
Karaca Sofralar Sergisi hakkında bilgi almak için:
https://www.karaca.com/blog/buyuleyici-bir-etkinlik-sofralar-sergisi-istanbul-kutlamalar-baskenti/?utm_source=voice_media&utm_medium=cpm&utm_campaign=TR_KRC_DVCM_Sofralar_Sergisi&utm_term=podcast
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Patreon'dan destek olmak için: www.patreon.com/osbpatreon
*Bu bölüm "KARACA" hakkında reklam içerir*
Transkript
Karaca'nın sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün yaratıcılık üzerine konuşmak istedim.
Bu konuyu böyle didik didik edelim istiyorum.
Yaratıcılık nedir? Nasıl daha yaratıcı olabiliriz?
Yaratıcı insanların kişilik özellikleri nelerdir?
Neden bazı insanlar bizden daha yaratıcı ve nasıl öyle olmayı başarmışlar?
Yani yaratıcılığa dair pek çok şeyi bugün konuşacağız bu bölümde.
Hadi o zaman başlayalım.
Şimdi yaratıcılık nedir? Buradan başlamak istiyorum.
Çünkü bu çok sık kullandığımız bir kelime günlük hayatta.
Ama gerçek anlamı ne?
Türk Dil Kurumu beni oldukça şaşırtan bir açıklama getirmiş bu olaya.
Demiş ki her bireyde var olduğu kabul edilen bir şeyi yaratmaya iten farazi yatkınlık demiş.
Bunu okuyunca ilk tepkim şöyle oldu.
Nasıl ya her bireyde yaratıcılık gerçekten olabilir mi?
Oldu. Ve ondan sonra da aklıma Bad Boy Picasso'nun şu sözü geldi.
Diyor ya işte her çocuk doğuştan ressamdır.
Önemli olan büyüdüğünde de ressam kalabilmektir.
Olabilir o zaman dedim.
Yani o zaman doğuştan geliyor ve bir şekilde de köreliğe olabilir diye düşündüm.
Ki zaten uzmanların bazıları doğuştan geldiğini de söylüyorlar.
Etimolojik kökenine baktığımız zaman Latince creare sözcüğünden geliyor.
Zaten sonra kreatif olmuştur.
Evrile çevrile dilimize gelmiştir.
Creativity zaten yaratmak, meydana getirmek.
Bulmak, keşfetmek gibi anlamlara geliyor.
Bir de şöyle bir şey zannediyoruz çoğumuz yaratıcılığı.
Daha önceden bulunmamış, kimsenin aklına gelmemiş yeni bir fikir veya işte yeni sıfırdan bir ürün üretmek.
Her şey sıfırdan. Böyle bir şey yok.
Bu doğru değil. Yaratıcı düşünce eski fikirleri yeni bir kimliğe büründürmek arkadaşlar.
Yeni sentezler yapmak.
Pek çok dev markaya danışmanlık yapmış bir isim var.
Yaratıcılık formülü şöyle açıklıyor.
Diyor ki yaratıcılık eşittir bilgi.
çarpı hayal gücü.
Bunu çok sevdim. Bilgi çarpı hayal gücü eşittir yaratıcılık.
Bloom'un taksonomisine göre ise En üst bilissel bilme seviyesi yaratıcılıktır arkadaşlar.
Bloom'un taksonomisi kısaca şu bilgi ve zihinsel becerilerimizin gelişimi.
Ya bu basamak basamak gidiyor piramit gibi.
En üst bilme seviyesi ise yaratıcılıktır.
Ve bu seviyede artık kişiden şu beklenir.
Orijinal bir eser ortaya koyması beklenir.
Mesela diyelim ki bir mimarsınız.
Yeni bir ev tasarlamanız beklenir bu noktada.
Veya bir tasarımcıysanız yeni bir elbise modeli ortaya koymanız gerekir.
Yaratmanız gerekir. Piramit adam must olsa yaratıcılığı şöyle açıklıyor.
İhtiyaç piramidinin en tepesi.
Yani kendini gerçekleştirme aşamasına koymuştur yaratıcılığı.
O kadar önemsiyor. Aslında yaratıcılık dediğimiz şey kalıpları yıkmak bir yerde.
Bu kanalda genelde böyle kendi alanında dünyaca ünlü isimleri anlatmaya çalıştım sizlere ve dikkat ettiyseniz hepsi alışılmışın dışına çıkan insanlardı.
Kendilerine dayatılanları kabul etmeyenlerdi.
Empoze edilmiş düşünceleri yıkanlar ve eskinin üstüne kendi yenisini koyan insanlardı.
Dünyanın en ünlü tabloları diye bir podcastim var orada net görebilirsiniz bunu.
Akademiye res çekip kendi yolunda giden insanlar.
Yaptıklarıyla ortaya bir yenilik koyanlar.
Diğerlerini de etki altında bırakır bunlar.
Misal Picasso. Van Gogh.
Gaudi. Bir sürü isim var.
Nikola Tesla. Da Vinci.
Bu insanlar kendi alanlarında hep böyle bir yenilik getirip kendinden sonra gelenleri de etkilemiş insanlardır.
Ve dikkat ettiyseniz eskiyi yıkarlar bunlar.
Kendi yenisini getirir oraya koyar.
Zaten bir bilgisi var.
Akademik bir bilgi var. Onu üstüne başka bir şey koyuyor.
Kendinden bir şey katıyor. İşte bu yaratıcılık.
Ve müjde onlarca tanımın içinde araştırmacıların fikir birliğine vardığı nokta şu.
Yaratıcı olmak öğrenilebilir.
Bu çok güzel bir şey. Yani zamanla bu yetenek böyle pratik yapa yapa geliştirilebiliyormuş.
Peki Merve yaratıcılık bize ne katacak bu kadar anlatıyorsun ama gerçekten bu kadar önemli mi demiş olabilirsiniz.
Evet çok önemli. Mesleğiniz her ne olursa olsun.
Bu çok önemli. Çünkü artık insanların başarılı olabilmeleri için sadece böyle hızlı karar alayım, çok zeki olayım, müthiş bir insan olayım bunlar yetmiyor.
Yaratıcılık gerekiyor hayatın her safhasında.
