
Kod: 60OSB
Cambly Kids Hakkında detaylı bilgi almak ve %60 indirimden faydalanmak için linke tıklayın: https://cambly.biz/60OSBKIDS
Kod: 60OSBKIDS
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "Cambly" hakkında reklam içerir*
Transkript
Anadili İngilizce olan deneyimli eğitmenlerle ister birebir ister grup derslerine katılabileceğiniz online bir eğitim uygulaması olan Cambly'e bugün başla en büyük yatırımı geleceğine yap.
60 OSB kodu ile tam %60 indirimle ilk ve son kez ayda sadece 199 TL'ye abone ol.
Ayrıca ilk dersin ücretsiz.
Bugün kendin için bir adım at.
Merhabalar, Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün 30 Mart yani Vincent Van Gogh'un doğum günü.
Çok beklediniz bu podcastı biliyorum.
Bu podcastımda onun çocukluğundan başlayarak intiharına kadar giden süreçte neler yaşadığını anlatmaya çalışacağım sizlere.
Uzun bir podcast olacak o yüzden hemen başlamak istiyorum.
Öncelikle Vincent'ın anlamı nedir?
Zafer demektir Felemençe'de Vincent.
Artık nasıl bir zaferse adamcağızın yaşarken sadece bir tablosu satıldı.
Ama öldükten sonra milyon dolarlar etmiştir tabloları.
Peki nasıl bir aileye doğdu Van Gogh?
Şöyle ki babası protestan bir papaz adı Theodorus Van Gogh.
Annesi ise Anna Van Gogh.
Ve Vincent 6 çocuğun sağ kalan en büyüğü ve Vincent Van Gogh'dan bir sene önce doğan bir abisi var aslında.
Üstelik o da 30 Mart doğumuna aynı günde olmuşlar ama doğduktan sonra bu abisi ölmüş.
Onun da adı Vincent Van Gogh.
Yani bizim Vincent'a ölen abisinin adını vermişler.
Bu arada bir makalede okumuştum.
Ölen kişinin adı yeni doğan çocuğa konduğu zaman o bir bağ sürdürme haline geliyormuş.
Yani örtük olarak aile anısını canlı tutuyormuş.
Eğer ölen çocuğun adı yeni doğana verilirse de yeni doğan çocuk bu ismi kabul edemediği için ciddi ruhsal bozukluklar yaşayabiliyormuş.
Bir de bu ölen abisinin mezarı evlerinin bahçesinde gömülü ve Vincent Van Gogh küçükken her gün üzerinde adının ve soyadının yazılı olduğu bir mezarın önünden geçiyor.
Yani sizce de çok travmatik.
değil mi bu? Van Gogh'un babası protestan bir papaz ve Van Gogh'un çocukluğu çok katı kalvinist bir sistemde geçiyor.
Nedir bu kalvinizm Merve? Şudur.
Dünya nimetlerinden böyle el ayak çekip böyle tamamen ibadete kendini vermek gibi düşünebilirsiniz.
Annesiyle de ilişkisi çok iyi değil.
Çünkü böyle hep annesinin istediği gibi biri olmaya çalışmış ve hep ölen abisinin esas kusursuz Vincent olduğunu düşünürmüş.
Çok acı bir şey bu aslında. Ve 11 yaşında hiç istemediği halde ailesi onu çok uzak bir okula yatılı olarak veriyor.
Bu onda böyle bir terk edilmişlik hissi yaratmış.
Yani yalnız bırakıldığını düşünmüş.
Ve okul döneminde bir ressamdan eğitim almaya başlıyor.
Yani bu onun aslında çizime olan merakını da gösteriyor.
Sanıldığı gibi 28 yaşına geldiğinde böyle bir aydınlanma yaşayıp haydi bakalım ben şimdi resme başlıyorum dememiştir.
Dönelim aile hayatına.
Unutmadan belirteyim Van Gogh'un ailesinde de böyle psikolojik rahatsızlıklar varmış.
Yani sinir hastalıkları genellikle.
Kardeşi Theo mesela sürekli yenilenen depresyon atakları geçiriyormuş.
Ve kız kardeşi... Yıllarca sinir hastalıkları yüzünden hastanede yatıyor.
