
Transkript
Renault Clio E-Tech Full Hybrid Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba ben Merve.
Bugün yaşam görevimizi nasıl keşfederiz?
Doğuştan gelen o içsel gücümüzle nasıl tekrar bağlantıya geçeriz?
Meslek yolumuzu nasıl çizeriz ve o alanda nasıl uzmanlaşırız, nasıl ustalaşırız?
Bunu konuşacağız. Yaşam görevimizi bulma stratejilerimizden bahsedeceğim sizlere.
Robert Greene'in Ustalık adlı kitabında...
En en önemli gördüğüm kısımlardan biri burası olmuştu.
Bir alanda ustalığa giden yoldaki ilk adım bence en önemli adımımızdır.
Bu da kendimizi keşfetmemiz tabii ki, yaşam görevimizi keşfetmemiz.
Hani böyle ünlü dahilerinde hayatlarında bir kırılma anı vardır, bir dönüm noktaları vardır ve içlerindeki o gizli güce ulaştıkları bir dönem vardır, bir potansiyele ulaşma süreci.
Bundan da bahsedeceğim sizlere.
Ustalıktan kasıt şu aslında Robert Greene'in tanımıyla yaratıcı mükemmelliğin.
En üst seviyesi ustalık.
Bu her ne işle meşgulseniz bu işin disiplinini, alanınızı tam olarak kavradığınızı gösteren bir şey.
Ama bence bunun bir sınırı yok.
Hani şey diyemeyiz. Ya ben bu işte tamamım ya.
Tamam artık oldum ben.
Bunu demek bana çok saçma giriyor.
Çünkü sürekli hayat boyu devam eden bir süreçmiş gibi hissediyorum.
Bir tap noktası olmadığını düşünüyorum.
Ucu, sınırı, bucağı yok.
Ama tabii ki şu var her ne işle meşgulsek o işin bir piri vardır ya işte ustasıdır o işin.
En top noktası odur.
Yani Robert Greene'in kastı da bence bu.
Çünkü ustalar çığır açan işte böyle keşifler yapanlar bir sanatla uğraşıyorsa o sanat biçimini kökten değiştirmeye çalışanlar.
Bir şeyler icat edenler veya alanlarındaki paradigmayı değiştiren uzmanlar.
O yüzden bu insanlar çok önemli.
Yani bazı insanları diğerlerinden daha yaratıcı kılan bir şeyler var değil mi?
Belki genetikleri belki şansları yaver gitti belki aileleri muhteşemdi ya da çok güzel okullara gittiler bunları bilemeyiz ama Göte diyor ki tıpkı bir heykele dönüştüreceği
ham maddeyi elinde tutan bir heykel tıraş gibi herkes kendi kaderini.
Kendi elinde tutar. Hepimiz bir şeyleri yapabilme becerisiyle dünyaya geldik.
Ham maddeyi istediğimiz biçime getirme yeteneği öğrenilmeli ve dikkatle geliştirilmelidir.
Burası çok önemliydi arkadaşlar.
Göte o kadar güzel bir söz söylüyor ki.
Burayı tekrar etmek istiyorum.
Kalbinizde işlesin istiyorum çünkü.
Hepimiz bir şeyleri yapabilme becerisiyle dünyaya geliriz.
Ham maddeyi...
İstediğimiz biçime getirme yeteneğini öğrenin diyor ve bunu dikkatle geliştirin.
Aslında bugün bahsedeceklerim de bunun üzerine.
Görev çağrısı yani kendi yıldızınızı takip etmek.
Ustaların çoğunun yaptığı şey bu.
Mesela 1877 yılında Paris'te babası yün taciri olan Louis Renault kendi yıldızını takip edenlerden biri.
Onun da makinelere merakı var.
Hatta daha 5 yaşında istasyonlardaki lokomotifleri işte onların buhar kazanlarını bacalarını incelemeye başlıyor.
Ve 15 yaşına geldiğinde ise motorlu arabalara merak salıyor.
Kendisi gibi diğer iki kardeşi de arabalara oldukça meraklı.
Renault aldığı ilk aracı sadece binmek için almıyor.
O aracın hemen hemen bütün parçalarını söküyor, inceliyor, araştırıyor ve derken bu meraka kardeşleri de dahil oluyor.
Renault ve kardeşlerinin üretmiş olduğu ilk araç Binz.
1898'de sokaklarda görülmeye başlanıyor ve aradan tam 125 yıl geçti.
Neredeyse 5 nesildir trafikte hala Renault en çok gördüğümüz araçlardan biri.
Clio zaten dünya çapında da en çok satan araçlardan.
İşte bu ustalıktır arkadaşlar.
Yani bir asırı geçkin bir başarıdan bahsediyoruz.
Renault deyince tabii ki de Renault ailesinin şüphesiz en sevilen üyelerinden.
Clio geliyor hemen aklımıza.
Clio'nun 30 yıllık başarı hikayesinde de yepyeni bir heyecan var.
Clio E-Tech Full Hybrid 145 beygir arkadaşlar.
Geçen gün trafikte gördüğüm bayıldım.
Harika bir tasarım. Hatta böyle uzaktan gördük arkadaşımla.
Şey diyorum ben önce rengi zaten beni çarptı böyle.
O neymiş ya falan böyle yaklaşmaya çalışıyorum.
Bu kadar hoşuma gitti. Ama yani boşuna da hoşuma gitmemiş.
Çünkü yeni Clio E-Tech full hibrit arkadaşlar ve şehir içinde %80'e varan elektrikli modda sürüş imkanı sunuyor.
Bu da daha az yakıt maliyeti demek.
Bence bu devirde... Çok çok önemli bu.
Merve ne kadar az yakıyor sen bize onu söyle dediğinizi duyar gibiyim şu an.
Emniyet kemerlerinizi sıkı takın arkanıza yaslanın söylüyorum.
100 kilometrede ortalama 4,2 litre yakıt tüketimi var.
Harika yani benzinli araçlara göre daha düşük ve daha ekonomik.
100 kilometrede 150 TL'den daha ucuza geliyor.
Benim gibi matematikçi olmayanlar için bunu açıklama gereği duydum.
Oldukça az. 100 kilometrede 150 TL'den daha ucuz.
Şu an benzin 34,5 TL diye hatırlıyorum.
Ayrıca Esprit Alp'in donanımıyla çok sportif ve etkileyici bir tasarımı var.
Ben sportif arabaları daha çok seviyorum.
Daha çok ilgimi çekiyor. Bir de biliyorsunuz sürdürülebilirlik Clio için çok önemli.
Clio E-Tech Full Hybrid'de biyobazlı ve geri dönüştürülmüş malzemeler kullanılmış.
Döşemelerinin, kapılarının ve gösterge panelinin malzemeleri %60 oranında bitki lifi içeriyor.
Bunu öğrenecek gerçekten çok şaşırmıştım.
Bir de bir şey itiraf etmek istiyorum.
Ben elektrikli arabaların sesine bayılıyorum.
Yani özellikle böyle sessiz bir ortamda hani böyle garajdan falan çıkıyorlarsa dönüp bakıyorum böyle özellikle dinliyorum.
Çünkü çok futuristik bir ses gibi geliyor kulağıma ki zaten öyle.
Gelecekte bence her yerde elektrikli araç göreceğiz artık.
Bir de hiç hoşlanmadığım şeylerden birisi sürekli benzin istasyonuna uğramak zorunda kalmak.
Clio E-Tech Full Hybrid.
Dolu depoyla 900 kilometreye varan bir sürüş menziline sahip.
Full hibrit motoru sayesinde zaten böyle belli bir hıza kadar elektrikli motorla gittiğimiz için %40'a varan yakıt tasarrufu sağlıyor.
Merve tam aradığım arabayı anlattım diyenler Renault Clio E-Tech Full Hibrit ile 100 kilometreyi 150 TL'den daha ucuza gitmek isteyenler açıklamalardaki linke tıklayıp Clio E-Tech Full Hibrit'i
hemen inceleyebilir.
Hadi devam edelim. Şimdi belirli becerileri kazanmamız gereken bir işe koyulduğumuzu düşünelim.
Mesela fotoğraf çekmek gibi.
Gittiniz profesyonel bir fotoğraf makinesi aldınız.
İlk başta hiçbir şey bilmiyorsunuz.