Yaratıcı olmak için de öyle insanüstü sihirli güçlere falan gerek yok.
Bize öyle lanse edilmiş olabilir ama öyle değil.
Dediğim gibi bu öğrenilebilen ve geliştirilebilen bir kişilik özelliğiymiş.
Bu konuda bir uzman var Edward de Bono.
Diyor ki yaratıcılığını kullanmayan insanlar bilgi birikiminin ve deneyimleriyle elde ettiği potansiyellerin büyük bölümünü aslında çöpe atıyorlar diyor.
Ne kadar acı bir şey. İş dünyasına bakıyorsunuz.
Bir rekabet var orada.
Bu değişim yapmanız gerekiyor.
Kaçınılmaz bir şey değişmeniz gerekiyor.
Aynı şeyleri böyle sürekli daha iyi yapmanız da bir sorun çözücü değil.
Yeterli gelmiyor artık. Çünkü yeni problemler farklı düşünce ve çözüm üretme tekniklerinizi kullanmanızı gerekli kılıyor.
Ve bu noktada ne olacak? Yaratıcılık devreye girecek.
Neden? Çünkü yaratıcı düşünme tekniği, yeteneği aslında hayal kuran ve yeni fikirler üreten böyle kabına sığmayan insanların yeteneği.
Ve onlar gerçekten olaylara daha farklı bir açıdan yaklaşabiliyorlar.
Problem çözme şekilleri bile farklı.
Dolayısıyla iş yerinde daima onların yıldızı yükselecektir.
Niye bizim yıldızımız yükselmesin diye soruyorum bize.
Bir de şöyle bir şey var ki yaratıcı olmayan insanlar böyle üretenlere daha yaratıcı olanlara genelde bağımlı oluyorlarmış.
Bir de böyle herkesi kendi gibi olmaya zorlayan insanlar vardır ya onlara da boyun eğiyorlarmış yaratıcı olmayanlar.
Zaten topluma baktığınız zaman çoğunluk bütünlük taraftarı ve böyle toplumlar maalesef ki çözülmeye daha açık daha yatkın.
Halbuki zıt nitelikleri kendi benliklerinde barındıran insanlar böyle çeşitlilik yanlısı olan yaratıcı insanlardan bahsediyorum.
Aslında onlar bir yerde toplumsal bütünlüğün de güvencesi değil mi baktığınız zaman?
Peki yaratıcı insanların kişilik özellikleri ne Merve derseniz şu örneği verebilirim.
Bence gelmiş geçmiş en yaratıcı insanlardan biri olan Arşimet Siracusa tiranının saray bilginiydi biliyorsunuz ve tiran çok kuşkucu bir adamdı.
Bu Tiran'ın bir altın tacı vardı ve bu tacın içerisine kurşun ve başka metaller karışmış olduğunu düşünüyordu sürekli.
Ama Arşimet altının ve gümüşün özgül ağırlığını biliyordu ve bu sorunu çözmek için tacın hacmini belirlemesi gerekiyordu değil mi?
Ve bir gün kurna başındayken suya daldırılan taşın kurnadaki su seviyesinin yükselmesine neden olduğunu gördü.
Ve o anda aslında aradığını bulduğunu anladı.
Buldum diye yani evreka diye bağırarak koşmaya başladı Arşimet.
Bu tacın hacmini belirlemek için yapması gereken şey neydi?
Sadece tacı suya batırdı ve suyun yükselme miktarını ölçtü.
Burada aslında ne var?
Mizah, buluş ve sanat var.
Ne bunlar? Yaratıcılığın üç alanı.
Mizah, haha, buluş, aha, sanatta.
Ah! Yani sadece sanat, mizah ya da buluş da değil.
Hayatın her alanında yaratıcılığın izlerini görmemiz mümkün bu olayda olduğu gibi.
Yani yaratıcılığın aslında sınırı yok.
Uçsuz bucaksız bir şey.
Sadece sınıflandırabiliriz.
Mesela dünyaca ünlü tasarımcılara bakın.
Tasarımcı demek böyle her daim yeni bir şeyler tasarlayan.
Planlayan, üreten demek.
Belki eskinin üstüne koyuyor bilemiyoruz.
Çok çeşitli dallarda tasarımcılar var.
Mesela düşünsenize. Oscar ödüllerini siz tasarlıyorsunuz.
Amy ödüllerini falan. Onların tasarımcısınız.
Ya da dünyaca ünlü starların düğünlerini siz dekore ediyorsunuz.
Böyle bir düşünün. Hayal kurun.
Siz hayaller kurarken Karaca, dünyaca ünlü tasarımcıları 8-10 Kasım'da İstanbul'da Raffles Hotel'de ağırladı.
Dünyanın en ünlü davet ve sofra tasarımcılarını ülkemizde ağırladık Karaca sayesinde.
Üstelik İstanbul Kutlamalar Başkenti Sofralar Sergisi adı altında İstanbul temalı davet sofralarıyla.
Bu çok önemli bir proje bence.
İstanbul'un dünya genelinde en güzel kutlama destinasyonu olarak yer almasına katkı sağlayacak çok önemli bir proje.
Bu projeye katılan dünyaca ünlü tasarımcıların arasında benim çok hayran olduğum Jennifer Lopez'in düğün organizasyonu üstelik.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Ediz Arasim vardı ve bu davette gerçekleştirilen sofralar sergisi sofra yarışmasında ünlü davet tasarımcılarının seçmiş olduğu Karaca imzalı sofralar yer aldı.
Davet ve organizasyonların önde gelen markası Karaca tabii ki 10 Kasım dolayısıyla atamızı anmak adına Meltem Tepeler tarafından Atatürk temalı oldukça anlamlı ve zarif
bir davet sofrası organize etti.
Sonsuzluk sofrası adını vermiş buna çok hoşuma gitti ve bu sofrayı çok...
merak ettiğinize eminim.
Aşağı bırakmış olduğum linkten bakabilirsiniz.
Gerçekten böyle ülkem adına oldukça gurur duyduğum bir davet.
Çok da yoğun ilgi gördü zaten ve sofra tasarımında uzman olan tasarımcılar arasında da bir yarışma düzenlendi.
Ve bu yarışmada dünyaca ünlü 9 davet tasarımcısı jüri oldu arkadaşlar.
