
Marie Antoinette’in Ressamı: Élisabeth Vigée Le Brun
20 Kasım 2024 · 22 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Kitaplarım📚
Sanat Ajandası: https://www.kitapyurdu.com/kitap/sanat-ajandasi-zamansiz-fleksi-kapak/695649.html&filter_name=sanat+ajandası
Müzede Bir Macera: https://www.kitapyurdu.com/kitap/muzede-bir-macera/665748.html&manufacturer_id=274522
Renklerle Dost Bir Aile: https://www.kitapyurdu.com/kitap/renklerle-dost-bir-aile/704697.html?srsltid=AfmBOoooqZzin9T2vzwPFBS5OErlEu9QeivP3XNsfdrRmxrq5OQf0LEY
Instagram'a da beklerim♥️
https://www.instagram.com/senapinarcivan/
https://www.instagram.com/paldirkultur.podcast/
Bölüme Özel Kitap & Belgesel Önerilerim:
1. The Memoirs of Elisabeth Louise Vigee-Le Brun
2. Linda Nochlin, Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok?
3. Susie Hodge, Sanatçı Kadınların Kısa Öyküsü
4. Rozsika P. & Griselda P., Eski Gözdeler: Kadınlar, Sanat ve İdeoloji
5. Stefan Zweig, Marie Antoinette
Bölümde Bahsettiğim Eserler:
1. Marie Antoinette’in Güllü Portresi, 1783:
2. Kızıyla Otoportre, 1786: https://en.m.wikipedia.org/wiki/Élisabeth_Vigée_Le_Brun#/media/File%3AMadame_Vigee-Lebrun_and_her_daughter%2C_Jeanne_Lucia_(Julie).jpg
3. Kızıyla Otoportre, 1789:
*Reklam ve iş birlikleri için: info@podcastbpt.com
Transkript
Merhaba ben Pınar.
Paldır Kültür''de her hafta tarihteki ve sanattaki kadınların
ilham verici hayatlarını anlatıyorum.
Bu hafta konuğum tarihteki en muhteşem kadın ressamlardan biri.
Elizabeth Louise V. Jelebran.
Belki daha önce adını duymamış olabilirsin.
Ama bu bölümden sonra onu bir daha asla unutmayacaksın.
En sevdiğim ressam olduğu için bir tık abartmış olabilirim.
Ama kesinlikle bu kadının cesaret ve azim dolu hikayesini sana anlatmalıyım.
E o zaman başlayalım.
Elizabeth 16 Nisan 1755'te Paris'te doğmuş.
Marantönetten sadece birkaç ay büyük.
Babası Louis Vigie, Fransa'nın o dönemki en büyük portre ressamlarından biri.
Elizabeth de çocukluğunda ressam olan babası atölyede çalışırken onun yanında hem izleyip hem de çizimler yapmaya başlamış.
Hatta bir anıları var bana çok tatlı geldi.
Babası kızı 7 yaşlarındayken sakallı bir adamı çizdiğini görünce çok etkilenip bir gün sen de ressam olacaksın diye sevinçle haykırmış.
Ve bu olaydan sonra kızına ilk resim derslerini vermeye başlamış.
Elizabeth akademik eğitim alamasa da babasının ressam dostlarından da özel dersler almış.
Ve o zamanlarda pek çok sanatçının da yaptığı gibi eski ustaların eserlerini sık sık kopyalayarak kendini geliştirmiş.
Burada tarihte kadın ressam olmak üzerine kısa bir parantez açmak istiyorum.
Çünkü 20. yüzyıla kadar çoğu kadının ressam olabilmesi için sanatçı bir aileden gelmesi ya da maddi durumlarının iyi olması gerekiyordu.
Sonuçta sanatçı olmayı istiyorsan kendini geliştirecek zamana çevreye kısaca belli imkanlara ihtiyacın var.
Bu aslında sanatçı olarak geçimini sağlamak isteyenler için günümüzde de değişmedi.
