
fizy’de dinlenecek çok şey var!
Keyifle dinleyeceğin şarkılar, hiçbir yerde bulamayacağın fizy özel podcastler, yüzlerce sesli kitap ve daha fazlası fizy'de seni bekliyor. Şimdi sen de fizy Premium planına dahil ol, KULTUR20 koduyla bireysel müzik paketlerinde %20 indirim fırsatını yakala!
Aboneliğini başlatmak için Tıklayın
Detaylar için Tıklayın
Bu bölüm “fizy” hakkında reklam içerir.
Bahsettiğim Filmler:
Tolkien (2019) Becoming Jane (2007) The Jane Austen Book Club (2007) Sense and Sensibility (1995) Pride & Prejudice (2006) Anna Karenina (2012) Atonement (2007) The Duchess (2008)
Jane Austen hakkında daha fazlasını öğrenmek isterseniz, Claire Tomalin’in “Jane Austen” ve Goldwin Smith’in “Jane Austen’ın Hayatı” kitaplarını da tavsiye ederim.
Kitaplarım📚
Sanat Ajandası: https://www.kitapyurdu.com/kitap/sanat-ajandasi-zamansiz-fleksi-kapak/695649.html&filter_name=sanat+ajandası
Müzede Bir Macera: https://www.kitapyurdu.com/kitap/muzede-bir-macera/665748.html&manufacturer_id=274522
Renklerle Dost Bir Aile: https://www.kitapyurdu.com/kitap/renklerle-dost-bir-aile/704697.html?srsltid=AfmBOoooqZzin9T2vzwPFBS5OErlEu9QeivP3XNsfdrRmxrq5OQf0LEY
Instagram'a da beklerim♥️
https://www.instagram.com/senapinarcivan/
https://www.instagram.com/paldirkultur.podcast/
*Reklam ve iş birlikleri için: info@podcastbpt.com
Transkript
Fizi'de dinlenecek çok şey var.
Müzik, podcast ve yüzlerce sesi kitaptan istediğini dinle.
Bireysel müzik paketlerinde sana özel KULTUR20 koduyla %20 indirim kazan.
Herkese merhaba, ben Pınar ve sizleri gerçekten çok özledim.
Bu yüzden Powder Culture'da yepyeni bir seriye başlıyorum.
Yeni sezonumuz herkese hayırlı olsun.
Bu seride sadece tarihteki, sanattaki, hatta mitolojideki kadınların hikayesini anlatacağım.
Aslında bu projeye de başlamak aylardır aklımdaydı ama bir türlü fırsat olmuyordu.
Ta ki geçen güne kadar.
O gün cidden artık böyle canıma tak etti ve ilk bölüm için hemen araştırmalara başladım.
Peki ne oldu da böyle hani birden şiddetlendim ve başlamalıyım dedim.
Onu da hemen anlatayım.
Bir kitapçıda tarih ve biyografi kısımlarını geziyordum.
Bana ilham verecek, tarihteki kadınların hikayelerini anlatan bir kitap arıyordum aslında.
Ama ne yaparsam yapayım bir türlü bulamadım.
Tabii ki kadınları konu alan tarihi kitaplar Türkçe'de de az da olsa yazılıyor ve çevriliyor.
Ama yurt dışına göre çok çok az bu sayı.
Dedim madem bu kadar az o zaman bunu ben yapayım.
Her hafta Pahadır Kültür'de sizlerin de önerileri doğrultusunda bir kadının hayatını konuşalım.
Bu kadınların... çocukluğu nasıl geçmiş, neler başarmışlar, hangi zorlukların üstesinden gelmişler, aşk ilişkileri nasılmış, bize yaptıklarıyla nasıl ilham verebilirler ve onlardan neler
öğrenebiliriz gibi soruların cevaplarını birlikte arayalım istiyorum.
Bunu hayal ediyorum. Şimdiden listemde o kadar çok isim var ki bundan da en sonunda bir kitap çıkacak gibi hissediyorum.
