
fizy’de dinlenecek çok şey var!
Keyifle dinleyeceğin şarkılar, hiçbir yerde bulamayacağın fizy özel podcastler, yüzlerce sesli kitap ve daha fazlası fizy'de seni bekliyor. Şimdi sen de fizy Premium planına dahil ol, KULTUR20 koduyla bireysel müzik paketlerinde %20 indirim fırsatını yakala!
Aboneliğini başlatmak için Tıklayın
Detaylar için Tıklayın
Bu bölüm “fizy” hakkında reklam içerir.
Kitaplarım📚
Sanat Ajandası: https://www.kitapyurdu.com/kitap/sanat-ajandasi-zamansiz-fleksi-kapak/695649.html&filter_name=sanat+ajandası
Müzede Bir Macera: https://www.kitapyurdu.com/kitap/muzede-bir-macera/665748.html&manufacturer_id=274522
Renklerle Dost Bir Aile: https://www.kitapyurdu.com/kitap/renklerle-dost-bir-aile/704697.html?srsltid=AfmBOoooqZzin9T2vzwPFBS5OErlEu9QeivP3XNsfdrRmxrq5OQf0LEY
Instagram'a da beklerim♥️
https://www.instagram.com/senapinarcivan/
https://www.instagram.com/paldirkultur.podcast/
*Reklam ve İş birlikleri için: info@podcastbpt.com
Transkript
Fizi'de dinlenecek çok şey var.
Müzik, podcast ve yüzlerce sesi kitaptan istediğini dinle.
Bireysel müzik paketlerinde sana özel KULTUR20 koduyla %20 indirim kazan.
Herkese merhaba, Pahadır Kültür'e hepiniz hoş geldiniz.
Ben Pınar, burada her hafta sanat ve tarihten birbirinden farklı olayları, kişileri ve konuları konuşacağız.
Çoğunuz beni ürettiğim sanat içeriklerinden hatırlıyorsunuz, sanıyorsunuzdur diye düşünüyorum.
Sizlerle aramızda gerçekten çok güzel bir bağ oluştuğunu düşünüyorum.
Sanat ve tarihle ilgilenen bu kadar çok kişiye ulaşmak, onların yorumları ve ilgiyi, merakı arttırmak beni inanılmaz mutlu ediyor.
İstedim ki içeriklerimin artık 1-2 dakikayla sınırlı kalmadan sizinle her hafta farklı konularda konuşmak istedim.
Böyle birbirimize çok daha fazla şey katacağımıza inanıyorum.
Öncelikle hepimize çok geçmiş olsun.
Depremden etkilenen şehirlerimize yardımların sürekliliğini sağlamak için oradaki durumu en iyi şekilde toparlamak ve bundan sonra bütün Türkiye'de oluşacak olan depremlere artık
önlem almak için ve liyakatsiz...
Haksızlıklara karşı mücadele etmek için depremin her zaman gündemimizde olması gerektiğini düşünüyorum.
Bu zorlu koşullarda içimizden hiçbir şey gelmediği, çalışmayı hiç istemediğimiz dönemlerden geçtik ve geçiyoruz.
Çoğumuzun böyle olduğunu biliyorum.
Buna kendim de dahilim.
Ve bu süreçte nasıl odaklanabilirim, nasıl hayata geri dönebilirim diye düşünürken sanatçılar bana destek oldu diyebilirim.
Geçmişten günümüze kadar farklı sanatçılar...
Onların hayatlarını öğrendikçe onların da başarısızlıklara, haksızlıklara uğradığını, savaşlarla, hastalıklarla mücadele ettiklerini görüyoruz aslında.
Ve buna rağmen üretmeye, sanat yoluyla kendilerini ifade etmeye devam etmişler.
Bu yüzden bu bölümde onların odaklanma çözümlerini konuşmak istedim.
Ressamlar, müzisyenler, yazarlar bizim yoldaşımız olsun istedim.
