Martin otobüste istediği yere oturan ilk siyahi oldu.
Kendisi bu saatten sonra siyahilerin bir kahramanıydı.
Martin'i artık ülke çapında tanımayan kalmamıştı.
Tabi haliyle ölüm tehditleri de giderek artmaya başladı.
Martin geri kalan hayatında ölüm tehditlerine rağmen siyahilerin hakları için mücadele Adele göstermeye devam etti.
Ara sıra gelen baskılardan yıldığı tabii ki oluyordu.
Tıpkı mutfakta yaşadığı o an gibi tüm bu işleri bırakmayı düşündüğü zamanlar olmuştu.
Ama tam o sıralar dini amacını aklına getirip tanrısından güç buluyordu.
Bir amaca kendini adamış bir insanı durdurmak imkansızdı.
Martin'in amacına olan bağlılığı onu siyahi komünitede bir efsane yapmıştı.
Ama bu efsanenin sonu maalesef trajikti.
Martin Luther King 39 yaşında kaldığı bir otel odasının balkonunda suikaste uğrayarak hayatını kaybetti.
hikayesi ilk başta klasik bir baba oğul çekişmesiyle başlamıştı.
Babasının ona sunduğu bir yol vardı.
Bir de Martin'in kendi gitmek istediği yol.
Martin günün sonunda bu hayatı kendi yolundan giderek yaşamayı seçmişti.
Her ne kadar seçtiği bu tehlikeli yol ona erken bir ölüm getirse de Martin'in kardeşine kıyasla daha anlamlı bir hayat yaşadığını söylemek mümkün.
Çünkü Martin'in kardeşi babasının gölgesinden çıkamamış biriydi.
Bu hayattaki amacını babasının seçmesine izin vermişti ve sonunda içine sinmeyen bir hayatı yaşamıştı.
Martin bu amaca baş koyduğunda İlk başta onu bekleyen zorlukları fark etti.
Ara sıra keşke babamın yolundan gidip güvenli bir hayat sürseydim diye düşünüyordu.
Seçtiği yol çok stresliydi.
En fenası ölüm tehditleri alıyordu.
İnsanlar Martin'e bir kahraman gözüyle bakarken bile Martin'in kendisinden şüphe duyduğu anlar oluyordu.
Ama tam kriz anlarında bu amacı neden seçtiğini aklına getiriyordu.
Martin'in içinde adaletsizlik ve ırkçılıkla savaşmaya dair bir tutku vardı.
İçinden gelen o tanrısal ses de bu tutkusunu harekete geçiriyordu.
Böyle kriz anlarında tam da amacını...
aklını getiriyor ve bu zor zamanlara dayanıyordu.
Nietzsche'nin bir nedeni olan kişi tüm nasıllara dayanabilir sözünün vücut bulmuş haliydi Martin.
Bu hayattaki amacımızı seçmek bizim görevimiz.
Biri gelip bize amacın şu dediğinde o yolu Takip etmesi kolay.
Ama bu gittiğimiz yol bizim yüreğimizi tatmin etmeyecektir.
Dönüp bir kendimize bakmalıyız.
Bizi bu hayatta neler heyecanlandırıyor?
Nelere yatkınlığımız var? Martin kendisine baktığında adaletsizlikle savaşma konusunda bir tutkusu olduğunu fark etmişti.
Bu yüzden rahiplikten sıyrılıp politikaya atıldı.
Peki bizdeki o tutku? İçimizi yakan o heyecan ne?
Bunları sormalıyız kendimize. Eğer bu hayatta bize heyecan veren bir amaç seçmezsek ilk başta can sıkıntımız artıyor.
Ki can sıkıntısının en tehlikeli tarafı da bizi alkol, uyuşturucu, bilgisayar oyunları veya herhangi aklınıza gelen zevk araçlarına bağımlı kılabilmesi.
Hayatın kendisinden o zevki elde edemediğimizde başka araçlardan etmeye çalışıyoruz.
Ayrıca amaçsız bir ruh halinde kendimizi daha özgüvensiz hissederiz.
Potansiyelimizi heba ediyoruz hissiyatı öyle kötüdür ki her zaman içimizde bir dert gibi bizi yakar.
Kabul edelim bu modern hayatta hepimiz...
Biri vatansever bir asker olsun, diğeri de p*****.
Paralı asker olsun. Vatansever bir asker o an savaşırken her şeyini kullanır.
Konsantrasyon, yaratıcılık, zeka, mücadele ve sonuç olarak paralı askerden daha büyük bir mücadele örneği sergiler.
Çünkü temelinde, zihninde o yüksek amaç duygusu vardır.
Kendimize amaç seçerken illaki Martin'de olduğu gibi bir hareketin öncüsü olmak zorunda değiliz.
Alçak gönüllü bir amaç da günün sonunda bir amaçtır.
Yaptığımız mesleğe kendi karakterimizden bir şeyler katmak mesela.
Bizdeki has özellikleri...
dünyaya, çevremize ifade etmek.
Bir amaca bağlanmak, en büyük korkumuz olan ölüm korkusunu bile kısmen yenmemizi sağlar.