Depresyonlar geçiriyor. Bir erkek kardeşi var Cornelius diye.
O da 33 yaşında. İntihar ettiği düşündülüyor ama silahla bir çatışmada vurulmuş da olabilirmiş.
Bu kesin bir bilgi değil. Henüz netleştirilemedi.
Sülalesine baktığımız zaman da böyle ünlü kuyumcular, din adamları, sanat tabloları tacirleri bunlar var.
Saygı duyulanda bir aile.
Peki Vango nasıl bir çocuktu derseniz.
Aslında şöyle kız kardeşinin aktardığına göre.
Çocukluğunda böyle çok sakar, iletişim kuramayan, aşırı cici.
Hatta kendine bile yabancı bir insan gibiydi demiş kız kardeşi.
Ve böyle başayıp aşağıda eğik gezermiş.
Küçükken de böyle din konusunda çok tutucuymuş.
Ve büyük ihtimalle bu babasından kaynaklanıyor.
Hatta bir keresinde şöyle demiştir.
Tek endişem dünyada nasıl bir işe yararım?
Bir amaca hizmet edip iyi bir şeyler olabilir miyim?
Demiştir. Aslında tek derdi de bu biliyor musunuz?
Yani podcast bittiği zaman bunu daha iyi anlayacaksınız eminim.
Hayatı boyunca sevgiyi, ilgiyi, yakınlığı aramıştır Van Gogh ama asla bulamamıştır.
Hatta hep... böyle bir toplulukta yer edinmeye çalıştığını, hep bir aidiyet duygusu istediğini göreceksiniz.
Ve bence Van Gogh'un çok ince bir ruhu vardı.
Yani o mesela çok ender rastlanan çiçeklerin nerede açtığını bilen, kuşların nereye yuva yaptığını bilen, hatta onlara asla zarar vermeyen, karıncayı incitmeyen derler ya öyle bir insanmış.
Ya kuş yuvası işte. Kuş yuvalarına bakıp dermiş ki insan yuvası.
Çok anlamlı geldi bana bu ve onun bence bu yuva özlemini ifade eden bir şeydi diye düşünüyorum.
Neyse Van Gogh yatılı okuldan sonra hemen...
Hayata atılıyor henüz 15 yaşındayken.
Sanat simsarı olan bir amcası var.
Sent amcası. Onun yanına gidiyor ve sanat galerisinde çıraklık yapmak üzere işe başlıyor.
Orada işte Lahey'de zaten burası.
Den Haag diye bir yer. Hollanda'da bir galeri.
Buranın esas merkezi de Paris'te.
Paris'te bulunan ünlü Goupil galerisinin bir şubesi burası.
Ve buradaki görevi mağazaya gelen kitapları sandıklarından çıkartmak ve reprodüksiyonları sıraya koymak.
İşte burada çalışırken aslında böyle edebiyata ve sanata ilgisi daha daha artmaya...
başlıyor ve 17 yaşına geldiği zaman Hollanda'dan Londra'ya gidiyor.
Goupil'in Londra şubesinde çalışmaya gidiyor.
Fakat gittiği dönemde İngiltere'yi kasıp kavuran bir akım var.
Evangelizm akımı. Van Gogh bundan çok etkileniyor.
Yani bu şöyle bir şey. Hristiyan olmayanları da bu dine davet etmek gibi düşünebilirsiniz ki zaten Van Gogh'un tüm dünyayı Hristiyan yapmak gibi bir arzusu var.
Hani demiştim ya başka bir podcast'te çok tutkularını uçlarda yaşayan bir adam diye.
Zaten anlayacaksınız.
Bir de İngiltere onu çok etkiliyor.
Charles Dickens romanlarını da okuyup etkilendiği bir şehir zaten hali hazırda.
Böyle sisli, dev bir şehir.
Onu böyle içine çekiyor, büyülüyor.
Ve Londra'nın böyle fakir semtlerinde tarifsiz bir perişanlık içinde yaşayan o sefil insanları görünce merhamet duyguları tetikleniyor.
Ve Londra'nın bir önemi de şudur.
Bir kız tarafından ilk kez burada reddediliyor Van Gogh.