Verimli çalışmanın yollarını arıyor ya da şu sıralar hiç odaklanamıyor olabiliriz.
Belki de sadece Pınar ne yapmış bir bakayım diye gelmişsindir.
Her şekilde bu bölümün sana iyi geleceğini düşünüyorum.
Hazırsan başlayalım.
Beni en etkileyen ve herkesin kendinden bir parça bulacağını düşündüğüm bir sanatçının hikayesiyle başlamak istedim.
Çoğumuzun onun en az bir kitabını da okuduğunu düşünüyorum.
Kendisi çağımızın en büyük yazarlarından biri Franz Kafka.
Odaklanamadığımız zamanlarda hep böyle bahanelerin arkasına saklanıyoruz.
Durmadan kendimizi haklı çıkarmaya çalışıyoruz ya aslında Kafka'nın da bahaneden bol bir şeyi yoktu.
Kendisi hayatı boyunca nefret ettiği bir işte çalıştı.
Bütün görevi Pırak'taki işçi kazalarını, hasarları, ölümleri raporlamaktan geçiyordu.
Böyle bir masa başı işe sahipti.
Gerçekten çok sıkıcıydı.
Evi... Her zaman çok gürültülü ve kalabalıktı.
Kız kardeşleri ve onların aileleriyle birlikte yaşıyordu.
Aynı zamanda her zaman hastalık hastası olmasıyla biliniyordu.
Zaten böyle fotoğraflarına da bakarsanız hep böyle çelimsiz, zayıf, solgun bir suratla karşılaşırsınız.
Son olarak suçu hep aşka atıyorsanız yalnız değilsiniz.
Franz Kafka da hep aşk acısı çekmeye meyilli bir adamdı.
Eğer karşınızdaki kişi de hep hatayı arıyorsanız yani...
onun yüzünden odaklanamıyorum, ondan ayrılırsam ya da daha destekleyici biri olsaydı daha başarılı olurdum, daha iyi odaklanırdım diye düşünüyorsanız pek haksız sayılmazsınız bence.
İlişki içinde olduğumuz insanlar gerçekten başarı durumumuzu, odaklanmamızı çok etkiliyor ama bir yandan da Kafka'da hep aşk acısı çekmeye meyilliydi.
Genellikle uzak ilişkiler yürütüyordu ve mektup aşkları şeklinde oluyordu.
Bu da onu aslında çok yıpratıyordu.
Elime şimdi kitabımı aldım ve sarı fosforlu ile çizdiğim satırlardan birini okuyacağım.
Uzak aşklarından biri olan Felice 1912 yılında yazmış.
Zaman kısa, direncim sınırlı, ofis kabus gibi evim gürültülü.
Keyifli, basit bir hayat mümkün değilse insan ustaca manevralarla kendine yer açmak için çalışmak zorunda kalıyor.
Yani Kafka'nın sırrı bu ustaca manevralarında gizliydi.
Herkes uyuduktan sonra hiç gürültü...
Saatlerce çalışıyordu.
Bazen uyumayı bile unutup Direkt işe gidiyordu.
Ya da her zaman yürüyüşlerine çok önem veriyordu.
Zihnini açtığını düşünüyordu.
Onu bu şekilde hayal etmek de benim çok hoşuma gidiyor.
Zaten sanatçıların, bilim insanlarının odaklanmalarını araştırırken de en çok dikkat ettiğim nokta hepsinin özellikle 1900'lerden önce yaşamış başarılı insanların alışkanlıklarında hep bir
yürüyüş var. Müzisyen, yazar, bilim insanı hiçbir şekilde fark etmiyor.
Hepsi yürümeye önem verdiklerini gördüm.
Çok iyi. Yani bize ne oldu şu anda da bu kadar yürüyüşten uzaklaştık, bu kadar masa başına mahkum edildik diye düşünmeden de edemiyorum.
Ve böyle ben de bölüme odaklanmakta zorlanırken durmadan kalkıp yürüyorum ve bir şeyler atıştırıyorum.
