
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
youtube.com/portalvideotwitter.com/canaybalikinstagram.com/canaybalik
Ahlaklı olmak tam olarak ne anlama geliyor? Bir insanın kendinden vazgeçmesi mi, yoksa kendi çıkarını düşünmesi mi? Bu podcast'te ahlak felsefesine giriş yapıyoruz.
Kitap: Ahmet Arslan, Felsefeye Giriş
Transkript
Altyazı M.K.
Bir insanı öldürmek neden kötüdür?
Biri çıkıp diyebilir ki insan hayatının bir değeri vardır, yaşam değerlidir ve o yüzden bir insanı öldürmek kötüdür.
Buna cevap olarak eğer yaşamak değerliyse hayvanları öldürmek de kötü müdür diye yeni bir soru ortaya atılabilir.
Cevap olarak da karşı taraf insan yaşamı hayvana kıyasla daha değerli olduğu için insanın değeri ayrı bir yerdedir diyebilir mesela.
Peki her insanın yaşama değeri aynı derecede yüksek midir?
Bir katille bir öğretmenin öldürülmesi arasında fark yok mudur?
Altyazı M.K.
Olgu ve değer. Bu iki kavram arasında bir ayrım yapalım.
Olgu dediğimiz yaşanmış, gerçeklikte meydana gelmiş ve ölçülebilen bir olaydır.
Veya şu an dışarıda yağmur yağıyor diyelim.
İşte bu yağmurun yağması bir olgudur.
Ama değer, o olgunun iyi veya kötü olduğunu bize gösterir.
Yağmur yağmasına olgu dedik ya, bir çiftçi için yağmur yağması değer olarak iyidir.
Tohumları sağlıklı büyüyecektir.
Ama hafta sonu sevgilisiyle bir parkı gezecek olan genç için yağmur yağması değer olarak kötü olacaktır.
Olgular aynı kalsa bile o olguya atfettiğimiz değerler, iyi kötü yargılarımız değişim gösterebilmektedir.
Ahlak felsefesi de bir açıdan olgu ve değer ayrımı gibidir.
Hırsızlık yapan birisinin eli kesildi diyelim.
Elinin kesilmesi bir olgu iken bu eylemin doğru veya yanlış, iyi veya kötü olduğuna karar vermek değerler sınıfına girer.
Ve ahlak felsefesi tam bu anda başlar.
Değerlere dair aklımıza ilk gelen soru değerlerin nesnel mi öznel mi olduğudur.
Örneğin Sokrates düşünce olarak en çok ahlak felsefesine kafa yormuştur.
Ve ona göre iyi kavramlar, cesaret, adalet, cömertlik gibi şeyler nesnel değerlerdir.
Bu değerler insanlardan bağımsız olarak bir gerçekliğe sahiptir.
Ama bu değerleri fark etmek için insanın aklını kullanması gerekir.
Yani kötü bir insan...
Aslında akılsız bir insandır.
Çünkü iyiliğin asıl gerçek olduğunu görememektedir.
Sokrates'in ahlaka bir bilim gibi yaklaştığını söyleyebiliriz.
İki kere iki nasıl dört ediyorsa öldürmek kötüdür önermesi de aynı derecede bir gerçektir.
Hatta Platon'a göre iyi kavramı neredeyse Tanrı'dan bile önce gelir.
Bir şey Tanrı öyle istediği için iyi değildir.
O şey iyi olduğu için Tanrı onu istemiştir.
Bu görüş Tanrı'nın kudretini azaltıyor gibi gözükür.
Sonuçta Tanrı'nın bir seçim şansı yokmuş da sanki iyiyi seçmek zorundaymış.
gibi. Ahlaki değerlerimizin nesnel olduğunu savunanlara göre ahlak hakkında tartışmaya başladığımızda bir görüş birliği içine gireceğiz ve neyin iyi neyin kötü olduğunu beraber bulacağız.
Bu durumu iki ressam üzerinden düşünelim.