İstanbul temalı böyle tasarladıkları sofralar vardı.
Birbirinden güzel onları sergilediler.
Ve bu seçilen sofralar sergide yer aldı.
Asya'nın, Avustralya'nın, Amerika'nın, Orta Doğu'nun, Latin Amerika'nın, Malta'nın...
En en ünlü davet tasarımcıları buradaydı ve tabii ki Türkiye'nin en önde gelen düğün tasarımcısı ve sofralar sergisinin kurucusu sevgili Meltem Tepeler.
Türkiye'nin tarihi ve kültürel birikimine sahip çıkan Karaca sayesinde ülkemizin göz bebeği İstanbul önemli bir kutlamalar şehrine dönüşecek yakında.
Her yıl farklı tasarımcılarla devam etmesi planlanıyor bu davetlerin.
Ve böyle özel ve anlamlı bir davet verdikleri için Karaca'ya buradan çok teşekkür ediyorum.
Kaçırdığım için çok üzülüyorum diyenler varsa her sene yeni tasarımcılarla devam etmesi planlanıyor.
Eğer gerçekten böyle şeylere ilginiz varsa kaçırmayın derim.
Bu arada bu anlattıklarımı eminim merak ettiniz.
Dünyaca ünlü tasarımcıların o sofralar sergisinde kullandığı Karaca ürünlerini incelemeniz için açıklamalara bir link bırakıyor olacağım.
Ben bayağı baktım, inceledim.
Böyle misafir ağırlıyasım geldi.
Tasarımların güzelliğine kapılıp gittim.
Yaratıcı olmak istiyorsak bence böyle tasarımları incelememiz gerekiyor ki biz de üstüne bir şeyler koyabilelim, kreatif düşünebilelim.
Yani dediğim gibi aslında hayatın her alanında yaratıcılık var.
Bir sofrada, bir davette, bir terzinin atölyesinde, bir çiçek.
Belki bir şiirde, bir resimde, daha pek çok yerde rastlayabiliriz yaratıcılığın izlerine.
Peki Merve nedir bu yaratıcı insanların ortak özellikleri demiş olabilirsiniz.
Bir kere en başta otoriteyle mücadele ediyorlar, gözlemciler.
Hayal kurma yetenekleri oldukça gelişmiş, meraklılar, sorgucular, risk almayı biliyorlar ve seviyorlar, mücadeleyi asla bırakmıyorlar.
Eğlenceliler, esprililer, esnek ve uyumlular, yenilikçiler, belirsizliği kabul etmiyorlar ve öğrenmeyi asla bırakmıyorlar hayatları boyunca.
Zihinleri sürekli meşgul, sorunlara ve eksikliklere karşı oldukça duyarlılar ve zor işlerle uğraşmaktan haz alıyorlar.
Aynı zamanda pozitif ve sevecenler tabii ki.
Bunların çoğu bende yok diyorsanız üzülmeyin.
Çünkü bir de Dr. Paul Torrance'ın yaratıcı insanları tanımladığı özellikler var.
Az önce saydıklarımdan daha farklı.
Çünkü dominant demiş mesela.
Yaratıcı insanların dominant olduğunu söylemiş.
Genelde gayrimemnun yani memnuniyetsizler.
Yaptıkları işleri beğenmiyorlar.
Başkalarının yaptıklarını da beğenmiyorlar.
Genelde hata buluyorlar, kusur buluyorlar.
Dış dünyaya karşı biraz çekingenlerdir demiş.
Farklı olarak tanımlanmaktan korkmazlar demiş.
Bağımsız düşünceleri vardır ve alışılmamış uğraşlarla zaman geçirirler genelde ve az konuşurlar demiş.
Ben buna çok şaşırmıştım. Bir de içe kapanık olurlar demiş ya ona da çok şaşırmıştım.
Yani şunu söylemek istiyorum.
Yaratıcılığın tanımı kişiden kişiye değişiyor arkadaşlar.
Bir sürü araştırma var bununla ilgili okuduğum ama hani ortak bir noktada buluşacak olursak genelde yaratıcı insanlar arkadaşlar karar esnekliğine sahipler.
katı kurallara gelemiyorlar.
Olaylara ve nesnelere çok farklı açılardan bakıyorlar.
Her an başka ölçütlerle yeniden bu olayları yorumluyorlar, değerlendiriyorlar.
Bağımsız yargı yetenekleri var.
Yani onlar için böyle işte bir şey yapayım, onay alayım, onaylanmak için bir şey yapayım.
Öyle bir şey yok. Ve bir pekiştireç beklemiyorlar.
Hani işte başını sıvazlayayım, aferin diyeyim.
Öyle bir şey yok. Yani demek istiyorum ki onay ve pekiştireşle çalışmıyor bu insanlar, yaratıcı insanlar.
Bir yetkiliye ya da bir otoriteye de sırtlarını dayamıyorlar.
Kendi bildiklerini okuyorlar.
Yargılarında daima kendi ölçütlerini kullanıyorlar.
Yeniliğe oldukça yatkınlar ve her alanda görselleştirme eğilimleri var çok etkin bir şekilde.
Mantıksallık açısından baktığımız zaman yaratıcı insanlar böyle yerleşik mantıksal kalıplara oldukça karşılar.
Ama tabii burada mucitleri ve kâşifleri tenzih ediyorum.
Çünkü onlar böyle alışılmadık düşüncelerini üretirken tutarlılık, geçerlilik, nedensel bağlantı, aşamalı gelişim süreci gibi ayrıntılara önem göstermek durumundalar.
Bir başka ortak özellikleri de oldukça özgün olmaları.
Yani herkesin yaptığı şeyi yapmıyor bu insanlar.
Hani bir podcast'ta demiştim ya İlber Ortaylı'nın şu sözünü çok seviyorum diye.
Başkalarının aşındırdığı yollardan gitmeyin diyordu ya.
Bence bu yani özgünlük budur.
Özelliktirler. Süreden ayrı yaşarlar daima.
Çünkü bağımsızlık onların karakteri gibi bir şeydir.
Misal Sokrates.
Meraklıdırlar. Öğrenme gücüleri oldukça yüksektir.
