
Philips Hakkında detaylı bilgi almak için: Tıklayın * Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB * Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com *Bu bölüm "Philips" hakkında reklam içerir*
Transkript
Herkese merhaba. Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün suyun üstünde kalmamızı sağlayacak, böyle içinizi rahatlatacak düşüncelerle geldim.
Zor günlerden çıkarılmış dersler vardır ya, böyle hayatın iniş çıkışlarıyla mücadele rehberi gibidir o zor zamanlardan çıkarılan dersler.
Bugün onları konuşalım istedim.
Böyle bir bölüm olsun dedim. Yaşama telaşı arasında şöyle küçük bir mola.
Bazen bir dostun aklına ihtiyacınız olur.
En zor zamanlar... Bu bölümü açıp dinleyin istedim.
Şimdi hemen kendimize bir kahve koyalım.
Sıcacık bir kahve ve arkamıza yaslanalım.
Ben de şu an kafemi yapıyorum.
Birazcık sohbet edelim istiyorum.
Geçenlerde Matt Haykin bir yeni kitabı var.
Rahatlama kitabı diye. Onu okudum.
Bana çok iyi hissettirdi.
Özellikle böyle bazı yerlerde.
Evet ya ne kadar doğru söylüyor.
Hani ben neden böyle düşünmüyorum.
Şu an çok rahatladım dedim ve sonra dedim ki yani altını çizdiğim yerler çok fazlaydı.
Kendi kendime konuştuğum yerler de çoktu.
O yüzden bana iyi geldiği için şimdi ben de size iyi hissettireceğini düşünüyorum ve başlıyorum.
Matt Haig'in düşüncelerini konuşacağız bugün.
Onun böyle zor zamanlarından çıkardığı dersleri paylaşmak istiyorum sizinle.
Başkalarının deneyimlerinin yol göstericiliğini açıkçası çok seviyorum.
Geçmişin bilgelerinden, bazen böyle edebiyatın usta kalemlerinden, bazen izlediğim bir filmden, bir röportajdan.
Yani böyle her yerden beslenebiliyorum bu konuda.
Hani zor zamanlar için ayakta kalma desteği alabiliyorum.
Bugünkü ilhamım da kimden?
İngiltereli yazar Matt Haig, son dönemlerin en ünlü yazar.
Ben kalemini seviyorum.
Yani 20'li yaşlarında böyle bir depresyon geçirmiş, anksiyetiyle mücadele etmiş ki zaten belli.
Ve bazen hayatını sonlandırmayı bile düşünmüş açıkçası.
Ve bu zorlu deneyimlerinden yola çıkarak 2015 yılında Yaşama Tutunmak İçin Nedenden adlı bir kitap yayınladı.
Otobiyografik. Ama muhtemelen siz onun gece yarısı kütüphanesinde okudunuz diye tahmin ediyorum.
Ya da insanlar kitabı olabilir.
Herkesin elinde görüyorum çünkü.
Hatta 2020 yılında Goodreads ödülünü kazandı.
Milyonlarca sattı o Gece Yarısı Kütüphanesi.
Kırk dile çevrildi diye biliyorum.
Ve o kitabını okuyanlar için bu bölüm bence daha anlamlı olacak.
Orada baş karakter Nora.
Onun pişmanlıklarını bilenler.
Şimdi Matt çok samimi bir adam.
Sorgulamaları, böyle içe dönüş hikayesi, dili çok içten geliyor bana.
Tamam böyle wow dehşet bir edebi değil falan değil.
Onu söyleyeyim ama illa o da değil bence olay.
Bazen ruhumuza temas etmesi yetiyor diye düşünüyorum.
Bilmiyorum size de oluyor mu?
Bazı kitaplar gerçekten böyle arkadaş gibi hissettiriyor.
Sanki anlatan kişi ya da işte baş karakter kimse.
O böyle benim arkadaşımmış gibi ve üzülme hani bak ben de bu yollardan geçtim.
Bunları bunları yaşadım diyormuş gibi hissettiriyor.
Böyle sırtını sıvazlar ya bir dost.
Bir dost eli gibi hissettiren kitaplar var, yazarlar var.
Matt de bana çok sıcacık, samimi bir insanmış gibi geliyor.
Bir söyleşisinde diyor ki tüm pişmanlıklar bugün...
bizi, biz yapan şeylerdir.
Gece yarısı kütüphanesinde de aslında bu var.
Hani böyle bir kabuğuyla geçiş, hayatı anlamak zorunda değilsin, yaşaman yeterli diyordu.
O yüzden şimdi taşlar yerine oturacak bence.
Şimdi başlayalım. Diyor ki zaman zaman kendimi rahatlatmak için bir şeyler yazarım.
Kötü zamanlarda öğrendiğim şeyleri yazarım.
Bunlar düşünceler olabilir, fikirler olabilir, bir takım listeler, örnekler olabilir.
Bunlar benim kendimi hatırlatmak istediklerim.
Yani başkalarından ve başka hayatlardan öğrendiklerim bunları yazıyormuş kendini hatırlatmak için bunu ben de yapıyorum ara ara hatta geçen telefonumun böyle sesli notlarına bakıyordum Ta 2015'te
ses kayıtları yapmışım ve aynen böyle şeyler.
Hani kendime gelecek için notlar bırakmışım kendi sesimle.
Hani bazen diyorum ya işte ben bu bölümü aslında kendim için çekiyorum.
Gerçekten öyle bölümlerim var.
Hani bazı podcastlerimi kendim için kendi sesimden geleceği bir not olarak gönderiyorum.
Kötü hissettiğim anlarda benim de dinlediğim bölümlerim var.
Açıyorum dinliyorum iyi geliyor.
İnsanın böyle kendi kendine telkin vermesi gibi bir şey.
Bazen kendi sırtımızı sıvazlamamız gerekiyor.
Söylüyorum. Hatta önce kendi sırtımızı sıvazlamamız gerekiyor.
Geçen gün kendimde bir şey fark ettim.
Yani bu benim için çok özel bir şey ama paylaşmak istedim sizinle.
Çok üzgün olduğum anlarda böyle ellerimi birbirine kenetlediğimi hani böyle...
Kendi elimi tuttuğumu fark ettim ya da stresliysem bir filmde ağlıyorsam ya da bir kitap okuyorsam orada böyle bir şey varsa kendi ellerimi tutuyorum bunu fark ettim bir an.