Resim sanatına fazlaca zaman ayırmış ama öyle aşırı da başarı göstermemiş iki ressam beraber konuştuklarında nihayetinde Leonardo da Vinci'nin kendilerinden daha büyük bir ressam olduğunu kabul edeceklerdir.
Nesnel ahlaka göre başlarda ahlak konusunda farklı görüşlere sahip olan iki kutup problemin derinliğine indikleri gerçekte neyin doğru olduğunu sanki bir matematik formülü çözüyor muçasına fark ederler.
Tabii benzer şekilde ahlaki değerlerin öznen olduğu da söylenebilir.
Günlük hayattaki birçok değerimiz bize veya ait olduğumuz gruba özeldir.
Başka bir kişi veya grup bambaşka bir değeri savunuyor olabilir.
Kimisi Fenerbahçe'yi daha değerli görür, kimisi Galatasaray'ı.
Veya erkekler kadınlardaki süslenme ve takı merakını değersiz bulabilirken, kadınlar da erkeklerdeki futbol merakını değersiz görebilirler.
Değer dediğimiz kavramın yapısı üzerinde, Önce George Edward Moore'un görüşüne bakalım.
Moore'a göre kavramlar bileşik veya basit olmak üzere iki sınıfa dahildir.
Ve bileşik kavramlar basit kavramlardan oluşur.
Üçgen bileşik bir kavramdır.
İç açıları toplamı 180 olan ve üç kenarı bulunan bir geometrik şekildir.
Üçgene bileşik bir kavram dedik çünkü kenar ve açı üçgene göre daha basit kavramlardır.
Bir açının olması için kenar gerekir.
Kenarda tek başına basit bir kavram olamaz çünkü bir noktanın devam edilmesi halidir.
Yani bileşik kavram olan üçgen, basit kavram olan noktanın birleşimlerinden oluşur.
Bu örnekle bileşik ve basit kavram arasındaki farkı anladık.
Şimdi bu ayrımı değerlere uygulamaya çalışalım.
Bir şal düşünelim. Bu şalı birisine anlatmaya çalışıyoruz.
Ne deriz? Rengi kırmızı olan bir kumaş parçası.
Şal bileşik bir kavramdır ama renk olan kırmızı basit bir kavramdır.
Çünkü kırmızıyı daha basite indirgeyemeyiz.
Kırmızı, kırmızıdır. Bu şalı başka birine anlatmaya çalıştık diyelim.
Ama karşımızdaki kişi kırmızıyı anlayamadı çünkü bir renk körü.
İşte bu aşamada yapabileceğimiz bir şey yoktur.
Çünkü kırmızı algılarımız sayesinde zihnimizde yer edinir.
Birisine kırmızıyı açıklayamayız.
Muğra göre değerler bu tür basit kavramlardır.
Diyelim ki... değerli bulduğumuz bir resim var ve arkadaşımıza bu resmi anlatmaya çalışıyoruz.
İşte o resimdeki çizimden, kompozisyondan, renk kullanımından bahsediyoruz.
Ama asıl anlatmak istediğimiz güzellik kavramı o basit değer resmin çizimi ve kompozisyonundan etkilense de onlardan ayrı bir şey.
Eğer karşımızdaki insan o güzelliği göremiyorsa, tıpkı bir renk görünün kırmızıyı kaçırması gibi algılayamıyorsa bu resmi istediğimiz kadar betimleyelim yine de o güzelliği göremeyecektir.
Muğra göre değerlerimiz o basit kavramdan oluşur ve bu değerleri karşı tarafa aktarmak oldukça zordur.
Moore'un görüşüne yönelik itirazlar üzerinde duralım.
Eğer ki ahlaki veya estetik değerlerimizi iletişim kurarak aktarmakta kaçınılmaz bir duvarla karşılaşıyorsak, o zaman toplum olarak uyuşmak, bir tartışma yapmak da pek mümkün olmayacaktır.
Bir ahlaki değer ortaya atıyorsak, örneğin kumar oynamak kötüdür gibi, başka birisi de çıkıp Kendi paramla oynuyorum kötü değil derse ve bu durumda tıpkı bir renk körünün kırmızıyı görmemesi gibi bir şeyse o zaman o kişiyle
ne tür bir tartışma yaşayabiliriz ki?