İlgilerini çok geniş tutarlar ve sezgiseldirler.
Cesaret. Ve kendi alanlarında yanılmayı hatta yenilmeyi bile göze alırlar.
Şimdi burada saydıklarımda hepsi olacak diye bir şey yok.
Yani her özellik her bireyde olmayabilir.
Hemen panik demeyin. Bende hepsi yok falan demeyin.
Sadece böyle. Çoğunluğuna sahip olsanız bile yeter.
Hepsi olacak demiyorum. Belki sizde çoğu var ama siz bunu bilmiyorsunuz, farkında değilsiniz.
Çünkü yaratıcılık genelde böyle kişilerde kendini göstermek için uygun bir atmosfer arar.
Yani şartlarınız belki el vermemiştir.
Hatta bu noktada size çok sevdiğim bir hikayeden bahsetmek istiyorum.
Bir gün öğretmenler piknik yaparken böyle keçilerini otlatan çok küçük bir çoban görüyorlar.
Ve çobanı yanlarına davet edip ona çay ikram ediyorlar ve ismini soruyorlar.
Küçük çobanda diyor ki benim adım Hüseyin.
Ve o tarihlerde okuma yazma bilenlerin sayısı oldukça az.
Hatta diplomalarını bizzat valiler veriyor.
O kadar az yani düşünün.
Diyorlar ki öğretmenler neden sen okula gitmedin?
Yaşın gelmiş, yaşın 12.
O da diyor ki ben 3 yaşımda annemi kaybettim, 11 yaşımda da babamı kaybettim diyor.
Ve uzun bir süre öğretmenlerle sohbet ediyor Hüseyin.
Ve çocuğun aslında çok zeki olduğunu fark ediyorlar.
Yani mutlaka okumasını gerektiğini söylüyorlar.
Bu adam kim biliyor musunuz?
Hüseyin Yılmaz ve belgeseli de var izlerseniz.
Hüseyin Yılmaz o karşılaştığı öğretmenlerin verdiği destekle...
Denizli'de parasız bir yatılı okulda okumaya başlıyor ama bir süre sonra bir matematik yarışması oluyor ve Hüseyin'e bir kitap hediye ediliyor.
O kitabı bir gecede bitiriyor ve ertesi gün fen bilgisi öğretmenine gidip diyor ki bu kitapta bir eksiklik var.
Ve öğretmen şaşırıyor çünkü Hüseyin'in bahsettiği eksiklik ne biliyor musunuz?
Einstein'ın Görelilik Teorisi ve daha sonra Albert Einstein'ın da bulunduğu Princeton Üniversitesi'ne gidiyor ve Einstein'la birlikte çalışıyorlar.
Hatta 1958 yılında Albert Einstein'ın kendisi kadar ünlü fonksiyon teorisinde eksiklikler tespit ediyor ve bunu bir mektupla Einstein'a bildiriyor.
Fakat Einstein'a bu mektup ulaşmadan maalesef ölüyor ve Yılmaz bu hatayı çok ünlü bir bilim dergisinde yayınladıktan sonra akademik dünyada adeta kıyamet kopuyor diyebilirim.
Bilim dünyası ikiye bölünüyor ve Einstein'ın kuramına karşı Yılmaz kütleçekim kuramı literatüre giriyor arkadaşlar.
Yani kendimizi göstermek için gerçekten uygun şartlar gerekiyor.
Ama burada Hüseyin Yılmaz'ın o yaratıcılık kısmı aslında neredeydi?
Görelilik kuramının eksikliğini tespit etmesi, daha sonra Einstein'a mektup yazması.
Burada aslında hani otoritenin verdiği şeyi kabul etmemek var fark ettiniz mi?
Onun üstüne bir şey koymaya çalışıyor.
İşte bu yaratıcılık arkadaşlar, yaratıcı insanların özelliği.
Dediğim gibi matematik alanında da kendini gösterebilir.
Her alanda var bu. Az önce saydıklarıma ilave eden 1968 yılında yapılmış bir araştırma var.
Burada geçen bir ifade çok hoşuma gitti.
Diyor ki yaratıcı insanlar için.
Onlar genellikle Kendini gerçekleştirme gereksinimindedir diyor.
Yani bu bir gereksinim, bir ihtiyaç onlar için.
Bu çok hoşuma gitti ve ben öyle düşünüyorum.
Gerçekten yaratıcı insanların baş özelliklerinden biri kendini gerçekleştirme ihtiyacı duymaları.
Bunun dışında çok yönlüdürler demiş.
Bence de multidispliner genelde böyle insanlar.
Ve ekonomik değerlere pek önem vermezler denilmiş.
Buna da katılıyorum. Yani bir işi önce kendi şahsi tatmini için yapar bu insanlar.
Ve daha başarılı olurlar bu yüzden.
Asosyal değildirler ama sosyal kelebek de değillerdir.
Aslında en başta dediğim gibi bu özelliklerden hiçbirini göstermeyen yani yaratıcı kişilik özelliklerine sahip olmayan biri yoktur aslında.
Yani bir yerden piyango vurmuştur üzülmeyin.
Herkes az ya da çok oranda taşıyabilir bu özellikleri.
Şöyle ki dediğim gibi kısıtlanmış olabilirsiniz.
Baskılanmış, bastırılmış olabilir ama bir yerlerde mutlaka vardır.
Yaratıcılığın ne olduğunu anlattım buraya kadar.
Şimdi ne olmadığını da anlatmak istiyorum.
Şimdi genel kanı şu arkadaşlar.
Yaratıcılık deyince hemen akıllara sanat, edebiyat, müzik gibi alanlar geliyor.
Hayır, hayatın her alanında var.
Dediğim gibi bilim dallarında bile karşımıza çıkıyor.
Yaratıcılık yüksek dozda yetenek ve enerji gerektiriyor.
Hayır böyle bir şey de yok arkadaşlar.
Araştırmalara göre IQ'su tavana vurmuş insanlarda yaratıcılık namına bir şey yok.
Üzgünüm. Yani zeka ile hiçbir alakası yok.
Yaratıcı insanlar hiç çabalamadan öyle çat diye ortaya yeni bir ürün de koyamıyorlar.