Ve beni üzen kısmı şu oldu çocukluk fotoğraflarımın çoğunda daha böyle 4-5 yaşındayım aynı şekilde poz vermişim.
Bunu gördüm. Yani hep bir elim diğer elimi tutmuş.
Çok üzüldüm ya. Yani küçük Merve'ye üzüldüm böyle.
Gidip ona sarılmak istedim.
Hani kendi elini tutmana gerek yok.
Ben tutarım senin elini demek istedim.
Hatta bugün bir arkadaşımla konuşuyorduk.
Böyle regresyona gitmiş.
Psikolog da ona aynısını söylemiş.
Kendine sarıl. O savunmasız çocuk haline sarıl demiş.
Gerçekten bu çok iyi geliyor biliyor musunuz?
İnsanın öz şefkatini. Lütfen bunu bu gece yatağınıza yattığınızda.
Yapın hatta bazıları beni gece yatarken dinliyor.
Bunu yapın kendiniz için yapın.
Yani o küçük savunmasız çocuk halinize sarılın ve ona deyin ki ben her zaman yanındayım.
Güvendesin. Ve onun gülüşünü hayal edin o çocuğun.
Onun saçlarını okşayın. Onun boynuna sarılın.
Gerçekten çok iyi hissedeceksiniz.
Matt Haig tavsiyesi değil bu.
Merve tavsiyesi. Ya hatırlıyor musunuz?
Instagram'da psikolog Gökhan Çınar'ın bir videosunu paylaşmıştım.
Diyordu ki benim geçmişte böyle refleks gibi, tik gibi bir hareketim vardı.
Konuşurken ya da işte bir konuyla ilgili, bir duyguyla ilgili hatta bir ihtiyacımı bulmaya çalışırken elim her zaman kafama gidiyordu.
böyle arkadan saçlarımı çekiyordum diyor konuşurken sonra işte biliyorsunuz psikologlar da terapiye gidiyorlar ve terapilerde ortaya çıkıyor ki aslında o böyle bir beden dili olarak kendi başını
okşamaya çalışıyormuş yani aslında bilmeden diyor kendime şefkat vermeye çalışıyormuşum çocukluğuyla alakalıymış bu durum ve bir süre sonra o benim hayatımda otomatikleşmiş ve diyor ki insanın çok
başı okşanmadığı zaman İnsan onu çok bilmeyince böyle etrafında dolaşıyor.
Kendini sevmenin bir yolunu arıyorsun ama bulamıyorsun.
Zamanla buluyorsun. Bu da benim için öyle bir simgeydi galiba diyor.
İşte öz şefkatin önemi.
Şimdi artık Metin tavsiyelerine geçelim.
Diyor ki bebek olduğunuzu hayal edin ve o bebeğe baktığınız zaman, bebek halinize baktığınız zaman onun hiçbir şeyinin eksik olmadığını düşünürdünüz değil mi?
Ben kendi çocukluk fotoğraflarıma bakınca gerçekten öyle hissediyorum.
Çünkü zaten hepimiz böyle dünyaya geldiğimizde kusursuzduk.
Hiçbirimiz böyle şöhretmiş, paraymış, pulmuş, dış görünüşümüz, popülerliğimiz, hiçbir şeyimiz bunlar bizim değerimizi belirleyen şeyler değildi.
Biz sadece biz olduğumuz.
Bizim için değerliydik. Varlığımız değerli olmamız için yeterliydi.
Başka hiçbir şeye gerek yoktu.
Hiçbir şeye. Ve belki büyüyünce zamanla biz bunu unuttuk.
Ama biz hala bu değerli insanız.
Bu hiç değişmedi. Hiçbir zaman değişmedi.
Kendinize olan sevginizin azalmasına lütfen izin vermeyin.
Ve kendimizi sevmek için illa illa bir şeylerimizin olmasına.
Gerek yok. Sürekli gelişmek zorunda falan değiliz.
Çünkü sevgi yalnızca bir amaca ulaştığımız zaman hak edeceğimiz bir şey değil.
Tekrar ediyorum. Sevgi yalnızca bir amaca ulaştığımız zaman hak edeceğimiz şey değil.
Belki bize böyle öğretildi.
Belki böyle hissettirildi ama böyle değil.
Bunu unutmayalım. Matt bir gün 12-13 yaşlarındayken Fransa'da babasıyla böyle bir ormanda gezintiye çıkıyor.
Ve bir süre sonra ormanda yollarını kaybediyorlar.
Ve o zamanlar tabi cep telefonu falan yok.
Dönüyorlar dolaşıyorlar sürekli aynı yere geliyorlar.
Babası tabi çok endişeleniyor haliyle ama tabi belli etmemeye çalışıyor.
Sonra babası diyor ki düz bir hatta gitmeye devam edersek buradan mutlaka çıkarız.
Ve gerçekten haklı da çıkıyor.
Sonunda böyle yoldan geçen o araba seslerini duymaya başlıyorlar.
Baba oğul ana caddeye çıkabiliyorlar ve Matt buradan şu dersi çıkarıyor hayat için.
Diyor ki düz bir hatta gitmeye devam edersek.
Mutlaka çıkarız. Aynı yönde doğru adımlar atmaya devam etmemiz bizi böyle daireler çizerek koşmaktan daha çabuk ilerletir.
Bunu aslında hayatına uyarlamış.
Yani diyor ki işin sırrı kararlı bir şekilde dümdüz yürüyebilmekte saklı.
Kendimi ne zaman kaybolmuş hissetsem hep bu hikayem gelir aklıma diyor stresli anlarımda.
Eğer bir hedefiniz varsa O yolda sağa sola sapmayın.
Daima kararlı ve doğru adımlarla ilerleyin.
Çünkü bizi o hedefe çok daha hızlı ulaştırır bu strateji.
Bir de şu var. Bazen birinin bize şunları demesini isteriz.
Kenarı kırık bir fincan olmakta sorun yok.
Çünkü bir hikayesi olanlardır o fincanlar.
Kenarı kırık fincanların hikayesi vardır diyor Matt.
Bir şeyleri sırf böyle havalı, zekice ya da popüler oldukları için değil, yalnızca sevdiğiniz için sevmenizde hiçbir sorun yok.
Deneyimlerden kalma, yara izlerinin olmasında hiçbir sorun yok.
Her anı değerlendirmemende bir sorun yok.
Kendin olmak istemende hiçbir sorun yok.
