
Sneaks Up Hakkında detaylı bilgi almak ve indirmek için: Tıklayınız
* Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB * Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "Sneaks Up" hakkında reklam içerir*
Transkript
Sneaks Up Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba ben Merve.
Bugün yürümekten bahsedeceğiz arkadaşlar ama yürümenin felsefesinden bahsedeceğim sizlere bugün.
Beni yürürken dinleyenler çok fazla görüyorum attığınız storylerde.
En çok da onlar sevecek bence bu bölümü.
Tamam da Merveciğim biz sadece böyle dümdüz yürüyoruz.
Yani bu işin bir de felsefesi mi varmış demiş olabilirsiniz şu an.
Daha önce hangi bölümdü hatırlamıyorum.
Size kendi el kaminomuzu yürüyelim demiştim.
Felsefe profesörü Frederick Gross'un Yürümenin Felsefesi kitabından bahsetmiştim.
Ben bu kitabı çok severim arkadaşlar.
Bugün hem ondan bahsedeceğim hem de tarihten günümüze yürümeye yüklenen toplumsal anlamlar, kültürel anlamlar hatta dini anlamlara da değineceğim.
Bu arada ben de bundan 2 sene önce hatta pandemi dönemiydi.
Böyle sabah 6.30 gibi yürüyüşe çıkıyordum ve eve döndüğüm zaman gerçekten o kapıdan girdiğimde sanki biri gelip üstümden bütün stresimi o yükü almış gibi oluyordu.
Bence yürümek gerçekten insanı yenileyen bir şey.
Ruhen çok iyi hissettiren bir şey.
Ama sokak köpekleriyle çok sık karşılaşmaya başlayınca artık böyle yürüyüşlerin Usain Bolt koşusuna dönmeye başladı.
Yani yürüyerek çıkıyorum evden koşarak geri dönüyorum.
O yüzden uzun bir süre yürüyemedim ve eksikliğini de hissediyorum.
Bu podcastı kendime bir geri dönüş motivasyonu olsun diye de çekiyorum.
Umarım hepimize motivasyon olur.
Şimdi yürümek insanoğlunu hayvanlardan ayıran en önemli şeylerden biri.
Çünkü insanoğlu yaklaşık 3 milyon yıl önce iki ayağı üzerinde durmaya başladı.
Ama yürümek...
İki mesafe arasında gidip gelmekten çok daha fazlası.
Daha yaratıcı bir eylem.
Hani biz öyle düşünmüyor olabiliriz ama felsefik boyutta inceleyeceğiz bugün.
Yürümek iki büklüm vücudun karşısında dikilmeye çalışan ve attığı her adımda yeryüzünün gerçek bir parçası olduğunu fark eden homoviatorun eylemidir der Gross.
Hani diyor ya yeryüzünün gerçek bir parçası olduğunu hissetmek.
Gerçekten böyle yemyeşil güzel bir yolda işte ormanın içinde yürürken falan.
Ben bunu çok derinden hissediyorum.
Siz de öyle hissediyor musunuz yazın bana.
İçinize bir huzur doluyor mu?
Frederick Gross'a göre yürüyen insan üstüne çöken kaygılardan, hasetten ve pek çok negatif duygudan azade olur.
Bugün sizlere Nietzsche'nin kara orman yürüyüşlerinden, Rousseau'dan, Henry David Thoreau'dan, Arthur Rimbaud'dan, Kant'tan ve daha pek çok ünlü isimden bahsedeceğim.
İşte felsefe dünyası, edebiyat dünyasından onların yürüyüşlerinden de bahsedeceğim.
Gross der ki yürümenin nadir...
sağladığı son bir özgürlük var.
Basit hazların yeniden keşfedilmesinin arkaik hayvanın yeniden fethedilmesinin ardından gelen o vazgeçişle gelen özgürlük.
Şimdi bunu biraz açmak istiyorum.
Heinrich Zimmer Hint uygarlığını kaleme alan en önemli yazarilerden birisi.
Zimmer Hindu felsefesinde yaşam yolculuğunun aşamalara ayrıldığını söyler.
Bu aşamalar şöyledir.
İlki çıraklık Ondan sonra öğrencilik ve en son müritlik.
Yani yaşamın sabahı çıraklık döneminde efendinin buyruklarına itaat edilir.
Onun verdiği dersler dinlenir.
Eleştirilere boyun eğilir ve ilkelere ayak uydurulur.
İkinci aşama yani öğrencilik aşaması bu.
Yaşamın öğlenidir.
Artık yetişkinliğe ulaşan insan evlenir.
Ailesinin sorumluluğunu üstlenir.
Evinin efendisi olur.
Ona toplum ve aile içerisine biçilen rolleri.
oynar, maske takar yani.
Ardından yaşamının öğleden sonrası gelir.
Müritlik dönemi çocukları nöbeti devralmaya hazır bir hale gelir ve artık bu aşama ormana çekilme aşamasıdır.
Şimdi zamanın başlangıcından beri bizim içimizde ikame eden ve uyandırılmayı bekleyen şeyle maskeleri, işlevleri, kimlikleri ve tarihleri aşan o ebedi benlikle
içe dönme yoluyla ilişki kurulur.
Tekrar ediyorum ebedi benlikle içe dönme yoluyla ilişki kurulur demiş ve yaşamımızın sonsuz ve görkemli olması gereken belki de o yaz gecesinde keşişin
yerini artık. bir seyyah alır.