Benim çözümüm bu oluyor.
Şimdi yine demin kalktım.
Biraz simit yedim, mutfakta öyle bir dolandım geldim.
Çok daha enerjiyim, çok daha mutlu hissediyorum.
2-3 sene önce de böyle yazı yazmaya bayağı meraklandım.
Nasıl daha iyi yazabilirim diye durmadan araştırıyordum.
Hariki Murakami'nin de bir kitabıyla karşılaştım.
Koşmasaydım yazamazdım diye.
Kendi hayat hikayesini anlatıyor.
Yazma sürecinden bahsediyor.
Otobiyografik bir kitap. 30'lu yaşlarının sonuna kadar hiçbir kitabı yokmuş.
Yazarlıktan önce eşiyle birlikte Tokyo'da bir jazz kulübü işletiyorlar.
Ama gece hayatı uykusuzluk, hareketsizlik onu çok kötü etkiledikten sonra böyle hayat olmaz olsun demiş.
Her şeyi 180 derece değiştirerek küçük bir kasabaya taşınmış.
Tamamen vejetaryanlığa dönmüş ve her gün aralıksız koşmaya başlamış.
Şu an dünyanın en ünlü Japon yazarı diyebileceğimiz Haruki koşmaya ne kadar çok şey borçlu olduğunu anlatıyor.
Sanki koşmasaydı yazamazdı değil yaşayamazdı bile bu şekilde söylüyor.
Siz de şu an koşuyorsanız ya da yürüyorsanız çok güzel bir tesadüf oldu.
Böyle konuşurken de aklıma Nietzsche'nin sözü geldi.
Büyük fikirler yürüyerek tasarlanır diye.
Bu konuları merak ediyorsanız ve daha fazlasını araştırmak istiyorsanız da Yürümenin Felsefesi kitabını öneririm.
Tarihteki başarılı insanların odaklanma sırlarına baktığımızda hareket olduğu kadar uykunun da büyük bir önem taşıdığını görüyoruz.
Buradaki en ilginç örnek de her ne kadar sanatçı olmasa da Einstein.
Ondan bahsetmek isterim.
Özellikle Amerika'daki Princeton Üniversitesi'nde profesörlük yaparken günde 10 saat uyuduğu biliniyormuş.
Bu da yetmiyormuş. Öğlen okuldan geldikten sonra bir saat daha kestiriyormuş.
Yani koskoca Einstein bir de günde 11 saatini uykuya harcıyormuş.
Bir de onunla ilgili küçük bir detay daha vereyim.
Gençliğinde çoraplarının hep baş parmaklarını deldiği için hayatı boyunca çorapsız gezmiş.
Tekrardan uykuya geri dönersek bu sefer tam zıt bir örnekle devam edelim.
Leonardo da Vinci'nin ve Tesla'nın uykusu.
Bu uyku modeline polifazik uyku da diyebiliriz.
Mesela Da Vinci her 4 saatte 1-20 dakika uyuyormuş.
bu şekilde daha çok ömrünü uzattığını inanıp binbir mesleğine yani botanikçilikten mühendisliğe, ressamlığa kadar hepsine de daha fazla vakit ayırabiliyormuş.
Çocukluğumda bile övde uykusundan nefret eden biri olarak devamlı uyuma fikri bana korkunç gelse de araştırdığımda mağarada yaşayan atalarımızın bu şekilde uyuduğunu öğrendim.
Evrimsel olarak baktığımızda polifazik uyku bizim için çok faydalıymış.
Yine de tabii ki mümkünantı yok.
Eğer üretkenlikle alışkan İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Ama bu şekilde bir sürü oyun üretip eğlenmenin yollarını da arıyorduk.
Bu yüzden baktığımızda da şimdiki çocuklar gerçekten bu açıdan şanssız.
Onların da sıkılmaya ihtiyacı var.
Ama yalnız değiller.
Çünkü tarihte sıkılmaya hiç fırsatı olmamış bir çocuk daha var.