Bakalım. Şimdi serinin ilk bölümünde bana okumayı sevdiren bir kadın yazarla başlamak istedim.
Başlıktan Anlayacağınız üzere ve büyük ihtimalle size de okumayı sevdirmiş bir yazar olan Jane Austen.
Açıkçası kendisinin hayatını araştırdıkça beni çok şaşırtan bir isim oldu.
Ondan hiç böyle ilginç özellikler beklemiyordum.
Jane'in hayatını sizi de etkileyip ilham vereceğine eminim.
O zaman yaşamının ilk yıllarıyla başlayalım.
16 Aralık 1775'te İngiltere'nin küçük bir kasabasında doğmuş ailenin yedinci çocuğu olarak ve babası George Austin kasabanın papazı.
Evlerinde kocaman bir kitaplıkları varmış.
Öğrenme ve okumaya olan tutkusunu babası tüm çocuklarını aşılamaya çalışmış.
Bu beni çok etkilemişti ve annesi Cassandra da çok zeki bir kadın.
Sırf ailesini eğlendirmek için doğaçlama hikayeler uydurmasıyla meşhur.
Büyük ihtimalle annesinin bu yeteneği...
Küçük yaşlarından itibaren Jane'i de çok etkilemiş olabilir.
Belki annesi gibi olmayı hayal etmiştir.
Mesela Yüzüklerin Efendisi'nin yazarı Tolkien'in hayatını anlatan filmde de Tolkien'in annesi oğluna durmalar, hikayeler anlatıyordu ve onları canlandırıyordu.
Onun da oğlunun yazarlığını etkilediğini düşünmüştüm izlerken.
Ve Tolkien filmini de izlemediyseniz bence çok şey kaçırıyorsunuz.
Orada Emily'in Paris'teki Emily de Tolkien'in hayatının aşk rolündeydi.
Biz şimdi Jane'in çocukluğuna geri dönelim.
Küçük bir kasabada büyüdüğünden bahsetmiştim.
Babasının papaz olması prestijli gibi görünse de böyle sosyal stresleri yüksek olsa da aslında maddi durumları hiç iyi değil.
Bunda tabii ki toplam 8 kardeş olmalarında büyük bir rolü var.
Tüm bunlara rağmen aile her türlü zorluğa göğüs germeyi başarmış.
Hatta çok eğlenceli bir dünyaları varmış.
Yani birlikte özellikle akşamları oyunlar oynayıp sık sık hikayeler anlatıyorlar.
Bu sırada evlerine de İngiltere'nin her yerinden bir sürü akrabaları ziyarete geliyor.
Bunları araştırırken babasına başta çok üzülmüştüm.
Çünkü çocukların masrafı yetmiyor bir de misafirler çıktı diye kesin düşünmüştür.
Yine de durumun... Tam heyecanla anlatırken kapı çaldı ama neyse devam edelim.
Yine de durumun şöyle bir faydası olmuş.
Jane'in kendisi şehirle olmasa da farklı şehirlerin hikayelerini dinleyerek büyümüş.
Akrabalarının maceralarını öğrendikçe ileride yazacağı romanları için fikirler bulmuş aslında.
Mesela sadece 11 yaşındayken komedi oyunları ve şiirler yazmaya başlamış.
Şimdi Jane'imizin genç kızlığına doğru gidelim.
En büyük eğlencesi balo var ve danslar.
Bridgeton'da ya da tarihi filmlerde de kesin balo sahnelerine denk gelmişsinizdir.
İşte benim küçüklüğümden beri izlemeyi en sevdiğim sahnelerde o danslar.
Gerçekten bayılıyorum.
Keşke Türkiye'de de öyle yetkinlikler olsa.
Prenses gibi giyinip dans etsek.
Yani fazla hayalperestim.
Kabul ama hala umudum var.
Bir ara olacak bence. Açıkçası Jane'in yaşadığı kasabada Bridgeton'daki gibi şatafatlı eğrencelerin...
olduğunu pek düşünmüyorum.
Ama yine de en güzel kıyafetlerini giyip özenip dansa gidiyorlardır.