Moore'un görüşü renkler ve zevkler tartışılmaz lafına ek olarak değerlerimiz de tartışılmaza çıkmaktadır.
Ve değerler gibi önemli bir konuda görüş birliğinin olmaması da kaotik senaryolar doğuracaktır.
İnsanlık tarihine baktığımızda değerlerimizin gayet tartışıldığını ve genel ölçekte ortak bir paydada buluştuğunu görüyoruz.
Şimdi değerlere dair başka bir görüşe geçelim.
Hazcı görüş, yani değerli olan haz verendir.
Bu görüşe göre bir değer bize haz veriyorsa bir değerdir.
Çiftçinin yağmur yağmasına sevinmesi, ona fazla kar kazandıracağından bir haz verir ve değerlidir.
Sevgilisiyle parkta dolaşan genç, birden yağmur yağdığında ve üstleri başlar ıslandığında hazla azalacaktır ve bu da o an yağmurun yağmasının değersiz olduğu anlamına gelir.
Bunu en çok sanat eserlerinde yaparız.
Bir şiir okuruz ve o şiir bize değerli gelir.
Çünkü şiiri okurken muazzam bir haz duymuşuzdur.
Hatta insanları gidip bu şiir kusursuzdur demek yerine bu şiir benim hoşuma gitti deriz.
Lakin bu görüşe çok temel itirazlar gelebilmektedir.
Diyelim ki uyuşturucu kullanmak.
Uyuşturucu kullanan her bağımlılığının asıl motivasyonu uyuşturucunun o an verdiği hazdır.
O zaman bu durum uyuşturucu değerli direk çıkar mı?
Hazcı görüş bu teoriyi şöyle savuşturur.
Uyuşturucu bir süre sonra insanın hayatında Yani bir kişi hazcı görüşü benimsemişse bile uyuşturucu kullanıp kullanmama arasında kalmışsa uyuşturucuyu kullanmamak, kullanmaya
kıyasla daha fazla haz vereceğinden kullanmamayı tercih edecektir.
Hazcı görüş her ne kadar sağduyuya yakın gözükse de belli problemleri olduğunu hissederiz.
Felsefenin babası olarak kabul edilen Sokrates, felsefesi uğruna idam edilmeyi kabul etmiştir ve onun bu hareketi insanların çoğu tarafından değerli ve onurlu bir feda ediş olarak görülür.
Ama Sokrates'e dönelim.
Sokrates felsefesi uğruna idam edilmeyi göze almışken bir haz içinde midir?
Bir insan ölümle burun buruna geldiği an haz duyabilir mi?
Ama yine de Sokrates'in davranışının ahlaki açıdan bir değer taşıdığını ve buna rağmen hazla ilişkisi olmadığını görüyoruz.
Sokrates için felsefesi uğruna idam edilmeyi göze almak hazca bir değer değildir.
Tercih üzerine bir değerdir.
Sokrates o değeri tercih etmiştir.
Ahlak konusuna geri dönelim.
Bir davranış ne zaman ahlak felsefesinin konusu içine girer?
Örneğin birini öldürüp öldürmemek kesinlikle ahlakın konusudur.
Ama örneğin matematik problemi çözmek, uyumak ahlaki midir?
Olayların yapısını değiştiğimizde neredeyse her davranışımızın ahlaki bir yansımasını bulabiliriz.
Uyumak dedik ya, örneğin bir kişi bir arkadaşına buluşma sözü veriyor.
Ama o söze uyumak yerine uyuyor ve arkadaşını öylece bekletiyor.
Bu davranışı ahlaki problem diyebiliriz.
Peki sıradan bir günde, gecenin birinde uykusu gelip yatan birinin uyuması ahlaki midir?
Hangi davranış ahlakın alanına girer diye tespit etmek zor.
Ama bunun kadar zor olmayan bir şey de kimin ahlaktan sorumlu olduğu.
Hayvanları ve insanları düşünelim.