Bu da yanlış. Uğraşıyorlar baya ama biz o emeği belki görmüyoruz.
İşte Edison kaç kere denedi o elektrik lambası için?
999 kere denedi.
Ama Tesla yaptıkları için onu neyse.
Veya James Dyson'ı hatırlayın.
Pes etmemek podcastımda anlatmıştım.
Yani yaratıcı bir ürün ortaya koymak için çok yoğun bir ilgi ve sürekli bir çaba gerekiyor arkadaşlar.
Ben de yaratıcı olmak isterdim diyorsanız önünüzdeki engellerden bahsetmek istiyorum.
Algısal bir engeliniz olabilir.
Ne demek istiyorum? Yani belki gözlem beceriniz yoktur abi.
Olabilir. Gözlemleyemiyorsunuzdur.
Sebep-sonuç ilişkisini göremiyor olabiliriz.
Veya duygusal bir engelimiz olabilir.
Esnek düşünme dediğimiz olay.
Belki bu yoktur. Bu bir kabiliyet çünkü.
Eleştirilmekten ve hata yapmaktan korkuyor olabilirsiniz.
Sabırsız olabilirsiniz.
Belki hemen böyle koşarak sonuca ulaşmak istiyorsunuz ve ulaşamadığınız için motivasyonunuz kırılıyor olabilir.
Belki de en kötüsü de kendinize güveniniz olmayabilir.
Bunların hepsi mümkün. Yani yaratıcılığın önünde bunlar bir blokaj oluşturuyormuş.
Yaşadığınız kültür de engel olabilir diyor araştırmacılar.
Bence de ki en önemli faktörlerden birisi şu.
Öğrenilmiş engeller arkadaşlar.
Bu ne biliyor musunuz?
Yani olaylara ya da işte nesnelere kalıp anlamlar yüklüyoruz.
Mesela atıyorum makas.
Makasın kullanım alanı belli.
Okey bu makas sadece bunun için kullanılır gibi.
Gibi gibi gibi alışmışız yani buna.
Başka türlü düşünemiyoruz.
Bu bir kalıp. Makas bunun için kullanılır.
Bardak bunun için kullanılır falan.
Böyleyiz yani. Bazı okullarda görüyorum çocuklarda böyle yaratıcılığı geliştirmek için rehberlik çalışmaları yapılıyor.
Keşke bütün okullarda olsa.
Yani işte mesela bir yuvarlak veriyorlar.
Diyorlar ki çocuklara bununla neler yapabilirsiniz?
Hadi çizin. Hadi hayallerinizi çizin falan diye böyle yaratıcılığı destekliyorlar.
Ve bence ebeveynlerin en az dersler kadar üstüne düşmesi gereken konulardan biri yaratıcılık ve yaratıcı düşünme.
Yaratıcılığın önündeki bir başka engel de rutin arkadaşlar.
Bir tanıdığım vardı benim böyle yıllardır çalıştığı bir iş vardı.
Güzel de bir işi vardı. Ayrılmak istediği zaman herkes saçmalama mis gibi işin var deli misin divane misin falan demişti.
Ve hani gerekçelerine de çok gülmüşlerdi.
Demişti ki ben artık rutine bağladım abi yani beslenemiyorum.
Yıllardır git gel git gel artık böyle kalıpların içine sıkıştım kaldım.
Kendimi geliştiremiyorum ya demişti ilerleyemiyorum.
Aynı yerde dönüp dolanıyorum.
demişti. Ne kendime bir şey katabiliyorum ne de iş yerine demişti.
Bence artık o yaratıcılığını kıran rutinini görmüştü arkadaşım.
İşte konfor alanı öldürür dedikleri şey tam olarak bu.
Ve bir başka yaratıcılık öldürücü şey ezberci eğitim sistemimiz maalesef.
Ve bir de tabii ki tescilli önyargılar ve düş katili yorumlar var.
Onları unutmayalım lütfen. Mesela tarihte böyle yeni bir şeyler keşfedilirken geleneksel olan yıkılıyor ya.
Sanıyor musunuz ki alkışlar eşliğinde karşılandı.
Yaşasın yeni bir şey geldi falan.
Öyle bir şey yok. Mesela telefon dünyanın en önemli buluşlarından biri.
En başta deliz açması bulanlar oldu.
Telefondan bahsediyorum.
Ya da uçaklar. Uçaklar için en başta havadan daha ağır bir makine nasıl uçabilir ki falan demişler.
Hatta bir komutan diyor ki oyuncak gibi ya bu ne böyle hiç askeri bir değeri yok demiş uçağa diyor.
Yine dünyamızı değiştiren buluşlardan biri bilgisayar.
Ama IBM başkanı dünyada 5 bilgisayardan daha fazlası için pazar yok demiş vakti zamanında.
18. yüzyılda dökme demirden yapılan bir saban için çiftçiler diyorlar ki bu ne ya bu ekinleri zehirler bir işe yaramaz bu diyorlar.
19. yüzyılın başında demir yolu mühendislerine saatte 50 millik bir hızın Burun kanamalarına sebep olacağını söylüyorlar.
Alın işte tarihte de var düş katilleri.
Onlar her yerde her zaman olacaklar.
Boşverin onları. Neden boşverelim?
Çünkü bütün bunları duymalarına rağmen hayal kurmaktan vazgeçmeyen, kendine inanan o yaratıcı insanlar tarihin seyrini değiştirdi.
Bu arada bizim toplumumuzda da düş katili yorumlarımız meşhur.
Mesela diyorlar ki bu da nereden çıktı?
Eski köye yeni adet mi getiriyorsun?
Biz böyle iyiyiz ya.
İcat çıkarmasana başımıza.
Şimdi bunun sırası mı?
Saçmalama ya. Senin başka işin yok mu?
Bıdı bıdı bıdı. İşte bunlar hep böyle kalıplaşmış klasik şeylerin peşinde gidenler.
Yani yenilik düşmanları.
Bakmayalım biz onlara.
Size çok çarpıcı bir şey söylemek istiyorum kalıplarımızı yıkmak üzerine.
Bizler genelde böyle önceden düşünülmüş ve cevabı verilmiş sorular üzerine.
Okeyiz değil mi? Yani şu anda var olanlardan yola çıkarak işlemek üzerine eğitiliyoruz.
