
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Tanrı'ya atıf yapmadan objektif bir ahlak inşa edebilir miyiz?
Kaynaklar ve İleri Okumalar:
Platon, Devlet
Platon, Eutyphro
Richard Swinburne, Tanrı Var Mı
Angus Ritchie, The Theistic Implications of our Ethical Commitments
twitter.com/canaybalik
youtube.com/portalvideo
Transkript
Semavi dinlerin kutsal kitaplarını düşünelim.
Tevrat, İncil, Kur'an…
Bu kitaplar bize binbir türlü konulardan bahseder.
İlk insanın yaratılışı, Tanrı ile şeytanın mücadelesi, Tanrı'nın dünyayı yaratma süreci gibi.
Fakat kutsal kitaplar için bir janra, bir tür seçsek, bu kitaplar için ahlak kitaplarıdır diyebiliriz.
Kutsal kitaplardaki içeriğin ciddi bir kısmı ahlaki emirlerden oluşmaktadır.
Öldürme, yalan söyleme, dürüst ol veya açgözlü olma gibi emirler.
Ahlaki kurallar içermeyen, insana hiçbir iyi, doğru davranışı öğütülemeyen bir din göremeyiz.
Dinlerin, kutsal kitapların iddiası insana ahlaki ödevlerini sunmaktır.
Din ve ahlak arasındaki bu ilişki bazı soruları da yanında getiriyor tabii.
Mesela ateist biri ahlakını nasıl temellendirebilir?
Dine, tanrıya bağlı olmayan bir ahlak düşünülebilir mi?
Bazı teistler için tanrının varlığı, ahlakın varlığı için elzemdir.
Ve hem tanrıdan bağımsız hem de objektif olan bir ahlak düşünülemez.
Bu podcast'ta ise bu soruyu ters çevirerek soracağız.
Ahlakın varlığı...
Tanrı'nın varlığına işaret eder mi?
Ciddi ahlaksızlık içeren bir eylemde bulunan kişinin günümüz şartlarında bir cezadan kendini kurtarması çok zor.
Birini öldürmeye, gasp etmeye veya dolandırmaya çalışırsanız muhtemelen ceza alırsınız ki bu iyi bir şey.
Hukuk sistemi ve cezaların ahlaksızca işler yapacak insanların cesaretini kırdığı da bir gerçek.
Burada kafalarda şöyle bir soru canlanabilir.
Hukuk sistemleri veya kötülüklere karşı uyguladığımız cezalar olmasaydı nasıl bir durumda olurduk?
Hiç kimse bizi izlemediğinde, hatta ahlaksızca bir eylem yapsak kimsenin bunu fark etmeyeceğini bildiğimiz takdirde bile yine ahlaklı kalabilir miydik?
Platon'un devletinde bu durum Gage'nin yüzüğü hikayesinde işleniyor.
Gage adında kendi halinde bir çoban bir gün bir yüzük bulur ve bu yüzüğün onu görünmez yaptığını fark eder.
Gage anlar ki hangi eylemde bulunursa bulunsun asla ceza almayacak, kimse fark etmeyecek, yaptığı yanına kar kalacak.
Ve Gage bu farkındalıkla neler yapar?
Kötü şeyler yapar.
Kralı öldürür, karısını baştan çıkarır ve kendini yeni kral ilan eder.
Normalde kötülüğün yanından bile geçmemiş bir insan, yaptıklarının yanına kar kalacağını fark ettiği an içindeki canavarı bir nevi ortaya çıkarmıştır.
Kitapta bu hikayeyi aktaran Glaucon şu sonuca varıyor.
Eğer yaptıklarımızın yanımıza kar kalacağını bilsek hepimiz gider bal gibi de ahlaksızca eylemler yaparız.
Her insan gerekli şartlar sağlandığında kötülük yapabilir.
Özellikle işlediği kötülük yüzünden yargılanmayacağını, cezaya maruz kalmayacağını biliyorsa.
Bir teist içinse bu denkleme Tanrı'yı eklediğimizde işler değişiyor.
Çünkü Tanrı burada insanın anonimliğini engelliyor.
Bir kişi yaptığı ahlaksızlığı istediği kadar hukuka, cezalara yakalanmadan gerçekleştirsin.
Tanrı inancı o kişinin görünmezlik pelerini elinden alıyor.
Her zaman seni izleyen, ayetten tabir edeceksek insana şah damarından daha yakın bir konumda olan yargılayıcı güç hiçbir şeyi kaçırmıyor.
Ne olursa olsun kimsenin yaptıkları yanına kar kalmıyor.
İlahi mahkemeden kaçamıyor.