Oturduğu pansiyonun sahibinin kızına aşık oluyor.
Hatta evlenme teklif ediyor.
Ve kız da kahkahalar atarak, alaylar ederek reddediyor.
Büyük bir kalp kırıklığı içerisinde Hollanda'ya.
Geri dönüyor Noel için. Aslında bu umutsuzluğunu gidermek için de dine sığınıyor.
Hani dedim ya evangelizmden etkileniyor.
İyice dine sığınıyor. Daha sonra tekrar Paris'teki Goupil şubesine tayin ediliyor 1875'te ama artık böyle iyiden iyiye değişmiş.
Yani kendi aleminde yaşıyor.
Tek başına Lourdes Müzesi'ne gidiyor.
Saatlerce bir resimin karşısında duruyor.
Ve günden güne dine karşı olan eğilimleri artmaya başlıyor.
Ve orada edindiği bir dostu var Harry Gladwell diye.
Onunla odaya kapanıyor saatlerce.
Sadece İncil'den konuşuyorlar.
Hatta bazen bu sabahlara kadar sürdüğü için Van Gogh artık böyle işine geç kalan, müşteriyle doğru düzgün ilgilenmeyen, hatta durduk yere bağırıp çağırmaya başlayan birine dönüşüyor yavaş yavaş.
Derken Dana'nın kuyruğunun koptuğu yere gelenin bir Noel yurtusunda iş yerine böyle hiç haber vermeden ailesini ziyarete gidiyor.
Kalkıyor Paris'ten Hollanda'ya gidiyor ve iş yeriyle de tabii ki de papaz oluyor.
Sonra tekrar aynısını yapınca işten diyorlar ki güle güle canım, hoşça kal.
Bunun üzerine Van Gogh...
buraya dönmek ve öğretmenlik yapmak istediğine karar veriyor ve pek çok okula başvuruyor.
Ve bir yatılı okuldan olumlu cevap geliyor.
Ancak şöyle bir yıl boyunca diyorlar vekil öğretmensin biz sana kalacak yerini vereceğiz işte yiyecek içecek vereceğiz ama bir yıl sonra senin durumuna bakıp maaş vermeye başlayacağız diyorlar.
Van Gogh da bu teklifi hemen kabul ediyor ve yaşları 10 ila 14 arasında değişen 24 çocuğa öğretmenlik yapmaya başlıyor.
Burada da şöyle bir sorun var.
Hani dedim ya işte İngiltere'de çok etkileniyor insanlar çok fakir sefalet içerisindeler diye.
Burada da aynısı. Bir gün çalıştığı okulun müdürü Van Gogh'a diyor ki git öğrencilerin ailesinden para tahsis et diyor.
Van Gogh'u görevlendiriyor. Ve Van Gogh tahsil etmeye gittiği işte öğrencilerin evine girdiği zaman öyle bir sefalette karşılaşıyor ki resmen şok geçiriyor.
Dili tutuluyor. Ve o kadar üzülüyor ki işi bırakıyor.
İstifa ediyor bunun üzerine. Zaten bu işten de hiç para kazanamadı.
Vekil öğretmende demiştim.
İşte öğretmenlik yaparken karşılaştığı bu sefalet manzaraları onu böyle iyiden iyiye işte merhamete ve dine itiyor.
ayrıldıktan sonra ailesinin yanına geri dönüyor.
Bir kitapçıda çalışmaya başlıyor bu sefer fakat Burada da bütün gün masa başında oturuyor.
Hollanda'ca basılan kutsal kitaplardaki metinleri İngilizce, Almanca, Fransızca bunları çevirmeye çalışıyor.
İşte bu kitapçıda çalışırken birlikte kaldığı bir oda arkadaşı var.
En son bu oda arkadaşı ondan gizli bir şekilde ailesine bir mektup gönderiyor.
Diyor ki oğlunuz size yalan söylüyor.
Kitapçı da öyle başarılı falan değil.
Bu işi beceremedi diye bir mektup gönderiyor.
Hain arkadaş. Ve Van Gogh yine işten ayrılıyor tabii.
Tornistan baba evine.
Ama bu sefer bir karar veriyor.
Diyor ki ben rahip olmak istiyorum babam gibi.