Dahi süper çocuk Mozart'tan bahsediyorum.
Kendisi gibi besteci ve müzisyen olan babasının denetiminde sadece 4 yaşındayken duyduğu müzikleri kısa sürede çalmaya başlamış.
Babası o. Oğlunun içindeki cevheri fark ettikten sonra bunu paraya dönüştürmenin yollarını aramış ve 6 yaşından itibaren de Avrupa'nın birçok şehrindeki sarayları soyduların evini gezerek konser
vermişler. Burada önemli olan...
Genellikle Papa'dan Maria Antoinette'in annesi Maria Teresa'ya kadar birçok önemli ismi konser verseler de onlarla tanışma fırsatı yakalasalar da büyük bir ilgiyle karşılaşsalar
da burada dikkatimizi çekmesi gereken nokta aslında Mozart'ın böyle inanılmaz muhteşem bir müzik yeteneğine değil de bu büyümüşle küçülmüş tavırlarına tuhaflıkla bakıp babasının onu
dilenci gibi kullandığını düşünüyorlarmış.
Zaten ilerleyen yıllarda da Mozart başta hiçbir saray orkestrasına kabul edilmemiş.
Tabii onun nasıl bu kadar büyük bir müzik deyası olduğuna da belki başka bir bölümde değiniriz.
Mozart'ın küçüklüğünü resmeden tablolara da kesinlikle bakmalısınız.
Her zaman tipi çok tatlı oluyor.
Bu konularda saatlerce konuşabilirim biliyorsunuz ama tekrardan odaklanmaya ve günümüze geri dönelim.
Biraz da sosyal medyadan konuşalım.
Çoğunluğumuzun en utandığı gerçeklerden biri de ekran sürelerimiz.
de paylaşmayı sevmediğimizi düşünüyorum.
En azından ben ve arkadaşlarım o durumda.
Bu konularda da düşünmem beni yine sanatçılara yönlendirdi.
Günümüzde çok fazla.
Sonuçta sosyal medyadan kaçış yok.
Hele ki Türkiye'de dünyada en fazla Instagram'a giren ülke olmuş.
Aylık dünya ortalaması yaklaşık 12 saatken.
Türkiye'de her ay yaklaşık 21 saatimizi Instagram üzerinde harcıyormuşuz.
Gerçekten inanılmaz.
Neredeyse bir gün ki ben çoğumuzun bundan çok daha yüksek rakamlarda olduğunu düşünüyorum.
Bir yandan da bir influencer'ın bunları tanısın.
Seyretmesi gerçekten çok saçma geliyor da olabilir ama yine de burada önemli olan sizsiniz.
Böyle konuşurken de acaba ressamların sosyal medya hesapları olsaydı nasıl olurdu diye düşündüm.
Gerçekten bu kadar eserleri üretebilecek zamanları, fikirleri bulabilirler miydi bilmiyorum.
Ressamları biraz düşünmek istiyorum.
Örneğin Andy Warhol'a baktığımızda kendisini böyle Marilyn Monroe'nun rengarenk resimleriyle de tanıyabilirsiniz.
şöhret fanatizmi var.
Zaten bir gün herkes 15 dakikalığına da olsa ünlü olacak sözü de oldun.
Herhalde diyorum onun Instagram'ı olsaydı o dönemlere yetişseydim böyle her gün gittiği davetten en az 30-40 tane story paylaşır.
Ne kadar ünlü görüyorsa hepsiyle selfie çektirir ve paylaşırdı diye düşünüyorum.
Ama onun sanatını yapmasında yine bir zorluk yoktu.
Zaten genellikle fotoğraflardan farklı tekniklerle kolajlıyordu.
Bence yine onun aklına gelirdi.
Ama Picasso ya da Dali örneğine baktığımızda Picasso çok cinsiyetçi bir adam.
Özellikle ilişki içinde olduğu kadınlara çok haksızlık etmiş.