İşte ondan sonra yaşam bir o yöne bir bu yöne yapılan o sonsuz yürüyüşün isimsiz benlikle dünyanın her yerde atan o kalbi arasındaki ahengi resmettiği gezginliğe
adanır arkadaşlar. Bilgenin tüm zincirlerinden tamamen kurtularak ulaştığı özgürlüğün en yüksek mertebesi burasıdır.
İşte o uzun yürüyüşlerde bu içten vazgeçişin getirmiş olduğu özgürlüğü bir anlığına da olsa Yaşarsınız diyor.
Uzun yürüyüşler size bunu getirir.
Uzun süre yürüdüğünüz zaman ne kadardır yürüdüğünüzü ya da işte varış noktasına ulaşmak için ne kadar daha yürümeniz gerektiğini kestiremediğiniz bir an gelir.
İşte bu şekilde günlerce belki yüzlerce yıl devam edebilirim dersiniz.
Artık böyle nereye neden gittiğinizi hatırlamayacak bir noktaya gelirsiniz ve o noktada belki de kendinizi çok özgür hissedersiniz.
Tüm ünvanlardan, tüm toplumsal statülerden, rollerden, maskelerden, geçmişten azade hissedersiniz çünkü kendinizi.
Nietzsche der ki mümkün mertebe az oturmak, açık havada yürürken doğmayan, şenliğine kaslarında katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli.
Daha önce de söylediğim gibi kutsal tine karşı işlenen esas günah yerinden kıpırdamamaktır der Nietzsche.
Ve yine Nietzsche çiçeğim der ki Kopmak zordur.
Bir bağı ortadan kaldırmak acı vericidir.
Fakat çok geçmeden yerine yeni bir kanat çıkar der.
Nietzsche'nin hayatına baktığımız zaman tecritler, ayrılmalar, yalnızlıklarla örülü bir hayatı vardı.
Ama bence o o kadar yalnız olmasaydı belki de bugün onun adını duymamış olabilirdik diye düşünüyorum.
Nietzsche asla yorulmayan çok iyi bir yürüyüşçüdür arkadaşlar.
Açık havada saatlerce yürür, ondan sonra yazılarını yazar.
Merve kaç saat yürüyor olabilir ki dediniz şu an.
8 saat, 10 saat.
Şu anda eminim hepimizin aklında şu soru var.
Merve o dönemler Nike yok, Adidas yok, ne bileyim Puma yok, Snicker'lar daha keşfedilmedi.
Nietzsche nasıl yürümüş ya 8-10 saat?
İnanın ben de aynısını düşündüm.
Şu dönemde yaşasaydı çoktan Snicksap'ın yollarını aşındırmıştı.
Siniksab adını Siniker tutkusundan alıyor ve Ünal Grup markası Siniker tutkunları çok iyi bilir.
Çünkü spor ve sokak modasının önde gelen ikonik ürünlerini hep orada buluyoruz.
2014 Aralık'ta kurulmuş olduğu günden beri.
Nike, Jordan, Adidas, Puma, Vans, Champion, Le Benjamin, Dikius, New Balance, The North Face, Timberland, New Era, Eastpac gibi birçok markanın özel koleksiyonlarını bizlerle
buluşturuyor. Daha geçen pazar Cinexap'taydım.
Türkiye genelinde 44 mağazaları var ve online web sitesiyle de hizmet veriyor.
Benim Cinexap'ta en sevdiğim şey sadece satış odaklı olmamaları, inovatif ürün lansmanları, DJ performansları, tüketici deneyimi yaşatma alanları, kişiselleştirme, hatta dans
ve basketbol atölyeleriyle böyle ilham verici deneyimler kurgulamaları, z kuşağının göz bebeği olmaları tesadüf değil.
Yeni nesilin enerjisini, trendlerini, beğenilerini çok iyi tanıyor ve yakalıyor.
Hatta Akasya Kampüs mağazası açılmıştı ya onu bir izleyin ne dediğimi anlayacaksınız.
Lansman ürünlerine çok yoğun bir ilgi olmuştu.
Sneaks Up'ta en çok beklenen, hiçbir yerde bulunmayan Air Jordan Retro ve Nike Dunk modelleri çekiliş yoluyla satılıyor.
Travis Scott, Hailey Bieber, LeBron James gibi pop kültürünün öncü isimlerini de tercih ettiği modeller bunlar.
Sneakerheadler bilir sneaker tutkunları.
Bu arada Jordan Retro serisiyle aşk yaşıyorum diyebilirim.
Muhteşem. Siz de görmek isterseniz açıklamalara bir link bırakıyorum.
Lütfen bakarken aklınıza mukayyet olun çünkü Sneaks Up'ta gerçekten muhteşem modeller göreceksiniz.
Ne diyorduk? Nietzsche çiçeğim 8-10 saat yürüyor günde demiştik.
Yani Nietzsche de hep böyle ifrata kaçmış fark ettiniz mi?
Yalnızlıkta da yürüyüşte de.
Peki nasıl oldu da böyle bir yürüyüşçüye döndü?
Şimdi biliyorsunuz korkunç acılar çekiyordu.
Çok hastaydı ve hep böyle gücünü yeniden kazanmaya çalışıyordu.
İşte derdine derman olsun diye aslında o kadar uzun yürüyüşlere başlıyor.
Eserde gerçekten ağrısını da kesmiş.
Amacı az önce anlattığım hikayeye de çok benziyor.
Böyle saatlerce süren o ızdırabından, o boğucu taleplerden, dünyevi uyarıcılardan.
Bir nebze olsun kaçabilmek için yürüyüşlere çıkıyor.