Bakıyorsunuz işte enstantane, diyafram.
Alan derinliği, pozlama süresi, netleme, RAW mu çeksem, JPEG mi çeksem, ISO değerleri kaç olmalı, flash kullansam mı, kullanmasam mı?
Böyle bir keşmekeş vardır ya.
Sonra bir basarsınız da ekran şöyle.
Her şey yok olmuş. Ruhlar alemi gibi bir fotoğraf çıkar.
Böyle her yer bembeyazdır.
Bir cennet görüntüsü ve herkes flu.
Sonra soranlara şey dersiniz.
Ben de hayalet fotoğrafçısıyım ya.
Ama sonra çeke çeke artık bir akıcılık kazanırsınız.
Deneye yanıla, deneye yanıla.
O ilk baştaki ürkek haliniz bir şekilde gider.
Ve hatta öğrencilik aşamasından uygulayıcılığa geçmeye başlarız.
Kendi fikirlerimizi denemeye başlarız.
İşte birilerinden geri bildirim alırız.
Bilgilerimiz genişler, yaratıcılığımız artar ve artık yalnızca bir şeylerin nasıl yapıldığını öğrenmek yerine Kendi tarzımızı, kendi bireyselliğimizi o oyuna katmaya çalışırız.
Ve yıllar sonra belki de bu sürece biz sadık kaldığımız sürece çekmeye devam ettikçe ustalığa giden başka bir adım ortaya çıkar.
Ve artık o fotoğraf makinesinin tuşları parmaklarınızın bir uzantısı gibi olur.
Tak tak tak tak çekersiniz.
Yani öyle bir içselleştirirsiniz ki onu o sizin bir uzvunuzmuş gibi olur.
Ben mesela ilk araba sürmeye başladığımda çok korkuyordum.
Nasıl trafiğe çıkacağım acaba falan diye düşünürken şu anda drift atıyorum.
Tabii ki öyle bir şey yapmıyorum.
Ama olayı anladık.
Yani öyle bir an geliyor ki artık kurallarını çok iyi öğrendiğimiz için bunları yıkacak ve yeniden yazacak kişi biz oluyoruz.
Oyunun kurallarını baştan yazanlar veya yıkanlardır ustalar o yetkinlikli olanlar.
Bu arada her alanda olabilir.
Mesela şu an aklıma dünya bilardo şampiyonumuz Semih Saygın Er geldi.
Kendine has elli atış tekniği geliştirmiş ve bunları kaydettirmiş.
O da Bilardon'un ustası.
Şimdi ilk başta çırağız değil mi hepimiz?
Sonra yaratıcı aktiflik dönemimiz geliyor ve son olarak da ustalık.
Gücün en üst düzeyi ise ustalık arkadaşlar.
1990'lı yıllarda İtalyan sinir bilim uzmanları ilkel atalarımızın böyle gitgide gelişen o avlanma becerisini ve günümüzdeki ustalık biçimine dönüşmesini açıklayabilmek için
bir şey keşfetmişler. Maymun beyinlerin üzerinde yapılan bir araştırmada maymunların belirli motor nöronlarının yalnızca böyle işte bir muzu tutayım bir fıstık alayım böyle bir şeyler için değil de hani belli bir hareketi
yaparken değil. etleri yapan bir başkasını izlerken ateşlendiğini keşfetmişler o nöronların.
Bunlara da zaten ayna nöronlar diyoruz değil mi?
Ayna nöronlar çok önemli.
Çünkü ustalığın da zaten altında bu var.
Tarihte de bu var. Ayna nöronlar.
Biz başkalarını gözlemleyerek, onların gösterdikleri yolu izleyerek öğreniyoruz değil mi?
Geçen bir aile izledim.
İşte anne baba, bir tane de bebek var.
Bebek böyle sürekli oturuyor.
Aileyi gözlemliyor belli ki.
Hem oyun oynuyor hem ailesini gözlemliyor.
Kadın da salonun halısını süpürürken eşi sürekli gelip halıyı kaldırıyor.
Kadına yardım ediyor sürekli.
O kaldırıyor o süpürüyor. O kaldırıyor o süpürüyor ve dönüşümlü olarak.
Sonra bir gün evde baba yok sanırım.
Anne yine halıyı süpürüyor.
Bebek o kadar küçük ama gidip...
halıyı kaldırıyor. Babasının yaptığı şeyi taklit etmiş, öğrenmiş yani.
İşte böyle yani aynı nöronlar işte bu işe yarıyor.
İlkel atalarımızın görsel ve sosyal özellikleri de böyle böyle gelişti.
Birbirlerine bakarak öğrendiler ve 2-3 milyon yıl önce avlanmaya başladılar.
Sonra yavaş yavaş bu işte yaratıcılık kazandılar ve bu karmaşık beceriyi çözmeyi başardılar.
Nasıl oldu bu? Sürekli tekrar ede ede değil mi?
Deneyim kazana kazana, tekrarlaya tekrarlaya, birbirlerine baka baka iyi araç gereç yapmaya başladılar.
Deneye yanıla ama hiçbir adımı atlamadan.
Yani bu önemli bence.
Yani YouTube'da bile eğitici videolar izleyerek böyle uzmanlaşanlar var.
Bilmiyorum hiç gördünüz mü? Gerçekten o işin uzmanı olmuş.
Yani izleye izleye senelerce böyle deneye yanıla yapanlar var.
Ama şu da var.
Binlerce insan. Bazı alanlarda olağanüstü bir çaba verdiği halde görece olarak çok azı belirli bir noktaya gelebiliyor.
Mesela size tarihi bir örnek verecek olursam Sir Francis Galton ve kuzeni Charles Darwin'e örnek verebilirim onların yaşamını.
Galton'un IQ'su Darwin'den çok çok daha yüksek bunu uzmanlar söylüyor.
Hatta 200 olduğunu söyleyenler var ama eminim çoğunuz onun adını bile duymadınız belki.
Bir bölümde de bahsetmiştim ondan bunu biraz da kendi yaptı diye hatırlıyorum.
Antisemitizmden bahsetmiştik.
Neyse Galton'un ayki su dediğim gibi Darwin'den çok yüksek ve adeta o sülalenin altın çocuğu.
Ve herkesin ondan çok büyük bir beklentisi var.
Ama Galton çalıştığı hiçbir alanda ustalaşamamış bir isim.
Bu arada tabi ki bilime katkısı çok büyük.
Onu asla yatsımıyorum ama şu an Darwin'le kıyaslıyoruz.
Darwin'e baktığımız zaman çok sıradan bir çocuk.
Zekası orta seviyelerde çok hızlı kavrayamayan bir çocuk hatta.
Peki Darwin'in Galton'dan ne farkı var?
Neden o ön plana çıktı?
Nasıl ustalaştı? Daha önce de bahsetmiştim çocukken en büyük tutkusu biyolojik örnekler toplamak.
Doktor bir babası var oldukça egolu ve kibirli bir baba.
Onun da doktor olmasını istiyor.
Tıp fakültesine gönderiyor fakat burası Darwin'in hiç ilgisini çekmiyor.
Sonra kiliseye veriyor babası belki diyor din adamı olur.
O da olmuyor. Darwin gidiyor bir araştırma gemisine katılıyor ve miçoluk yapmaya başlıyor.
Hem de araştırmalar yapıyor o sırada.
Darwin'in bu işi kabul etmesinin sebebi koleksiyonculuk tutkusu.
Çocukluğundan beri dediğim gibi örnekler topluyor, koleksiyonlar topluyor ve gideceği yerlerden işte fosiller, kemikler toplamak için bu işi kabul ediyor.
Tüm enerjisini...
Bu işe kanalize ediyor ve o kadar çok çeşit topluyor ki gemi doluyor resmen o şekilde geri dönüyor ve zaten döndüğünde kafasında da bir kuram oluşmaya başlıyor.
Bu dünyayı yerinden oynatacak kuram.
5 sene geçiriyor denizlerde ve İngiltere'ye dönünce hayatını evrim teorisine adamaya karar veriyor ve üstelik bu süreçte saygınlığını da kanıtlaması gerektiği için 8 yıl boyunca
midyelere inceliyor bunu anlatmıştım ama.
Konuya duymuş olduğu yoğun ilgi ve bağlılığı hiç bitmiyor işte evrim üzerine araştırmaları.