Ve işte tam da bu dansların birinde Jane hayatının aşkıyla tanışmış.
Thomas Refroy. İsmi bile karizmatik.
Şimdi hayal edelim.
Yıl 1795.
Tom 19 yaşında bir delikanlı.
Kasabada da yaşamıyor.
Üniversitede okurken tatillerde akrabalarını ziyarete geliyor.
Kendisinin ama daha çok ailesinin de en büyük hayali ileride çocuk Çocuklarının hukuk alanında başarılı bir kariyer yapması.
Jane de o sırada 20 yaşında.
Ve işte 1795 yılının Noel döneminde önce dansta tanışıyorlar ve o tatilde devamlı olarak görüşüyorlar.
Bu ilişkilerini de Jane'in ablası Cassandra'ya yazdığı mektuplardan öğreniyoruz.
Cassandra sadece Jane'in ablası değil.
Sırdaşı, en yakın arkadaşı, kısaca her şeyi.
Buna rağmen mektuplarında Jane Tom'la neler yaşadığını anlatmaya biraz utanmış.
Artık neler yaşadılar bilemiyoruz ama ondan bir evlilik teklifi beklediğini de yazmış.
Her şey filmlerdeki gibi çok romantik ilerlese de gerçek hayat tabii ki böyle olmuyor.
Ne yazık ki Jane'in hayalindeki hiçbir teklif olmadan Tom'un ailesi ilişkilerini öğrenip karşı çıkıyorlar.
Tom'u da hemen Londra'ya postalamışlar zaten.
Büyük ihtimalle Jane ve ailesinin maddi durumu bu ayrılığa neden oldu.
İkili de bir daha hiç görüşmemiş.
Jane de asla evlenmemiş.
Sanırım bir iki günlük bir nişanlılık yaşamış daha sonrasında ama hem onun için önemli değilmiş hem de tarihte de bu nişanlılığın üzerinde pek durulmuyor.
Tom'a baktığımızda da ileride gerçekten çok başarılı bir kariyeri olmuş.
Hem yargıçlık yapmış hem de siyasetçi olmuş.
Tom başkasıyla evlenmiş.
Bir de üstüne 8 çocuk yapmışlar.
Ama hepsi bu da değil.
Acı gerçeğe hazır olun.
Tom kızlarından birinin ismini Jane vermiş.
Direkt aklımıza Jane Austen geliyor tabii ki ama...
İlginç bir şekilde Tom'un kayınvalidesinin adı da Jane.
Yani tam olarak hangisinden etkilenip bu ismi koyduğu tam olarak bilinmiyor.
Ayrıca Tom yaşlandığında Jane'e aşık olduğunu da yeğenine mektuplarla itiraf etmiş.
Ama bunu böyle çocuksu bir aşk olarak nitelendirmiş.
Hemen gıcık olmayın.
Sonlara doğru iyi şeyler de yaptığını göreceğiz.
Tabir edin. Biz şimdi canımız Jane ile devam edelim.
Aşkın iyisiyle kötüsüyle ne olduğunu anladıktan sonra...
yazarımızın hayatı tamamen değişiyor.
Tam da o dönemlerde önce akıl ve tutkuyu sonrasında gurur ve önyargıyı yazmaya başlamış.
Özellikle gurur ve önyargıdaki Bay Darcy karakteri inanılmaz bir şekilde Tom'a benziyor.
Burada tabii ki de aşkından çok ilham almış birçok kitabında öyle.
Ayrıca Jane'in yazdığı kitaplardaki zeki ve muzip kadın karakterlerinde aslında Jane'le çok ortak noktaları var.
Jane'i anlatanlar onun çok çekici, esprili ve gözleri zekadan pırıl pırıl parlayan bir kadın olduğundan bahsediyor.
Onun için yazmayı bir terapi olarak da düşünebiliriz.
Kendi hislerini ve fikirlerini karakterleri aracıdayı da anlatıyor aslında.
Romanlarında adeta içini döküp durmuş.