Eğitim sistemimize dikkat edin o bile böyle.
Ama şöyle bir şey var.
Bize öğretilenlere göre cevabı nasıl elde edebileceğimizi bildiğimizi düşündüğümüz zaman aslında biz çok kötü bir şey yapıyoruz.
Ne yapıyoruz Merve? Düşünmeyi bırakıyoruz.
Daha kötü bir şey olabilir mi?
Mesela İspanyolca'da cevap sözcüğünün karşılığı repuesto'dur ve responsa sözcüğüyle aynı etimolojik kökene sahip.
Bu da ölüler için okunan ilahi anlamına geliyor.
Ya bu artık ne demek biliyor musunuz?
Bir yaşama sahip olmayanla ilgili demek.
Ölüler için dedim fark ettiyseniz.
Ne demek istiyorum? Eğer geçmişte olanlara göre cevapları bildiğimizi düşünürsek düşünüşümüz ölür demek.
O yüzden... Çoğu insan böyle yeni fikirler geliştirmek için hayal gücünü kullandığı zaman bu fikirler aslında var olan kategori ve kavramların özellikleriyle yapılandırılırlar değil mi?
Yaratıcı düşüncede işte yeni kategori ve kavramlar yaratarak aslında birbirine benzemeyen iki ya da daha fazla konu arasında böyle çağrışımlar, bağlantılar kümesi yaratma becerisi
gerektirir. Yani Da Vinci gibi düşünebilmek o podcastta anlatmıştım ya.
Bir de yaratıcı fikirleri şöyle bir analiz edin kendinizce.
Dikkat edin hep böyle eski fikirlerin yeni sentezlerini göreceksiniz.
Bir şair genellikle yeni sözcükler oluşturmaz.
Eski sözcükleri yeni bir biçimde kendince ortaya koyar.
Misal Orhan Veli.
Mesela Einstein'ın görevlilik kuramını düşünün.
Enerji, kütle, ışık falan diyor.
Peki bunları o mu icat etti?
Hayır. O daha çok bu fikirleri yeni ve işlevsel bir biçimde birleştirdi.
Yenilik var burada. Eskinin üstüne kendince yeni bir şeyler ekledi ve ortaya bir şey koydu.
Ve dünyayı değiştirdi.
Veya bambaşka bir örnek vereyim.
Bir çam kozalığa düşünün arkadaşlar.
Bir çam kozalığının okuma yazma süreciyle ne gibi bir alakası olabilir diye sorsam bir düşünün bakalım.
Alaka kurabilecek misiniz?
1818 yılında Fransa'da 9 yaşında bir çocuk bir kaza geçiriyor arkadaşlar ve maalesef görme yetisini kaybediyor ve bundan birkaç yıl sonra bahçede otururken bir arkadaşı
geliyor ve onun eline bir çam kozalığa veriyor.
Çocuk böyle bu kozalakla oynamaya başlıyor işte onun dokusunu hissediyor ve onun o boyutlarının arasındaki küçük farklılıkları hissediyor dokunarak ve kavramsal olarak farklı boyutlardaki çam kozalaklarının
verdiği duyguyu okuyor.
Okuma ve yazmayla birleştiriyor.
Kağıt üzerinde böyle kabarık noktalarla bir alfabe oluşturabileceğini fark ediyor.
İşte o çocuğun adı Braille arkadaşlar.
Görme engellilerin bugün kullandığı alfabeyi yaratan kişi.
Birbiriyle hiç ilişkisi olmayan iki konuyu aldı.
bağlantı kurdu ve bir bütün oluşturdu.
İşte size yaratıcılık. Hangi podcast'ı anlattım hatırlamıyorum.
Sanırım tutku podcast'ıydı.
Hani kağıt katlama sanatı origamiyle uğraşan bir bilim insanından bahsetmiştim ve bugün uzay araçlarına konulan ekipmanlar için çalışıyor demiştim.
O ekipmanları katlayarak en ufak boyuta getiriyor.
Yani origamiyle bağlantısı bu.
Ya da bir gastroenterologla güdümlü bir füze tasarımcısı sohbet ediyorlar bir gün ve gastroenterolog kapsül endoskopiyi buluyor.
Bu sayede işte yaratıcılık buyrunuz tıp alanında.
Peki biz neler yapabiliriz yaratıcılık için?
Önce bir hayatımıza bakmamız gerekiyor.
Bu sayacağım engeller belki sizin yaşantınızda vardır ve belki bunlar sizin yaratıcılığınızın önünde bir engel teşkil ediyor olabilir.
Birincisi zaman darlığı arkadaşlar sürekli zamanım yok diyenlerdenseniz bu konuya bir podcast yaptım dinleyebilirsiniz.
Kendimize nasıl zaman yaratırız adında.
İkincisi çevre faktörümüz içinde bulunduğumuz ortam yani arkadaş ve aile çevremiz tabii ki.
Üçüncü konfor alanımız kendimizi hapsettiğimiz o küçük mutlu kutucuklarımız yani rutin giden hayatımız.
Dördüncüsü tabii ki mükemmeliyetçi olmamız.
Beşincisi hayatımızda her şeyin durulmasını beklememiz.
Ayşe olsun da ben onu yapacağım, bu olsun da yapacağım diyoruz ya artık emekli olunca falan yaparız.
Altıncısı kendimize olan inancımız yani inançsızlığımız pardon.
Henry Ford'un dediği gibi aslında bir şeyi yapabileceğimiz ya da yapamayacağımız konusunda ne düşünürsek düşünelim sonunda kendimizi haklı çıkaracağız.
Yedincisi ise duyduğumuz her şeye kalıplaşan şeylere bile sorgusuz sualsiz kabul göstermemiz.
Bir sorunun sadece tek bir doğru cevabı olabilirmiş gibi davranmamız.
Bunlar bizi sınırlayan engeller ve mazeretlermiş arkadaşlar.
Peki Merve nasıl daha yaratıcı olabilirim dediyseniz önce içimizdeki çocukla yeniden bağ kurmamız gerekiyor.
Neden? Çünkü yetişkinlik bence çok sıkıcı.
Bir hapishane gibi. Hani diyorlar ya çocuklar ve deliler en özgürü düşünenler diye.