Ve dikkatini o şakaklarındaki çekiç darbelerinden uzaklaştırmak istiyor.
Korkunç bir baş ağrısı çekiyor.
Hani belki biraz olsun azalır diye.
Dediğim gibi günde bazen 6 ila 8 saat arası yürüyor.
Özellikle de Almanya'nın kara ormanında yürümeyi çok seviyor.
O güneyindeki kökler ormanında.
Ve diyor ki ormanlarda bolca yürüyorum ve muazzam sohbetler yapıyorum kendimle.
Kendisiyle konuşuyor. Eve döndüğünde de aklı sayfalarca düşünceyle dolmuş oluyor.
1879'da migreni o kadar çok ilerliyor ki artık uyuyamaz bir noktaya geliyor.
Görme yetisi git gide zayıflıyor ve üniversiteden istifa etmek durumunda kalıyor.
79'da 1889 arası 10 senelik o periyodda artık çok efsanevi bir yürüyüşçüye dönüşüyor.
Ve yürürken çalışıyor adeta kafasının içinde bir çalışma masası var onun.
Sıcaklardan çok nefret eden birisi.
Ben de biliyorsunuz hiç sevmem.
Sis Maria'yı çok seviyor.
Doğasını havasını çok seviyor.
Orada da çok uzun bir süre geçirdi.
Gezgin ve Gölgesi diye bir kitabı var eğer okuduysanız.
Onun bu uzun yürüyüşlerinin neticelerini orada böyle net bir şekilde görebilirsiniz.
Bir de çok hızlı yürüyormuş hiç öyle yavaş yavaş hayal etmeyin.
Ocak 1881'de şöyle yazmış.
Deniz ve alabildiğince gökyüzü.
Bunca zaman ne diye işkence etmişim ki kendime.
Açık havada dünyaya ve insanlara başka bir pencereden bakıyor adeta ve sürekli yazıyor, hayaller kuruyor, aklına gelen fikirlere kapılıyor.
Mesela açık havada gelen fikirlerden biri şu.
Duygularımın yoğunluğu beni aynı anda hem güldürüyor hem de ürpertiyor.
Neden mi? Önceki gün uzun yürüyüşlerim sırasında çok ağladım ama öyle içli gözyaşları değil, salına salına şarkılar söyleyerek sevinç gözyaşları döktüm.
Bugünün insanları karşısındaki ayrıcalığımı gösteren yeni bir bakış açısı kazandım.
Bence şu an hepimiz aynı şeyi düşünüyoruz.
Nietzsche ve Sevinç, hatta Sevinç gözyaşları mı?
Nasıl yani? Demek ki açık hava o kadar iyi gelmiş.
Ve Nietzsche en önemli eserlerinden bazılarını bu 10 yılda yazmış.
Mesela böyle buyurdu Zerdüşt kitabı.
Nietzsche'nin nirvanası diyebilirim benim için öyle adeta bir keşiş olmuştur artık böyle hatta diyor ki keşişe dönmüş buldum kendimi yeniden günde 10 saat keşiş adımları atıyorum.
Ve derken Nietzsche artık münzevi bir gezgine dönüşür.
Ama şöyle bir şey var Nietzsche'nin yürüyüşlerinin amacı Kant gibi değil.
Hani Kant böyle saatlerce oturarak çalışıyor.
Artık kamburu çıkacak.
Hani vücudu bir kendine gelsin diye yürüyüş yapıyor.
Ama Nietzsche öyle değil. Nietzsche çalışmak için yürümek zorunda.
Yaratmak için, yazmak için yürümek zorunda ve hastalığına da engel olmak için.
Diyor ki sadece kitaplar arasında düşünebilenlerden değiliz biz.
Aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değiliz.
Bizim etosumuz açık havada tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek, tırmanarak, dans ederek düşünmektir.
Gross da diyor ki bu konu hakkında.
Eserini yürürken yaratan bu yazarların prangaları yoktur.
Düşüncesi başka ciltlerin kölesi değildir.
Doğrulamalarla hantallaşmamış, başkalarının düşünceleriyle ağırlaşmamıştır.
Onda bedenin enerjisini, dansın ritmini duyumsarız.
Kalıplardan azadedir der.
Çünkü küçüphanede ya da masa başında dile gelmiş yazılmış olan kitapların ağır ve sıkıcı hatta sığ olduğunu düşünüyor.
Nietzsche de diyor ki sadece elimizle yazarız.
Evet ama sadece ayağımızla iyi yazarız.
Peki Nietzsche yürürken neler görüyordu da bu kadar etkileniyordu?
Buzullar görüyordu, yüksek yüksek dağlar, karlı tepeler, ormanlar, denizler, pas parlak bir gökyüzü, tertemiz bir hava ki böyle buyurdu Zerdüşte.
Zerdüşte der ki ben bir gezgin ve dağcıyım.
Düzlüklerden hoşlanmam ve görünüşe göre kıpırdamadan oturamam.
Beni bekleyen kader her neyse yaşayacak daha neyim varsa yürümek ve dağa tırmanmak olacak hep içinde.
Ve en sevdiğim sözlerinden birini söylüyor devamında.
Diyor ki kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde.
Hep kendisidir. Ben bu sözüne bayılırım.
Ve Nietzsche artık silsin keşişi olarak anılıyor o dönem.
Bazen bu uzun yürüyüşlerine kendisine oldukça hayran olan genç kadınlarla çıkıyormuş.
Saatlerce beraber yürüyorlar ve sohbet ediyorlar.