Şimdi buraya dikkat arkadaşlar.
Çünkü bu anlattığım hayat öyküsünün temel unsurları Tarihin tüm büyük ustalarının yaşamında yinelenen bir şey.
Darwin'i anlattım size.
Burada hepsinin hayatında yinelenen bir şey var.
Şuydu bu. Birincisi bir gençlik tutkusu.
Ne dedim koleksiyonculuk yapıyor.
Sürekli çocukluğundan beri bir şeyler topluyor.
Deniz kenarından oradan buradan sürekli topluyor ve babasıyla papaz oluyor hatırlayın.
Ya da bir eğilimi.
Bir gençlik tutkusu ya da bir eğilimi olması gerekiyor.
Sonra bunu uygulayacakları, bunu keşfetmelerini sağlayan bir fırsat.
Fırsat çıktı mı karşısına? Evet.
Sonra enerji ve odaklanma ile canlandıkları bir çıraklık dönemi.
Gemide miçoluk yaptı.
Sonra daha fazla çalışma ve bu süreçte daha hızlı ilerleme yetenekleri öğrenme isteklerinden kaynaklanıyor.
Çalıştıkları alana duymuş oldukları o derin bağdan kaynaklanıyor.
Bu yoğun çabanın kökünde genetik ve doğuştan gelen bir nitelik yatıyor.
Bu nitelik geliştirilmesi gereken bir yetenek ya da beceri değil arkadaşlar.
Belirli bir konuya karşı duyduğumuz o derin o güçlü eğilimlerimiz olay bu.
İşte bu eğilim.
Kişinin özgünlüğünün yansımasıdır diyor Robert Greene.
Özgünlüğümüzü ortaya çıkaran şey ise bizim belirli etkinliklere ya da çalışma alanlarına doğuştan gelen, doğuştan yönelik olan eğilimlerimiz.
Burası çok önemli. Müzik olur, matematik olur, fotoğraf olur, yemek olur, inşa etmek olur, bıdı bıdı konuşmak olur benim gibi.
Sorun çözmeye çalışıyor olabilirsiniz.
Her şey olabilir arkadaşlar. Her şey.
Aklı hayale gelmeyecek şeyler bile olabilir.
Hatta geçen gün Celal Şengör'ü izliyordum.
O böyle bağırıyor. Diyor ki tutkunuzu bulun.
Tutkunuzu bulun. Bu çok önemli bir şey diyor.
Dedim ki ne kadar haklıyız.
Zaten bu konuyu çekmeye de onu izlerken karar vermiştim.
Onun jeoloji olan merakı çok küçük yaşlarda başlıyor.
Jules Verne'in kitaplarını okurken başlamış ve tabii ki devamı da gelmiş.
Tutkusunu bulmuş ya o kitapları okurken.
Hani şey deriz ya bir kitap okudum ve hayatım değişti.
Gerçekten Celal Şengör bugün dünyanın en saygıcı geologlarının arasında gösteriliyorsa bunun sebebi çocukken okumuş olduğu Jules Verne'in kitapları.
Kendisi de bunu söylüyor zaten.
Önemli olan tutkunuzu bulmaktır diyor her zaman.
Ve canım Doğan Cüceloğlu'nun bir deyişi var.
Gönlünüzün muradını bulun der.
Çok seviyorum o sözü. Kutkunu bulmak, gönlünüzün muradını bulmak.
İşte bu aşamadan sonra ustalaşan insanlar bu eğilimi başkalarına oranla daha derinden ve daha açık bir şekilde hissederler.
Böyle içlerinden yükselen bir görev çağrısı gibi duyarlar onu ve bu onların düşüncelerini, düşlerini, her şeyini tahakküm altına alır.
Ele geçirir, kuşatılırlar o ses tarafından, o görev çağrısı tarafından.
Ve şans eseri ya da kendi çabalarıyla bu eğilimin tezahürü olan bir...
meslek seçebilirler derinden hissettikleri bağlantı ve arzu Onları sürecin verdiği acılara, öz kuşkulara, çok sıkıcı, berbat çalışma saatlerine,
kaçınılmaz engellerle başa çıkmaya, kötü eleştirilere, bunlara dayanmalarını sağlar o içindeki tutku.
Başkalarının sahip olmadığı bir dayanıklılık geliştirirler, bir özgüven geliştirirler.
İşte ben bugün bunu anlatacağım size, göreve çağrı kısmını anlatacağım.
Çünkü bence ustalık sürecinin en önemli kısmı yaşam görevi.
Şöyle ki dahi sözcüğü ilk olarak latince de karşımıza çıkıyor.
İnciniyum ve bu başlangıçta her insanın doğumunu izleyen bir koruyucu ruha verilen isimmiş dahi.
Daha sonraları her insanı özgünce yetenekli yapan doğuştan gelen niteliklerimiz için kullanılmaya başlandı.
Ama başlangıçta koruyucu ruh gibi bir anlamı varmış.
Bizler de aslında genetik özgünlüğümüzün bir parçası olarak hepimiz sahip olduğumuz eğilim yönünde ilerleme kapasitesine ve özgünlüğe sahibiz değil mi?
İçinizdeki çağrıyla eğer ki İletişiminizi koparırsınız.
Yaşamınızda belki hadi şans eseri biraz başarı kazandınız diyelim.
Mesela sırf böyle kazancı harika diye bir iş seçtiniz ama eninde sonunda ne olacak biliyor musunuz?
Gerçek bir arzunuzun olmayışı çünkü o işi siz parası için seçtiniz.
Sizi ele geçirecek ve çalışmalarınız adeta mekanikleşecek.
Bir makineye dönüşeceksiniz.
Kolay zevkler için yaşamaya başlayacaksınız.
Peki Merve biz gönlümüzün muradını yani tutkumuzu nasıl bulacağız diyorsanız eğer Robert diyor ki yaşam görevinize ya da yaşam sürenizde başarmanız gereken şeylere sizi yönlendirecek
bir içsel güce zaten sahipsiniz.
Ve çocukken siz bu gücü...
Açıkça fark ediyordunuz doğal eğilimlerinizle uyumlu konularda ve etkinliklere zaten yönleniyordunuz çocukken ve aradan yıllar yıllar geçtikten sonra önce anne ve babanıza belki akrabalarınıza
belki akranlarınıza daha fazla kulak vermeye başladınız ve sizi yoran günlük kaygılara kapıldıkça bu içinizdeki güç ne oldu güle güle canım dedi gitti.
Kim olduğunuzda nelerin size özgünü yaptığıyla bağlantılarınızı kesmeniz sizin mutsuzluğunuzun kaynağı olabilir.
Ustalığın ilk adımı her zaman içe doğrudur.
Gerçekten kim olduğunuzu öğrenmek ve bu doğuştan gelen gücünüzle tekrar bağlantı kurmaktan geçer.
Ve bunu açıkça anladığınız zaman en uygun meslek yolunu zaten bulacaksınız diyor Robert.
Ve her şey yerli yerine oturacak o saatten sonra.
Bu süreci başlatmak için de asla geç değil.
Bu göreve çağrı olayı zaten Joseph Campbell'ın biliyorsunuz kahramanın yolculuğunda da vardır.
Sinemada kahramanın yolculuğu bölümünde değinmiştim buna.
Hayatımızın baş kahramanı kim arkadaşlar?
Biziz değil mi? Ve bu çağrı, göreve çağrı hayatımızın en önemli aşamasını oluşturuyor.
Mesela Leonardo da Vinci'den bahsedelim.
Onun görev çağrısından, onun ustalığa giden yolundaki görev çağrısından.
Şöyle ki şimdi da Vinci'nin hayatı aslında biliyorsunuz ki Talihsizliklerle başladı çünkü evlilik dışı dünyaya gelmiş bir çocuktu.
O yüzden üniversiteye gitmesi ya da soylu mesleklerden birine kabul edilmesi yasaktı.
Hayatta bazen talihsizlik olarak gördüğünüz şeyler aslında talihiniz olabilir siz bilmeseniz de.
Bilmiyorum ben hep böyle düşünüyorum.
Da Vinci eğer evlilik dışı bir çocuk olmasaydı belki o da...
Babası gibi noter olacaktı ve biz bu dahinin belki adını bile duymayacaktık arkadaşlar.