Sadece artık mesela resim çizmeyi öğrenmek internet sayesinde çok daha kolay bir hale geldi.
O zamanlar tabii bu da yok.
Bu imkanların yoksa sanatçı olmayı bir kadının hayal etmesi bile neredeyse imkansız.
E hadi bunların hepsini başardın diyelim.
Ailen seni destekledi, paran da var, zamanın da var.
Ressam olacaksın.
Tamam ama bu sefer de erkek egemen sanat dünyasının içine giriyorsun.
ve lonca gibi mesleki kuruluşlara katılman sadece kadın olduğun için çok zor.
Bu loncaları Osmanlı'daki ailelik teşkilatı olarak da düşünebilirsiniz.
Avrupa'da da böyle ressamların bir arada olduğu mesleki kuruluşlar, loncalar var.
Ve buralarda kadınların sayısı çok çok az, dışlanıyorlar.
Daha fazla eğitim alamıyorlar.
Dini, tarihi, mitolojik resimler yapmaları çok zor, yasak kabul ediliyor neredeyse.
Bu yüzden dikkat edersen kadınlar daha çok natürmört ve portre gibi o dönemlerde sanat camiasında daha alt seviyede kabul edilen özellikle tarihi ve dini resimlere göre daha aşağı görülen bu tarzlarda daha çok uzmanlaşmışlar.
Ve tarihin çoğu döneminde az kadın ressamın adını duymuş olabilirsin.
Ama aslında onlar çok da az sayılmazdı.
Sadece erkeklerin gölgesinde kalmışlardı.
almışlardı. Sanat tarihçileri
çoğu zaman onların adını anmadı.
Büyük müzeler kadınların
eserlerini sergilemeyi tercih etmedi.
Yine de bu durum özellikle
1980'lerde
feminist sanat hareketinin ortaya
çıkmasıyla yıllar içinde
iyileşmeye başladı diyebilirim.
İstersen başka bir bölümde uzun
uzun tarihte kadın sanatçı
olmak üzerine de konuşabiliriz.
O zamana kadar ben dayanamam
diyorsan da Linda Nockney'nin
neden hiç büyük kadın sanatçı
Yok adındaki başyapıtını kesinlikle öneririm.
Biz şimdi Elizabeth'imize geri dönelim.
12 yaşındayken en büyük destekçisi olan babasını kaybetmesi onu çok derinden sarsmış.
O zamanlar için anılarında annesinin de gece gündüz eşi için ağladığını yazıyor.
Yine de annesi bir yıl sonra zengin bir kuyumcuyla evlenmiş.
Bu arada annesi Jen eskiden kuaförlük yapıyormuş ve kızına da hayat boyu çok destek olmuş.
Elizabeth de 12-13 yaşlarında hem annesine yardım etmek hem de erkek kardeşi Etienne'in okul masraflarını karşılamak için portre siparişleri almaya başlamış bu dönemde.
Ve gerçekten inanılmaz yeteneğiyle çok kısa sürede herkesin dikkatini çekmiş.
Bu sayede Paris'in önde gelen isimlerinin portrelerini yapmaya başlamış ve küçük yaşında bile çok para kazanmış.
Demin bir üvey babası var demiştim.
İşte Elizabeth ve kardeşi o adamdan nefret ediyormuş.
Çünkü hem çok kaba bir adammış hem de Elizabeth'in o dönemde kazandığı paranın kendi hakkı olduğunu iddia edip paralara konmaya çalışmış.
Elizabeth de bu adamla çok mücadele etmiş.
20'li yaşlarına doğru Elizabeth'in ismi hem yeteneği hem de güzelliğiyle gün geçtikçe daha çok duyulmuş.
Şimdi düşünelim böyle bir hayal kuralım.
1700'lerde Paris'te Burjuve bir aileden geliyoruz.