Doğru. Yetişkinlik sıkıcı.
Çocukların dünyasına bakınca daha eğlenceli.
Enerji, merak, sorular, bıdı bıdı konuşmalar.
Tutkuları, masumiyetleri, ölçüsüz zevkleri, böyle küçücük şeylerden haz almaları zamane çocukları öyle değil biliyorum.
Küçük prensin çizdiği o resmi hatırlayın arkadaşlar.
Fil yutmuş boğa yılanı.
Ama resmi gören büyükler ne demişti?
Aaa bir şapka. İşte çocukların yaratıcı zekası bu.
Dünyayı görüşleri onlar bizden farklı görüyorlar.
Ve bir zamanlar bizde çocuktuk hatırlarsanız.
Ve o yıllar hayatımızın en yaratıcı yıllarıydı.
Yaş ilerledikçe insan büyüdü.
Beyni, vücudu büyüyor ama yaratıcılık maalesef küçülüyor.
O zaman çocuklar gibi olmalıyız.
Böyle meraklı olmalıyız.
Doymak bilmeyen bir öğrenme isteğimiz olmalı.
Farklı bakış açılarımız olmalı.
Yani çocukların dünyası gibi bir dünya kurmalıyız içimize.
Çocukluğunuzu hatırlayın.
Bir kutuyla oynarken o kutu kaptan oluyordu, araba oluyordu, tank oluyordu, mağara oluyordu.
Hayal gücümüzün sınırı yoktu.
E sonrası zaten malum.
Ve araştırmalara göre...
En yaratıcı olduğumuz dönem çocukluğumuzmuş hatta 2 ila 5 yaş arasında %90'mış yaratıcılığımız ama 6 yaşından sonra %20'lere kadar düşebiliyormuş inanabiliyor musunuz?
Bence çocukluğu ve çocukları hafife almayın derim çünkü televizyonun icadı bile bir çocuk sayesinde oldu.
12 yaşındaki Philo Warnsford sayesinde oldu.
Hani ben biyografi podcasti yaparken genelde çocukluklarına iniyorum ya anlattığım insanların çünkü şunun farkındayım.
Okulda bize Einstein'ın evrene ilişkin teorileri anlatılıyor.
Ama onun nasıl düşündüğünü, düşünmeyi nasıl öğrendiğini, yaşama karşı tavrını, bu adam neleri gözlemledi küçükken, başkalarıyla ilişkisi nasıldı, bu dünyaya nasıl bir pencereden bakıyordu, nasıl
algılıyordu. Bence ilk önce bunlar öğretilmeli.
Son podcastımda Anthony Gaudi'yi anlatıyordum ya orada dikkat ettiyseniz hep bu noktalara değinmeye çalıştım.
Tamam adam dahi okey, deha olmuş ama nasıl olmuş?
Neyse devam edelim. Kişisel sınırlamalarımızdan kurtulmalıymışız arkadaşlar yaratıcılığımız için.
Hani ben kim yaratıcı olmak kim falan demeyin.
Sizi sınırlandıranlara bunu diyenlere lütfen kulak asmayın.
Pasteur'u hatırlayın vasat bir kimya öğrencisi dediler adama.
Churchill'e bakın tembel başarısızsın dediler.
Walt Disney'e bakın yeteneksiz bir çocuksun dediler.
Elvis Presley'e kamyon şoförü olsana sen ne starı dediler.
Marilyn Monroe'ya bakın senden anca sekreteri olur dediler kadına.
Hiçbiri bunlara kulak astı mı?
No. Yani sizin potansiyelinizi sizden iyi hiç kimse bilemez.
Bir başka madde de şu.
Hata yapmaktan korkmak.
Yaratıcılığın önündeki en büyük engellerden birisi.
Bakın mesleğini bir ömür boyu böyle tüm ilkelerine sadık kalarak yapan bir ustaya soruyorlar.
Diyorlar ki ustam başarının sırrı ne?
O da diyor ki iki sözcük.
Doğru kararlar. Peki diyorlar o doğru kararları sen nasıl aldın?
Tek sözcük diyor.
Deneyim. Deneyiminin sırrı ne diye sordukları zaman da sadece iki sözcük diyor.
Yanlış kararlar. İşte bu kadar.
Yanlış yapmak, hata yapmak aslında bizi başarıya götürüyor ama orada bir demoralize oluyoruz nedense.
Herkes oluyor. Bu iyi bir şeymiş.
Yani yaratıcılık yönünde yanlış yapmak, yanlış kararlar almak okey bir şeymiş.
Bir de şu var. Farklı yerlere gidin.
Gidebiliyorsanız seyahatlere çıkın.
Dolar olmuş bilmem kaç para Merve.
Şimdi seninki de laf dediniz biliyorum ben de dedim.
Ama uzmanlar diyorlar ki yaratıcılık için bir oyuncakçıyı bile geçseniz, şehir dışına geçseniz, büzeleri geçseniz, tablolara baksanız bir şekilde görsel algınız genişleyecektir diyorlar.
Biraz normalin dışına çıkmamız gerekiyor.
Hatta nefret ettiğiniz türden kitaplar okuyun diyen bile duydum.
İşinize farklı yollardan gidin, evinize farklı yollardan gidin.
Bu da bir yöntem. Bunun dışında empati kurmamız gerektiğini söylüyorlar.
Kendinizi mutlaka karşınızdakinin yerine koymayı öğrenin diyorlar.
Bir de birleştirme tekniği dediğimiz bir hadise var.
İki ya da daha fazla kavramı bir araya getirmeye çalışıp böyle kafanızda ilginç kompozisyonlar bulmaya çalışın diyorlar.
İçinizden saçmalama Merve ya demiş olabilirsiniz.
Bir şarap piresini patates baskısıyla birleştirsem ne olur mesela?
İşte matbaa makinesi böyle icat edildi arkadaşlar.
Ya da buzdolabını tren vagonuyla birleştirsem ne olur?
Böyle düşünsem. O zaman da soğuk hava taşımacılığını bulmuş olacağım.
Çünkü böyle bulunmuş. Lol.
Yani parçaları birleştirmek de aslında yaratıcılığın en önemli koşullarından birisi.