Daha ilginci ise dinlerde Tanrı'nın sadece kişinin eylemlerini değil, aynı zamanda zihninden geçen düşüncelerini de bildiği ve buna göre de yargıladığı.
Hristiyanlığın 10 emrindeki komşunun karısına kötü gözle bakma maddesini düşünelim.
Bu madde yerine komşunun karısıyla bir birliktelik yaşama denip de geçilebilirdi.
Fakat burada kötü gözle bakma tabirinin kullanılması bir eylemden ziyade bir fikre işaret ediyor.
İçinden geçirdiğin fesat düşünceler bile günah potansiyeli taşır.
Sadece eylemler değil zihninden geçen düşünceler bile Tanrı'nın gözetimindedir.
Bu bilgiler eşliğinde ahlak kavramına geri dönelim.
Bir kere çevremizi gözlemlediğimizde ahlakın kesin ve uzlaşıya sahip bir kavram olduğunu söyleyemeyiz.
Ahlakın göreceli olduğu çok durum vardır.
Ülkeden ülkeye değişen ahlaki değerler var mesela.
Hollanda'da ötenazi serbestken bizim ülkemizde yasaktır.
İnsandan insana değişen bile ahlaki değerler vardır.
Elinize bir mikrofon alıp sokak röportajı yapsanız ve insanlara idam gelmeli mi deseniz bir kısım yüz kızartıcı suç işleyenler ve teröristler idam edilsin derken başka bir kısımda çıkıp Olmaz.
Bir insan ne yaparsa yapsın onu öldürmeye hakkımız yoktur diyebilir.
Burada verdiğim örneklerde objektif bir ahlaktan söz edemeyiz.
Çünkü taraflar vardır.
Bir uzlaşıya varılmamıştır.
Subjektiflik içerir. Objektif ahlak ise evrensel olma iddiasına sahiptir.
Her insan için her koşulda geçerli bir ahlakı bize sunar.
Peki objektif ahlakın neden bu kadar üzerinde duruluyor?
Niçin objektif ahlak bu kadar önemli?
Ahlaki göreciliği kabul etsek.
Herkes kendi istediği ahlaki değeri savunsa olmuyor mu?
Ahlaksızlığın şiddetini artırdığımızda objektif ahlakın değeri kendini belli ediyor.
Çocukları öldürmek, birine tecavüz etmek, bir ülkeye terör saldırısı düzenlemek gibi eylemleri düşünelim.
Canileri ayıkladığımız vakit herkesin bu eylemler karşısında diyeceği şey şudur.
Bu eylemler ne olursa olsun ahlaksızcadır ve bu durum tartışmaya bile kapalıdır.
Kimse çıkıp da masum çocukları öldürmenin veya tecavüz etmenin ahlaki olduğunu savunmaz.
İşte bunu diyerek objektif bir ahlaki değer ortaya atıyoruz aslında.
Teistlerin iddiası ise şu şekilde.
Tanrı yoksa objektif ahlak da yoktur.
Eğer ki objektif ahlakın var olduğu iddiasındaysak bu durumun en iyi, en güçlü açıklayıcısı Tanrı'dır.
Bir örnek üzerinden gidelim.
İnsan hakları evrensel beyanamesini düşünelim.
Bu beyanamedeki tüm maddeler adından da anlaşılacağı üzerine evrensel yani objektif ahlak olma iddiasına sahip.
En bilinen maddelerinden biri ise her insanın ne olursa olsun yaşama hakkına sahip olması.
Ama bir kişi bu beyannameye itiraz olarak çıkıp da bence herkes yaşama hakkına sahip değil, vahşice suç işleyen ve başkalarını öldürmekten kendini alıkoyamayan insanın yaşamaya hakkı yok ve idam edilmesi gerekiyor
diyebilir ve bu düşüncesini temellendirirken şöyle bir şemayı izler.
Beyannamedeki bu maddeleri benim gibi etten kemikten insanlar belirledi.
Bir grup insanın belirlediği maddeleri ben neden ahlakım için referans noktası olarak seçeyim ki?
Bana göre canileri öldürmek ahlakidir.
Fakat böyle düşünen bir kişi için mevzuya Tanrı'yı kattığımızda boyut değişiyor.
Aynı kişi bu sefer Tanrı'ya inansa Tanrı'dan gelen ahlakı sorgularken beyanameyi sorguladığı kadar cüretkar olmayacak ve şunu diyecektir.
Ontolojik olarak benden çok üstün, benden çok daha bilgili ve kudretli bir güç bu ahlaki emirleri bana ödev kıldı.
Şimdi kalkıp da onun ahlak yasasını sorgulamak benim gibi bir fâniye mi düşecek?