Hatta kadınsan ismin Luisa olsun, erkeksen de Josef olsun.
Para derdin hiç yok. Operalarda, maskeli balolarda gününü gün ediyorsun.
Çevrendeki zengin arkadaşların da portresini Elizabeth isminde genç tatlı bir kıza yaptırmış.
Böyle anlatıyorlar, sana da önermişler.
Ama başta böyle bir çekinmiyor değilsin.
Çünkü portre yaptırmak sana inanılmaz sıkıcı geliyor.
Saatlerce sus pus otur bekle.
Böyle senin kanın kaynıyor.
Hep bir eğlence peşindesin.
Yine de arkadaşların diyor ki ama bu ressam kız inanılmaz eğlenceli.
Hep seninle sohbet ediyor ve çok yetenekli bir kız.
Bunları duyunca da ikna oluyorsun ve portreni Elizabeth'e yaptırıyorsun sen de.
İşin tabii şakası bu ama yine de o dönemlerde insanlar portre yaptırmanın çok sıkıcı olduğunu da düşünüyor.
Ve Elizabeth'in de hem yetenekli hem de hoş sohbet olması onun önünü çok açıyor.
İşte tam o sıralarda ressamlar beni öldürüyor, umutsuzluğa düşürüyor diye mektup yazıp annesine dert yanan bir kız daha var.
Bu şımarık kızımız aslında Marie Antoinette.
Annesi İmparatoriçe Maria Teresa'ya ressamların özellikle onu çok çirkin çizmesi nedeniyle baya bir şikayet etmiş.
Bir gün Elizabeth'in şöhreti de Marie Antoinette'in kulağına kadar gelmiş ve ressamı Versailles Sarayı'na çağırmış.
Ve Elizabeth krediçenin 20'ye yakın portresini resmetmiş.
Bu portrelere baktığında da çok ilginç bir şey fark edebilirsin.
İlk portrelerinde Elizabeth krediçenin kusurlarını pek gizlemeye çalışmamış.
Onu daha gerçeğe yakın şekilde resmetmiş.
Ama zamanla Marie Antoinette'e adeta günümüzdeki gibi neredeyse filtreler uygulamış, estetikçi gibi davranmış.
Burada neler yapmış peki?
Yüz atlarını daha orantılı, daha kusursuz hale getirmiş.
Tabii Marie Antoinette de bu kadar mükemmel görünmeyi çok sevmiş.
Gerçi şunu da atlamayayım, kraliçe zaten çok güzel bir kadın.
Ressam anılarını yazarken onun özellikle cildini ve tenini çok övmüş.
Bu arada beklediğinizi biliyorum.
Marie Antoinette bölümü de çok yakında gelecek.
Podcast'ta olduğumuz için Elizabeth'in tek tek resimlerini anlatamayacağım ama bir portre var ki onun hikayesini anlatmazsam olmaz.
Marie Antoinette'in mahveden itibarını yerle bir eden bir resim.
O yüzden şimdi 1783 yılına ışınlanalım.
Ressam ve kraliçe bu yıllarda iyice kaynaşıyor.
Hatta çizim yapmaya geldiği gün Elizabeth şarkı söyler, Marie de lir çararmış.
Lili doğru söyledim ama çararız dedim.
Neyse lil çalarmış.
Bir gün ressamımız salon sergisi için kraliçenin portresini yapmakla görevlendiriliyor.
Salonu o dönemin en büyük sanat etkinliği, çağdaş sanat fuarı olarak düşünebilirsin.
Bu portrede kraliçe gösterişte olmak istemediği için daha sade ve daha rahat bir elbise giyerek poz vermiş.