Sizin de içiniz çok sıkıldığı zamanlarda kafanızın karışık olduğunda kesinlikle yazmanızı tavsiye ediyorum.
Aklınıza ne gelirse, canınız ne istiyorsa aman güzel...
Ben yazacak mıyım, ne anlatacağım, nasıl yazacağım diye düşünmeden bütün kaygılarınızdan uzaklaşıp içinizi dökün yeter.
Hiçbir estetik kaygınız olmasın, gizlemeye çalışmayın.
Sonrasında kağıdı yakarsınız, atarsınız yeter.
Ben hep bu yöntemi kullanıyorum.
İçim sıkıldığında deftere...
Bayağı yazıyorum yani ve beni inanılmaz rahatlatıyor.
Kafanızdaki soru işaretlerinin de yazdıkça bir bir cevaplandığını siz de göreceksiniz.
Bir de şundan bahsetmeliyim.
Jane bayağı açık sözlü olmasıyla tanınıyor.
Yani ağzına ne gelirse söylermiş.
Bu özelliği de biraz bana benziyor.
Mektuplarında da her şeyi çok dürüstçe yazmış.
Ablası Cassandra Jane öldükten sonra mektuplarının da çoğunu yakarak yok etmiş.
Büyük ihtimalle akrabalarına da laf ettiği...
için Jane'in itibarının o öldükten sonra bozulmasını istememiş.
Onu korumaya çalışmış.
Biraz da Jane'in yazma rütininden bahsetmek istiyorum.
Günlük Ritüeller kitabında bu bölümü okumuştum.
Şimdi gözümüzde canlandıralım.
Jane'lerin oturma odasındayız.
Kardeşi ve annesi dikiş diktiği sırada Jane küçük sekizgen bir masada oturup saatlerce minik minik kağıt parçalarına yazı yazıyormuş.
Peki neden minik kağıtlar?
Onu da hemen anlatayım. Çünkü bu Kısım çok ilginç.
Jane yazar olduğunu tanıdıkları dışında kimseye söylememiş.
Yazarlığından utanıyor değil elbet ama o dönemlerde kadın yazarlar pek de hoş karşılanmıyor.
Bu yüzden yakın olmadığı biri odaya girdiğinde bu küçük kağıt parçalarını hemen saklıyormuş.
Dikiş dikiyormuş mesela.
Ayrıca oturma odasının gıcırdayan kapısında hiç tamir edilmesini istememiş.
O gıcırtılarda onun kurtarıcısıymış.
Birinin odaya girdiğini...
Cirdama seslerinden hemen anlayıp yazmayı bırakıyormuş.
Ayrıca o dönemde ev işleriyle de pek uğraşmamış.
Bu pek alışıldık bir durum değil ama yazı yazmaya çok vakti kalıyormuş.
Bunda da kurtarıcısı...
Cassandra olmuş ablası.
Evdeki gündelik bütün oyalayıcı işleri kardeşi yerine ablası yapıyormuş.
Zaten düşündüğümde Jane'in hayatta en şanslı olduğu yer ailesi olmuş.
Onların sayesinde kendini evlenmeye de mecbur hissetmemiş.
Onların her zaman o desteğini, sevgisini hissettiği için yazmaya da dört elle sarılmış.
Mesela yine çok etkilendiğim bir anıdan bahsetmek istiyorum.
Altyazı M.K.
Babası da kızının yazdıklarından o kadar etkileniyormuş ki yayın evlerine kızının yazdığı kitaplardan bölümler atıp bunun kesin kitap olması gerekiyor şeklinde övgüler düzüyormuş Jane
'in kalemi hakkında. Ama yayın evleri özellikle de herhalde kadın yazarı olduğu için ya hiç umursamamış ya da reddetmiş.
Babası da tabii kızı üzülmesin diye böyle mektup yazdığından hiçbir zaman bahsetmemiş.
Geldik 1800'lü yıllara.
Jane artık 25 yaşlarında.
Babası bu yıl emekli olmuş ve İngiltere'nin o zamanlardaki en büyük şehirlerinden biri olan Beth'e taşınmışlar.