Da Vinci küçükken ormanlarda kırlarda gezerken böyle adeta büyüleniyormuş o gördüğü eşsiz manzaralar karşısında ve bir gün babasının masasından kağıt çalıyor.
Çünkü o zamanlar kağıt zor bulunuyor çok kıymetli.
Ormana gidiyor bir kayanın üstüne oturuyor ve saatlerce...
Manzara resmi çiziyor.
Hatta kötü havalar için oraya bir barınak bile inşa etmiş kendince.
Ve çizdikçe o gözlem yeteneğinin geliştiğini, yakaladığı ayrıntıların resimlerini adeta canlandırdığını fark ediyor.
Bir keresinde çizdiği beyaz süsen çiçeğini böyle çok dikkatle incelerken bu bitkiyi bir tohum olarak hayata başlatan, onu bu süreçlerden geçirip böyle güzel bir çiçek olarak
büyüten ve başka hiçbir çiçeğe...
Benzememesini sağlayan şey acaba ne?
Çiçeklerin başkalaşımını düşünmeye başlıyor.
Bizim de aslında başka hiç kimseye benzemeyen tıpkı o süsen çiçeği gibi her çiçek birbirinden farklı.
Biz de böyleyiz. Bizim de hiç kimseye benzemeyen özelliklerimiz var.
İşte onu bulmak lazım.
Da Vinci'yi diğerlerinden ayıran noktalardan biri de belki de her gün önünden geçip gittiğimiz ama üzerine bir kere bile düşünmediğimiz şeylere kafa yorması.
Dahilerin çoğunun yaptığı şey bu.
Hatta Celal Şengör dedi ki kafaya takın ya bir şeyleri merak edin dedi.
İlber Hoca da aynısını dedi. Meraklı olun bir şeyleri merak edin ilgi duyun üstüne gidin dedi.
Da Vinci'ye Floransa'da 15 yaşında Verrocchio'nun atölyesine kabul edildi.
O dönemin en ünlü sanat atölyelerinden birisi orası.
Çizimleri çok beğenildi ve burada ona stüdyo çalışmalarına gerekli olacak.
Mühendislik dersleri, kimya dersleri gibi konularda eğitim verildi.
Leonardo bunları öğrenmeye hevesliydi evet ama yalnızca ona verilen görevi işte bu verilen derslere bunlarla yetinmeyeceğini de fark etti ve ne yaptı?
İstese ustası Verrocchio'yu taklit edebilirdi.
Para kazanabilirdi bu şekilde bir şeyler yapabilirdi ama bunu yapmadı.
Yeni bir şeyler keşfetmek istedi.
Kendi katkısını ortaya çıkarmak istedi.
Kendini keşfedip bunu ortaya koymak istedi.
Bence bu kısım çok önemli.
Green'in anlattığı o ustalığa giden yolda aslında anlattıklarının özünü Da Vinci'nin hayatında görüyoruz.
Şöyle bir olay var. Ustası Verocchio'ya bir resim siparişi geliyor atölyeye.
Meryem'e müjde resmi.
Luca 26-38'de bahsedilen konu.
Bunun resmini istiyorlar.
Ve bu resimde Verocchio Leonardo'ya da yer veriyor.
Hani birlikte yapacaklar. Ve bu onun ustalık döneminin başlangıcı niteliğinde bir resim oluyor arkadaşlar.
Peki o... Ne yapıyor?
Ustasını taklit etmek yerine meleğin yüzünü çizerken farklı bir yöntem uyguluyor.
Daha yumuşak bir hava katmaya çalışıyor, renk geçişleri yapmaya çalışıyor ve bu ruhsal ifadeyi yakalamak için bir kilisede saatler geçiriyor.
Dua edenlerin yüzlerini inceliyor.
Meleğin kanatlarını ise daha gerçekçi yapabilmek için pazara gidiyor, bir kuş alıyor ve saatlerce o kuşun kanatlarının işte bedeniyle olan bağlantısını inceliyor.
Zaten o resme bakın.
Bildiğiniz kuş kanadı gibi.
Hani çok gerçekçe. Bundan sonra da şunu düşünüyor.
Acaba insanlar gerçekten uçabilir mi?
Hani kuşlar gibi. Kuşlara kafayı takıyor.
Daha önce de bakın çiçeklere kafayı takmıştı.
Kuşların uçuşundaki bilimi çözmeye çalışıyor.
Kafası hep bu şekilde çalışıyor.
Da Vinci Podcast'ımı hatırlayın.
Yani bir fikir hep böyle başka bir fikri doğurur, besler onun kafasında.
Hep bir şeyleri merak eder.
Ve o merakları onu peşinden sürükler.
İşte bu da ustalığa giden yolda mihenk taş.
Merak ve Da Vinci sadece bir ressam değil biliyorsunuz.
Mimarlık, mühendislik, hidrolik, anatomi, heykel ne ararsanız var pek çok şeyle uğraşıyor.
Hezar fan zaten ama gördüğünüz gibi beslendiği alanlar çok fazla.
İşte bir işte ustalaşmak için ilgi alanınızın dışında da bir besin takviyesi almanız lazım.
Da Vinci birkaç farklı projeyle aynı anda ilgilendiği için kafasının daha iyi çalıştığını söylüyor.
projelerin arasında çeşitli bağlantılar kurabildiğini algılıyor.
Çünkü bunun nasıl bir faydası olacağını size Da Vinci'nin bronz atıyla açıklayabilirim.
Milano Dükü'nün babası anısına biliyorsunuz bir bronz heykel isteniyor.
At heykeli çok heybetli bir heykel.
Merve biz bunu bilmiyoruz diyenler muhtemelen bu kanala yeni geldiniz.
Michelangelo bölümünde bundan bahsetmiştim.
Şöyle ki bu bronz at antik Roma'da daha önce hiç kimsenin yapmadığı boyutlarda olacak.
Çok büyük ve bu kadar büyük.
Bir parçayı yekpare yapabilmek için sadece ressam olmak yeter mi arkadaşlar?
Yetmez. Mühendislik bilgisi de gerekir.
İşte Da Vinci'nin mühendislik bilgisi burada çok işine yarıyor.
İlk başta bu heykeli kilden yapıyor.
Sonra bronz olarak yapacak zaten.
Ve tümüyle yeni bir kalıplama modeli geliştirdi.
Yekpare yapmak için. Ama sonra savaş patladı ve bu bronzat hiçbir zaman yapılamadı.
Tabii ki en başta Michelangelo halay etti hatırlarsanız.
Michelangelo pot. kesimde atışmalarını anlatmıştım.
Leonardo'nun çalışmaları uzun sürüyor.
Hani üstüne uzun uzun düşünüyor.
Ama bu at yapılmadı.
Ne oldu? Ona deneyim kazandırdı.
Hani artık büyük boyutlu nesneleri yaparken kullanacağı tekniği buldu belki de.
Hani Esaretin Bedeli filminde bir replik vardır meşhur.
Yeniden başlamaktan korkma.
Bu sefer sıfırdan değil tecrübelerinden başlıyorsun diyordu.
Da Vinci evet o bronz atı dökemedi kalıbını dökemedi ama tecrübeleri ona kalmış oldu.
Da Vinci'nin görev çağrısı yani gizli gücü.
Aslında çocukken baş gösterdi değil mi?
Onu babasının dükkanından kağıtları böyle gizlice alıp doğaya sürükleyen şey, çizim yaptırmaya zorlayan o içindeki gizli güç Veragio'nun atölyesine girmeye neden oldu.
Sonra ustasından çok şey öğrendi, gitgide uzmanlaştı ve en son...
Oyunun kurallarını kim yazdı?
Tabii ki de Da Vinci.
Hatta ustası Verocchio'nun onun bu yeteneğini gördükten sonra bir daha eline fırça almadığı söylenir.
Boynuz kulağa geçti derler.
O gizli güç onu kuşların kanatlarını, onların uçuşlarını izlemeye yönlendirdi değil mi?
Belki insanoğlu da uçabilir diye düşündü.
Anatomi çalışmaları için yüzlerce kadavrayı incelemeye yöneltti ki o dönemde yakalansa yaşayacaklarını biliyorsunuz.
Çok büyük cezası var. İstese çok daha fazla para kazanabilir miydi?