Hayatının sonlarına doğru biliyorsunuz artık maalesef aklını yitiriyor ve en son tekerlikli sandalyedeydi.
Çok sevdiği yürüyüşlerine çıkmasına bedeni müsaade etmedi ama yıllarca Nietzsche çok iyi bir yürüyüşçüydü.
Sırada Arthur Rimbo var şair.
Sevgilisi Paul Verlaine ona rüzgar tabanlı adam der.
Hayatı boyunca yürümüş bir isim.
Büyük bir tutkuyla 15 yaşından 17'sine kadar yürüyor.
Ve amacı böyle büyük şehirlere ulaşmak.
Oradaki işte şairlerle tanışmak.
Şiirlerini tanıtmak. Sonradan da biliyorsunuz gazetecilik hayalleri var.
Bunlara dayanarak kilometrelerce yürüyor.
Hatta bir keresinde 300 kilometre yol yürümüş.
2 haftada gitmiş. Atı olduğu halde yürümeyi tercih ediyor.
ettiğini söylüyorlar. Frederick Gross diyor ki Rimbaud için biliyorsunuz çok öfkeli bir karakter.
Öfkenin, beyhudeliğin ifadesi olarak yürümek, yola koyulmak, ayrılmak demek, geride bırakmak bunlar için yürüdüğünü söylüyor.
Bana da hep öyle gelmiştir ve şöyle de bir şey var.
Yürüyerek yola çıktığımız zaman hani diğer ulaşım yöntemlerinde olduğu gibi ha deyince böyle geri dönemiyoruz.
O yüzden yürümek aslında pek de geri dönüşü olmayan bir şey o dönemlerde.
Yola çıktığınız zaman hem kaygılı Hem neşeli oluyorsunuz çünkü bir şeyleri bırakıp gidiyorsunuz ama geride bıraktıklarınız eğer acıysa neşeli olarak yola koyuluyorsunuz.
Limbo'nun şu dizelerine bakın.
Gidiyordum. Yumruklarım delik ceplerimde.
Paltom bile hayaliydi artık.
Göğün altında yürüyordum.
İlham perileri kul köleydim size.
Ah tanrım ne muhteşem aşklar düşledim diyor.
Daha sonra dizinden geçirmiş olduğu bir rahatsızlık var.
O yüzden bacağının birini kaybediyor maalesef.
Ama o yürüme aşkı hiç bitmemiş.
Tahta bir bacak sipariş ediyor.
Fakat ona kavuşamadan maalesef hastalığı çok ilerliyor.
Ve son anlarında bile düşlerinde hep böyle yeniden kilometrelerce yürüdüğünü görüyormuş.
Gross Rimboy için diyor ki yürümek onun için bir kaçıştı.
Yürürken yakalanan o bir şeyler vardır ya yakaladığımız içimizde.
onları geride bırakmanın vermiş olduğu hazzı yaşıyordu.
Yorgunluğun, tükenmişliğin, kendinizi ve dünyayı unutmanın verdiği o muazzam keyife varmıştı muhtemelen.
Louis Stevenson diyor ki yürüyüşten hakkıyla keyif alabilmek için yalnız olmanız gerekir.
İki kişi bile olsa yürüyüşe eğer grup halinde çıktıysanız buna sadece lafta yürüyüş denir.
Esasında pikniğe çıkmışsınızdır.
Yürüyüşe yalnız çıkılmalıdır.
Çünkü yürürken özgürlük elzemdir demiş.
Çünkü keyfinize göre durabilmek, devam edebilmek, istediğiniz yola sapabilmek gerekir.
Çünkü ritminizi bizzat kendiniz belirleyebilmelisinizdir.
Bence hayatta da böyle.
Yani insanın yalnız başına yürümesini gerektiğini düşünenler.
İşte Nietzsche var, Thoreau var, Rousseau var ve daha pek çoğu.
Ben de tam olarak böyle düşünenlerdenim.
Yani yalnız yürümeli insan.
Ben başkasının ritmini yakalamak zorunda kalınca böyle bir rahatsız oluyorum.
Normal günlük hayatta da çok hızlı yürüyorum.
Böyle herkes arkamda kalıyor.
Sorun yaşıyorum yani.
Yanımdakine de ayak uydurunca çok sıkılıyorum, darlanıyorum.
Spora bile tek giderim.
Yani yanımda biri olsun hiç istemem.
Kendi ritmimde yapmak.
istiyorum bir şeyleri bu tarz eylemleri.
Gross diyor ki dört kişiden fazla yürüyünce yürüyen bir koloni çıkar ortaya bir keşmekeş gruplaşmalar olur mukayeseler başlar ve zaten yürüyüşe yalnız başına çıksak bile
asla yalnız değilizdir.
Doğa bizimledir ağaçlar çiçekler canlı olan her şeyin yakınlığı doğanın sesi mırıltısı kulağımızda ve cidden yalnızken bunları çok daha güzel duyuyoruz onunla doğayla bütünleştiğimizi hissediyoruz.
Çok güzel bir hikaye var arkadaşlar.
Yaşlı bir Bilge karanlık böyle fırtınalı bir havada dibinde olgun buğdayların olduğu küçük bir tarlanın önünden geçiyormuş ve o anda Bilge ağır ağır yürürken bu manzaranın
eşsiz güzelliği karşısında büyülenmiş adeta.
Böyle altın sarısı muhteşem bir tarla uzanıyormuş gözlerinin önünde.
Tabii çok geçmeden tarlanın sahibi gelmiş.
Gezgin Bilge ona demiş ki sana çok teşekkür ederim.