Onun için bu çok büyük bir değişim olsa gerek.
Mesela ben geçen yıl İstanbul'dan Ankara'ya taşındım ve açıkçası dağıldım.
Daha yeni yeni kendime geliyorum.
Tabii ki o da bu süre zarfında bir süre hiçbir şey yazamamış.
1805 yılında babasını kaybetmesi hem bütün aileyi derinden sarsmış hem de ailenin kadınları büyük bir maddi krize girmiş.
Erkek kardeşler onları desteklese de kadınların bir anda evleri kalmamış.
Bir süre oradan oraya göçebi bir hayat sürmüşler.
Sonuçta o zamanlar kadınların dışarıda çalışması hoş karşılanmıyordu.
Ve tamamen babalarına, erkek kardeşlerine ya da eşlerine bağımlı bir yaşam sürüyorlardı.
3 yılın sonunda ise Jane ve ailedeki kadınlara erkek kardeşlerinden biri ev aldı.
Ve Jane de bu sayede tekrardan yazmaya geri dönebildi.
Sıra geldi Jane'in yayınlanan okuyucularıyla buluşan ilk romanına.
O da Hüzünlü Aşkından Sonra yazdığı akıl ve tutku romanı.
Erkek kardeşinin yardımıyla yayınlanan ilk kitabı olmuş.
gizli, anonim şekilde basılmış.
Kapağında sadece bir kadın tarafından yazıyormuş.
Jane o sırada 36 yaşında.
Yani ilk kitabının yayınlanması için aslında tam 15 yıl boyunca beklemiş.
Yine de kitap basıldıktan kısa süre sonra çok büyük ilgi görmüş.
Jane bugünün parasıyla yaklaşık 11 bin dolar kazanmış.
Ki o zaman için bu gayet güzel para.
Akıl ve tutku sayesinde Jane ve ailesi yeniden ayağa kalkıyor.
Eğer bu bölümden sonra bu kitaba başlarsanız da bunu sakın unutmayın.
Bence çok güzel bir detay.
Jane'in ailesine bir süre de olsa uğurlu gelmiş bir kitap.
İkinci olarak Gurur ve Önyargı yayınlanmış ve o da özellikle İngiltere'nin edit kesiminde çok sevilmiş.
O sezonun kitabı haline gelmiş.
Ayrıca bu dönemde Jane'in kitapları sadece İngiltere'de de değil Fransa'da da çok okunup sevilmeye başlanmış.
Üçüncü olarak yayınlanan Mansfield Park'ta en büyük başarısını yakalamış ama hala anonim yazmaya devam ediyormuş.
Okuyan kimse Jane'den haberdar değilmiş.
Yine de son yıllarda yapılan bir araştırma çok ilginç bir gerçeği ortaya koyuyor ve ben bunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım.
Çünkü Jane'in en büyük hayranı geleceğin İngiltere kralı Namıdeğer IV.
George'muş. Kitaplar daha matbaadayken tam yayınlanmadan bile 4.
George Jane'in kitaplarını alıp okuyormuş.
Hatta her sarayında onun kitap serileri varmış.
Tabi adam prens olduğu için de kafaya taktığıma her şeyi öğrenebiliyor o dönemlerde.
Jane'in kime olduğunu da öğrenmiş.
Ve ona söyleyen matbaalarda bu sefer Jane'i darlamaya başlamışlar.
Prens senin kime olduğunu biliyor.
Bir sonraki kitabını ona ithaf etmelisin.
Onu gururlandırmalısın diye laflar etmiş.
Bu arada aramızda kalsın Jane aslında pek prensten de haz etmiyor.
Ama ne yapacak? Dördüncü kitabını yani Emma'yı geleceğin İngiltere kralı 4.
George'a ithaf etmiş.
Bundan sonra Jane çok mutlu, çok satan bir yazar oldu.
Tamam hayatında aşk yok ama en azından ailesiyle birlikte huzur içinde yaşıyor diye sevineceğiz ama maalesef işler öyle ilerlemiyor.