Çünkü bir amaç peşindeysek, Az ya da çok da olsa dünyaya bir etki bıraktığımızı fark ederiz.
Ve bu etki biz öldükten bir süre sonra da devam edecektir ve ölüm fikri giderek o kadar da korkunç olmamaya başlayacaktır.
Amaç bulmak konusunda bazı insanlar şanslı arkadaşlar.
Küçük yaşlarında hayat amaçlarını çok güzel keşfediyorlar.
Albert Einstein'a bakın mesela.
Küçücük yaşında elinde bir pusula tutuyor ve o pusuladan büyüleniyor.
Küçük yaşından beri sanki bilim için tasarlandığını fark ediyor.
Tabii Einstein özel biriydi ve kendimizden de Einstein vari...
küçük yaşta bir aydınlanma beklememiz mümkün değil.
Ama hayat amacımızı küçük yaşlarda fark edememişsek, bu durum ilerleyen yıllarda da fark edemeyeceğimizi göstermiyor.
Ki başarılı insanlar arasından böyle...
Hayat amacını sonradan fark edenler de vardır.
Örneğin Japon yönetmen Akira Kurosawa'ya bakın.
Gençliğinde Akira amaçsız biriydi.
Bir ara ressam olmayı düşünmüştü.
Daha sonra bir yönetmenin asistanı oldu ve film işini pek sevmediğini fark etti.
Ardından başka bir yönetmenle çalıştığında başlarda ilgisini o kadar çekmeyen sinemaya aşık olduğunu gördü.
Belki bizi de heyecanlandıracak olan hayat amacımız Akira'da olduğu gibi daha sonraları bize fısıldayacaktır.
Günün sonunda bizim kendimize karşı duyduğumuz merak duygusundan vazgeçmememiz gerekiyor.
İçimizdeki bilinmeyenlere karşı meraklı olmak gerekiyor.
Bir amaca baş koyduğumuz zaman gelişim sürecindeki zorluğa kendimizi hazırlamamız gerek.
İlk yapmamız gereken muhtemelen hedeflerimize dair kendimize bir deadline yani teslim tarihi belirlemek.
Bir işi iki haftada hallederim dediğimizde O iş genelde 2 haftadan fazla zaman alıyor.
Hatta belirli bir teslim tarihi seçmezsek ya bir ara hallederim dersek bu sefer hiç halletmiyoruz.
Kendimize zoraki bir teslim tarihi koymadıkça hımbıllık yapmaya çok daha yatkın bir hale geliyoruz.
Kendimize karşı sanki disiplinli bir öğretmen gibi yaklaşmalıyız.
Yapay teslim tarihleri oluşturup sanki bir hocanın gözüne girmek için ödev yetiştirmeye çalışan öğrenci gibi o baskıyı hissetmemiz gerekiyor.
Çünkü bu baskıyı tatlı bir kıvamda tutarsak stresin bizi geliştirici ve odağımızı arttırır.
Mesela kendisini baskı altında bırakmakta Thomas Edison bir ustaydı.
Gazetecilere fikirlerinden bahsederken gaza gelip icatlarının ne kadar da özel olacağından bahsederdi.
Böylece kendisine bir baskı kurardı.
Çünkü gazeteciler Edison'un bu söylemlerini yaydığında ve eğer Edison bu icatlarında gerektiğini başaramazsa Edison rezil olacaktı.
O rezil olma korkusunun verdiği baskıyla yaratıcılık ve odaklanmasını tetiklerdi ve gerçekten gazetecilere dediği gibi kaliteli işler ortaya koyardı.
Biz de kendimizde bu baskıyı bir nebze sağlamalıyız.
Teslim tarihi yaklaşımıyla performansımızın sınırlarını zorlamalıyız.
Amacımıza doğru ilerlerken kendimize koyduğumuz hedef merdivenlerinde alçak gönüllü olmak da gerekiyor.
Hani biraz önce gaza gelmek dedik de o baskı kurarken.
Ama kendimize belli hedefler seçerken bu gaza gelmek çok da iyi bir yaklaşım değil.
İleri tarihli ve gerçekleşmesi zor hedefler seçmek yerine küçük hedeflerle başlayalım.
Ve bu hedefler gerçekleşmesi bir nebze mümkün olsun.
Çünkü o küçük hedefleri başarmanın tatminini yaşayıp kendimize büyük hedefler seçmek daha mantıklı bir yol olacaktır.
Haddinden zor bir hedef seçtiğimizde bu sefer o hedefe ulaşamayacağız ve bir öfkeli hissedeceğiz.
Hatta amacımıza karşı hevesimiz de zedelenecek.
Ve belki de yazarın verdiği en kritik tavsiye şu arkadaşlar.
Odaklanma becerimizi geliştirmemiz gerekiyor.
Gün içinde uzun ve etkili çalışma saatlerini hayatımıza katmamız şart.
Ve bu süreçte en büyük düşmanımız tahmin ediyorsunuz telefon.
Belirli saatler arasında özellikle çalışırken sosyal medyaya ara vermemiz gerekiyor.