Kırk parçaya bölünmek zorunda değilsin.
Elini uzatan taraf daima sen olmak zorunda değilsin.
Bazen birilerinin sana el uzatmasına izin vermen de bir sorun yok.
Bunları bir sorunmuş gibi algılayanlara gelsin.
Eğer böyle bir dış etken sizi üzüyorsa şu anda Roma İmparatoru ve Stoici filozof Marcus Aurelius der ki acı o şeyden değil.
sizin ona biçtiğiniz değerden kaynaklanır ve bu durumu her an tersine çevirebilme gücüne sahipsiniz der.
Ben çok severim Marcus Aurelius'un o düşüncelerini.
Yani dünyamızı kendi bakış açımızla yaratıyoruz.
Birkaç podcast'tır bunu tekrarlıyorum fark ettiniz mi?
Bakış açımızın değişmesi için de içinde bulunduğumuz durumun değişmesi gerekmiyor.
Bakış açımızın değişmesi gerekiyor.
Bunu bana terapistim de söylemişti geçen gün.
Şu an dedi seni üzen şey bak bu olay değil dedi.
Olaya bakış açın dedi.
O anda ben aa doğru falan oldu.
Bazen birinin söylemesi gerekiyor.
Hani bildiğin. Şimdi ben de size söylemiş oldum.
Tekrar ediyorum. Şu an seni üzen şey bu yaşadığın olay değil.
Bu olaya bakış açın.
Bakış açın nedir bunu bir düşün.
Hatta yeri gelmişken size bununla ilgili çok sevdiğim bir hayat hikayesi var.
Onu anlatmak istiyorum. Bir gün zengin bir baba küçük oğlunu alıyor.
Ücra bir köye götürüyor.
Ve ona insanların ne kadar yoksul olduklarını göstermek istiyor.
Köyde fakir bir ailenin yanında...
Bir gün bir gece geçiriyorlar.
Ve sonra tekrar şehirdeki o konforlu evlerine geri dönüyorlar.
Baba tabii oğluna bir ders verdiğini düşünüyor ve soruyor.
Oğlum diyor Gezi nasıldı?
Çocuk da diyor ki çok iyiydi baba.
Babası da diyor ki gördün mü bak insanların halini ne öğrendin peki evladım diye soruyor.
Oğlu da diyor ki baba diyor onların sahip olduklarıyla bizimkileri karşılaştırdım.
Bizim evimizde bir tane köpek var ama onlarda dört tane var.
Bizim bahçenin ortasına doğru uzanan bir havuzumuz var.
Onların ise uzun uzun dereleri var.
Bizim bahçemizde ithal lambalarımız var.
Onların ise sayısız yıldızları.
Bizim çimenlerimiz bahçe duvarına kadar uzanıyor ama onlarınki ufka kadar.
Bize ne kadar yoksul olduğumuzu gösterdiğin için teşekkür ederim babacım diyor.
İşte bakış açısı budur arkadaşlar.
Mevlana'nın dediği gibi nasıl bakarsan...
Öyle görürsün. Yani gerçeği olduğu gibi görelim ama olumsuz koşulu olumluya çevirmeye çalışalım.
Yani polyanlı olalım demiyorum yanlış anlamayın.
Babam hep der ya bardağın dolu tarafını gör kızım.
Sürekli bunu söyler. Olumsuza odaklanma, olumsuza odaklanma bunu kastediyorum.
Aslında 6 ve 9 rakamı gibi düşünebiliriz.
Hani ben buradan bakıyorum 6 görüyorum.
Sen karşıdan bakıyorsun 9 görüyorsun.
İkimiz de haklı mıyız? Evet.
Sadece bakış açımız farklı değil mi?
Ben senin tarafına gelsem.
Baksan 9 göreceğim. Sen benim tarafıma geçsen 6 görüyorum diyeceksin.
Sadece ve sadece yerimizi değiştirmemiz yeterli.
Ya da ne yaparız? İkimiz de olduğumuz yerde kalırız.
Ne sen benim safıma gelirsin, gelmek istemezsin.
Ne de ben senin tarafına geçmek isterim.
Buradan böyle tartışmaya devam edebiliriz.
Seçim. Bize ait değil mi?
Şimdi en son yaşadığımız bize kötü hissettiren olayı düşünelim.
Bakış açımızı tekrar gözden geçirelim.
Hani Shakespeare'in Hamlet'i çocukluk arkadaşlarına iyi ya da kötü bir şey yoktur.
Çünkü düşünce her şeyi öyle yapan demişti ya aynen öyle.
Ve bunu söylediğinde ruh hali berbattı ve Danimarka'nın hatta tüm dünyanın bir hapishane olduğunu söylüyordu.
Hem psikolojik hem fizik açıdan aslında öyle hissediyordu.
Hapishane falan değildi. Bu onun bakış açısıydı Hamlet'in.
Kötü olduğunu düşünüyor diye öyle mi?
Değil değil mi? Sadece öyle düşünüyor.
O yüzden dışımızda olanlar nötrdür diyor Maç.
Ama zihnimize girdikleri anda o nötr şeyler nötr ama zihnimize girdikleri anda olumlu ya da olumsuz bir değer kazanıyorlar.
Onları nasıl karşılayacağımız tamamen bize bağlı.
Yani farklı bir gözle bakmayı deneyebiliriz.
Kısaca zihnimiz evet zindanlar yaratabilir ama Bize anahtarlarını da verir.
Çıkış kapısında gösterir.
Bu bizim elimizde. Ve değişim konusuna geldik.
Değişim kaçınılmazdır.
Yaşamın doğasıdır. Umut edebilmemizin sebebidir değişim.
Ve beynimiz deneyimlerimizden yola çıkarak nöroplastiti de yoluyla yapısını değiştirir.
Bakın deneyimlerimizden yola çıkarak dedim.
Deneyimler ne kadar önemli. Ve Herakleitos'un dediğini hatırlayın.
Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz dedi değil mi?
Değişim adına söylenmiş en iyi söz bence bu.
Bazen kendimizi çok kötü hissediyoruz.
O zaman bunun sonsuza kadar sürmeyeceğini hatırlatın kendinize.
Geçecek, değişim gerekiyor.
O acı içinde değişim kaçınılmaz zaten.
O acı da değişecek. E benim hiç kimsem yok ki.
Yani ben niye başkaları için ayakta kalayım ki diyorsanız eğer.