Ama ailesi tabii ki bu duruma böyle çok da sıcak bakmıyor.
Çünkü biliyorsunuz Van Gogh'un aşırılıkları var ve bunun da farkında ailesi.
Neyse diyorlar buna da okey.
Ve Amsterdam Üniversitesi'nin sınavlarına hazırlanmaya başlıyor Van Gogh ama sınavı maalesef geçemiyor.
Olsun diyor o zaman ben de Protestan Misyoner Okulu'nun açtığı kursa gidelim diyor.
Gidiyor 3 ay bir eğitim alıyor ve Belçika'daki işte bir tane Bornage diye bir yer var.
Oradaki madenci topluluğu için vaiz olarak görevlendiriliyor.
Yani stajyer rahip. Ve burada göreve başladığı zaman tıpkı öğretmenlik yaptığı zamanda olduğu gibi çok büyük bir sefaletle karşılaşıyor.
Tekrar bunalıma giriyor ve iyice dine sarılıyor bu sefer.
Bir de madencilerin yoksulluğu karşısında Vango o kadar eziliyor ve o kadar utanıyor ki çünkü kendi elbiseleri tertemiz, pak, itinalı.
Yani onların sefaleti ona ızdırap vermeye başlıyor ve sadece utanmakla da kalmıyor.
Bütün kıyafetlerini alıyor, onlara dağıtıyor ve kendisine de gidiyor kaba bir çuhadan pantolon dikti.
Sırtına da eski bir asker ceketi gibi bir şey giyiyor.
Ve çok sefil bir barakada yaşamaya başlıyor.
Bir tane bir göz ocağı var.
Onun kenarına kırılıyor yatıyor.
Aldığı maaş zaten 50 frank.
Hepsini fakirlere dağıtıyor.
Yatalak hastalarının başına gidiyor.
Kutsal kitaptan bölümler okuyor.
Yani böyle anlayacağınız kendini paralıyor.
Onlara faydalı olabilmek için.
Bir de vaizlik yaptığı dönemde bu çalıştığı maden ocağında bir göçük meydana geliyor.
Bu da onu çok etkiliyor. Travmatik bir olay onun için.
Ve Van Gogh iyice böyle bir dine sarılıyor.
Bu dönemde. Ve onlardan biriymiş gibi hissetmeleri için aç kalıyor.
Gerçek anlamda aç kalıyor.
Kıyafetlerini onlara veriyor.
Kendisi üstünün başında hiçbir şey yok.
Parasını onlara veriyor. Ve Van Gogh artık yokluk ve sefalet içerisinde yaşamaya başlıyor.
Yine aşırılıkları var dikkat edin.
Yani aslında böyle kendi kendine dini bir mahkumiyet yaratıyor farkındaysanız.
Ve o kadar aşırıya kaçıyor ki bir pazar günü 3 kiliseye birden gidiyor.
Protestan, Katolik, eski Anglikan kiliselerine gidiyor.
Ve bunun içinde sordukları... zaman hani Van Gogh sen ne yapıyorsun soruyorlar.
O da diyor ki ben her kilisede tanrıyı görüyorum.
Yani neye inandığında bunun bir alakası yok.
İncil'in özüyle alakalı bir durum diye açıklıyor bunu.
Ve ben bu özü bütün kiliselerde buluyorum diyor.
Yani İncil'e artık kendi yorumunu katmaya başlıyor.
Zaten bunu yaptıktan sonra bütün şimşekleri üstüne çekmiştir.
Bir de şöyle bir durum var. Van Gogh'un hiç retoriği yok.
Yani konuşma becerisi yok. Ve din adamı olmaya uygun birisi değil.
Yani öyle güzel sözler söyleyeyim.
İnsanları böyle rahatlatayım.
Öyle biri değil. Hatta Madencilere bir keresinde demiş ki yaşamınız çok acıklı ya.
Hani bu hayatta siz zaten çok çekiyorsunuz.
Sizler tanrının kutsadığı kişilersiniz.
Mutluluk sevinçte değil, acı çekende, zenginlikte değil, yoksullukta diyor.
Yani bu şey bir teselli cümlesi değil gördüğünüz gibi.