Portrenin görselini açıklamada bulabilirsin ama eğer şu an bakamıyorsan ben senin için hemen resmi anlatayım
Krediçe kocaman bir hasır şapka takıyor bu resimde
Saçında diğerlerinin aksine peruk yok sadece biraz pudralanmış
Ve tontiş yanakları kıpkırmızı ama doğal gözüküyor
Bembeyaz fırfırlı tatlı bir elbise giymiş
Arka planda tamamen koyu olsa da yanında bir çiçek vazosu var ve ondan da bir gül buketi hazırlıyor
Ne kadar masumane bir resim gibi gözüküyor değil mi?
Ama keşke öyle olsa.
Tablo sergilendiği andan itibaren insanlar resme akın ediyor.
Delice bir kalabalık oluşuyor salonda.
Bunun nedeni de koskoca Fransa kraliçesinin hizmetçi gibi göründüğünü düşünmeleri.
Kraliçenin giydiği kıyafeti iç çamaşırına benzetmişler.
Onu ahlaksızlıkla suçlamışlar.
Bir de kıyafetin Fransız ipeğinden değil de Dominik'ten gelen bir pamukla yapıldığını öğrendiklerinde iyice çıldırıyorlar.
Şu an gözümüze saçma gelebilir ama onların gözünde bu güpe gündüz Fransa'ya bir hakaret olarak algılanmış ve skandal öyle korkunç boyutlara gelmiş ki resim hemen salondan kaldırılıyor.
aldırılıyor. Elizabeth
krediçenin başka bir portresini
sergi bitmeden yetiştirmeyi başarmış
ve bu resimde krediçe
yine bir gül buketi yapıyor.
Benzer bir poz ama bu sefer
Fransız ipeğinden yapılan
mavi gösterişli bir elbise giyiyor
ve adeta resimde
krediçeyim ben diye bağırıyor.
Bu resimde güllü portre olarak
biliniyor. Aslında Marantionet'in
en ikonikleşen portresi
ama ne ressam ne de krediçe
bu resmi pek de
Çünkü onlara göre ilk resim her zaman daha güzel.
Ressamın yaptığı bu çabalar da nafile.
Çünkü kraliçeyi olan nefret hiç azalmamış.
E bu olaydan sonra kraliçeyle ressamın arası açılmış mı diye de düşünüyor olabilirsin.
Ama hayır ikisinin dostlukları devam etmiş.
Ama şimdi kraliçeye biraz ara verip Elizabeth'in aşk hayatından konuşmak isterim.
Biliyorum siz de benim gibi bu konuları seviyorsunuz.
Biraz dedikodu yapalım.
Elizabeth 20 yaşlarındayken kocaman bir malikaneye taşınmışlar.
Burada bir komşu çocuğu var.
İsmi Jean-Baptiste Pierre d'Arabrand.
Çok denedim ama yine olmamış olabilir.
Fransızca bilmiyorum sonuçta.
Tedaffuzlarının hepsine bakıyorum ama hep böyle bir kalbim sıkışa sıkışa Fransızca tedaffuzları ediyorum.
Eğer hata yapıyorsam da affola diyeyim.
Jean-Baptiste sanatçıların olduğu çok zengin bir aileden geliyor.
O da ressam ve sanat tüccarı.
Elizabeth analarında bu yaşlarında yani 20'li yaşlarında çok para kazandığını ve evlenmeye de niyeti olmadığını anlatmış.
Annesi ise onunla hiç aynı fikirde değil.
Komşu çocuğunun özellikle zenginliğinden çok etkilenmiş ve kızını en uygun damat adayı bu diye ikna etmeye çalışmış.
Burada biraz annesine kızdım.
Kötü konuşmak istemiyorum ama yani kendisi zengin bir kocayla evlendi.
Çocuklarını üzdü.
Şimdi neden kızına da aynı kaderi çizmeye çalışıyor?
hiç anlamadım. Ama Elif
anne... Ama Elif mi?
İyice
Türkleştirdim. Ama
Elizabeth anneciğini kıramamış
ve Jean-Baptiste evlenmişler.