Matt bunun cevabını şöyle açıklıyor.
Kendi farklı versiyonlarınız için hayatta kalın.
Kendi farklı versiyonlarınız için hayatta kalın.
Tekrar ediyorum. Karşınıza çıkacak insanlar için hayatta kalın.
Bu da bir umut. Ve hemen hemen her psikoloji bölümünde söylediğim şeyi söylüyor.
Affedin diyor. Bakın affetmek ne kadar önemli.
Her yerde karşımıza çıkıyor fark ettiyseniz.
Önce kendinizi affedin ama.
Çünkü kötü biri olduğunuza inanarak iyi biri olamazsınız.
Gelecek bazen belirsizleşebiliyor ama hayatta karanlık kadar ışık da var.
Bazen bunu unutuyoruz.
Evet hayatta karanlık var ama ışık da var.
Yani umudumuzu ne olursa olsun kaybetmemek lazım.
Umut bazen bir hikayede karşımıza çıkıyor.
Bazen dediğim gibi bir filmde, bazen bir müzikte.
Ama Umut deyince benim ilk aklıma gelen film.
Çok sevdiğim. Umudunu Kaybetme filmi.
Gerçek bir hikaye. Somewhere Over The Rainbow parçasına örnek veriyor Matt.
Bence harika bir seçim.
Umut adı. Söylenmiş en iyi parçalardan biri bu.
Hiç eskimiyor. Ve bu şarkı insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden birinde.
1939 yılında hayatının en karanlık yıllarını yaşayan Yip Harbour tarafından yazıldı.
Arkada duyuyorsunuz şu an.
Yip 1929 yılında Wall Street iflasında bütün parasını kaybetti.
Ve Hitler'in savaş nidaları attığı o senelerde yaşadığı Yahudi bir müzisyen işte böyle bir şarkı yazdı.
Bu şarkıda diyor ki Gökkuşağının üzerinde bir yerde mavi kuşlar uçuyor ve düşlediğin hayaller, hayaller sahiden de gerçekleşiyor.
Bir gün kayan yıldızdan bir dilek dileyeceğim.
Çok güzel değil mi? Bu parça Oz Büyücüsü filmi için Harold Arlen tarafından bestelenmiş.
Umudu hissedebilmek için illa böyle her şeyin yolunda olması gerekmiyor.
Her şeyin değişebileceğini, değişimin kaçınılmaz olduğunu hatırlamamızı istiyor Matt.
Evet hayatta karanlıklar var tabii ki ama aydınlık da var.
Bunu unutmamamız gerekiyor.
Geçen gün Volkan Sönmez'in Tek Başına adlı kitabını okuyordum ve böyle sonlara doğru kendimi ağlarken buldum.
Yani aslında ağlanacak bir şey yoktu o anda.
Çünkü baş kahramanın hayatı gayet iyi gidiyordu.
İyi hissettiği bir anda mutluydu.
Orada ağlamaya başladım. Sonra düşündüm yani niye dedim çok kötü anlarında ağlamadın şimdi ağlıyorsun.
Aslında sebebi buydu.
Hani kendi kendime çözdüm sonra.
Çünkü evet hayatta karanlıklar var ama bazen aydınlığı unuttuğumu anladım o anda.
İyi şeyler olabileceğini.
Hatta kitap için aldığım notta şöyle yazmışım.
Her şey üstüne gelip seni dayanamayacağım bir noktaya getirdiğinde sakın vazgeçme.
Çünkü orası kaderinin değişeceği yerdir yazmışım.
Mevlana'nın bu sözü çok severim.
Matt diyor ki hayatımda en derin acıları yaşadığım anlar kendimle ilgili en çok şeyi öğrendiğim zamanlardı.
İmza, kaşe, mühür bir sorunun üstesinden gelebilmek için O soruna bakmanız gerekir diyor.
Yani bir dağı yok sayarak o dağa tırmanamazsınız.
Terapiden kaçanların yaptığı şey de bence bu.
Hani benim böyle cidden yok hükmünde saydığım ne varsa terapide asıl sorunun onlar olduğuyla yüzleşmiştim.
Çok şaşırmıştım. Bir de diyorum ki ya hocam diyorum ondan bahsetmeye gerek yok.
Gerçekten umurumda değil.
Ama çok emindim ya.
Hani umurumda değil falan zannediyordum.
Meğer ben o dağı yok saymışım.
Seans bitti ben nasıl ağlıyorum.
Dedim ki gerçekten bu olabilir mi yani?
Ben buna mı takmışım bu kadar üzülmüşüm?
Hani çocukluğumla alakalı bir şeydi.
Ya öyle işte o dağları yok saymayacakmışsınız.
Bunu öğrendim. Hayatta dik inişler ve zorlu çıkışlar daima olacak.
Fakat en net manzarayı vadinin ortasından göremez.
Tam buraya şey yazmışım Yıldız Tilbe.
Yıldız Tilbe de yazmazsın be Merve buraya.
Seyret bak uçurum dağından dümdüzdür vadim.
Bu sözleri yazmışım.
Çok güzel ya bu parçası Yıldız Tilbe'nin.
Bayılıyorum. Şimdi ben kitaplarımla konuşuyorum ya hani okurken.
Bilmiyorum siz de öyle misiniz?
Umarım öylesinizdir.
Öyle değilseniz üzüleceğim.
Yani benimle konuşanlar var onu biliyorum.
Hani podcastinde konuşuyorum sana cevap veriyorum kafa sallıyorum diyorsunuz.
Ben de zaten böyle tam karşımdaymışsınız gibi anlatıyorum şu an.
Evimde böyle size de bir fincan kahve koymuşum sıcacık bir kahve yapmışız sohbet ediyormuşuz gibi.
Matt bu kadar zor zamanlarda hani ayakta kalma tavsiyesi vermiş.
Ben zor zamanlarda ya böyle...
Komple kendimi kapatırım kabuğuma çekilirim ya da giderim yakın arkadaşlarımla buluşurum bir şeyler yaparım bir kahve içerim.
Bazen canım dışarı çıkmak istemez derim ki o zaman hadi bana gelin kahve içelim.
Zaten dışarıdaki kahvenin aynısını ben evimde yapıyorum.
Hatta şu an kendime bir espresso yapacağım bir saniye.
Hop düğmeye basalım.
Evimin baristasının sesini duyuyorsunuz.
Philips Latte Go 5400 oldular çok iyi biliyor.