Çiftçide sana verecek hiçbir şeyim yok zavallı adam demiş.
Onun bir şeyler telep ettiğini düşünmüş.
Bunun üstüne yaşlı gezgin oldukça yumuşak bir sesle şöyle demiş.
Bir şeyler verdirtmek için teşekkür etmedim sana.
Zaten her şeyi vermiş olduğun için teşekkür ettim.
Bu buğday tarlasıyla çocuğun gibi ilgilenmişsin.
Senin emeğin de bu kadar güzel olmuş.
Fakat şimdi sadece bir buğday tanesi ne kadar eder diye ona bakıyorsun.
Bense yürürken yol boyunca beslendim o tarlanın altın sarısıyla demiş.
Çiftçi tabi bu söylediklerini anlamsız bulup arkasını dönüp gitmiş deli midir nedir ya.
Bazen sırf bu yüzden yürüyüşe çıkmalıyız ya doğayla o eşsiz tabloyla hemhal olabilmek için.
Ve şu da var yalnız başımıza yürürken bedenimiz ruhumuzla bir kontağa geçiyor.
Kendimizle gerçekten sohbet ediyoruz Nietzsche'nin dediği gibi.
Jean-Jacques Rousseau sadece yürürken gerçek anlamda düşünebildiğini söyler.
Aklını toparlayabildiğini, yaratabilecek bir esin kaynağı bulabildiğini söyler.
Hatta der ki yürümeden hiçbir şey yapamam.
Benim çalışma odam kırlardır.
Masa, kağıtlar ve kitaplardan oluşan bir manzara beni daraltır.
Çalışma araç gereçleri bana bezginlik verir.
Yazı yazmak için masaya oturursam yazacak bir şey bulamam.
Ve bir düşüncem olması gereği de beni tamamen düşüncesiz bırakır.
O da gençlik dönemlerinde yani 16-19 yaşlarında yürümüş hep ama sonra 20 yıl boyunca at arabasına binmiş ve pişmanlığını şöyle dile getiriyor bunu yaptığı için.
Sadece gençlik günlerimde yürüyerek seyahat ettim ve bundan da çok büyük bir zevk aldım.
Ama çok geçmeden vazifeler, işler ve taşınacak yükler beni beyefendilik yapmaya, arabalara binmeye mecbur bıraktı.
Buraya dikkat demiş ki içimi kemiren kaygılar, üzüntüler ve sıkıntılar da o arabalara benimle bindi.
O zamandan beri önceki seyahatlerimde duyduğum o yol gitme zevki yerine gideceğim yere bir an önce varma isteği duyuyordum sadece.
Derken Russo 42 yaşında yeniden yürüyüşe dönüyor.
Meditasyon amaçlı böyle uzun uzun yürüyüşler ve o kadar yalnızlaşıyor ki kendini o kadar toplumdan soyutluyor ki adeta sakıncalı bir adama dönüştü biliyorsunuz.
Paris ve Cenevre'de mahkum edildi.
Kitapları meydanlarda yakıldı.
Hapisle tehdit edildi.
Kaçtı, başıboş dolaştı ve artık yaşlandığında yürümek bütün umutlardan ırak ve beklentilerle zehirlenmemiş bir mevcudiyetin.
O mutlak yalnızlığına dönebilmeyi sağladı.
Birkaç sene önceydi sanırım Yalnız Gezenin Düşleri kitabını okumuştum.
Getirdim şimdi yanıma.
Nietzsche gibi o da böyle uzun yürüyüşlerde aklından geçenleri dökmüş buraya.
Altını çizdiklerimden şu var.
İnsanların benden çekip alamayacakları tek şey ruhumla konuşmanın zevki.
İnsanların anlamdan yoksun yargılarına ve şu kısacık hayatın küçücük olaylarına gereğinden çok değer verdiğimi gördüm.
demiş tokat etkisi yazmışım yanına ve diyor ki hiçbir zaman yalnız ve yürüyerek yaptığım o seyahatlerdeki kadar Düşünmedim, var olmadım, yaşamadım, kendim olmadım
der. Daha ne desin yürümek hakkında söylenmiş en güzel sözlerden birisi.
Ve o yalnız yürüdüğü zamanlar hayal gücümün ateşinden daha önce hiç böyle muhteşem düşünceler doğmamıştı der.
Ve yalnız yürürken böyle ona bir arabada boş yer teklif edildiği zaman ya da işte yanına biri yanaştığı zaman yürürken kurduğu o hayaller bir anda tepe taktak olur endişesiyle yüzünü buruştururmuş.
O kadar düşkün yalnızlığın.
Gross diyor ki yürürken yürümekten başka bir şey yapmadığımız için saf bir varlık duygusunu yeniden kazanırız.
Çünkü en son çocukken deneyimlemişizdir bunu o basit var olma mutluluğunu.
Bunu yeniden keşfederiz diyor.
Birkaç gün hatta birkaç hafta yürüdüğümüzde sadece mesleğimizi, komşularımızı, ilişkilerimizi, alışkanlıklarımızı, tedirginliklerimizi değil kaotik kimliklerimizi, yüzlerimizi ve maskelerimizi
de geride bırakıyoruz. Bence bunu bir düşün.
Çünkü yürümek cidden bedenimizden başka hiçbir şey istemiyor.
Ne bilgimiz ne ilişkilerimiz burada hiçbir şeyin bir anlamı yok.
Sadece bacaklarımız ve bir çift meraklı göz yetiyor.