O yüzden hesaplarında genellikle sevgilileriyle fotoğraflarını paylaşır ama ayrıldığı anda silip kötü laflar edebilirdi diye düşünüyorum.
Ya da sadece kendini paylaşırdı.
Aynı şekilde Dali'nin de çok tuhaf zevkleri olduğu biliniyor.
Özellikle böyle Hitler sempatizanı olduğu dönemlerde kesin onun...
ile ilgili de bir şeyler paylaşırdı.
Van Gogh ya da Michelangelo gibi biraz daha içine kapanık ve kendini tamamen sanatına adayan ressamlar ise herhalde tamamen kendi çizdiği resimleri paylaşırdı ya da böyle tuvalin önünde yani o kadar
çok isterdim ki o sahneleri görmeyi işte Michelangelo heykelinin yapım aşamalarını çekerken Çok güzel olurdu.
Her neyse. Da Vinci'ye de baktığımızda kendisi çok yakışıklı olduğu söyleniyormuş.
Böyle insanlarla çok iyi anlaşıyormuş, iyi giyiniyormuş.
Herhalde o da hem kendi defterlerinden, çizimlerinden fotoğraflar çeker, arkadaşlarını da paylaşırdı diyorum.
Siz bu konuda neler düşündünüz?
Aklınıza hangi ressamlar geldi?
Benimle Instagram üzerinden de paylaşabilirsiniz.
Böyle küçük bir oyun oynamak çok hoşuma gitti.
Sadece ressamlar değil, sanatçılar özel...
Kendine baktığımızda da eğer yüzyıllar boyunca sosyal medya olsaydı kötü yorumlardan tutun, dikkat dağınıklığına, durmadan göz önünde olma isteği ve şöhretle gelen rehavetle birlikte bence
çoğu sanatçı var olamazdı diye düşünüyorum.
Büyük eserlerin çoğu olmazdı diye düşünüyorum.
Çalışmalarımıza odaklanırken bulunduğumuz mekanlardan ve ortamlardan bağımsız tabii ki de düşünülemeyiz.
Mesela şu anda ben de kendi çalışma masamdayım.
Sevdiğim tablolar önümde duruyor.
Dünya küren var, kendi el yapımı yaptığım seramikler var.
Burası benim huzurlu ve güvenli ortamım.
En iyi burada odaklanıyorum.
Sanatçılar en iyi nerelerde odaklanırdı?
Bunlara geçmeden önce.
Canım dedemin bir sözünü hatırladım.
Kendisi bu eski sözü gerçekten çok söylerdi.
Tedbili mekanda ferahlık vardır.
Ben de ne zaman aynı ortamda tıkılı kalıp çok fazla çalıştığımda ve sıkıldığımda onun sözünü hatırlayıp dışarıya çıkıyorum.
Odaklanamadığın zamanlarda yaptığın bir yer değişikliği insanın inanılmaz zihnini açıyor ve kendini toparlamanı sağlıyor.
Yer değişikliğinden konuştukça da aklıma ilk olarak Osman Hamdi Bey geldi.
Çoğunluğumuz onu Kaplumbağa terbiyesiyle tanısak da o kadar çok yönlü bir adam ki gerçekten yaptıkları say say bitmiyor.
Yine de biraz anlatayım çünkü kendisini çok seviyorum.
En sevdiğim ressamlardan biri.
Onun hakkında da kesinlikle bir bölüm yapacağım.
Öncelikle Türkiye'nin ilk güzel sanatlar üniversitesi olan Mimar Sına'nın o zamanlar Sanayi Nefise Mektebi olarak da biliniyor ve kendi okulum.
Bunu söylemesem olmaz. Aynı şekilde Türkiye'nin ilk arkeoloğu ve İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin de müdürlüğünü yapmış ve Kadıköy'ün ilk belediye başkanı.
Bir sürü devlet işiyle uğraşırken bu adam ne ara resim yapmaya vakit bulmuş diye de düşünebilirsiniz.
Önemli eserlerinin çoğunu yazın gittiği Gebze'deki evinde yapmış.