Açıkçası çok fırtınalı bir
ilişkileri olmuş. Elizabeth'i her
zaman kocası desteklemesine
rağmen anılarında onun için çok
kötü şeyler yazmış. Tüm paralarını
çarçur eden bir kumarbaz
olarak tanımlamış. Elizabeth
bu mutsuz evliliğinin acısını
dindirmek için de mesela
bir kontla yaşadığı yasak
bir aşk var. Hatta adı
farklı aşk dedikodularına da karışıyor.
Ama tabii ne kadarı doğru
bilinmiyor. O yüzden bunlara pek değinmeyeceğim.
1780'de
yani 25 yaşındayken
genç kadınlar için bir resim kursu
açmış Elizabeth ve burada
çok başarılı olmuş. Bundan kısa bir
süre sonra da kızı Jeanne doğmuş.
Kızına genelde Fransızca
esmer anlamına gelen
brunette diyormuş. Bu arada şimdi fark ettim
kızına annesinin ismini koymuş.
Birkaç yıl sonra da yeniden hamile kalıyor ama bebek doğduktan kısa bir süre sonra hayatını kaybediyor.
Bu üzüntüsünü de kızıyla birlikte aşmaya çalışıyor.
Özellikle bu dönemde kızıyla olan otoportrelerine mutlaka bakmalısın.
Bence anne ve kız arasındaki bağın şefkatin en güzel halleri.
Hatta bu resimleri annene gönderirsen de çok tatlı olur.
Ben en iyisi açıklamaya birkaç resmi de ekleyeyim.
Tatlı konulardan bahsediyoruz ama işler karışıyor.
Bizi kapıda Fransız ihtilali bekliyor ve ona bakalım istiyorum.
1700'lerin sonunda Fransa'da hasat iyi gitmiyor bu dönemlerde.
Tağıl fiyatları çok pahalı.
Bundan köylüler, çiftçiler, işçiler herkes zarar görüyor.
Ve aynı dönemde de Fransa Krallığı çok daha büyük sorunlarla boğuşuyor aslında.
Hem 14. hem de 15. Louis dönemindeki savaşlar Fransa'yı Avrupa'nın en çok borcu olan ülkesi yapmış.
Bir de İngilizlerle Fransızlar o dönemde düşman oldukları için İngilizlere karşı bağımsızlık mücadelesi veren Amerikalıları desteklemiş Fransızlar.
Ama bu da onlar için çok büyük feraketle sonuçlanmış.
Çünkü savaşı desteklemek çok pahalı ve ülke ekonomisi de iflasın eşiğine gelmiş.
1780'li yıllardan itibaren de Fransa'daki her kötülüğün sorumlusu Marie Antoinette olarak gösteriliyor.
Yani evet burada savaş dedik, tağıl dedik ama halkın bunların hiçbiri umurunda değil.
Eğer bir kliriz varsa tek sorumlusu Krediçe ve ona bayan bütçe açığı lakabını takmışlar.
Fransa iftiharsının eşiğine geldiyse de bu sadece onun lüks harcamalarının suçu olarak görünmüş.
Tabii kraliçenin şöhreti gittikçe kötüleşiyor.
Elizabeth'in de adı lekelenmiş bundan.
Sanıtı gözden düşmeye başlamış.
Mesela o dönemde kral ve kraliçenin ısınmak için sarayda kağıt paraları yaktığı söylentileri dolaşmaya başlamış.
Bu paraları yakanlardan biri de kraliçenin ressamı Elizabeth olarak suçlanmış.
Evinin önüne de işaret koymuşlar ve Elizabeth camdan dahi bakamaz oluyor.
Özellikle de bu dönemlerde kızının güvenliğinden çok endişeleniyor.
En sonunda çözüm olarak da eşini geride bırakıp kızıyla kaçmaya karar vermişler.
Ama bu sürgünün başta sadece 6 ay olacağını düşünmüş.
Ne de olsa isyan bastırılacak ve döndüğümde kraliçenin ressamı olmaya devam edeceğim gibi bir plan var kafasında.