Ben americano seviyorum espresso seviyorum ama Yumuşacık süt köpüğü ile Latte'den böyle sert bir espresso kadar 12 farklı içecek yapabilirsiniz Philips Latte Go 5400 ile.
Dokunmatik ekran üzerinden damak tadınıza göre kahvenizin yoğunluğunu, sertliğini, su ve süt miktarını ayarlayabiliyorsunuz ve kişiselleştirebiliyorsunuz.
Her zaman aynı lezzette kahveyi zahmetsizce içebiliyorsunuz.
En sevdiğim özelliği Philips Nottego 5400 4 farklı kullanıcı profil kaydı yapabiliyor.
Hepsine farklı bir renk profili atayabiliyorsunuz.
Mesela 4 arkadaşınız geldi size.
Biri americano seviyor, biri latte, biri hadi cappuccino olsun, biri de espresso seviyor.
Ayrı ayrı uğraşmıyorsunuz.
Hepsine... Ayrı ayrı bir renk profili atıyorsunuz.
O rengi seçmeniz yetiyor.
Ve yine en sevdiğim özelliklerinden biri tabii ki makinenin süt haznesi kısmı.
İki parçadan oluşuyor ve hortumsuz.
Hortumsuz muhteşem.
O yüzden sütlü kahve yaptığımız zaman süt haznesini böyle 15 saniye suyun altına tutmamız yeterli.
Ya da ben bulaşık makinesine atıyorum çoğu zaman.
Büyük rahatlık. Philips Latte Go 5400 ile ilgili daha fazla bilgi almak isterseniz evinizin iş yerinizin bir baristası olsun.
isterseniz açıklamalardaki linke tıklamanız yeterli.
Hadi devam edelim sohbetimize.
Bizler daima hissettiğimiz acıdan daha büyüğüz.
Acı mutlak değildir.
Ben acı çekiyorum dediğiniz zaman evet bir acı var ama bir de ben varım.
Ama o ben o acıdan her zaman daha büyüğüm.
Çünkü ben o acı olmadan da varım.
Ama acı ancak benim ürün olabilir.
Yani ben var oldukça o acıdan başka şeyler de hissedeceğim zamanla.
Acı ben değilim.
Kendimizle özdeşleştirmeyelim.
Yine kendimize hatırlatmamız gereken şeylerden biri.
Biz gelirimizden, takipçi sayımızdan, kilomuzdan, ölçülerimizden ve başka ölçütlerden ibaret değiliz.
Ya da tek bir anda hissettiğimiz o kötü duygudan da ibaret değiliz.
Başarılarımızdan, herhangi bir sayıdan da ibaret değiliz.
Biz... Cümledeki özneyiz.
Sırada kötü günlerimizde hatırlamamız gereken şeyler var.
Birincisi bu. Nasılsa her şey gibi bu da geçecek.
Ben hep şey diyorum ya bundan 10 sene sonra buna üzülecek miyim?
Bence bu çok etkili bir şey. Düşünüyorum o anda.
10 sene sonra bu beni üzmez.
Ona göre üzülüyorum ya daha az acı çekmeye çalışıyorum.
Nasılsa her şey gibi.
Bu da geçecek. Bunu unutmuyoruz.
Duygular hava durumu gibi sürekli değişiyor duygularımız.
Kimi gün fırtına doluyor, kimi gün yağmur sonrası açan bir güneş gibi bazen yağmurlu.
Duygularımız hep değişiyor. Hep hareket halinde.
Zaten insan olmak böyle bir şey.
Herhangi bir deneyimin en kötü kısmı artık böyle dayanamayacağımızı hissettiğimiz andır.
Artık dayanamayacağınızı hissediyorsanız zaten en kötü anınızı yaşıyorsunuzdur o anda.
Ama şu da var ki kendinizi gitgide daha iyi hissediyorsunuz.
edeceğiniz zamanlarda gelmiştir.
Örnek ver Merve.
Şimdi aklıma şu an ilk kim geldi biliyor musunuz?
Nedense Viktor Frankl geldi.
İnsanın anlam arayışından tanıyorsunuz onu.
Avusturyalı psikiyatrist Holocaust'u yaşadı.
Nazi toplama kampında yaşadıkları hala aklımdan çıkmıyor.
Daha 35 yaşında çok parlak bir doktor.
Gelecek vadeden bir isim.
Çok aşık karısına işte evleniyorlar ve insanlık tarihinin en büyük kara lekesi yaşanıyor.
Birinci Dünya Savaşı'nı zaten çocukken yaşamış.
10 yaşında. İkinci Dünya Savaşı'na da maalesef denk geliyor ve toplama kampına gönderiliyor Yahudi olduğu için.
Her gün ama her gün öleceği günü bekliyor.
Hani orada çorbayı dipten kepçele dediği an var ya okuyanlar hatırlayacaktır.
O beni çok etkilemişti. Viktor Frankl'in hayatında en etkilendiği söz ise Tolstoy'a aitmiş.
Bir durumu değiştiremiyorsak...
Kendimizi değiştirmemiz gerekir.
İşte bu söz. Bunu pazartesi günkü bölümde de anlatmıştım.
Yani aynısını Meksika şamanları Toltecler de söylüyor diye.
Kadim bir öğreti yani bu.
Psikolojide de var. Hayatımızdaki olayları ve durumları değiştiremeyiz.
Ama onlara karşı bakış açımız, buna karşı tutumumuzu değiştirebiliriz.
Elimizden gelen şey bu.
Hani Epictetus'un dediği gibi.
Önemli olan başımıza ne geldiği değil.
Ona nasıl tepki verdiğimiz.
Kontrolümüz dışındaki şeylere ne kadar çok değer verirsek.
O kadar kontrolümüzü kaybederiz.
Ve en önemlisi hala buradayız arkadaşlar.
Ve hiçbir şey de bundan önemli değil.
En dibe vurduğunuzda mesela şunu diyor musunuz?
Ben şimdiye kadar neler neler atlattım.
Bu da geçecek. Ben bunu çok söylerim.
Bu da geçecek. Hatta size çok sevdiğim bir hikaye anlatmak istiyorum.
Bir zamanlar bir derviş uzun süre yolculuk ettikten sonra yorgun argın bir köye varmış.
Oradaki köylülere yatacak yer ve yemekleri olup olmadığını sormuş.