Bir hayvan başka bir hayvanı öldürdü diye onu suçlu bulmayız.
Çünkü hayvandır. Bizim gibi bir zihne düşünce yapısına sahip değildir.
Ama insana özgür iradeli ve farkındalıklı bir canlı olarak yaklaşırız.
Benzer şekilde çocuk ve yetişkin arasında da ahlaki davranış açısından fark vardır.
Bir çocuk yanlış yaptığında daha çocuk öğrenmemiş veya bilmiyor.
Aklı ermiyor deriz. Ama aynı hatayı yetişkin yaptığında ahlaki açıdan yargılarız.
Burada anahtar nokta özgür irade kavramıdır.
Bir kedinin fareyi yemesinde bir sakınca görmeyiz.
Çünkü hayatta kalmak için bunu yapmak zorundadır.
Sanki yemek için kodlanmış bir robot gibidir ve hayvanlara özgür irade atfetmeyiz.
Onları mesul görmeyiz.
Ama yetişkin insan bir şeylerin farkında olmasına rağmen yanlışı bile bile yapıyorsa o zaman özgür iradeye sahip olduğundan dolayı ahlaki açıdan sorumlu bir konuma düşer.
Ahlak hakkında konuşuyorsak, özgür irade hakkında da konuşmalıyız.
Eğer tüm davranışlarımız bizden bağımsız ve nedensellik içinde ilerliyorsa, bizler bir kukla konumundaysak, böyle bir durumda ahlaktan da bahsedemeyiz.
Özgür irade tartışmalarındaki bu hararetin nedeni, eğer ki insanın davranışlarında özgür olmadığını kabul ettiğimiz takdirde, ahlak felsefesinin de bir çıkmaza girmesidir.
Ahlak felsefesinden bahsettiğimizde Sokrates'e değinmemek olmaz.
Ahlak felsefesinin en temel kavramları bu filozofla başlamıştır.
Sokrates'in devamındaki Platon'a, Aristo'ya hatta Stoic'lara etki ettiğini biliyoruz.
Sokrates'in iki temel fikrini hatırlayalım.
Birincisi Sokrates'e göre Erdem bir bilgidir.
Her insan aklını kullanırsa sonunda erdeme ulaşır.
Ve ikincisi de bunun devamı gibidir.
Kötü bir insan aslında bilgisiz bir insandır.
Kötülük özünde cahilliktir.
Erdem'i bilmemektir. Sokrates kadar olmasa da yine yakın dönemin başka bir ahlak filozofu olarak Sinoplu Diyojen'i örnek olarak gösterebiliriz.
Diyojen zamanın en güçlü hükümdarı olan İskender'e verdiği cevapla meşhurdur.
Diyojen'in yanına gelen İskender ona bir isteği olup olmadığını sorar.
Diyojen de güneşimi kapatıyorsun, gölge etmiyorsun.
Diyojen kinikliğin bir temsilcisidir.
Kinikler uygarlığın her türlü nimetini, evi, özel mülkiyeti, konforu reddeder ve bunların özünde değersiz olduğunu düşünür.
Kiniklere göre iyi yaşamın anahtarı toplumu sunduğu göz boyayan etmenlerden sıyrılıp oldukça basit ve sade bir yaşam sürmekte yatar.
Kinik kelimesi zaten köpek gibi yaşamak anlamına gelir.
Kinikler insana evsiz, barksız, bekar ve hatta sefil bir hayat yaşamayı tavsiye eder.
Kiniklere göre dünya nimetleri sandığımız şeyler özünde kötüdür ve iyilik de kendini kötüye maruz bırakmamak, kötüden kaçınmaktır.
Kinikler bu açıdan hazcılığın tam tersi bir görüşe sahiptirler.
Sokrates'in iki büyük öğrencisi olan Platon ve Aristo ise hem kiniklere hem de hazcılara karşı çıkarlar.
Örneğin Platon kiniklerin aksine bir düzenin, devletin gerekli olduğunu savunur.
Herkes köpek gibi yaşarsa ortaya kaotik bir tablo çıkacak.