Kesinlikle evet. Sadece resim yaparak işte hatta seri üretim resimler yaparak bunu sağlayabilirdi.
O kadar böyle uzun uzun zaman harcamasına gerek de yoktu.
Hani diğer ressamların yaptığı gibi böyle çala kalem yapıp geçebilirdi.
Ama yapmadı. Çünkü derdi zaten para değildi.
Yaptığı işten aldığı keyif ona her zaman paradan daha çok mutluluk vermiş bir şey.
Evlilik dışı dünyaya geldi.
Evet o dönem için çok kötü bir şeydi.
Bu onun şansı oldu ve sonuna kadar içindeki o gizli gücü takip etti.
Kapasitesini biliyordu çünkü ve bunu sonuna kadar kullandı.
İşte Da Vinci'yi Da Vinci yapan, onu ustalığa götüren yol buydu.
İspanyol filozof José Ortega'nın bir sözü var.
Diyor ki tüm olası kişiliklerinin arasında her insan kendi gerçek ve özgün kişiliğini bulur.
İnsanı bu özgün kişiliğe çağıran sese biz...
görev çağrısı diyoruz.
Ama insanların çoğu bu çağrının sesini kısmaya kendini adar ve duymayı reddeder.
Bu sesi duymamak için kendi içlerinde bir gürültü oluştururlar.
Dikkatlerini dağıtırlar ve sahte bir yaşam yolunu gerçeğinin yerine koyarak kendilerini aldatırlar diyor.
Duyduğum en anlamlı sözlerden biri bu.
Tüm olası kişiliklerimiz diyor.
Evet birçok kişiliğe bürünebiliriz.
Pek çok olasılığımız var.
Ama cidden içlerinden biri bizim gerçek kişiliğimiz ve o diğerlerinin arasından bize sesleniyor.
Kalbimizin derinliklerinde duy beni diyor.
Yani o sese kulak verip Kendi yıldızını takip edenler gerçekten ustalar işte.
Tarihin en büyük ustalarının çoğu onları ileriye götüren bir güç ya da kaderin sesini duyduklarını itiraf etmişlerdir.
Hani çarşamba günkü podcast'ta size Marie Kondo'dan bahsetmiştim düzenleme ustası diye.
Dünyanın bu konuda en iyisi otorite konumunda düzenleme uzmanı.
Küçükken bayıldığını söylemişti.
Sonra temizlik tanrısının sesini duydum demişti ve onun dediklerini yapmıştı.
Şu an o geldi aklıma.
Napolyon podcastımda da size onun yıldızından bahsetmiştim hatırlarsanız.
Doğru adımı attığı sürece yükseldiğini hissettiği bir yıldızı vardı.
Filmi de geliyor az kaldı.
Kesin o yıldızı göstereceklerdir filmde.
Sokrates'in meşhur daimonu vardır arkadaşlar.
Yol gösterici ruh. iç sesi.
Onun da podcastı var kanalımda.
Bu sesin ilahi kaynaklı olduğunu düşünüyordu.
Uyarıcı bir iç ses.
Bazı olumsuz eylemlerden onun uzak kalmasını sağlayan bir ses duyduğunu söylerdi.
Bu bence kesinlikle vicdanımız o iç ses.
Hani kalbinin sesini dinlediyoruz ya o.
Göte içinde bir ruhun yaşadığını ve onu alın yazısını gerçekleştirmek için kendini zorladığını söylüyor.
Götenin zaten oldukça mistik bir kişiliği var.
Faust Oradan da anlayacağınız üzere 61 yılda tamamlanmış bir eserdir o.
Ve bu çağın hızlı insanı için bence çok uç değil mi?
61 yılda bir eseri tamamlamak.
Bu kadar yanma süresi çok uzun geldi belki size.
Bu çağın insanı hamlıktan yanmaya geçmek istiyor bence hemen.
Ortadaki o pişme süresini direkt atlamak istiyor.
Ustaların çoğunda böyle bir şey yok.
Onlar cidden hamdım, piştim, yandım.
Bunu yapıyorlar. Albert Einstein da zihnindeki kurguların yönünü şekillendiren, işten gelen bir sesten söz ediyor.
Bunlar evet kulağa çok mistik geliyor farkındayım.
Hani biz böyle sesler duymayabiliriz ama anlatılmak istenen şey hepimiz parmak izlerimiz kadar eşsiziz.
Hiçbirimiz diğeriyle aynı değil.
Asla değil. Özgünlüğümüz en çok ne zaman kendini belli ediyor biliyor musunuz?
Çocukluk dönemimizde.
O yüzden ben biyografi podcastlerimde en çok çocukluk kısmını anlatmayı seviyorum.
Leonardo doğduğu köyün o doğal dünyasını araştırdı, ona merak saldı.
Daha küçücükken bile zaten özgünlüğü ortaya çıkmıştı.
Ya da mantarların sihirli dünyası podcastimi hatırlayın.
Orada sıradan bir adamın profesörlere nasıl mantarlar hakkında bilgi verdiğini anlatmıştım.
Halbuki işin uzmanları onlar.
Aslında o çok yalnız bir çocuktu hatırlarsanız.
Kekeme olduğu için çocuk...
Çocukluğunda içine kapanmıştı.
Kafası hep eğik bir şekilde utangaç olduğu için öyle yürüdüğü için yerdeki mantarları göre göre ilgisini celbetti onlar ve sonra ne yaptı?
Bütün enerjisini bu işe verdi ve mantar uzmanı olmaya başardı.
Merakının peşinden gitmiş bir çocuk.
Yani kendini tanımak, kendini bilmek bölümünde de bahsettiğim gibi çocukluğumuz çok önemli.
Doğal eğilimlerimizi nasıl keşfedeceğimizin kalbi burada yatıyor.
Bu eğilimlerimiz benliğimizi değiştiriyor.
Selinliklerinden gelen güçler gibi bizi böyle biz istemesek de belirli bir yöne doğru çekiyor.
Sürüklüyor ya peşinden gitmek zorundasın.
Ve bu ilkel özgünlük kendini ifade etmenin bir şekilde yolunu arıyor.
Ve bu deneyimi en güçlü yaşayanlar da ustalar arkadaşlar.
Onlar o güç tarafından ele geçirilmiş insanlar.
Bu şekilde yaşıyorlar hayatını.
En keskin viraj tutku bölümümü hatırlayın.
Ne dediğimi anlayacaksınız.
O içten gelen gücün insanlara ne?
Neler yaptırabileceğini anlattım orada.
Ama bu sese kulak vermezsek ne olur?
En derin eylemlerimizle çelişen bir işle uğraşırsak ne olur?
Huzursuz hissederiz.
Yani ben buraya ait değilim hissi hiç gitmez içimizden.
Evet o işi yaparız belki ama akşam yatağa böyle...
Girdiğimiz anda o yastığa başımızı koyduğumuz anda bir huzursuzluk bir mutsuzluk kaplar içimize.
Eğer tam tersi olduysa ne şanslı kendi eğilimlerimizle paralel gidiyorsak o zaman biz zaten akışta oluyoruz.
Her şey çok kolay geliyor yani içimizden gelerek yapıyoruz.
Saatler akıp geçiyor farkına bile varmıyoruz.
Para için de yapmamış oluyoruz bunu.
Kimse size daha fazla çalışmalısın demediği halde siz bunu içinizden gelerek yapıyorsunuz.
ya da yaptığınız eylemlerin artık hangi işle meşgulseniz adeta böyle dışarıdan bir yerden geliyormuş gibi böyle çok hızlı ve çok kolay olduğunu fark ediyorsunuz.
Bu esinlenme işte. Esinlenme sözcüğü dışarıdan bir şeyin içimizde soluk aldığı anlamına geliyormuş.
O iç sesi duyanlara esinlenme de geliyor işte.
Robert Greene bunun için diyor ki doğduğunuz zaman Bir tohum atılmıştır.
Bu tohum sizin özgünlüğünüzdür.
Büyümek, kendini değiştirmek, tüm potansiyeliyle olgunlaşmak ister.
Doğal, özgüvenli bir enerjisi vardır.
Sizin yaşam göreviniz bu tohumu çiçek açacak duruma getirmek ve çalışmalarınızla özgünlüğünüzü ifade etmektir.
Gerçekleştirmeniz gereken bir alın yazınız vardır.