Köylüler de beyim biz fakiriz deyip Şakir'in çiftliğini göstermişler ona.
Şakir bir sürü sırları olan zengin bir adammış ve dervişi misafir etmiş.
Derviş güzelce yemiş, içmiş, dinlenmiş.
Giderken de Şakir'e zenginliğinin kıymetini bil demiş.
Şakir de bu dünyada her şey geçici, hiç belli olmaz, bu da geçer demiş.
Aradan bir zaman geçmiş ve dervişin yolu yine bu köye düşmüş.
Tabi yine hemen Şakir'i sormuş derviş.
Köylüler demişler ki sorma Şakir geçen sene ikiselde bütün sırlarını kaybetti.
Çok fakirleşti. Şimdi köyün tek zengini Hattat'ın yanında çalışıyor demiş.
Onun çalışanı demiş. Hattat'ın evi tepedeymiş ve selden zarar görmeyen tek ev onunkiymiş.
Derviş hemen Şakir'i görmeye gitmiş.
Şakir ailesiyle Hattat'a hizmet ediyormuş artık.
Derviş yine de küçük evinde ağırlamış onu ve ona bir tas çorba ikram etmiş.
Derviş giderken Şakir'e üzgün olduğunu söylemiş.
Şakir de üzülme demiş.
Bu da geçer. Aradan yıllar geçmiş ve bizim dervişin yine yolu köye düşmüş.
Aynı köye. Tabii hemen Şakir'i sormuş.
Demişler ki Hattat öldü.
Her şeyi sadık hizmetkarı Şakir'e bıraktı.
Şakir şimdi tepedeki büyük konakta yaşıyor artık.
Derviş tabii hemen Şakir'in yanına gitmiş.
O gün konakta gecelemiş, karnını güzelce doyurmuş ve gitme vakti gelince seni böyle iyi gördüğüme çok sevindim demiş.
Şakir'in cevabı yine değişmemiş.
Aynıymış. Bu da geçer demiş.
Derken yedi yıl sonra derviş köye yolu düşünce yine Şakir'i görmek istemiş.
Demişler ki Şakir öldü.
Mezarı da şu tepede.
Çok üzülmüş derviş.
Hemen mezarını ziyarete gitmiş.
Ve Şakir'in mezar taşında bu da geçer yazıyormuş.
Ölümün nesi geçecek demiş derviş ve devam etmiş yoluna.
Yıllar yıllar sonra bir gün dervişin yolu o tepeye düşünce Şakir'in mezarını ziyaret etmek istemiş.
Fakat tepede ne mezar kalmış ne de taş.
Bu sefer de sel...
Tepede ne varsa götürmüş.
Şakir'den geriye tek bir iz dahi kalmamış.
Derken o aralar ülkenin sultanı kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını istemiş.
Öyle bir yüzük ki mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın.
Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzük yapamamış.
Sultanın adamları bilge dervişi bulup ondan yardım istemişler ve derviş sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazmış.
Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulmuş.
Sultan önce çok şaşırmış ve çok sinirlenmiş.
Çünkü son derece sade bir yüzükmüş bu.
Sonra üzerindeki yazıya gözü takılmış.
Biraz düşünmüş ve yüzüne bir mutluluk ışığı yayılmış.
Yüzükte bu da geçer yahu yazıyormuş.
Ne zaman derdiniz geçmeyecek zannederseniz bu hikayeyi hatırlayın arkadaşlar.
Geçecek. Bazı dertler delip geçiyor ama onlar da geçiyor.
Hatta bazen ben böyle geçmişte ağladığım bayağı ağladığım şeylere dalga geçebiliyorum şu anda.
Saçma geliyor bazıları.
Matt diyor ki gelecekteki bir anda şu an tutunduğunuz bu yolunu kaybetmiş eski halinize minnet duyarak bakacak olan başka birisisiniz.
Dayanın. En dibe vurmanın en iyi yanı da şu artık düşecek yer kalmamıştır.
Yani o anda en sağlam yerlerinizi de keşfedersiniz diyor.
Dibe vurmadan suyun üstüne çıkamazsınız diyor yani.
Ve Matt hayatının bir döneminde çok ağır bir depresyon geçiriyor.
Öyle bir depresyon ki Konuşamamış bile yani baya sesini kaybetmiş.
Tıpkı Maya Angelou gibi o da 5 sene boyunca hiç konuşamamış.
Hani büyük acılar dilsizdir der Seneca.
Aynen öyle. Der ki Maya anlatılmamış bir hikayeyi içinizde taşımaktan daha büyük bir acı yoktur.
Ne kadar anlamlı. Sonra Maya işte o 5 senenin sonrasında böyle büyük yazarlarla tanışıyor, kitaplarla, edebiyatla tanışıyor derken kendi duygularını dile getiriyor.
Yazmaya başlıyor. Ne kadar önemli bir şey.
Yazmak bir terapi hep söylüyorum.
Konuşmak istemeyebilirsiniz ama yazabilirsiniz.
Yeter ki içinizi dökün, o zehri akıtın.
Yazamıyorsanız da birilerine kulak verin diyor.
Maya'nın şu sözleri bence çok güzel.
Size de umut olsun diye söylüyorum.
Beni sözlerinizle vurabilirsiniz.
Gözlerinizle yaralayabilirsiniz beni.
Nefretinizle beni öldürebilirsiniz.
Ama hava gibi, su gibi ben yine ayağa kalkacağım.
Maya ve Oprah Winfrey biliyorsunuz çok yakın iki dost.
Hatta kardeş, hatta anne diyebilirim.
Anneden ona Oprah. Bu iki dostun hayatlarını dönüştürmesine çok zorlu bir hayatları oluyor ikisinin de.
Çok da benzer hikayeleri. Ve sonra bize ilham olmaları gerçekten çok hoşuma gidiyor.
Yani ne yapıyoruz o zaman?
Yazıyoruz veya dinliyoruz eğer konuşmak istemiyorsak.
Hatta size bir bölümde ben neden sorusunu sormuştum.
Hatırlıyor musunuz? Çok güçlü bir sorudur demiştim.
Hangi bölümü hatırlamıyorum? O kadar çok bölüm oldu ki.
Aynısını Matt de önermiş.
Şöyle bir kağıt alın ve bir isteğinizi yazın.
Atıyorum çok zengin olmak tamam mı?
Çok zengin olmak istiyorum yazdık.
Sonra hemen karşısına neden yazın.