İnsan toplumsal, politik ve hayvandır diyerek insanın belli bir düzene ihtiyaç duyduğunu belirtir.
Aristo hazcılığa kesin bir şekilde karşı çıkmaz.
Çünkü ona göre iyi bir insan olmak, erdemli olmak günün sonunda kişiye haz verir.
Fakat her haz veren aktivitenin erdemli olmadığının da altını çizer.
Platon'a göre her insan entelektüel kabiliyet açısından eşit değildir.
Eğer bir devlet kurulacaksa da başına gerçekten becerikli insanlar geçmelidir.
Kendi tabiriyle ya krallar filozof ya da filozoflar kral olmalıdır.
Aristokratik bir yönetim anlayışını savunan Platon'a göre toplumdaki en yetkin kişi veya kişiler o toplumu yönetmeli, geri kalanlar ise itaat ederek kendilerini geliştirmelidir.
Epikür bu iki filozoftan da farklı olarak hazcılığa kayar.
Epiküre göre ahlaki olan şey aynı zamanda arzu edilendir.
Arzu ve ahlakı farklı olarak düşünmememizi ister.
Ve insanlar hatta tüm canlılar günün sonunda hazdın peşinden koşarlar.
Hazdın tersini de acı olarak kabul edersek iyi ve kötüyü Epikür şöyle tanımlar.
Haz iyidir, acı ise kötü.
Ama epikür haz derken öyle bedensel zevkleri tam anlamıyla kastetmez.
Uyuşturucu örneğinde söylediğimiz gibi belli şeylerin ilk başta haz verse de sonrasında acıyla karşılaşacağını bildiğinden epikür haz da aslında acının yokluğu olarak tanımlar.
İnsan kendisini acıdan uzaklaştırmaya odaklanmalıdır.
Bunu yaptığı takdirde sağlıklı olan haz zaten kendisini gösterecektir.
Hazcılık görüşü de bir açıdan eksik görülmektedir.
Diyelim ki bir haz makinesi icat edilsin ve bize desinler ki bu makineye girdiğin an ölene kadar haz duyacaksın fakat gerçek dünyayı yaşayamayacaksın.
İnsanların birçoğu bu makineye girmeyi reddeder.
Zorlukların, ıstırabın ve mücadelenin hazdan öte bir anlamı olduğunu düşünürüz.
Hatta birçok ahlaki ve iyi olarak atfettiğimiz eylem o kadar da bize haz vermemesine rağmen yaparız.
İş yetiği deriz ya, iş yetiği olan insanlar disiplini insanlardır.
Ve bu kişiler o an canları istemese bile ki...
kendilerini zorla işlerinin başına oturturlar.
İşte o an hazlarına karşı koymalarıyla ahlaki bir davranış sergilemişlerdir.
Şimdi gelelim suacılığın ahlakla olan ilişkisine.
Suacılığın temel felsefesini şu cümleyle özetleyebiliriz.
Dış şeylerden etkilenmemeye çalış, onlara kayıtsız kalmayı öğren.
Stoacılıkta kader önemli bir yere sahiptir.
Stoacılığa göre üst bir akıl, kudret bizim başımıza gelen her şeyi önceden tayin etmiştir.
Fakat stoacıların iyimser bir tavrı da vardır.
Çünkü kaderimiz Tanrı tarafından yani iyi bir güç tarafından tayin edilir.
Tanrı stoacılara göre doğaldır, yasadır, akıldır, evreni kontrol eden ve evrenin kendisi olan bir güçtür.
O yüzden stoacılar dışarıdan maruz kaldıklarımızı Tanrı'dan gelen ve doğal olan şeyler olarak görür.
Ve doğal olan şeylere karşı da insanın...
günün sonunda razı olması, boyun eğmesi gerekir.
Stovacılar her ne kadar kaderci olsa da insanın özgür iradesine büyük bir pay verirler.
Çünkü her ne kadar dışarıdan maruz kaldığımız olayları kontrol edemesek de o olaylara verdiğimiz tepkileri, içimizde olan biteni kontrol edebiliriz.