Kırklı yaşlarındayken bu evi yaptırmış ve bundan sonraki 26 yılında her yaz buraya giderek burada hem dinlenmiş hem de atölye olarak kullanarak resimlerini yapmış.
Hamdi Bey'in evinden bahsettikten sonra da benim gitmeyi en çok hayal ettiğim ressamın evi aklıma geldi.
O da Monet'in Fransa'nın kuzeyindeki küçük bir kasabada yer alan nürüfer bahçeleriyle süslü evi.
Gerçekten burayı görmek çok istiyorum ve buranın da Monet'in sanatında büyük bir etkisi olduğunu biliyoruz.
Çünkü yaşlandıkça bu eve tamamen çekilmiş.
Başlangıçta biliyorsunuz ki izlenimcilik akımının en önemli temsilcilerinden biri ve...
tamamen kendini sanatına adamış bir isim.
Aslında Gençliğinde sanatı ilgi görmese de para kazanılmayıp hep eleştirilere maruz kalsa da yaşlandıkça çok zenginleşiyor ve büyük bir şöhrete kavuşuyor.
Yine de sevdiklerinin çoğunu kaybetmesi ve görme kaybını gittikçe kaybetmesi nedeniyle çok zor günler geçiriyor.
Ama onun kurtuluşu da kendi evinde oluyor.
Bahçelerle uğraşmayı çok seviyor ve nülüfer çiçeklerini resmen bir saplantı haline getiriyor.
Yıllar boyunca nülüferleri resmediyor.
250'den fazla...
çizimi var. Herhalde bu ev ve sanatına olan tutkusu olmasaydı çok daha erken yaşta öleceğini düşünüyorum.
Picasso'nun bir sözünü de aklıma getirdi.
Kendisi de 92 yaşına kadar yaşamış ve birçok ressamın uzun yaşamasının nedenini de kesinlikle sanatlarına olan tutkusuna bağlıyor.
Zaten herhalde odaklanmamız için en çok ihtiyacımız olan şey sevdiğimiz işi bulmamız ve ona yönelmemiz.
Neredeyse ölene kadar atölyesine gitmekten vazgeçmemiş ve her atölyeye bedenimi dışarıda bırakırım, ruhumla resimlerimde, atölyemde var olurum diyor.
Bu sayede yaşlılığını, yaşadıklarını, her şeyi unutarak tamamen işine odaklanırmış.
Ve son olarak sanatçıların ilginç rutinlerinden ve ritüellerinden bahsetmek istiyorum.
Ama öncelikle benim çalışma hayatımı değiştiren, odaklanmamı arttıran bir kitaptan bahsetmem gerekiyor.
Carniport'un Pür Dikkat kitabına gerçekten çok şey borçluyum.
Çünkü 3 yıl önce tez yazdım.
Yazmaya hiç odaklanamazken zaten pandemi dönemiydi.
Beni gerçekten kurtardı diyebilirim.
Özellikle skorjet ve tekniği sayesinde hangi gün ne kadar çalıştığımı, hedeflediğim saate ulaşıp ulaşmadığımı her şeyi çok net bir şekilde görüyorum ve ona göre önlem alıyorum.
Skorjetlerini şu şekilde özetlemem gerekirse bir takvim.
Karton ya da kağıdın üstüne canınız nereye isterse oraya kendi skor jetlerinizi yapabilirsiniz.
Günlük olarak hedeflediğiniz çalışma saatini yazdıktan sonra gün içinde her saat ya da set başında bu 25 ya da 40 dakika olabilir benim gibi bir saatlik setler de yapıyor olabilirsiniz.
Her setin sonunda bir çizgi atıyorsunuz.
Bu şekilde her hafta az mı çok mu ne kadar çalıştığınızı görüp buna göre plan program hazırlayabiliyorsunuz.
Ben bunun gerçekten çok faydasını gördüm size de.
tavsiye ederim. Buna benzer bir yöntemi aslında Ernest Hemingway da uyguluyormuş.