Koskoca doğada bir hiç gibi hissetmek, yani bir rolümüzün, kişiliğimizin, mevkimizin olmaması, sadece bir beden olarak orada oluşumuz gerçekten bence harika bir duygu.
Yürürken yalnızca bir anlık bir tanıklıktan ibaret oluyor varlığımız.
Sonsuz bir bütünlük hisseder Gross.
Ve sırada Henry David Thoreau var.
Yürümek deyince ilk aklıma gelen isim o.
Harvard'dan mezun olur olmaz bir devlet lisesinde ders vermeye başlıyor.
Ama derslerini öğrencili...
Eliyle uzun yürüyüşler yaparken vermek istediği için iki hafta sonra istifa ediyor okuldan.
Yürümek diye de bir kitabı var.
Çok kısa bu konuda yazılan ilk felsefe kitabıdır.
Onu da sanırım 18 kitap bölümünde ben bahsetmiştim, anlatmıştım diye hatırlıyorum.
Toro ile ilgili beni en çok düşündüren Gross'un bir cümlesi oldu.
Hani bazen böyle deliler gibi çalışıyoruz, tamam para kazanıyoruz ama bir taraftan da hayatı kaçırdığınızı hissediyorsanız Toro gibi düşünsek kendimize şunu sorardık.
Ben şu anda...
Tam olarak ne kazanıyorum ve ne kaybediyorum?
Bunu sordunuz mu kendinize?
Ben sorunca şok geçirdim.
Yani daha çok para kazanmak adına sade bir yaşamdan neleri feda ediyorum?
Çalışmaya, endişelenmeye, böyle heptetikte olmaya ve hiçbir zaman oluruna bırakmamak mı kazancımız soruyorum sizlere.
Bu beni düşündürdü. Toro bir çatıya, duvara, yatağa, bir sandalyeye ihtiyacımız var.
Evet ama bu tam olarak hangi çatı, hangi eşyalar diye soruyor.
Eğer yaldızlı kapı kolları olan çok büyük bir ev istiyorsanız bunun için evet senelerce çalışmanız gerekecek.
hava durumunu ya da Gökyüzünün rengini unutmanız gerekebilir der.
Yani böylelikle kimseye faydası dokunmayacak.
Epey kar elde edersiniz diyor.
Halbuki yalnızca sizi soğuktan koruyacak bir çatıya sadece 3 sandalyeye, 1 yatağa ve 1 battaniyeye sahip olmak çok para etmez.
Çok az emek ister ama getirisi çoktur.
Kalan zamanda ne yapacağız?
Bedenimizi, ruhumuzu doyuracağız.
Uzun uzun yürüyüşlere çıkacağız.
Toro'nun dediği bu. Ve doğanın o ücretsiz gösterileri.
Hayvanlar, ormanın ışık oyunları, gölün yüzeyindeki o yansımalar bunların tadına varırsınız diyor.
Yaradılış haftasının tam tersi.
Haftada sadece bir gün çalışmak yeterli der Toru.
Cidden çalışmak servet ürettiği kadar sefalet de üretiyor.
Kendinden mahrum kalma sefaleti.
E Merve ne yapalım? Kıt kanaat mı geçinelim?
Çok mu tutumlu davranalım diyorsanız Toro'nun tutumlulukla kanaatkarlığı ayırma şekli de harika.
Kanaatkarlık için diyor ki bu aşırıya kaçma eğilimine dur demektir, direnmektir.
Aşırı yemekten, aşırı maldan, aşırı zevkten bunlardan kaçınmaktır.
Yani zevkten aşırılığa yönelen eğilimi saptar.
Kanaatkarlıkta bir katılık vardır.
Zevkleri hor görme ya da zevk korkusu vardır.
Koy vermekten korkmak vardır.
Ama Toro'nun tutumluluktan kastı bence bizim düşündüğümüzden biraz farklı.
Tutumluluk sadeliğin doyurucu olduğunu asla ve hiçbir şeyle yakalanan kusursuz havzı keşfetmektir.
Belki bir su, bir meyve ve rüzgarın soluğu bunlar bile olabilir.
Hatta der ki soluduğumuz havayla sarhoş olabilmek der.
Gülten Akın'ın bir şiiri var ya ilk yaz şiiri çok severim onu.
Hani diyor ya orada ah kimselerin vakti yok.
durup ince şeyleri anlamaya, baba evleri, ilk kez girilen ırmağa dönüş, toprağa tutku, kendinden dolayı kulaklarımızı tıkıyoruz, para para para, kulaklarımızı açıyoruz, kavga
kavga kavga. İşte bu şiirdeki o ince şeyleri durup anlayan kişilerden biri bence Harry David Toro diye düşünüyorum.
Soluduğu havayla sarhoş olabilecek kadar doğayla hemhal olmuş bir isim.
Yürümek kitabında der ki, sanırım dünyevi meşgalelerden tamamıyla uzaklaşarak dağlarda, tepelerde, kırlarda gezinmeye günde en az 3-4 saat harcamadan ruh ve beden
sağlığımı koruyamam. Hani belki bu bizim gibi böyle modern çağ insanları için biraz zor ama yürüyüşün hem ruha hem bedene hem zihne ne kadar iyi geldiği bence aşikar.
Daha önce söylediğimi bilmiyorum.
Ben İzmirliyim. İzmir deyince herkes ne güzel ya diyor.
Hani çoğu insanın yaşamayı hayal ettiği şehir olduğu için ama Ankara'da yaşıyorum.
Ankara'yı da çok seviyorum bu arada.
Bunu deyince de şaşırıyorlar yani.
Alışkanlık mı bilmiyorum ama seviyorum.