Kendinize bir blog zaman dilimi ayarlayın ve o saatlerde Instagram, Twitter, WhatsApp bunların hiçbirine bakmayın.
Çünkü gerçekten bildiğin konsantrasyonun zehri bunlar.
Hepimiz biliyoruz. Çalışma molamızda kısacık da olsa telefona bakmak, sosyal medyada gezmek konsantrasyonumuzu şöyle mahvediyor.
Çünkü aklımız kalıyor. Tekrar işimize döndüğümüzde ya bu adam niye şu postumu beğendi, niye şöyle bir yorum yazdı diye kafamızın bir kısmını...
Oraya mahkum etmiş oluyoruz.
Konsantrasyon becerimizi geliştirirsek sadece amacımıza ulaşmakta işimiz kolaylaşmayacak.
Daha iyisi kendimizi çok iyi hissedeceğiz.
Çünkü konsantre olmanın çok güzel bir keyfi var.
O zirve deneyimi yaşamak.
İşimizi iyi bir şekilde icra etmek sanki dinsel bir tecrübe gibi.
Ruhumuzu yükseltiyor. O konsantrenin zevkini bir kere tattık mı bundan sonra her zaman tatmak istiyoruz.
Ve giderek daha disiplinli, daha üretken birine dönüşüyoruz.
Yazılımızın ayrıca bizlere sahte amaçlara dair bir uyarısı da var.
Çünkü her seçilen amacın bizim için iyi bir amaç olacağı garantisi yok.
Bazı amaçlar var ki seçersen hayatın mahvoluyor.
Örneğin amacın paraysa.
Emin ol yolun sonunda bu amaç bir zulme dönüşecek.
Para kazanmak tabii ki keyifli.
Ama yaptığımız işin kendisinden aldığımız bir tatmin yoksa, sadece para hedefli bakıyorsak, bir yerden sonra zengin de olsak o can sıkıntımız geçmeyecektir.
Devamlı kendimizi bizden daha zenginlerle kıyaslayacak ve sayılar arasında kaybolacağız.
Yaptığımız işle duygusal bir bağımızın bulunması önemli.
Manevi at olmadan, maddiyatta anlamsız kalıyor.
Veya başka bir sahte amaç.
İlgi çekmek. Ki bu çok tehlikelidir.
Eğer amacımız ilgi çekmek oluyorsa bir yerden sonra irademizi bize ilgi veren o kişilerin eline teslim ediyoruz.
İlgi görmeyi herkes ister.
İlgi bizim bir ihtiyacımız.
Ama amacımız ilgi görmek.
Daha fazla ilgi görmek olursa o ilgiyi elde etmek adına karakterimizle ters düşen hatta ileride utanacağımız durumlara kendimizi sokmak da mümkün olacak.
Yazarın bence verdiği en iyi tavsiye.
Bu hayata karşı alaycı tavırdan kendimizi ayırmak.
Günümüzde moda oldu zaten biliyorsunuz hayata sövmek.
Hayat zordur. hayat anlamsızdır, hayat kötüdür, hayat iğrençtir.
Böyle bir anlayışa girdiğin zaman insan amaç seçmekten vazgeçebilir.
Ya böyle bir hayatta niye amaç seçeyim diyebilir.
Oysa şunu biliyor ki herkes.
Hayatta bir amacımız, bir yönümüz olduğunda ve bir şeyler başardığımızda bu hayat hiç de öyle kötü hissettirmiyor.
Tabii ki cennetvari bir dünyada yaşamadığımızı kabul ediyoruz.
Ama bu hayata cehennem demek için de bazı güzelliklere karşı kör olmamız gerekiyor.
Yaşam her şeyle, iyisiyle kötüsüyle tek sefer yaşayacağımız muazzam bir deneyim.
Kendimize güzel bir amaç seçmişsek o yaşama hevesimiz de artıyor.
Depresif ve tembel kişilerin bahanesi olan ya hayat anlamsızdır, hayat gereksizdir yaklaşımından sıyrılıp yaşamı dolu bir hale getirmek bizim elimizde bunu fark etmeliyiz.
O amaca kendimizi kaldırıyoruz.
yaptırdığımızda yaşamın ne kadar güzelleştiğini, hatta zevkten dört kişi olduğumuz bilgisayar oyunundaki o macera hissini gerçekte yaşadığımızı göreceğiz.
Bu podcastı bitirmeden önce podcastımızın sponsoru Cambly için indirim kodu ve linki açıklama kısmında belirttiğimi tekrar hatırlatayım sizlere.
Ve bu podcastı odaklandığım kitapta geçen Dostoyevski'nin şu sözüyle bitirmek istiyorum.
İnsan varlığının bütün yasası ölçülemeyecek kadar büyük olanın karşısında eğilmesinden başka bir şey içermez.
Eğer insanlar ölçülemeyecek kadar büyük şeyden yoksun olurlarsa yaşayamazlar ve umutsuzlukla ölürler.
Üzerinde yaşadığı küçük gezegen kadar ölçülemez ve sonsuz olanlar insanlar için gereklidir.
Benden bu kadar arkadaşlar.
Bir dahaki podcastlerde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