Neden çok zengin olmak istiyorsun?
Bunu cevapla. Ve lütfen dürüst olun.
Kendiniz okuyacakmışsınız gibi yazın sadece.
Güzel ayakkabılar almak istiyorum.
Pahalı çantalar almak istiyorum.
O yüzden çok zengin olmak istiyorum.
Sallıyorum şu anda. Sonra tekrar neden diyelim.
Sonuna kadar neden diyeceğiz.
Neden diyoruz yazıyoruz. Neden diyoruz yazıyoruz.
Çünkü en son şu çıkacak buradan mesela.
Kendimi daha değerli, daha önemli hissedeceğim.
Hani zengin olmak istiyordun?
Bakın altından bambaşka bir şey çıktı.
Gördünüz mü? Bu çok önemli bir şey.
Bu neden neden neden sorusu.
Öze inmemizi sağlıyor.
O yüzden bunu bir yapın derim.
Ve yazmak buz tutmuş kaygı birikintisini gerçeğin parlak ışığıyla eritebilir der Matt.
Şimdi Matt'ın yapılmaması gerekenler listesi var.
Şunlar. Gerçekte istemeyeceğiniz şeylere özenmeyin.
Fikrini sormayacağınız insanların eleştirilerinden etkilenmeyin.
Ben bazen şey diyorum ya ben bu insanı evime sokar mıyım?
Sokmam o zaman tamam eleştirsin beni sabaha kadar umurumda değil.
Fikrini sormayacağım ben onu zaten anladınız mı?
Bunu yaparsanız böyle bir rahatlama geliyor.
Bir gruba ait olmayı dert etmeyin.
Tek kişilik bir kabileniz olsun.
Sizi asla anlamayacak insanlarla Tartışmayın.
Dünyada her şeyi çözmüş birilerinin olduğunu zannetmeyin.
Daha çok para, daha çok başarı ya da şöhret elde ederek acıdan muaf olacağınızı zannetmeyin.
Güzelliğinizin herhangi bir işte ya da herhangi bir ilişkide mutluluk getireceğini zannetmeyin.
Cesaretim olsa ben buna hayır derdim diyeceğiniz şeylere lütfen evet demeyin.
Sizi sevecek insanları bulmak için ya da bulduğunuz zaman.
Kendiniz olun değişmeyin, başkaları için değişmeyin.
Cildiniz kusursuz olduğunda gökyüzü daha da güzelleşmeyecek.
Karnınız dümdüz baklava gibi olduğunda müzik kulağınıza daha ilginç gelmeyecek.
Köpekler, kediler ünlü insanlarla daha iyi arkadaşlık etmiyor.
Ünvanınız ne olursa olsun.
Pizzanın tadı herkeste aynı tadı alacağınız şekilde.
Yaşamın güzelliği deliler gibi istemeye zorlandığımız şeylerin çok daha ötesinde.
Ve bu hayatta herkes bizi sevmeyecek.
Bunu da bilmemiz lazım. Sevenlerin değerini bilelim.
Bazen başarısız olacağız.
Bunu da kabul etmek gerekiyor.
Ve şunu unutmayalım. Kierkegaard'ın dediği gibi hayat sadece geriye doğru bakarak anlaşılabilir.
Ama ancak ileri doğru yaşanabilir.
Ve her gün güzel bir deneyim yaşayın diyor.
Ne kadar küçük olursa olsun, ne kadar saçma olursa olsun.
Bir şiir okuyun, sevdiğiniz bir şarkıyı dinleyin, bir arkadaşınızla buluşun, konuşun.
Güzel bir film izleyin diyor Matt.
Farkındalık defteri olanlar arka kapağa baksın.
Defterin amacı bu zaten.
Hani benim yıllardır yapmaya çalıştığım şey aslında o.
Her zaman pozitif, mutlu olmak zorunda da değiliz.
Bazen korkacağız, üzüntü duyacağız, endişeleneceğiz.
Stresler gelecek, suçluluk hissedeceğiz.
Ama dur diyerek yağmuru durduramayız değil mi?
Bazen onun yağmasını hatta bizi iliklerimize kadar ıslatmasını kabul etmek zorundayız.
Ne kadar ıslanırsak ıslanalım biz o yağmur değiliz.
Biz sadece o fırtınayı yaşayan insanlarız.
Şimdi sizi mutlu etmeyecek 10 şeyi söyleyeceğim.
1- Olmadığınız biri olmayı istemek.
2- Geçmişteki değiştirilemeyecek şeyleri değiştirmeyi istemek.
3- Acınızı acının kaynağı olmayan insanlardan çıkarmak.
4- Daha fazla acıya neden olan şeyler yaparak acınızı unutmaya çalışmak.
5- Kendinizi affedememek.
6- Kendilerini bile anlamayan insanlardan.
7. Mutluluğun ancak her şeyi başardıktan sonra ulaşılacak bir hedef olduğunu varsaymak.
8. Temelinde öngörülemezliğin yattığı bir evrende bir şeyleri kontrol etmeye çalışmak.
9. Acı veren anlardan kaçarak anı yaşamaktan hoşnut olmaya karşı direnmek.
10. Mutlu olmak zorundayım inancı.
Ve diyor ki kaygılarınızla baş edip istiyorsanız tutkularınıza sarılın.
Kendisi en son geçirmiş olduğu endişe nöbetini taht oyunlarının ilk dört sezonunu böyle derinlemesine yoğunlaşarak izleyerek atlatmış.
Hani size saçma gelebilir ama diyor ben çok haz aldım hani tutku duyduğum bir şeydi o dizi ve onu izledim diyor.
Kaygının düşmanı daima merak ve tutkudur diyor.
Derin bir kaygıya kapıldığınız anlarda bile kendiniz dışında herhangi bir şeye karşı yeterince...
güçlü bir merak duyabiliyorsanız kendinizi kurtarabilirsiniz diyor.
Müzik olur, sanat olur, sinema, doğa, sohbetler.
Bence merak insanı gerçekten hayatta tutan bir şey ve tabii ki tutkularımız.
Mesela Beethoven biliyorsunuz sağır oldu işte ve 32 yaşındayken artık sağırlığı gitgide ilerlemeye başladı ve daha fazla beste yapamadığı için tabii ki kendini çok mutsuz hissediyordu.
Hatta umutsuz vaka gibi hissediyorum der mektuplarında kendisi için.