Stovacılar kiniklerden şu önemli noktada ayrılırlar.
Kinikler parayı, evliliği, evi, barkı, medeniyeti kötü bir şey olarak görür.
Stolacılarsa dünyevi nimetleri illaki kötü şeyler olarak görmezler.
Bu nimetlere özünde kayıtsız kalınması gerektiğini savunurlar.
Ama bu kişi gelen nimetlere karşı kendini kaptırmamalı, kayıtsız kalmalı ve bu gelen nimetler ancak bu kişiyi erdemden uzaklaştırdığı vakit reddedilmelidir.
Su acılığın neyi kontrol edip neyi edemediğimiz ayrımını yapması, ayrıca olaylara karşı verdiğimiz tepkide insanı sorumluluk almaya yönlendirmesiyle yıllar boyunca hatta günümüze kadar etkili olan bir yaşam felsefesi sunmuşlardır.
Bilişsel davranışçı terapi kökenlerini su acılıktan alır.
Günümüzde bile su acıların eserleri halen çok satanlarda kendilerine yer bulmuştur.
Su acılığa gelen bir itiraz, kader ve kontrol ayrımını nasıl yapmamız gerektiğidir.
Başımıza bir olay geldiğinde bunu hep kadere mi yormalıyız?
Başımıza gelen bir olayda hiç sorumluluğumuz yok mudur?
Bunun çizgisini nasıl çekeceğiz?
Çünkü insan bazen sorumluluktan kaçmak için belli olayları kadere bağlamaya bayılır.
İşte su acılıkta aynı tuzağa düşmek de mümkündür.
Neyin kontrolümüzde olup neyin olmadığı zannedilenden çok daha zor bir ayrımdır.
Belki kontrolümüzde olmadığını zannettiğimiz olaylar en baştan beri bizim kontrolümüzde Veya kontrolümüzün içinde olduğunu düşündüğümüz olayların bizimle hiçbir ilgisi yoktu.
İşte bu kontrol ayrımı oldukça zor bir şeydir ve insanı arada bırakır.
Şimdi tek tanrılı dinlerin ahlak algısına geçelim.
Bu dinler ahlak kavramını direkt tanrıya bağlarlar.
İyi bir şey tanrının emrettiğidir, kötü bir şey ise tanrının yasakladığıdır.
Aksi düşünülemez ve konu bu kadar basittir.
Ama bu kadar basit gözüken bir konu bile belli problemlerle beraber gelir.
Çünkü eğer tanrının emrettiği her şey kesinlikle iyidir diyorsak, en başta tanrının iyi olduğu gösterilmesi gerekir.
Non-theist cephenin de bu konuda argümanı hazırdır.
Kötülük Problemi Çocukların ölümü, savaşlar, kıtlıklar, işkenceler.
Haksız ve sebebini bir türlü akılla bağdaştıramadığımız acılarla dolu olan böyle bir dünyada Tanrı'ya iyi demek daha fazla açıklamayı hak etmektedir.
Yazar Stendhal, Tanrı'nın tüm bu kötülük problemine karşı bize sunacağı tek mazeretin aslında var olmaması olduğunu söyler.
Tanrı iyidir'i kabul etmek için Önce kötülük problemi ele alınmalıdır.
Bu arada epey eskiden kötülük problemine dair yaptığım bir podcast vardı.
Tanrı'nın sebepsiz kötülüklere izin vermesinin sebebi ne?
ismiyle. Onu da dinleyebilirsiniz.
Her neyse. Faydacı ahlaka geçelim.
Faydacılar bir ahlaki eylemin doğru ya da yanlış olduğunu anlamanın hesaplama sayesinde gerçekleşebileceğini söyler.
Ve bu hesaplama şöyledir.
En fazla sayıda insana En büyük ölçüde fayda sağlayan eylem ahlaki açıdan doğru eylemdir.
Bu kadar. Burada fayda derken aslında hazı düşünebiliriz.
Herkese en çok haz veren eylem doğru eylemdir.
Faydacılık ahlaki değerlere nesnel yaklaşılabileceğini varsayar.