Ben özellikle Çanlar Kimin İçin Çalıyorum kitabını ve filmini çok beğenmiştim.
Orada da yazarın yaptığı şey kendi yazma çizergesini oluşturuyormuş.
Her gün belli bir kelime sayısına ulaşmaya çalışıp kelimeleri bittikten sonra da bu şekilde değerlendiriyormuş.
Ama eğer o gün çok iyi gitmiyorsa yazması kendini zorlamayıp kalkıyormuş.
Ertesi günde o sayıya tekrardan ulaşmaya çalışıyormuş.
kendinize uyarlayabileceğiniz bir yöntemi de deneyebilirsiniz.
Aynı zamanda kendim de bir kahve bağımlısı olarak biraz kahveden de bahsetmek isterim.
Burada da ilk aklıma gelen örnekler Balzac ve Beethoven oluyor.
Balzac'ın hikayesini bilmeyenler için kendisi gün içinde yaklaşık 50 tane Türk kahvesi içiyormuş.
Onun bu kadar Türk kahvesi bağımlılığın bu şekilde çok iyi odaklandığını ve üretken olduğunu düşünse de aslında sonunu getirmiş.
Kalp ve tansiyon sorunları nedeniyle 50'li Ya da
Gustav
Klimt'i de örnek verebilirim.
Onun da aslında... uğuru vardı.
O da atölyesinde uzun bir elbise giyiyordu.
Bu şekilde daha iyi çalıştığını düşünüyordu.
Kendisi zaten inanılmaz ilginç bir karakter.
Genellikle öpücük tablosu ile hatırlarız.
Zaten resimlerinde de daha çok altın işlemelerini görürüz.
Bunda da küçük bir bilgi vereyim.
Bu kadar altın kullanmasının nedeni de aslında babasının kuyumcu olması ve İtalya'da gördüğü Bizans mozaiklerinden etkilenmesidir.
O kadar ilginç bir karakter ki atölyesinde böyle upuzun elbisesiyle etrafında Onlarca farklı kadın modeliyle çalışırmış.
Böyle hem münzevi bir hayat sürer hem de sanat dünyasında gerçekten çığır açan yenilikler yapmış.
Ve hayat boyu böyle hani zevke düşkün imajı verse de aslında hiçbir zaman evlenmemiş.
Annesiyle birlikte yaşamış.
En uzun süreli aşkı da hatta böyle ikisinin uzun elbise giydiği atölyede ve bahçede fotoğrafları vardır.
Onlara da bakabilirsiniz. Bu aşkı da Avusturyalı Emily'dir.
Yavaş yavaş podcast'ın sonuna geliyoruz.
Odaklanmak için gerçekten çok uzun ve Kimi zaman çok zorlu bir yoldan ilerlememiz gerekiyor.
Ama yine de Pür Dikkat kitabında da okuduğum gibi derinlemesine yaşanan bir hayatın güzel bir hayat olduğunu düşünüyorum.
Ne olursa olsun hayatınızdaki anlamsız, yüzeysel, boş yere vaktinizi alan şeyleri fark ettiğinizde, istemediğiniz şeylere hayır demeye başladığınızda aslında kendinize ve sevdiklerinize
de daha fazla vakit ayırmaya başlamış oluyorsunuz.
Uzun saatler masa başında kendinizi hapsedip ama çalışmaktan ziyade plan yapıp videolar izleyip işte telefonda takılmaktansa gerçekten kaliteli çalışmak için çaba
harcadığınızda odaklanmayı da öğrenmiş oluyorsunuz.
Gittikçe daha verimli çalışmaya başlıyorsunuz.
Haftaya Paldır Kültür''ün yeni bölümünde görüşürüz.
Gerçekten yorumlarınızı çok merak ediyorum.
Instagram hesabım Pınar Civan'dan bana yazabilirsiniz.
Kendinize çok iyi bakın ve tabii ki sanatla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