Bir güç, bir ses ya da herhangi bir biçimde bunu ne kadar kuvvetli hisseder ve sürdürürseniz yaşam görevinizi yerine getirme ve ustalığa ulaşma şansınız o kadar yüksek
olur. Bu gücü zayıflatan şey ise başka bir güce uyum göstermemiz.
Sosyal baskılara, aile baskılarına boyun eğmemiz.
Onların bizim için uygun görmüş olduğu hayat yolunu seçmemiz.
Sırf onların gözüne girebilmek için eğer başarılı olmayı hedefliyorsanız burada hemen bir parantez açmak istiyorum.
Prof. Dr. Özgür Bolat kendisini eminim tanıyorsunuzdur.
Üniversite sınavlarında Türkiye 56.sı oldu.
Boğaziçi'ni birincilikte bitirdi.
Harvard'ı 4 ortalamayla üstüne Cambridge'de doktora yaptı.
Kitaplarını da okumuştum bir dönem.
Çok kıymetli bir değer ülkemiz adına ve bütün bu başarılarının ardından bunların önemsiz olduğunu düşünüyor ve ne diyor biliyor musunuz?
Ben Türkiye'deki insan yetiştirme modelini hem ailelerde hem de okullarda değiştirmek isteyen biriyim.
Var gücümle bunun için uğraşıyorum.
Dünyada mutluluk sıralamasında 74.
sıradayız. Ailem, akrabalar, komşular, herkes Özgür yine birinci olmuş deyince babamı mutlu görünce benim bilinçaltıma şöyle bir şey yerleşti diyor.
İnsanlar beni birinci olduğum için, başarılı olduğum için kabul edip seviyor.
Babam da. Ben de başarımla kabul göreceğimi düşündüm.
Ve o andan itibaren de sürekli başarılı olmak için uğraşıp durdum.
Sanki sadece başarılı olursam onların gözünde.
Buraya dikkat değerli olacaktım.
İşe yarayan nedir biliyor musunuz?
Tek başınıza kaldığınızda huzur hissedebilmek.
Var olan durumu olduğu gibi kabul etmek.
Şimdiki aklım olsa o okullara gireceğim diye kendimi parçalamazdım.
Çok bir şey ifade etmiyor aslında.
Dünyanın en depresif öğrencileri Harvard'da neden?
Çünkü hepsi başarı odaklı.
Oraya giriyor. Ama aynı anda depresyona da giriyor.
Sizin için hangisi önemli?
Çocuğunuzun okuldaki başarısı mı?
Yaşamdaki başarısı mı?
Bunların hiç kimseye yetmeyeceğini söylüyor.
Çünkü içindeki boşluğu, dışarıdan gelenler işte başarı, para, şöhret bunların dolduramayacağını söylüyor Prof.
Dr. Özgür Bolat. Ve ne diyor biliyor musunuz son olarak?
Benim çocuğum ne olsun biliyor musunuz?
Bir kafede çalışsın yeter ki iç huzuru olsun diyor.
O yüzden eğer başarı odaklıysanız ama bu başarınızı sırf ebeveynlerinizin gözüne girmek için, kendini onların gözünde değerli görmek için yapıyorsan lütfen bu söylediklerimi
unutma diyorum. Parantezi kapatıyorum.
İç huzur diyor değil mi?
Ne kadar önemli. O yüzden kendi iç sesinizin başkaları tarafından susturulmasına izin vermeyin.
Sonra o boşluğu istediğiniz mesleği yapın.
Yani başkaları için yapıyorsanız onu dolmayacak ya.
Ne olursa olsun dolduramayacaksınız.
Başarıyla, parayla, şöhretle olmayacak.
Çünkü siz o değilsiniz. Özünüze aykırı bir şey yaptığınız.
Gerçekten özünüzle bağlantınız koptuğu zaman eğilimleriniz, arzularınız başkalarının modelleri üzerinde.
kurulmaya başlıyor. Ve bu arada o eğilim illa böyle çocukken ortaya çıkacak diye bir şey yok.
Sonradan da keşfedebilirsiniz.
Yaşamınızın herhangi bir anında da başlayabilir.
O gizli güç ama her zaman orada sizi bekliyor.
Bulmanızı bekliyor sizin onu.
Peki Merve ne yapmalıyız?
Yaşam gücümüzü nasıl fark edeceğiz?
Şimdi bu süreç 3 aşamada gerçekleşiyor diyor Robert.
Birincisi eğilimlerinizle, özgünlüğünüzle tekrar tekrar bağlantı kurmanız.
Çünkü ilk adım daima içe doğru olur dedik değil mi?
İç sesin ya da gücün işaretlerini görmek için ne yapacağız?
Geçmişimizi araştıracağız, çocukluğumuza ineceğiz.
İkinci adım bağlantımızı kurduktan sonra atıldığınız ya da belki şu an atılmak üzere olduğunuz Bu yolun seçimi ya da yeniden yönlendirilmesi
mümkün ve çok önemli. Çoğunlukla hayatımızda bir ayrım yaparız.
Bir tarafta işimiz vardır, öteki tarafta da keyif ve tatmin duygusu veren o iş dışı yaşantımız.
Genellikle iş yaşamını, eğlenceli o yaşamını sürdürebilmek için para kazanmanın bir yolu olarak görüyorsak eğer bu biraz sıkıntılı.
Çünkü mesleğimizden tatmin olsak bile yaşamamızı bu şekilde bölümlere ayırıyoruz.
Aslında bu dediğim gibi üzücü bir durum çünkü uyanık olduğumuz zamanın büyük bir kısmı iş yerinde geçiyor.
Eğer bu süreyi gerçek zevke ulaşmak için geçmemiz gereken bir dönem olarak görüyorsak Çalışarak geçirdiğimiz zaman kısacık yaşam süremizde acıklı ve boşa harcanmış
bir zamanı simgeler. Bundan yaklaşık 2600 yıl önce Yunan şair Pindaros ne demiş biliyor musunuz?
Kim olduğunuzu öğrenerek olmanız gereken kişi olmalısınız demiş.
Gerçekten kim olduğumuza vakıf olmadan zaten usta olamayız.
James Hillman diyor ki er ya da geç bir şey bizi...
belirli bir yola çağırır gibi görünüyor.
Bu bir şeyi çocukluğunuzdaki bir işaret gibi anımsayabilirsiniz.
Beklenmedik bir dürtü, bir hayranlık, olayların gidişinde bir belirti gibi algılanacak tuhaf bir değişiklik.
Bunu yapmak zorundayım.
Ben... buna sahip olmalıyım duygusu vermiştir.
Ben buyum. Eğer bu kadar canlı ve kesin değilse belki de çağrı hiç bilmeden kıyısında belirli bir noktaya gittiğiniz bir derecedeki hafif dalgalar gibi olmuştur.
Geriye dönüp bakınca kaderin elinin buna karıştığını hissedersiniz.
Bu çağrı ertelenebilir, kaçınılabilir, aralıklarla gözden kaçırılabilir.
Tam tersine size tümüyle sahip olabilir.
Her neyse sonunda ortaya çıkacaktır.
İddialarını öne sürecektir.
Olağanüstü insanlar bu çağrıyı çok açıkça sergilerler.
Belki de bu yüzden büyüleyicidirler.
Belki de onların çağrıları çok açıkça duyulduğundan ve çağrılarına sadık kaldıklarından büyüleyici olurlar.
Olağanüstü insanlar sıradan ölümlülerin yapamadıklarını gerçekleştirdiklerinden daha iyi tanık olurlar.
Bizler daha az motivasyona, Ve daha fazla dikkat dağılmasına sahip gibi görünürüz.
Yine de kaderimiz aynı evrensel motorla çalışır.
Olağanüstü insanlar farklı bir sınıf değildir.
Yalnızca içlerindeki bu motorun çalışması daha saydamdır diyor.
Hillman bunları söylüyor ama tabii ki bu işler öyle kolay değil.
Ustaların öykülerinde 5 önemli strateji var arkadaşlar.
Birincisi köklerimize dönmek.
İlkel eğitim stratejisi deniliyor buna.
Ustaların eğilimleri dediğim gibi çoğunlukla çocuklukta başlıyor.
Mozart'a anımsayın 5 yaşında piyanoya olan ilgisinden bahsetmiştim size.