Bir insanın bu saatten sonra ahlaki eylemlerinde yapması gereken tıpkı bir hesaplamacı veya muhasebeci gibi en çok sayıda insana en çok haz verecek olan eylemin peşinden gitmektir.
Faydacı ahlak en az kendisi kadar ona gelen itirazlarıyla da meşhur bir felsefedir.
Nietzsche'ye göre böyle bir hesaplama işine girmek başta saçmadır çünkü insanlar eşit değildir.
Faydacı ahlak, herkese eşit değer atfetmeye meyilli olduğundan sanki bir çarpım tablosu gibi meseleye yaklaşmaktadır.
Oysa Nietzsche'ye göre bazı insanlar özeldir, ayrıdır.
Daha değerli olan insanlar vardır ve onlara uygulanan ahlak değerleriyle sıradan insana uygulanan biri olmayacaktır.
Faydacı ahlak ilk bakışta kendini değil, kendinle beraber başkalarını da düşün dediği için gayet iyi bir ahlak anlayışı gibi gözükebilir.
Bir açıdan Adam Smith tarafından savunulan ekonomik liberalizm görüşüne benzer.
Bir fırıncı ürününe istediği fiyatı seçebilir ama çok pahalı seçerse müşteri kaybeder.
İçinin de işine gelecek bir fiyat seçtimi hem kendi çıkarına hem de müşterinin çıkarına uygun bir hareket yapmış olur.
Smith'e göre bu ekonomik sistem doğal bir şekilde piyasayı, o iki tarafı da besleyen seviyeye getirecektir.
Faydacı ahlaka gelen en büyük itirazlardan biri ise hazlı ölçmenin zorluğudur.
İnsan bir hazlığı nasıl ölçer ki?
Üstelik bir hazlığın kısa vadede sonucu belliyken uzun vadede işler belirsizleşir.
Belli insanlara faydalı olacağını düşüneceğimiz bir eylem ileride o kadar da faydalı olmayabilir.
Geliciyi görebilmek zordur sonuçta.
Faydacı ahlakın bizden beklediği o fayda muhasebecisi olmak yapısı itibariyle imkansız bir iştir.
Çünkü farklı insanların faydaları da bir o kadar karmaşıktır.
Denkleme tüm insanları kattığımız an...
insanların bireyselliklerini ortadan kaldırmış oluyoruz.
Üstelik faydacı ahlak bazen kişinin kendi çıkarını da bırakmasını gerektirebilir.
Kendi çıkarımıza uygun düşmeyen bir davranışı faydacı ahlak uğruna yapmamız gerekebilir ve insan da kendi çıkarına aykırı hareket etmeye o kadar da meyilli değildir.
Son bir ahlak felsefesi olarak da Kant'ın ödev ahlakından bahsedebiliriz.
Kant'ın ahlak görüşü daha önce bahsettiğimiz felsefelerden bambaşka bir anlayışa sahiptir.
Kant'a göre ahlakın çıkarla bir ilişkisi yoktur.
Faydacı ahlak veya hazcılık gibi anlayışlar günün sonunda bir çıkarla hareket eder.
Kant'a göre ise ahlak tam tersidir.
İnsanın zevk arayışından, faydasından veya tutkusundan kaynaklanmaz.
Kant'a göre insan o saf eleştiren aklıyla ahlaka ulaşabilir.
Biz insanlar akla sahip olduğumuz için doğuştan bir sorumluluk içindeyizdir.
Aklımız bizden belli ödevler talep eder ve bu ödevler kişisel çıkarlarımızdan bağımsız bir şekilde gerçekleşmelidir.
En iyisi bir örnek verelim. Bir bakkal düşünün.
Bu bakkal kendisine gelen müşterileri kazıklamamayı ve onlara uygun fiyattan ürün vermeyi kendi başına tercih ediyorsa bu davranış ödev ahlakına uygundur.
Ama eğer bu bakkal şimdi müşterimi dolandırmaya çalışırsam müşteri kaybederim ve karım azalır diye düşünüp endişeden dolayı bir ahlak maskesi takıyorsa Kant'a göre bu davranış ödev ahlakına uygun değildir.