Ama işler hiç de planladığı gibi gitmiyor ve Elizabeth'in sürgün hayatı tam 13 yıl sürüyor.
İtalya, Avusturya, Rusya ve Almanya'nın farklı şehirlerinde yaşamak zorunda kalıyor kızıyla.
Böyle yine de aklınızda çok korkunç sefil bir sürgün hayatı canlandırmayın.
Sonuçta Elizabeth'den bahsediyoruz.
O çok zeki bir kadın ve her durumda ayakta kalmayı başarmış.
Avrupa şehirlerinde zengin soylu dostlar ediniyor.
Onların portrelerini çizerek hayatta kalıyor, geçiniyor.
Yine de 1793 yılında kardeşinden aldığı bir mektupla bir anda bütün dünyası başına yıkılmış.
Bu mektupta 16. Louis ve Marantönet'in güetinde can verdiği yazıyormuş.
Anılarını yazarken Elizabeth bu yıllardan şu şekilde bahsetmiş.
O korkunç olaydan önce veya sonra ne olduğuna dair en ufak bir soru sormaktan hep kaçındım.
Kralı, krediçeyi, dostumu hepsini kaybettim.
Aynı yıl Elizabeth Fransız vatandaşlığı hakkını da kaybetmiş.
Eşi buna engel olmak için 250'ye yakın sanatçıdan imza toplayıp hükümete dilekçe vermesine rağmen bu da reddedilmiş.
Ve daha sonra kocası aynı zamanda birkaç yıl hapiste yatmış.
Elizabeth de kendi mal varlığını korumak için eşiyle bu dönemde boşanmış.
Biraz da Elizabeth'in Rusya yıllarına bakalım.
Bence en maceracı olduğu dönemler.
Çünkü St. Petersburg'a kadar gitmekte hiç zorlanmamış o tehlikeli uzun yollar onu korkutmamış ve her yere kızını da götürmüş.
Bu zaten en ilginci bence.
1795-1801 yılları arasında Rus çarlığında yaşamış ve o zamanlar Büyük Katerina'nın da hükümdarlığının son yılları.
Avrupa'da krallıklar arasında neredeyse herkes savaş halinde birbirini yiyip bitirmeye çalışıyorken
Rusya'da o dönemde barış hakimmiş ve özellikle kültür sanat alanında epey bir ilerlemişler.
Elizabeth'in Rusya'da başına hem iyi hem kötü şeyler gelmiş.
Burada büyük Katerina'nın torunlarını bile resmetme başarısına ulaşmış.
Demin Elizabeth'in her yere kızıyla gittiğinden bahsetmiştim.
Etebe artık kızı da küçük değil 18-19 yaşlarına gelmiş ve Rusya'da da bir çocukla birbirlerine aşık olmuşlar.
Ama annesi Elizabeth bu aşkı daha sonrasında da evliliği hiç onaylamamış ve yıllar boyunca aralarına büyük bir küslük girmiş.
Hiç konuşmamışlar.
En sonunda 1802 yılında yani Elizabeth 47 yaşındayken kalbi kırık bir şekilde memleketi Fransa'ya geri dönmüş.
Kızı olmaksızın.
Paris'te onu eski eşi karşılamaya gelmiş ve adam o gece defterine şu notu yazmış.
Yokluğu 12 yıl 3 ay 12 gün sürdü.
Ne yaparsa yapsın yine de romantikmiş kabul edelim adam.
Bu arada Elizabeth son nefesine kadar monarşiden yani kraldan yana kalmaya devam etmiş.
Bu nedenle de ülkesine geldiği anda artık dünyanın değiştiğini görmek onu çok sarsmış.
Fransızların hayatı devrimden sonra çok değiştiği için kendini buraya da hiç ait hissedememiş.
Artık bildiği toplumda değil sonuçta.