İnsanları daha da böyle acıya ve kedere boğan cümleler kullanmaya başlıyor.
Simsiyah cübbeler giyiyor ki bu gerekli bir şey değil.
Bu şekilde gezmeye başlıyor ve işler iyice çığırından çıkıyor anlayacağınız.
Ve bağlı bulunduğu o misyoner cemaati bunları öğrenince.
Orada bulunma amacınıza aykırı davranıyorsunuz diyorlar ve sözleşmesini feshediyorlar, yenilemiyorlar.
Ama o buna rağmen gönüllü olarak çalışmaya devam ediyor.
5 kuruş para almadan gönüllü çalışıyor.
Ve Van Gogh'u etkileyen bu sefalet ve o ruhunda duyduğu elem, zırap bunu dindirmenin yolu ne?
Çizim yapmak. Bir de şöyle bir durum var.
Yani sizce Van Gogh'un rahip babası onun bu yaptıklarından memnun olabilir mi?
Çünkü İncil'i kendine göre yorumluyor.
Yani aşırılıkları var ve babası bundan çok rahatsız bir din adamı.
olarak ve Van Gogh sonunda kardeşi Theon'un desteğiyle artık gönüllü rahipliği de bırakıyor.
Onu da bırakıyor. Brüksel'e gidiyor ve resim eğitimi almaya başlıyor.
Burada bir yıl eğitimi aldıktan sonra ailesinin yanına geri dönüyor.
İşte bu dönüşüyle beraber köyde gördüğü insanların resimlerini çizmeye başlıyor.
Böyle deli deşlet kitap okumaya başlıyor.
Kendileri bunlara veriyor. Ve o sıralarda Van Gogh'un bir kuzeni var Kay isminde.
Eşi yeni vefat etmiş ve çocuğuyla beraber onları ziyarete geliyor.
Van Gogh'la da arası çok iyi.
İyi geçiniyorlar. Sık sık beraber yürüyüşlere gidiyorlar.
Sohbette ediyorlar ve Van Gogh o sıralar böyle hiç durmaksızın kitap okuyor.
Genelde işte Amy Zola, Charles Dickens gibi yazarlar.
Şaşırdınız mı? Tabii ki hayır.
Unutmadan şunu da belirteyim.
Van Gogh İngiliz edebiyatını çok seviyor.
Özellikle de Dickens'ı demiştik ama İngilizlerin sanatını pek beğenmediğini de belirtmiş yazdığı mektuplarda.
İngiliz edebiyatını seviyor fakat dili konusunda pek başarılı değil.
Zaten Van Gogh çok kaba ve çok aksanlı konuşuyormuş.
Bu çok söylenen bir şey. Cambly Kids ile 4-15 yaş aralığındaki çocuklar tamamı ana dili İngilizce olan en kaliteli eğitmenlerle birlikte İngilizceyi kalıcı olarak öğreniyorlar.
Şu anda Cambly Kids'de yılın en büyük indirimi var.
60 OSB Kids kolu ile %60 indirimden faydalanın.
Çocuğunuza özgüvenli İngilizce konuşma becerisi hediye edin.
...dasından bahsediyordum. Ama bu arada şunu da söyleyeyim Van Gogh'un babası çok geri kafalı bir adam ve onun bu okuduklarından bile rahatsız oluyor.
İşte Fransız edebiyatı çok ahlaksız diyen bir adam mesela.
Hatta Van Gogh'un babası öldükten sonra çizdiği bir resim vardır.
Babasının İncil'ini çizmiş ve hemen yanında Emre Zola'nın Yaşama Sevinci.
kitabını çizmiş. Çok anlamlı buluyorum ben bu resmi.
Mazlum ve aşağılanmışları savunan iki kitap yan yanadır orada.
Neyse dönelim kuzenine olan aşkına.
Kıza bu okuduğu kitaplardan bahsediyor.
Çizdiği resimleri gösteriyor.
Onu etkilemek için bayağı uğraşıyor.
En sonunda evlenme teklif ediyor.
Ama çok sert bir şekilde reddediliyor.
Çünkü bayağı bir ısrarcı oluyor.
Dedim ya aşırılıkları var.