Ahlaki bir davranış insanın o bencil ve çıkarcı tarafından bağımsız sadece ödev bilinciyle ortaya çıkmalıdır.
Kant'taki sorumluluk kavramına geri dönelim.
Önceki ahlak felsefeleri bize ne derdi?
İnsan her şeyden önce özgür bir varlıktır.
Ve belli eylemleri özgür iradesiyle yaptığı için de bir sorumluluğa sahiptir.
Bir suç işliyorsa bunun bedelini ödemelidir.
Kant tam tersi düşünür.
İnsan özgür olduğu için sorumlu değil, sorumlu olduğu için özgürdür.
İnsanın her şeyden önce bir aklı vardır.
Ve bu akıl bir yükümlülükle beraber gelir.
İnsan da bu yükümlülüğe uyup uymamayı seçebilir.
İşte özgürlük tam bu kısımda devreye girer.
Sorumluluk almak ya da almamak.
Kant özgürlüğün öncülü olduğunu iddia edip bunu sorumluluk kavramıyla bağdaştırır.
Bir insan ahlaki bir önerme ortaya sunacaksa Kant'a göre bu önerme asla bir koşula bağlı olmamalıdır.
Örneğin evli bir kadına ilişkiye girmemeliyim yoksa kocası beni öldürür gibi bir önerme her ne kadar evli bir kadınla ilişkiye girme diyerek ahlaki bir boyut taşısa da kocası beni öldürür dediği için koşul barındırır.
Oysa Kant için ahlak koşula ihtiyaç duymaz.
Evli bir kadına ilişkiye girmemeliyim tek başına Kuşulsuz bir ahlaki önerme olmalıdır.
Peki eğer ahlak dediğimiz şey akıl yoluyla bariz bir şekilde ortaya konabiliyorsa biz akıllı insanlar neden ahlak kurallarına uymakta bu kadar zorlanıyoruz?
İşte bu kısımda insanın arzuları, itirazları devreye giriyor.
Çünkü bu itirazlar aklımızı kapatır.
Saf ve analitik bir şekilde düşünebildiğimiz müddetçe ahlakın açık ve net olduğunu söyler Kant.
Ondaki ahlakın en temel kanunlarından biri ahlaki önermelerin evrenselleştirilebilir olmasıdır.
Diyelim ki yalan söylememeliyim dedin.
İşte bu önerme herkes için geçerli olmalıdır.
Ahlaki önermelerimizin ahlaki olabilmesi için bu önerme herkese hitap etmelidir.
Ama Kant'ın bu mantıklı gözüken ahlak felsefesinde bile bazı boşluklar vardır.
Kant koşulları devre dışı bırakıp sadece net önermelerle hareket etmemiz gerektiğini söyler.
Örneğin yalan söyleme, koşullu ne olursa olsun.
Şimdi bir senaryo düşünelim. Diyelim ki bir arkadaşınız var ve bu arkadaşınızın eşini başka biriyle yakalıyorsunuz.
Eğer biz gidip bu olayı arkadaşımıza hemen ilk anda anlatırsak, ortaya çıkabilecek problemleri ve koşulları hesaba katmazsak, oluşabilecek felaketleri de kapı açmaz mıyız?
Belki o arkadaşımız öfke problemi geçirip ya kendisine ya da karşısındakine zarar verecek.
Belki de o arkadaşa doğruyu daha sonra ve farklı biçimde söylemek gerekir.
Kısacası geleceği ve koşulları düşünüp söylemek daha az kaotik bir seçim olacaktır.
Kant'ın bir ahlaki eylemi koşullar bağlamadan, geleceği veya çıkarı düşünmeden direkt robotik bir şekilde uygulamamızı istemesi gerçek dünyada pek karşılığı olmayan bir durum.
Ve evet arkadaşlar bu podcasti de bu aşamada bitirmek faydalı olacaktır.
Kendinize iyi bakın bir dahaki podcastlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