Einstein da aynı şekilde 5 yaşındayken babası ona bir pusula hediye etmiş ve o küçücük pusula Onu o kadar heyecanlandırıyor ki gözle görülmeyen böyle ibreye oynatan bir çeşit
manyetik güç fikri onun aklını başından alıyor.
Sık sık ilk kez çocukken merakını uyandıran o pusulayı düşünmüş ileriki yaşlarında.
Hani ünlü sanatçıların klasiktir ya küçükken elime mikrofon alırdığımı şarkı söylerdim evdekilere bunu duymuşsunuzdur mutlaka.
Hatta bu kanalda onlarca insanın biyografisini yaptım.
Onların çocukluklarını hatırlayın.
Anthony Gaudi, Stanley Kubrick, Neşet Ertaş, Atatürk, Elon Musk, Da Vinci, Carl Jung, Mozart, Napoleon, Marilyn Monroe hepsinin çocukluğunda benzer izler vardı fark ettiyseniz.
Marie Curie mesela gelecekte radyomu icat etmeden önce daha ufacık bir çocukken babasının çalışma odasına gidiyor.
Kimya ve fizik deneylerinde kullanılan laboratuvar geleçleriyle dolu cam bir vitrini var babasının.
Onun karşısına geçip böyle büyülenmiş gibi duruyormuş.
Ve bunu yaptığında sadece 4 yaşında hep bu odaya girip nasıl deneyler yapabileceğini hayal edermiş.
Yıllar sonra gerçek bir laboratuvarda ilk kez deney yaparken çocukluk takıntısıyla tekrar bağ kurdu ve doğru mesleği seçtiğini anladı.
Yönetmen Ingmar Bergman 9 yaşındayken annesiyle babası Noel'de abisine bir hediye alıyor sinematograf.
Onu gidiyor kendi oyuncaklarıyla deyih tokuş ediyor abisiyle ve o makineyi her açtığında adeta böyle büyülenmiş gibi oluyor.
Aynı Steven Spielberg gibi Fabelmanlar filmini izlediyseniz oradaki çocuk zaten kendisiydi kendi hayatıydı.
O da büyüleniyordu böyle.
Modern dansın öncüsü Martha Graham çocukken kelimelerin kendini ifade etmekte başarılıydı.
İşarısız olduğunu düşündü ve dansa başladı kendini ifade edebilmek için.
Balede bir devrim yarattı.
Bazen de gerçek eğilimimiz bir ustayla karşılaşınca ortaya çıkar.
Edward Norton gibi dermişim.
Yok ustayla karşılaşınca kim olabilir?
Mevlana ile Şems. Hadi aklıma onlar geldi şu an.
Bir alanda ustalaşmak için o konuyu sevmemiz gerekiyor.
Ve derinden bağlandığımızı hissetmemiz gerekiyor.
Aşık olmak gibi bir şey bu.
Ve ona duyduğunuz ilgi meslek alanınızın kendisini aşmalı arkadaşlar.
Mesela Einstein için önemli olan fizik miydi sizce?
Değildi. Çünkü çocukken dediğim gibi onu büyüleyen böyle kendiliğinden hareket ediyormuş gibi görünen bir pusulası vardı.
Aslında evreni yöneten görünmeyen o güçlere hayrandı onların peşindeydi.
İleride görevlilik teorisi kuantum mekaniği ile uğraşma sebeplerinden biri bu.
Bergman için filmlerin kendisi mi önemliydi yoksa yaşamı yeniden yaratmak ve canlandırmak duygusu muydu onu heyecanlandıran?
Ya da işte ben burada birilerine bir şeyler anlatmak istedim ve podcast aracılığıyla şu an bunu yapıyorum.
Küçükken de haber sunmaya çalışıyordum.
Anlatmıştım size. Haber spikeri olmak hani istediğim meslekler arasında bu da vardı.
Ama şu an düşündüğüm zaman olay haber spikeri olmak değil tamamen anlatma isteği.
Fakat bu anlatma isteğimi seçtiğim yola bakın televizyon.
Hani geniş kitlelere anlatma isteği.
Belki de akademisyenliği bu yüzden istemedim bilemiyorum Altan.
Çocukluk döneminde sizi büyüleyen konuları kelimelere dökmek zordu.
Bu sözcük öncesi eğilimleri fark etmemizin önemi şu.
O dönemde başkalarının arzularıyla henüz kuşatılmamışız.
Yani anne, baba, akran, akraba bunların etkisi yok.
Özgünüz ne olmak istiyorsun deyince belki saçma sapan bir şey söylüyoruz ama özgünüz.
Yaş aldıkça ne oluyor?
Hem onların etkisi hem çevrenin etkisi o özden yavaş yavaş kopmaya başlıyoruz.
O yüzden o yaşlardaki eğilimlerinizi...
Anımsamaya çalışın ya da ailenize sorun.
Mesela bir arkadaşım çocukken işte annesi eve bir geliyor perdeleri sökmüş ve barbisine elbise dikiyor.
Kesmiş onları. Annesi de görünce hiçbir şey dememiş.
Ben olsaydım kızardım diyor hani kendi çocuğum olsa ama annem bana kızmadı.
Aksine aferin kızım çok güzel oldu demiş.
O bana diyor inanılmaz bir motivasyon verdi.
Zaten her şeyi böyle dikmek istiyor, kesmek istiyor, bir şeyler yapmak istiyor.
Zaten şu an bu mesleği yapıyor.
O yüzden çocukluk örüntüleriniz.
takip edin. Mesela ben bunları düşünürken aklıma böyle sahneler geliyor.
Küçükken bir bebeğim vardı ve böyle bütün dertlerimi gidip ona anlatıyordum.
Sonra diyordum ki sen de konuş, sen de bana anlat.
Yani böyle bir dert dinleme, bir şeyler anlatma, o bebekle böyle dertleşme ve bunu böyle benden yaşça büyük insanlara da yaptığımı hatırlıyorum.
O yüzden böyle psikolog olmaya da bir eğilimim olduğunu düşünmüşümdür hep.
Bir de şunu hatırlıyorum.
Küçükken benim tarot kartlarım vardı.
Hepsini de biliyordum.
Ayrı merakım vardı.
İşte astroloji, tarot diyorum işte böyle gizemli şeyler beni hep çekmiştir diye.
Size saçma gelecek belki ama bu benim çocukluğum.
Bir de böyle annemin arkadaşları gelirdi.
Hadi size tarot bakayım falan derdim.
Tütsüler yakıp. Merve Blavatski olacakken podcaster oldum.
O yüzden o yaşlardaki eğilimlerinizi anımsayın ya da ailenize sorun.
Zaten bunların izlerini görürsünüz.
Mesela hiç bıkmadığınız bir işi tekrarlama arzunuz var mı?
İnanılmaz derecede merakınızı uyandıran bir konu bunlar olabilir.
Ve bunların hepsi sizin içinizde var.
Benim içimdekileri gördünüz az önce.
Belki ya ne saçma eğilimlerim var hani bundan ne olur ki diyorsanız Marie Kondo'yu hatırlayın.
Küçükken odasını işte sınıf dolabını nasıl topladığını anlattım size.
Hatta bütün evi topluyor işte annesini babasını odasını her yeri topluyor yerleştiriyor ve şu anki mesleği bu.
Saçma diye bir şey yok.
Birinci ustalık stratejimiz buydu köklerimize dönüş.
İkinci stratejimiz ise Darwin stratejisi en kusursuz köşeyi işgal etmek.
Şöyle ki... Bir alanda ustalaştığımız zaman başaracağınız başka konular olmalı ya da yetenekler olmalı.
Bunları arayıp bulmanız gerekiyor.
Çünkü bulduğunuz zaman yeni bilgi alanını bir öncekine ekleyeceksiniz ve belki yepyeni bir alan oluşturmuş olacaksınız.
Ya da aralarında yeni bağlantılar kuracaksınız.
Genişleyip duracaksınız ve sonunda belki kendinize özgün bir alan yaratacaksınız.
Şu an malum bilgi çağındayız.