Hatta kadına bir konuşmasında demiş ki yani biliyor musun işini ve seveceği kadını bulan erkek kutsanmıştır diye böyle bir sinyal veriyor.
Evet seveceği işi buldu ama aşkı asla bulamadı maalesef.
Yine reddediliyor ve yine büyük bir depresyona giriyor.
Hatta kuzeni Lahey'e dönünce onun peşinden gidiyor ama kızın babası onları görüştürmek istemiyor ve Van Gogh sinirleniyor.
Elini yanan mumun üzerine tutup yakıyor.
Kendine zarar verme eğilimi hep var zaten.
Ama bunun şiddeti böyle gitgide artıyor zaten biliyorsunuz.
Ve bu olaydan sonra tekrar depresyona giriyor.
Babası da onu kafası dağılsın böyle başka bir şeylerle uğraşsın diye kuzeninin yanına gönderiyor.
Ve bu kuzenin eşi de ressam.
Anton Mauv. Burada 3 hafta geçiriyor ama adam ne yaptıysa onun bu tutarsız davranışlarına bir türlü engel olamıyor.
Ona resim tekniklerini öğretiyor hatta borç para bile veriyor.
Git atölye aç diyor ama yok yani.
burada da şöyle bir olay oluyor.
Yani bu süreçte yağlı boyanın büyüsünü keşfediyor.
Bu açıdan önemli. Ve daha sonra işte Lahey'de bir stüdyo tutuyor.
Ve model çizmek istiyor.
Ama parası yok. Ne yapacak?
Sokaktan hayat kadınlarını, kimsesizleri topluyor.
Onları çizmeye çalışıyor. Hatta o sıralar model ararken Siyen diye bir hayat kadınıyla tanışıyor.
Aşk yaşamaya başlıyor hatta.
Onu evine alıyor ama kadın hamile ve çalışamıyor hamile olduğu için.
Terzilik yapmaya çalışıyor.
Derken bunlar birlikte yaşamaya başlıyor.
Hatta Soro resmindeki kadın odur.
İnstagram'a koyarım bakarsınız.
Sien için demiştir ki Van Gogh.
Ben onunla iken kendimi böyle evimde gibi hissediyorum.
Yuva gibi demiştir.
Aslında bunun altında çok fazla şey var değil mi?
Bak yine yuva özlemine geldik.
Ama bir süre sonra Van Gogh artık evin kirasını ödeyemez noktaya geliyor.
Ve kadın işe dönmek durumunda kalıyor.
Yani doğum yapıyor. Ortada bir çocuk var.
Artık üç kişiler. Ve Sien işe geri dönüyor.
Ve Van Gogh'un işte yanına gittiği adam var dedim ya.
Anton Mao aslında o da. Jason'ın da oğlu aynı zamanda ressam.
Bir mektup yazıyor. Bütün bunları öğrendikten sonra babasına durumu bildiriyor.
Ha bu arada Van Gogh bir sinir krizi anında onun da böyle atölyesini yakıp yıkmış.
Heykellerini kırmış adamın sinirleri.
Ama Mao yine de ona destek olmaya çalışıyor.
Hatta şey demiştir ona işte renkli resim yapmayı deneyebilirsin diyen ilk kişidir aslında.
Hayatında önemi büyüktür.
Neyse bu işte mektubu alan rahip babası bu olayları duyunca tabi adama resmen inme iniyormuş.
Hemen oğlunun yanına gidiyor ve diyor ki o kadını bırakacaksın.
Ailemizi işe... Refimizi iki paraluk ettin diyor.
Halbuki Van Gogh o kadar bağlanmış ki Siyen'e ve onun doğurduğu oğlan çocuğuna çok bağlanmış.
Sırf onlara bakabilmek için kapı kapı dolaşıp bir dilenci gibi resimlerini satmaya çalışmış.
Ama kadın bu zorluklarla kazanılan paraları bile içkiye vermiş bilmiyorum doğru mu.
Neyse Van Gogh babasını dinliyor ve Siyen'den ayrılıyor.
Çünkü ne babası ne Teo ona...
Para vermiyor bu şekilde tehdit ediyorlar.
Burnu sürtsün diye. Ve Van Gogh tekrar Tornistan baba evine dönüyor.