Bu yüzden 1802 yılının sonlarında yeni işler bulma umuduyla İngiltere'ye 2 yıllık bir yolculuğa çıkmış.
Yine ne kadar maceracı görüyorsunuz.
Ve o dönemde İngiltere'de 800'e yakın portre sanatçısı varmış.
Bu ressamlar arasında da rekabet inanılmaz boyutlarda.
Ve Elizabeth'i de hiç yanlarına almamışlar.
Neden alsınlar?
Elizabeth de İngiltere'den umduğunu bulamamış bir şekilde ülkesine geri dönmüş.
Ve 50 yaşlarına geldiğinde artık bambaşka bir Elizabeth görüyoruz.
Kadına adeta bir aydınlanma yaşamış bile diyebilirim.
Artık para derdi kalmadığı için hem hayatında hem de sanatında daha da özgürleşmiş.
Geniş bahçeli bir ev satın almış mesela ve burada manzara resimleri yapıyormuş.
Böyle her şey güllük gülistanlık giderken kızından aldığı bir haberle dünya yine başına yıkılmış.
Kızı kocasından ayrılıp Paris'e geri dönmüş bu yıllarda.
Ama kimseyle konuşacak yüzü yokmuş, beş parasızmış ve bu yalnızlık içinde hayat kadınlığı yapmaya başlamış.
Ve burada da cinsel bir hastalığa yakalanmış, frangiye yakalanmış.
Yıkık dökük bir pansiyonda son günlerini geçirirken kızının haberi de Elizabeth'e ulaştığında derhal onun yanına koşsa da kısa bir süre sonra Brünet hayatını kaybetmiş.
Elizabeth de kızının acısını hiçbir zaman unutamamış tabii ki.
yaşlılığında hem yeğenlerinin çizimlerini geliştirmesi için onları eğitmiş
hem de evini ziyaret eden genç sanatçılara tecrübelerini anlatmış.
Mesela bu misafirleri arasında Balzac bir de varmış.
Ayrıca Elizabeth 80 yaşlarındayken yani 1835 ile 1837 arasında
anılarını 3 cilt halinde yazıp yayınlatmış.
Ve bugün size ne anlattıysam hep o anıları sayesinde.
Elizabeth Louise Vigelabran hayatı boyunca 700'e yakın portre ve 200'e yakın manzara resmetmiş.
87 yıllık yaşamında zıt kutupları bir arada yaşamış.
Şöhretin de çöküşün de en uç noktalarına şahit olması, lüksün en alasını da yıllarca süren sürgünü de görmesi,
monarşilerin de devrimlerin de en acı gerçeklerini öğrenmesi onun hayatını özetliyor aslında.
Yorulmak bilmeden binlerce kilometre yol kat eden, binlerce insanla tanışan, sanatından da bağımsızlığından da asla ödün vermeyerek, vazgeçmeyerek tarihin en büyük ressamlarından biri olmayı başarsa da Elizabeth, mezar taşında sonunda burada dinleniyorum yazmasını istemiştir.
Anlatırken bir de tüylerim diken diken oldu.
Sizin de belki öyle olmuştur.
Yorumlarınızı bekliyorum.
Bilmeyenler için Ekim ayında yeni kitabım yayınlandı. 52 haftada 52 sanatçıyı anlattığım süresiz sanat ajandası.
Yazmayı en sevdiğim sanatçı tahmin edersiniz ki Elizabeth olmuştu.
Şimdi de uzun uzun sizlere anlattığım için çok mutluyum.
Onun hakkında 2 saatlik muhteşem bir belgesel var podcast'ta hazırlanırken bana çok yardımcı oldu.
Hem onu hem de kadın ressamlarla ilgili başka kitapları da açıklamaya ekleyeceğim merak edenler.
Umarım faydalanır.
Haftaya görüşene kadar yaşadığınız anlardan keyif almayı, kendinize iyi bakmayı ve tabii ki kitap okumayı unutmayın.
Görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