İşte tanrı insan hesaplaşmasındaki bu seviye farkı teistler için objektif ahlakın tanrıya muhtaçlığının bir göstergesi.
Çünkü bir ahlakın insandan değil de tanrıdan çıkması o ahlaka yönelik şüpheye, karşı görüşe yani subjektifliğe yer açmıyor.
Bu gibi düşüncelerden hareketle ilahi buyruk teorisi karşımıza çıkıyor.
İlahi buyruk teorisi bize şunu söyler.
Ahlakın kaynağı tanrıdır.
İnsan hakları evrensel beyanamesi ve benzerlerine bakıp neyin iyi neyin kötü olduğunu tartışmamıza gerek bile yoktur.
Tanrı'nın yolladığı kutsal kitaba bakmamız yeterlidir.
Tanrı'nın emirleri iyidir.
Yasakladıkları ise kötü.
Bu kadar. Ahlak konusunda tek kılavuz, tek referans noktası vardır ve o da Tanrı'dır.
İlahi buyruk teorisi ateist birinin iyi bir insan olamayacağını söylemez.
Fakat iyi kötü gibi kavramları temellendirmek, bir referans noktası seçmek için Tanrı'ya muhtaç olduğumuzu söyler.
O zaman Tanrı'ya inanmayan biri ahlaki referans noktası olarak neyi seçiyordur?
Bu soruya verilen popüler cevaplardan biri vicdan.
Ama vicdan gerçekten gizemli bir mevzu.
İnsanların çoğunun birine kötü davrandığında vicdan azabı çektiğini, iyi bir insan olmanın, iyi işler yapmanın ise insana bir vicdan rahatlığı verdiği bir gerçek.
Peki bu vicdanın kaynağı ne?
Niçin bir vicdana sahibiz?
Ve vicdanımıza güvenmemiz gerekir mi?
Teist biri vicdanını yine Tanrı'ya bağlayabilir.
Tanrı insan fıtratına kendi koyduğu ahlak kurallarıyla paralellik gösterecek bir vicdan yerleştirdi.
E bir açıdan da işimizi kolaylaştırdı.
Fakat bazıları için özellikle naturalizm için vicdan Tanrı'nın içimize yerleştirdiği ilahi mahkemeden ziyade evrimsel sürecin bize bir hediyesi.
Bir kere... En
uygun paketi hemen keşfedin.
Diğer canlılarda da vicdan azabına benzer davranışlar var.
Bir şempanzenin büyüklerine saygı göstermesi, yemeğini paylaşması veya bir köpeğin sahibinin sözünü dinlemesi, sahibinden komutanmadan hareket ettiğinde ise suçluluk psikolojisine girmesi gibi.
İnsanda vicdan konusu daha da kompleks.
Binlerce yıl önce daha hayvani, daha vahşiydik.
Yeri geldiğinde öldürür, çalar, yağmalardık.
Bunu bir açıdan da yapmak zorundaydık çünkü hayatta kalmamız gerekiyordu.
Daha sonra yavaş yavaş medenileştik.
Yapılar, toplumlar kurduk.
Ve artık başkalarını öldürmemize, vahşice katletmemize gerek kalmadığını anladık.
Birilerine sataşmadan, efendi uslu durarak da hayatta kalabiliyorduk.
Hatta bu yaklaşımla hayatta kalmak, öldürmekten veya yağmalamaktan çok daha kolaydı.
Gidip birini öldürsek, ölen kişinin yakını da bizi öldürmek isterdi.
Birinin eşyasını çalsak, o da bizim eşyamızı çalardı.
Ve nihayetinde hayatta kalma şansımız azalırdı.
Evrim de biz insanları hayatta tutmaya Soyumuzu devam ettirmeye çalıştığından milletin başına bela olup hayatımızı riske atmaktansa vicdan gibi psikolojik bir mekanizma geliştirerek hayat güvencemizi sağladı.
Böylece soyumuz devam etti ve ahlak sistemlerimiz oluştu.
Birine bir zarar verdiğimizde belli sistemler aracılığıyla bunun cezasını çekiyorduk.
Aynı zamanda psikolojik bir ceza da çekmeye başladık.
Vicdan azabı gibi. Ama teistler için burada bir soru işareti var.
Tanrı bu sürecin neresinde?
Tanrı'ya atıfta bulunmaya gerek duymadan evrimsel sürecin kendiliğinden bizi bu hale getirdiği bir ahlakı kabul ettiğimiz zaman da bu evrimsel ahlakın bağlayıcılığı ne kadar güçlü.