Mansfield Park'ın birinci baskısı çok satmasına rağmen ikinci baskısı bayağı...
onu zarara sokmuş, elinde kalmış ve o zamanlarda basılan kitaplar satmıyorsa yazar evde kalan tüm kopyaların parasını ödemek zorundaymış.
Çok saçma ama bu yüzden Jane diğer kitaplardan kazandığı paralarla bu kitabın borçlarını ödemeye çalışmış.
Bu dönemlerde yani Jane 30'larının sonundayken geçimlerine yardım eden kardeşi Henry'nin de bankası iflas etmiş.
Adamcağız borç batağına düşmüş.
Bu yüzden Jane... Yenilere de yardım edemez olmuş.
Bunlar olurken Jane artık kendini gittikçe daha yorgun ve hasta hissetmeye başlıyor.
Takati kalmamış bir süre sonra.
Yine de bu bitkinliği görmezden gelmiş.
Ailesine yardım etmek için gece gündüz yazmaya devam etmiş.
En sonunda da 1817'de yani 42 yaşındayken ikna romanını bitirmiş.
Günler geçtikçe Jane daha da kötü olmaya başlamış.
Yürüyecek dermanı yoksa da yine de o tatlı muzipliğiyle olayları hep şakaya vuruyormuş.
Bir şeyi olmadığını söylüyormuş.
En sonunda da kardeşleri onu tedaviye ikna etse de artık iş işten çoktan geçmiş.
En önemlisi de bunu tekrardan hatırlatmak istiyorum.
Jane tüm bunlar olurken hala yazmaya, kitaplarını düzeltmeye devam ediyormuş.
Tutkusuna gerçekten hayran kaldım.
Anlatırken bile... Şu an gözlerim dolu dolu anlatıyorum.
18 Temmuz 1817'de de çok sevdiği kardeşi Cassandra'nın kollarında hayatını kaybetmiş.
Jane'in öldüğünü öğrenen hayatının aşkı Tom da o yıllarda İllanda'dan İngiltere'ye gelip aileye başsağlığı diliyor ve kahramanı olduğu gurur ve önyargının bir yayın evi tarafından red
mektubunu da anı olarak bu dönemde satın almış.
Bu arada Jane'in hastalığını merak edenler için de onu da araştırdım.
Çok nadir görülen hormonlarla ilgili olan Addison hastalığıymış.
Jane'in vefatından sonra kardeşi Henry yayınlanmayan son iki kitabını da baskıya göndermiş.
Bunlar Northangle Manastırı ve İkna Kitapları.
Bu kitapların özel olmasının başka bir nedeni daha var aslında.
O da Henry'nin ön sözlerinde kardeşinin kim ve nasıl biri olduğundan bahsetmesi.
Bu sayede Jane'in kitapları artık isimsiz ve sahipsiz kalmamış.
Jane Austen'in romanlarını okuduğumuzda 1800'lerde yaşamış bir kadınla Benzer şeylere güdüp ağladığımızı fark ederiz.
Kendi güvensizliklerimizi, acılarımızı, şüphelerimizi...
Sadece aslında kendimize sakladığımız duyguları onun romanlarında okuruz.
Baktığımızda yazdığı karakterler de aynı bizim gibi mükemmel ve kusursuz olmaktan çok uzaktır.
Onların da zaafları vardır.
Hayatta dengeyi ve doğruyu bulmakta zorlanırlar ve zor seçimler arasında kalırlar.
Yazdığı karakterlerin kendine ve çevresine benzemesi gibi bize de çok benzerler.
Bu yüzden ölümünden 200 yıl geçmesine rağmen hala Jane Austen'ın tüm kitapları tüm dünyada çok okunuyor ve her romanının filmi çekiliyor.
Onları da bayılarak defalarca izliyoruz.
Ben bu bölümde...
Kitaplarının konularına tek tek değinmek istemedim.
Çünkü daha çok yazarın hayatına odaklanmayı tercih ettim.
Ama zaten biliyorum ki benim dinleyicilerim bu bölümden sonra illa bir tane Jane Austen kitabı okuyacaktır.