Çünkü çocukken geldim ben bu şehre.
Bütün anılarım, çocukluğum, dostlarım hepsi burada.
Bilmiyorum. Belki o yüzden seviyorum.
Her köşesinde bir hatıram var.
Ben de yeri ayrı.
Bir de ben sıcağı güneşi sevmem.
Hep söylüyorum. Yaz mevsimi de hiç sevmem.
Çünkü Plüvio film. Türkiye'de en çok sevdiğim yer Karadeniz'dir.
Oldular bilir. Oraya gittiğim zaman böyle resmen deşarj oluyorum.
Yemyeşil. Neden böyle oluyorum diye?
Çünkü doğanın o ihtişamı karşısında adeta büyüleniyorum.
Hani Stendhal sendromu yaşıyorum.
Çünkü benden büyük bir güç.
Sanki böyle kucağını açmış gibi hissediyorum bana.
Çok böyle medite bir ruh haline giriyorum.
Doğa gerçekten bence ana, doğa ana.
Bir anne gibi sarıp sarmalıyor.
Boşuna dememişler doğa ana diye.
Huzur veriyor, yatıştırıyor.
Yani onun bir parçası olduğumu da en çok böyle Karadeniz gibi yerlerde hissediyorum.
Yurt dışında da evet böyle katedreller, binalar falan var.
Sahane onlar onlara da hayran olmamak mümkün değil ama ben böyle nerede göl var orman var bunlara çekiliyorum.
Oralarda daha mutlu olduğumu hissediyorum ama bu ünlü felsefecilerin yazarların yürüyüş maceralarını okurken kafamı bir kaldırıyorum.
Her yer betonerme her yer taş.
Keşke diyorum bizim de böyle bol ağaçlı parklı ormanlı bir memleketimiz olsa gerçekten çok hayıflanıyorum.
Covid döneminde bence çok ihtiyaç duyduk buna ve anladık.
En çok da o zaman anladık değerini.
Çoğu kişi zaten köye yerleşti o süreçte ya da tek katlı bahçeli evleri tercih ettiler.
Ben de bir düşünmedim değil.
Ama Covid'in bana tek getirisi yürüyüşlere çıkmam oldu.
Çünkü sabahın köründe çıkıyordum.
Yasak vardı ya hiç kimseler sokakta yokken ben çıkıp yürüyordum bir nefes alayım diye.
Neyse yürümeye geri dönecek olursak yürümek kafayı boşaltıyor.
Depresyonda olanlara bile öneriliyor.
Peki Merve kutsallıkla yürümenin ne gibi bir ilgisi var podcast'ın başında bahsetmiştim ya.
Dinlerde belli bir amaca dayalı olarak yürümenin tarihi dinler tarihi kadar eski zaten.
Ruhun arınması için yapılan tinsel bir yolculuk.
Buradaki amaç o kutsal mekana ulaşabilmek.
Yani bir nevi dünyevi şeylerden kaçınıp öze yönelmek.
Bu tek tanrılı dinlerden önce de var klasik Yunan'da.
Atina ve Olimpia'da karşımıza çıkıyor.
Pan-Atena şenlikleri yürüyüş töreni tanrıça Atena için yapılıyor.
İslamiyet'te zaten haç yolculuğu var.
Hristiyanlıktaki, İspanya'daki Santiago de Compostela yürüyüşü var.
Kudüs'e yürüyüş var. Polonya'daki Siyah Meryem, Fransa'daki Lourdes Bakiresi, Hindistan'da kutsal yürüyüşler, Japonya'da Fuji Dağı'na yapılan zen yürüyüşleri var.
Bunlar hep kutsal yürüyüşler ve daha pek çok yürüyüş var kutsal.
Bu tinsel yürüyüşlerin amacı daha büyük bir varoluşa uzanmak.
Peki siyasetle yürümenin ne alakası var?
Yürüyüş yapma eylemi.
Yürümek politik ve sosyal arenada da fark yaratma amacıyla kullanılan bir şey.
Bu konuda tabii ki ilk aklıma gelen isim Gandhi oldu.
Bu arada Aristoteles'i de anmadan geçmeyeyim.
Derslerini verirken hep yürürmüş ve dersleri böyle okul bahçesinde hep böyle yürüyerek tartışarak yapılırmış.
Yürüme ve düşünme arasındaki ilişki.
Gezginci filozofların varlığı üzerinden düşünülmüştür ve bunlara peripatis, peripatik deniliyor.
Peripatik de aşağı yukarı yürüme anlamına geliyor.
Bir de felsefede...
Kinikler var biliyorsunuz.
Onlar da sağlam yürüyüşçülerdir.
Şehirden şehire, oradan oraya hep böyle yoldalar.
Daha pek çok felsefeci işte Kant, Hegel, Heidegger bunların hep yürüyüşleri meşhur.
Yani demem o ki filozofların çoğu yürüyor arkadaşlar.
Düşünmekle yakından ilişkisi olduğu bence aşikar.
Hatta Kierkegaard da çok yürür.
Yayınına yazmış olduğu bir mektupta şöyle demiş.
Her şey bir yana yürüme arzunu sakın kaybetme.
Ben her gün sağlığım için yürüyorum.
ve her türlü hastalıktan yürüyerek uzaklaşıyorum.
Kendimi en iyi düşüncelerime yürüyerek götürdüm ve şimdi...
insanın kurtulamayacağı hiçbir can sıkıntısı düşünce bilmiyorum demiş.
Bu arada Kierkegaard'ın ilk hakiki flanör filozof olduğu düşünülüyor.