Ve bir mektubunda diyor ki hayatıma son verebilirdim ama beni bundan alıkoyan şey sanattı.
Üretmek için yaratıldığımı hissettiğim her şeyi üretinceye kadar dünyadan göçüp gitmek öyle imkansız görünüyordu ki beni alıkoyan tek şey sanattı.
İşte Beethoven bu sayede ayakta kaldı ve Beethoven bence gelmiş geçmiş en iyi eseri.
Tabii ki Ay Işığı sonatı bana göre ve Ay Işığı sonatını tamamen işitme engeli olduktan sonra yazmıştır.
Düşünsenize dünyadaki en tanınmış eserlerden bazılarını bestelemiş birisiniz ve kendi bestelerinizin çoğunu dinleyememişsiniz.
O yüzden her zaman Beethoven'ın tutkusuyla nasıl ayakta kaldığını hatırlayalım.
Merve ben 50 yaşındayım 40 yaşındayım ne sanatı ya ne tutkusu diyorsanız da Joy Harjo gelsin aklınıza.
40 yaşında saksafon çalmayı öğrendi ya da verdiği Otella operasını 73 yaşında bitirdi.
Olay illa böyle sanatla uğraşmak değil tutkumuzu bulmamız ve onun üzerine gitmemizden bahsediyor.
Hani zor zamanlardan kurtulma rehberi diyoruz ya o tutkuyu o akışı bulmanın da bir yaşı yok demek istiyorum.
Hayata geç kaldımcılar hayata geç kalma hissi bölümünü önerebilirim.
sizlere. Geçen gün arkadaşıma dedim ki hayatın akışına güvenmiyorum.
Belirsizlik beni çok korkutuyor dedim.
O yüzden böyle plan proje yapmak isterim.
Mette diyor ki benim gibiler için kuantum fiziğine göre evrenin yasaları olasılıksaldır.
Yani en küçük zerrecik düzeyinde bile hiçbir şey kesin kes öngörülebilir değildir.
Her zaman bir belirsizlik olacak.
Tam olarak öngöremeyeceğimiz, ölçemeyeceğimiz şeyler olacak.
Alman fizikçi Heisenberg'ün keşfettiği şey gibi başlangıçtaki bütün koşullar bilinse bile dalgalarla zerreciklerin nasıl hareket edeceklerini kesin olarak öngörebilmemizin yine de imkansız
olduğunu keşfetmişti. Yani sağanak yağış beklerken güneşli bir gün yaşayanların şoku gibi hayat daima bilinmezliklerle, belirsizliklerle Yani diyor ki Merveciğim hayatında
her zaman siyah ve beyazlar olmayacak.
Sen en iyisi o grileri de sevmeye bak.
Gri bu arada en sevmediğim renktir.
Böyle ara ara evimi görüyorsunuz her yer renkli fark ettiyseniz her yer.
Mutfak işte siyah beyaz salon tavanı bile yeşil.
Böyle her yer bir renk cümbüşü.
İşte oturma odası mor sarı falan ama.
Asla bir gri yok evimde.
Kıyafetlerimde bile gri yok.
Sevmiyorum. Niye sevmediğimi sonra sonra anladım.
Belirsizliği çağrıştırıyor çünkü.
Ama bu hayatta esnek olmak lazım psikolojimizin sağlam olması için.
Ve ben bunu yeni yeni öğreniyorum.
Hayatın akışına güvenmek ne kadar zor gelse de iç huzurumuz için çok gerekli bir şeymiş.
Her yerde bu karşıma çıkıyor.
Eminim tesadüf değil.
Belirsizliklerle baş edebilmenin yolu...
Onu kabul etmek Merve'ye başka çaresi yok.
Ve sırada başkaları var.
Sartre diyor ya başkaları cehennemdir.
Metta diyor ki başkaları başkalarıdır sizse sizsiniz.
Yani başkalarının üzerinde hiçbir kontrolümüz yok.
Onların bize olan düşüncelerini kontrol edemeyiz edemeyeceğiz de.
Hatta iyileşmek için başkalarının kendi hatalarını kabul etmesini bekliyorsanız daha çok beklersiniz.
Yani içinizdeki nefreti taşımaya devam edebilirsiniz.
O zaman da kendinizi cezalandırırsınız.
Yani insanların hakkımızda ne düşündüklerini kontrol edemeyiz arkadaşlar.
O yüzden boşuna dert ediniyoruz.
Kendi uydurdukları hayali bir versiyonumuzdan nefret etmek istiyorlarsa bırakın etsinler.
Sizi ısrarla anlamayanlara kendimi anlatacağım diye kendinizi paralamayın.
Bu kısım benim için de çok önemli.
Eleanor Roosevelt demiş ki kendi rızamız olmadan hiç kimse...
Bize kendimizi değersiz hissettiremez.
Bunu da unutmayalım. Bu arada size Metin rahatlatıcı film tavsiyeleri var.
Onları vereceğim Instagram'dan unutursam hatırlatın.
Şimdi önümüzdeki her şey olasılıktan ibaret.
Hiçbir zaman gelecekte değiliz.
Kapının önündeyiz ve elimiz kapının kulbunda.
Kulbu çeviriyoruz fakat kapının arkasında ne olduğunu bilemiyoruz.
İçinde olduğumuz odaya benzer bir oda var belki ya da hiç görmediğimiz türden apayrı bir oda bile olabilir.
Hatta belki bir oda bile yoktur.
Emeklerimizin sonucu bütün olgun meyvelerle dolu bir bahçede olabilir.
Çorak topraklar da olabilir ve biz bunu asla bilemeyeceğiz.
Kendimizi hiç istemediğimiz bir yerde bulsak bile yine bir kapı olacağını bildiğimiz için şükredebiliriz diyor.
Çevrilmeyi bekleyen bambaşka güzelim bir kapı kulbu mutlaka olacaktır diyor.
Son olarak Matt'in defalarca tekrar ettiği şu sözle kapatıyorum bu bölümü.
Hiçbir şey... pes etmeyen ufacık bir umuttan daha güçlü değildir.
Philips.co 5400 serisini detaylı olarak incelemek isteyenleri açıklamalardaki linke davet ediyorum.
Dostlarınızla bol köpüklü kahveleriniz eşliğinde bol kahkahalı hoş sohbetleriniz olsun.
Bu cumartesi yepyeni bir bölümle tekrar görüşeceğiz.
Hoşçakalın bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