Ve bu bölüme hazırlanırken Jane'in en sevdiğim romanı dediği bu hani 4.
George'a ithaf ettiği Emma'yı yeniden okumaya başladım.
Bunu da lise yıllarında okumuştum ve açıkçası pek bir şey hatırlamıyormuşum.
Bu kitap küçük bir kasabada yaşayan ve çok iyi bir çöpçatan olduğunu düşünen Emma'nın gerçek aşk arayışını anlatıyor.
Ben şu an okurken çok eğleniyorum ve size de tavsiye ederim.
Demin de bahsettiğim gibi Jane Austen ve romanları hakkında çok fazla kitap var.
Ve şu an bir şey itiraf etmek istiyorum.
Ben romantik komedi bağımlısıyım.
Romantik filmlere gerçekten bağımlıyım.
Özellikle 90'lar ve 2000'lerin başındaki bütün romantik filmleri izlemişimdir.
Jane Austen ve romanlarıyla ilgili olan filmleri de aslında defalarca izledim.
Ve sizin için favori dörtlümü seçtim.
İlk sırada Jane ile Tom'un aşkını kurguyla karışık bir şekilde anlatan Becoming Jane filmi var.
İkincisi benim gözümden kaçmış bir film daha önce.
Ama dün bulup onu da izledim.
Taze taze bir şekilde onu da anlatayım.
Jane Austen Kitap Kulübü filminin ismi.
Pek bilinmeyen bir film.
2000'lerin ortalarında çevrilmiş.
Blunt gibi çok ünlü oyuncular da var.
İlişkiler ve Jane Austen romanları hakkında bir film.
Böyle adından da anlaşılacağı gibi 6 kişilik bir kitap kulübünün hikayesi.
Ama size tavsiyem konusunu hiç araştırmadan direkt izleyin.
Ben açıkçası öyle filmleri hep daha keyifli buluyorum.
Ve bunda bazı küçük sırlar olduğu için de direkt açıp izlemek.
Üçüncü sırada ise 1995'te çevriden Aşk ve Yaşam filmi var.
Aslında dilimize bu şekilde çevrilmiş ama Jane'in ilk kitabı olan Akıl ve Tutkunun Hikayesi.
Dördüncü yani son sıramızda da kesin izlemişsinizdir ama söylemesem içim rahat etmez.
2005 yapımı Aşk ve Gurur var.
Bu film için böyle derin bir it çekmek istiyorum.
Ve Kiera Knightley sen ne kadar muhteşem bir kadınsın.
Bayılıyorum yani kadın tam olarak dönen filmleri için yaratılmış.
Keşke daha da fazla film çekse hep izlesek.
Onu başka bir rolde izleyemiyorum, hayal de edemiyorum.
Bence hep işte Anna Karadina'dan...
İşte mesela şey vardı.
Ay neydi o filmin adı?
Kefalet. Kefalet filmi de yine çok güzeldi.
İşte Aşk ve Gurur. Bunlara çok yakışıyor.
Düşes diye de bir filmi vardı.
Ben hepsini saydım.
Bunları da açıklamadaki film listesine ekleyeyim bari.
Böyle izledikçe beni hatırlarsınız.
Bu bölümü en sevdiğim alıntılardan biriyle bitirmek istiyorum.
Gurur ve Önyargı'daki şu sözlerle.
İtiraf ediyorum, kitap okumak kadar eğlenceli bir şey yokmuş.
İnsan kitap okumak dışında her şeyden çabucak sıkılıveriyor.
Kendime ait bir ev sahibi olduğumda şöyle muazzam bir kütüphane edinmeyi başaramazsam kahrolurum.
Haftaya görüşene dek kendinize çok iyi bakın.
Kitap okumayı da unutmayın.
Hoşçakalın. Fizi kuliste sevdiğin sanatçıyla tanışma sırası sende.
Sevdiğin sanatçıyı Fizi'de en çok sen dinle.
Hem konserine katıl hem kuliste tanışma fırsatı yakala.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