Henry Ford mesela otomobilleri yapmaya karar verdiği zaman nereye gitmiş biliyor musunuz?
Bir domuz mezmasına gitmiş.
Ne alaka diyeceksiniz. Orada gözlem yapmış.
Ve aynısını Arabaların parçalarını birleştirme yönteminde kullanmış parçaları birleştiriyor ve T modelini bu şekilde yaratıyor.
Ya da Richard Feynman bir deneyde farelerin yiyecek kaynaklarını nasıl geri döneceğini düşünürken kendisini bir fare olduğunu hayal ediyor ve ofisinin kapısından belki yüz kere geçmiş arkadaşlar.
Dolaşmış geri gelmiş dolaşmış geri gelmiş ve hipotezini bu şekilde bulmuş.
Bir de Feynman'ın bir akademisyen arkadaşı var.
Bir gün böyle çalışırken odasında.
Adam kapıyı açıyor giriyor ama Richard Feynman görmüyor adamı.
Ve bir bakıyor yerde yatıyor adam.
Yuvarlanıyor bir şeyler yapıyor. Diyor ki hayırdır sen diyor ne yapıyorsun?
Adam da diyor ki elektron olduğumu hayal ediyorum.
Buna çok gülmüştüm.
Ama bir arkadaşımın arkadaşı yaratıcı drama dersi alıyordu.
Ben de dedim ki ne yapıyorlarmış tam olarak hani yaratıcı drama dersinde.
O da dedi ki spagetti olduklarını hayal ediyorlarmış.
Kaynayan bir tencereye atıldıklarını düşünerek o şekilde hareket ediyorlarmış dedi.
Yani spagetti oluyorlarmış kaynayan tencerede.
Yani yaratıcı drama da bu noktada oldukça etkili.
Şimdi size bu konuyla ilgili anlattıklarımın hepsini içeren böyle canlı canlı gözlerinizle görmek istiyorsanız eğer bir belgesel önericem arkadaşlar.
Netflix'te vardığı vakti zamanında şu an bakmadım var mı?
Yaratıcı Beyin diye bir belgesel geçen sene izlemiştim ben.
Bayağı da böyle notlar almışım farkındalık defterime sevmişim.
Sizinle de paylaşacağım yani izleyemeyecek olanlar vardır muhakkak.
Burada arkadaşlar her alandan 10 yaratıcı isim var.
Mesela biri yaşayan Da Vinci gibiydi Nathan.
Hem aşçı hem nükleer reaktörler yapıyor.
İkisinde de uzman ve Bill Gates bile bu adam için diyor ki tanıdığım en zeki adam diyor.
Bir de dinozorlar ve astrovitler üzerine çalışıyor bu adam.
Bakar mısınız 3 dalda da etkin bir insan ve inanılmaz yaratıcı bir beyin.
Çıkış noktası da şu bir yerden bir fikri alıp başka bir yere uyguluyor.
Bir mimar var, B.R.K. Ingalls diye çok ünlü bir mimar.
Küçükken Lego oynamayı çok seviyor ve sonra mimar oluyor ve bu Legoları mimariye uyguluyor.
Çok değişik. Instagram'a koyarım bakarsanız bayılıyorum.
Adamın çıkış noktası da iki kendine has şeyi alıp birleştirip üçüncüyü yaratıyor.
Bir başka önemli isim de bir animatördü.
Canavarlar yaratan bir animatör üstelik.
Phil Tippett arkadaşlar. Filmlerdeki en yaratıcı canavarları bu adam yapmış.
Star Wars Jurassic Park ve bu adamın bir kitabı var.
İlginç bulduğu her şeyi böyle kesip kesip deftere yapıştırmış ve 1987'den beri bunu yapıyor.
Rastgele seçimleri kesiyor, dergilerden defterine yapıştırıyor, eklektik böyle birleştiriyor.
Sonra bunları modelliyor, sıfırdan bir yaratık çıkarıyor.
Bunun da özelliği şu, değiştir, kır.
Birleştir, eşittir, yaratıcılık.
Aaron Tull diye bir adam vardı.
Ondan çok etkilenmiştim.
Seramik sanatçısı. O da acılarından yaratıcılık çıkarmayı başaran birisi.
Körfez Savaşı'na katılmış ve gördüklerinden inanılmaz etkilenmiş.
Kendine gelememiş savaştan sonra.
Ve diyor ki ben bunlarla başa çıkmak için seramiğe başladım.
İskeletli falan böyle değişik seramikleri var.
Ölüm, savaş ve kayıplar üzerine.
İşte yaratıcı bir çıkış noktası.
Acılarını baz alarak yaratıcılığını kullanmış.
Sanatını terapi yapmış bir insan.
Ve bonus aslında çoğu insanın başarısı önceki başarısızlıklarının küllerinden doğar diyen Game of Thrones'un yaratıcısı da vardı bu belgeselde Dan Wise.
Ona soruyorlar diyorlar ki yaratıcılık sürecinizde başarısızlığın rolü nedir?
O da diyor ki cevap olarak çok uzun yıllar boyunca başarısız oldum.
Hayatımın temelinde başarısızlık var.
Game of Thrones'un yayınlandığı ilk günden mezuniyet tarihimi çıkarırsanız Bulacağınız şey başarısızlık katsayımdır.
Ama Dan Weiss denemeden bunları bilemezdi tabii ki.
Şu anda geldiği noktaya bakın.
Karaca'nın sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'nin sonuna geldik arkadaşlar.
Yaratıcılık demek kısaca böyle.
Aşağı bırakmış olduğum linkten...
Büyüleyici bir etkinlik olan ve Karaca imzalı sofralar sergisine göz atmayı unutmayın.
Görsel algınız genişleyecek ve böyle sofralar kurmak isteyeceksiniz eminim.
Hepinize yaratıcı bir özgüven diliyorum ve bunun dünyada değişim yaratma kabiliyetimize bağlı olduğunu da biliyorum.
Haftaya çarşamba çok merak ettiğiniz birinin biyografisiyle geliyorum yine.
Beni Instagram'da takip etmek isteyenler için adresimi aşağıya açıklamalara bırakıyor olacağım.
Kendinize iyi bakın, hoşçakalın, bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