Evrimim sonucunda biyolojik kukla misali vicdan azabı çekiyorsam bu çektiğim vicdan azabı da öyle ilahi, özel bir şey değil anlamına geliyor.
Benim hayatta kalmamı sağlayan, özünde benim çıkarıma hizmet eden bir mekanizma sadece.
Evet tabii ki işlevsel.
Fakat öyle ulvi, yüce bir şey de değil.
Ki evrimin bize verdiği her türlü mekanizma ya da koşulsuz şartsız boyun eğmiyoruz zaten.
Örneğin evrimin neslimizin devamlılığı için bize verdiği yüksek cinsel dürtüleri düşünelim.
Her medeni insan bu cinsel dürtülerini bir yerde bastırıyor.
Ki bastırmak zorunda da.
Yoksa başı belaya girecek bir şekilde.
Şimdi duyduğumuz vicdan azabına da buna benzer bir muamele yapsak.
Yeri geldiğinde vicdan azabını bastırıp hatta vicdanımızın el vermediği eylemleri yapma cüreti göstersek.
O zaman vicdanın insan eylemlerindeki kuvveti de azalacak ve temeli sağlam bir ahlak inşa etmemiş olacağız.
Özellikle konu objektif ahlak olduğunda yani tecavüz her zaman kötüdür, masum çocukları öldürmek her zaman kötüdür gibi cümleler kurduğumuzda evrimin tek başına bunu temellendirebilme iddiası güçlü değil.
Çünkü gücünü tanrısal, yüce ve sorgulanamaz bir güçten ziyade tesadüfi genetik mutasyonlardan alıyor.
Her ne kadar din ve evrim ahlakın kaynağı nedir sorusuna verdikleri cevaplar açısından birbirleriyle örtüşmese bile ikisinde de ortak bulunan bir etmen var.
O da egoizm.
Yani insanın şahsi çıkarına verdikleri önem.
Dikkat edersek evrimin ahlakı da dinin ahlakı da özünde insan çıkarına hizmet etme iddiasına sahip.
Evrim bir ahlak inşa etti çünkü bu insanın çıkarına hizmet ediyordu.
İnsanlar birbirlerini öldürmeden, yağmalamadan da hayatta kalabileceklerdi.
Ve bu durum iki taraf için de hayırlıydı.
Birbirimize bulaşmayalım, ikimiz de gül gibi geçinip gidelim, ikimize de bir şey olmasın ve ikimizin de nesli devam etsin, hayatta kalsın.
Bir nevi kazan kazan durumu yani.
Buna benzer bir egoizm dinlerde de çok etkili.
Ama çalışma mekanizması çok farklı.
Çünkü işin içine metafizi katıyor.
Ahiret yani. İyiliklerin sonucunda ödül ve kötülüklerin sonucu ceza alacağımız bir öte dünya var.
Dinlerdeki egoizm-ahlak ilişkisi evrime kıyasla çok daha ciddi bir boyutta.
Çünkü vaat ettiği çıkar bu dünya ile sınırlı değil.
Ahiret sonsuz.
Dolayısıyla kişinin ahiret için elde edeceği çıkar, dünyevi çıkarından daha büyük.
Bu duruma dair şöyle bir örnek vereyim.
Bir kişi düşünelim ve bu kişinin maddi durumu hiç iyi olmasın.
Ve bir gün yolda yürürken içi para dolu bir cüzdan bulsun.
Şimdi bu kişi cüzdanın sahibini aramayıp direkt parayı cebe indirse bu yaptığı düpedüz hırsızlıktır.
Ve hırsızlık ahlaksızca görülen bir eylemdir.
Hatta farz edelim ki bu kişi ahlaki egoizmi temel alan bir felsefe benimsesin.
Yani desin ki ben ahlakımı kişisel çıkarıma göre belirlerim.
Bu cüzdandaki parayı çalmak benim gibi fakir birinin çıkarına hizmet edecek.
E dolayısıyla benim için ahlaksızca değildir.
Din ise bu kişinin tartışmalı egoizmine karşı şunu diyor.
Ahlaksızca gözüken bir eylem bu dünyada senin çıkarına faydalı olabilir.
Ve bu eylemi yapmak için birçok aklına yatan sebep de bulabilirsin.
Ama yine de yapma.
Çünkü bunun bir de öteki tarafı var.
Ve nihayetinde yapacağın bu kötü eylem günün sonunda daha doğrusu hayatının sonunda sana pahalıya patlayacak.
Kendi çıkarını düşündüğün için bu parayı çalmak istiyorsun.
Ama böyle yaparak aslında kendi çıkarına yine ihanet edip ahiretteki daha büyük olan çıkarını feda ediyorsun.
Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma meselesi aslında tam olarak.
İşte dinler kişide böyle bir bilinç oluşturup ahiret temelli bir ahlakı sunup o kişinin ahlaksızca bireyleme yönelik cüretini kırma iddiasına sahip.
Son olarak da ahlak ve insan değeri üzerinde duralım.
Biri çıksa dese ki bir insanı öldürmek, bir insanı yağmalamak veya bir insandan bir şey çalmak neden kötü?
Bu soruda tüm kesimleri tatmin edecek cevap şöyle.
Çünkü insan değerli bir varlıktır.
İnsan yaşamanın bir değeri vardır, bundan dolayı bir insanı öldürmek yanlıştır.
Bir insanın mülkiyetinin bir değeri vardır, bundan dolayı birinden çalmak yanlıştır gibi.
Ahlak ve insan değeri arasında sağlam bir ilişki var, burası kesin.
Yeni sorumuz şu olsun o zaman.
İnsan neden değerli?
Neden insanı değerli bir varlık olarak görüyoruz?
Bu değer bize nereden geliyor?
Dinlerin bu soruya verdiği cevap açık ve net.
Çünkü kutsal kitaplarda direkt insanın tanrı suretinde yaratıldığı veya insanı yaratırken tanrının kendi ruhundan üflediği gibi ifadeler geçer.
İnsan ontolojik olarak değerli bir canlıdır.
Çünkü tanrı en yüksek değere sahiptir ve tanrının bir ürünü olan insan da yaratıcısındaki bu değerden nasibini alır.
Ve teizim bundan hareketle başka bir argüman da sunuyor.
Bir insanın değerli olduğunu, diğer canlılardan üstün olduğunu en iyi açıklayan şey tanrıdır.
Peki dine ihtiyaç duymadan insanın yine değerli bir varlık olduğunu kanıtlayamaz mıyız?
Mesela evrimsel süreci hesaba katsak.
Bu süreç sonunda özel bir zeka sahibi olduğumuzu ve bundan dolayı da bir değer hak ettiğimizi düşünsek olmaz mı?
Buradaki problem ise zihinsel engelli insanlara neye göre değer vereceğimizdir.
Eğer bir akıl ve farkındalık sahibi olduğumuzdan yola çıkarak kendi türümüze bir değer atfedeceksek, zihinsel engelli insanlar bu sınıflandırmanın dışında kalacaktır.
Ve daha önce de belirttiğim gibi ahlak ve insan değeri arasında bir ilişki de olduğundan zihinsel engelli birine normal bir insan değerini atfetmeyeceksek o zaman bu kişiye uygulanacak ahlaki tavır da değişecektir.
Tabi burada etik bir problem karşımıza çıkıyor.
Dinler insan değerini açıklamakta daha net bir önermeye sahipler.
Çünkü meseleyi tanrıya dayandırıyorlar.
Hazır bu kısma gelmişken bir de türücülük meselesine değinelim.
Bir canlıya değer atfederken o canlının ait olduğu türe göre değerlendirme yapmaya türücülük diyoruz.
Bir insanın hayatı bir balığın hayatından daha değerlidir gibi bir cümle kurduğumuzda insan lehine türücülük yapmış oluyoruz.
Özellikle semavi dinlerin insan lehine türücü olduklarını söyleyebiliriz.
Belirttiğim gibi insan Tanrı'nın gözünde özel bir varlık.
Diğer canlılardan daha özel, onlardan daha değerli.
Tanrı'dan değil de evrimden yola çıkıp insana değer atfetmeye çalıştığımızda yine benzer bir yere geliyoruz.
Akıllı, farkındalıklı canlılarız ve bundan dolayı değerliyiz.
Lakin mesela bir kaplumbağa bizim kadar akıl sahibi değil.
E o zaman bu mantıkla biz kaplumbağadan hatta diğer tüm canlı türlerinden daha değerli hale geliyoruz.
Ve dinlerde olduğu gibi yine türücülüğe varıyoruz.
Ahlak-değer ilişkisini de göze aldığımızda insana uygulanan ahlak ile diğer canlılara uygulanan ahlak da birbirlerinden farklı.
Gidip evrensel insan hakları beyanamesindeki maddeleri bir inek içinde uygulamıyoruz.
Veya bir deneyde denek arandığı vakit bir insan yerine bir maymun seçiyoruz mesela.
Tabi türcülükte estetik kaygılar bile var.
Bir kedinin ölümüne bir hamam böceğinin ölümünden daha fazla üzülmemiz gibi.
Türcülük meselesi geniş ve ilgi çekici bir konu ve o da başka bir podcast'in konusu olsun.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