Flanör ne Merve? Ben bu kelimeyi çok severim.
Böyle sakince kentte dolaşan ve gezerken de gözlemler yapan sürekli düşünen insanlar ama belli bir amaçları yok.
Yani Yusuf Atılgan'ın aylak adamı gibi düşünün.
Tam bir kentli gezgin.
Hatta Said Faik abası yanık içinde bunu diyebiliriz.
Ünlü flanörlerden var.
Walter Benjamin bunu şöyle açıklıyor.
Kendisi Paris sokaklarına yıllarca arşınlamıştır.
Der ki cadde flanör için konuta dönüşür.
Sokaktaki adam kendi dört duvarının arasında nasıl evinde olduğunu duyumsarsa flanör de bina cepheleri arasında kendini evindeymiş gibi duyumsar.
Charlie Chaplin filmlerini hatırlayın.
Hani böyle başıboş avare gibi gezerdi ama aslında orada bir gözlem de yapıyordu.
Kalabalıkları içinde hep yalnızdı.
Kierkegaard da böyle amaçsız bir şekilde oradan oraya gezermiş Paris sokaklarını arşınlarmış.
Aslında bir filozofun bu şekilde flanörlük yapması bana tuhaf geliyor.
Bilmiyorum size geliyor mu? Çünkü filozoflar benim kafamda hep böyle yalnız takılan münzevi adamlar olduğu için.
Ama flönerler kalabalıkla yaşayanlar yani o kentin sokaklarında.
Hani edebiyatçı olsam flöner olurdum kesinlikle orası net.
Ki çoğu edebiyatçı öyle hani gözlem için dışarı çıkıyorlar.
Kierkegaard kafasını nasıl topladı yani öyle bir felsefe yaptı onu düşündüm.
Bilemiyorum Altan o kadar kalabalıkta.
Ama ben de böyle bazen kalabalıklar içerisinde çalışmayı çok severim.
Hani giderim çok kalabalık bir yere otururum.
Bilgisayarımı alıp bir anda odaklanırım enteresan bir şekilde.
Ara arata böyle milleti keserim, gözlemlerim.
Anlamışsınızdır zaten podcastlerinde diyorum ya.
İşte arka masamda biri oturuyor, yan masam şöyleydi falan bir gözlemcilik var.
Ama bu dikizli yapmak anlamında değil.
Yani flanörlük bana çok uygun açıkçası.
Çünkü bazen çok yalnız kalmak istiyorum.
Bazen de kalabalıklar içerisindeki o yalnızlığı arzuluyorum.
İnsanlar olsun hem de ben orada yalnız olayım.
Bilmiyorum sizde böyle bir ruh hali var mı?
Eskiden Londra ve Paris flanörler için en cazip yerlerdenmiş.
Hatta Bodler bir keresinde o da flanör.
Brüksel'e gidiyor ve demiş ki ya burada hiç vitrin yok.
Brüksel'de flanörlük yapmak olanaksız demiş.
Çünkü görülebilecek bir şey yok.
Caddelerden yararlanabilecek hiçbir şey yok demiş.
Peki sinema dünyasında yürümekle ilgili bir şeyler var mı?
Tabii ki var. Tarkovski'nin Stalker filmi var.
O yürüyüşten sonra bir daha hiç kimse eskisi gibi olmamıştı hatırlarsanız.
Benim çok çok sevdiğim üçleme bir film var.
İzlemediyseniz mutlaka tavsiye ediyorum.
Valla Netflix'te vardı en son.
Şu an var mı bilmiyorum. Before Sunrise, Before Sunset ve Before Midnight.
Hayatımda izlediğim en güzel filmlerden.
Bu arada ne kadar çok konuşmuşum ya.
Hani beni durduran biri olmayınca şey modundayım.
Sabaha kadar buradayız.
Neyse son olarak Frederick Gross diyor ki Yaşamlarını ofiste klavye tıkırdatarak geçiren o dalgın, o soyutlanmış insanları düşünüyorum.
Dedikleri gibi bağlılar.
Peki ama neye bağlılar?
Saniyede bir değişen informasyona, imaj, sayı, tablo, grafikseline bağlılar.
İşten sonra ise doğru metroya veya otobüse giderler.
Yani hep bir hıza bağlıdırlar.
Bu sefer bakışlar telefon ekranına mıhlanır.
Parmaklar hafifçe de olsa...
hala hareket halindedir.
Mesajlar, görüntüler akmaya devam eder ve daha günü görmeden akşam olur.
Sıra televizyondadır.
Alın size bir ekran daha.
Peki bu insanlar hiç toz kaldırmadan, birbirleriyle temas etmeden hangi boyutta?
Hepsi birbirinin aynı hangi mekanda?
Yağmurmuş, güneşmiş, hiçbir şeyin fark etmediği hangi zaman diliminde yaşıyorlar?
Yollar ve patikalarla bağı kopmuş bu hayatlar insanlık durumunu unutturuyor onlara.
Ne dersiniz? Üzerine düşünülmesi değil mi bu sözler?
Ve bu podcast'ı Kant'ın şu sözüyle kapatmak isterim.
İzleyeceğim yolu ben çizdim.
Yürümeye bir kere başladım mı?
Hiçbir şey durduramaz beni der Kant.
İzleyeceğimiz yolu çizelim ve hiçbir şey durduramasın bizi.
Sneaks Up Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Açıklamalara bırakmış olduğum linke benim gibi sneaker sevdalarını bekliyorum.
Bu cumartesi tekrar görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