Malumat vuruş çağı da denilir.
bilir bilgiyi herkes kolay bir şekilde elde ediyor ama önemli olan o bilgileri o fikirleri birbirine bağlayabilmek yoksa bilgi öyle duruyor yani seçtiğiniz alan her neyse seçtiğiniz o alanın
içinde de sizi özellikle kendine çeken yan yolları keşfetmeye çalışın kendinize o alandaki en kusursuz köşeyi bulmaya çalışın ve orayı işgal edin tıpkı Darwin gibi Darwin
'e gelene kadar belki binlerce doğa tarihçisi vardı ama onun özel ilgisi, onun yan yolu sayesinde biz onu tanıdık değil mi?
O yüzden bir alandaki insan sayısı arttıkça Gelişmek oldukça zorlaşıyor.
Kendini ortaya koymak bir şeyler yapmak zorlaşıyor.
Kalabalık bir alanda dikkat çekmek şu çağ için çok zor.
O yüzden ya o kalabalıkların baştan çıkarıcılığına onların o ucuz numaralarına kapılacağız.
Ama onlar böyle yapıyor işte daha çok kazanıyorlar ben de öyle yapayım deyip yoldan sapacağız.
Ya da o alanda şahsına münhasır olmanın bir yolunu arayacağız.
Seni diğerlerinden farksız yapmaya tüm gücüyle gece gündüz çalışacağız.
Bir dünyada kendin olarak kalabilmek dünyanın en zor savaşını vermek demektir.
Ve bu savaş başladı mı artık hiç bitmez diyor.
Ve sırada üçüncü strateji var.
Hatalı yoldan kaçının isyan stratejisi.
Hatalı yol genellikle sadece para için sadece şöhret için ya da başka başka sebeplerle bize ilgi çekici gelen yol.
Özgüveniniz darbe yemeden eğer hatalı bir meslek seçtiyseniz bunu olabildiğince erken fark etmeniz gerekiyor.
İkincisi eğer yolunuza taş koyanlar varsa sizi yabancılık duyduğunuz bir mesleğe doğru itmek istiyorlarsa biraz başkaldırı, biraz öfke, isyan, kırgınlık bunlar normal.
Bazen o yolu tıkayanları kaldırıp o yolu açmamız gerekebilir.
Ve dördüncü strateji.
Geçmişi geçmişte bırakın uyum sağlama stratejisi de deniliyor buna.
Freddie Roche kendisi bir boksör babası da boksör annesi boks hakemi ve senelerce Freddie Roche'u bir boks şampiyonu olması için eğitiyorlar.
Haftanın 6 günü deli dehşet antrenman yapıyor ve 15 yaşına geldiğinde artık bir gün...
Gücünün aniden tükendiğini hissediyor.
Salona gitmek istemiyor.
Bahaneler üretiyor. Ve annesi diyor ki neden dövüşüyorsun ki sen zaten sürekli yumruk yiyorsun.
Sen dövüşemezsin deyince bir anda tekrar canlandığını hissediyor.
Ve boksa geri dönüyor.
Adeta bir intikam duygusuyla çok disiplinli bir şekilde çalışıyor.
ABD boks milli takımına seçiliyor.
Ama şöyle bir handikapı var.
Ringe çıktığı zaman iç güdülleriyle hareket ediyor.
Yani boksları adeta...
Bir kavgaya dönüştürüyor ve yeniliyor dolayısıyla.
Sonra sonra emekli oluyor ve tüm yaşamını boks üzerine kurduğunu düşünüyor ve üzülüyor.
Ben şimdi ne yapacağım hissi geliyor.
Telefonla pazarlama işi yapıyor.
Kendini arkole veriyor ve bokstan nefret ediyor.
Her şeyini verdiği sporda çabalarını kanıtlayamamanın üzüntüsüyle yaşarken bir gün bir ünvan maçına çıkmaya hazırlanan bir boksör arkadaşını ziyaret ediyor.
Ve orada ona yardım etmeye başlıyor.
İşte şöyle yap böyle. yap teknikler gösteriyor.
Ve eğittiği boksör ona diyor ki ben Kübalı boksörlerden bir şey öğrendim.
Şöyle bir teknikleri var. Kübalılar kum torbasıyla çalışmıyormuş arkadaşlar.
Böyle kocaman eldiven giyen antrenörleri varmış.
Bunlarla karşılıklı çalışıyorlar.
Roş da bunu yapmaya başlıyor duyduktan sonra.
Ve bu şekilde pek çok boksör eğitiyor ve bu boksörleri herkesten iyi yetiştirmesiyle ün kazanıyor.
Yani boksörlükte yapamadığı şeyi burada başarıyor ve kendi kuşağının en başarılı antrenörlerinden biri oluyor.
Ben bu işe yıllarımı verdim.
Artık bırakamam ya da bıraksam da ne yapacağım diyenler için güzel bir hayat hikayesi.
Her ne olursa olsun yalnızca yaşam görevinizi tümüyle ifade etmeye bağlı olduğunuzu unutmayın.
Ve mesleğinizde olan değişimleri, olacak olan değişimleri önceden görmeye çalışın arkadaşlar.
Yaşam görevinizi bu koşullara uyarlamaya çalışın.
Hani eskiden nasıl yaptığınıza takılıp kalmayın.
Biraz esnek olmaya çalışın.
Roche içgüdüsel olarak boks ringlerine geri döndü ama boks yapmayı sevmiyordu dediğim gibi.
Ama yıllar sonra da olsa şunu anladı emekli olduktan sonra.
O aslında boksu değil bu dövüş sporları içerisinde strateji kurmayı seviyordu.
Ve ne yaptı?
Eğilimini boks sporu içerisinde yıllarını vermiş olduğu boks sporu içerisinde bir yere kaydırdı.
Bunu yaptı sadece. Eğer siz de Roche gibi bir mesleğe istemeden de olsa yıllarınızı verdiyseniz belki de bu şekilde yeni bir yöntem bulabilirsiniz ve son stratejimiz
5. strateji ölüm kalım meselesi yolunuzu tekrar bulun yüreğinizin sizi götürdüğü yoldan saptıysanız işte para için şöhret için dedik ya hemen zengin olayım kestirme yoldan dediyseniz
Gizli acılarda boğulursunuz diyor Robert.
Çünkü bu sapma özünüzden sapma benliğinizin derinlikleriyle uyumlu olmayacağı için ilginiz azalacak.
Hani bir meslek seçtiniz diyelim bu şekilde ilginiz eninde sonunda azalacak ve o para da size artık kolay gelmeyecek zor kazanacaksınız.
Daha kolay para kaynakları ararken kendi yolunuzdan.
Gitgide uzaklaşacaksınız.
İçinizdeki boşluk bir türlü dolmayacak.
Acınızın ve hayal kırıklığınızın derinliği yolunuzdan ne kadar uzakta olduğunuzu anımsatacak size.
O yüzden yolunuzdan sapmayın veya çıktıysanız o yoldan o yolu tekrar bulun.
Her şeye şu anda sahip olamazsınız.
Ustalık dediğimiz şey sabır işi.
Odak noktanızı çabalarınızın karşılığını göreceğiniz.
Belki 5-10 yıl sonrasında da koyabilirsiniz.
Size zorluklardan çıkar.
Dersler bölümünde Matt Haig'in bir orman hikayesini anlatmıştım hatırlarsanız.
Hani ormanda babasıyla kayboluyorlardı ve çıkış yolunu nasıl bulmuşlardı?
Dümdüz giderek değil mi?
Sağa sola sapmadan direkt hedefe doğru demiştim.
İşte eğer o yoldan çıktıysanız geri dönün diyor Robert.
Bu podcastı Göten'in şu muhteşem sözleriyle kapatıyorum.
Diyor ki sizi baskı altına alan üzüntü mesleğinizde değil.
kendi içinizdedir. İçten gelen çağrı deneyimini yaşamadan bir zanaat, bir sanat herhangi bir yaşam biçimi seçen bir insan durumunu dayanılmaz bulmaz mı?
Bir yetenekle doğan herkes bunu en zevkli mesleklerden birinde kesinlikle bulacaktır.
Dünya yüzündeki her şeyin zor yanları vardır.
Yalnızca içimizden yükselen zevk, sevgi gibi dürtüler engelleri aşmamıza yardım edip yolumuzu hazırlar.
Renault Clio E-Tech Full Hybrid'in sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'nin sonuna geldik.
Görev çağrınızı en kısa sürede duymanız ve bulmanız dileğiyle.
Tekrar görüşmek üzere.
Hoşçakalın. Kendinize iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