Bu arada çok radikal şeyler oluyor fark ettiniz mi?
Yani din adamı dediğim siyah cübbeler giyiyor.
Dini uçlarda yaşıyor.
Hatta şey derler Van Gogh için.
Hani bu kadar dine bağlı bir ressam var mıdır diye sorarlar.
Bu kadar uçlarda yaşayan bir adamın bir hayat kadını ile yaşaması size de çok enteresan geldi biliyorum.
Ama bunu anlatma sebebim aslında şu.
Van Gogh'un ne kadar uçlarda yaşadığını.
Bazı duyguları. Görmeniz için anlattım bunu.
Dönelim baba evine.
Artık Van Gogh Tornistan babasının evine geri döndü dedik.
Ve ailesi onu evine almadı.
Bir çamaşır odası gibi bir yer var.
Orada işte babasının çalıştığı bir yermiş.
Orada yaşıyor Van Gogh. Ailesi onun için ayrı bir yer tutuyor işte.
Evlerini de istemezmiş gibi.
Neden böyle diyorum? Çünkü demiş ki bir yerde sanki evlerine böyle tüylü bir köpek alacaklarmış gibi.
Yani beni eve sokmaya tereddüt ettiler diyor.
Bu çok içlendiği bir şeydir onun.
Ben diyor bir köpek olsam da ben bir insan ruhu taşıyorum ve benim derin duygularım var demiş bir yerde.
Bu beni çok üzmüştü. Ve bir mektubunda demiş ki en iyi ilaç sevgidir.
demiş aslında ve o aradığı ilacı bulamadığı için aklını yitirdi bence.
Ve bu dönem yaptığı resimlerde hep böyle bir karanlık hakimdir.
Renk paleti soluktur yani.
Ve ressam Mile'den çok etkilenmiştir.
Onun gibi çizmeye çalışmıştır.
Taklit etmiştir onu. Bir de yine bu zaman diliminde bir komşu kızı var Margot diye.
Van Gogh'a aşık oluyor kız.
Ama Van Gogh kızı sevmediği halde evlenme isteğine okey diyor.
O kadar artık sevgi istiyor demek ki.
Ama kızın ailesi araya giriyor.
Diyorlar ki kızım bu adam işte hayat kadınıyla beraber yaşıyor.
Sen ne yapıyorsun bilmem ne deyip kızı eve kapatıyorlar.
Ve kızcağız intihar ediyor Van Gogh için.
Ama kurtuluyor. Bu aşk da böylelikle son buluyor.
Neyse Van Gogh'un bu karanlık dönemine ait en ünlü resmine geçelim.
Patates yiyenler. Bu çok önemli bir resimdir.
Neden önemli? Çünkü bu resim için dışa vurumculuğun öncüsü diyenler bile var.
O yüzden önemli. İnstagram'a koyarım bakarsınız.
Ve bu resme bence Richard Wagner eşliğinde bakın.
Çünkü Van Gogh o sıralar Nietzsche gibi Wagner'a kafayı takmış.
Hatta piyano dersi bile almış.
Ama sonra şey demiş. Ya bu adamın sanatını ben anlayamıyorum falan deyip bırakmış.
Patatesi yiyenleri de Theo'ya gösteriyor kardeşine ve bir arkadaşı varsaydı ona gösteriyor.
Ve onlar ilk gördüğünde diyorlar ki bu ne ya hani çok kötü olmuş.
Onlar bunu dedikten sonra belki de sırf bu yüzden bilmiyorum.
Bu tablo onun ilk ve tek grup resmi olmuştur.
Küstürmüşler adamı artık bir daha da grup resmi yapmamış.
Bu arada Wango 28 yaşında tam anlamıyla resme başlamıştır.
Bu noktada şunu diyebilir miyiz yani hiçbir şey için.
Geç değildir. Bu arada Mille'den etkilendiğini söyledim ama Rubens'ten de etkilenmiştir.
Onu taklit etmeye çalışmıştır bir dönem.
Rembrandt'tan da etkilenmiştir.
Hatta onun işte otoportresini çizdiğini görünce o da kendini çizmeye kalkışmıştır.
Ve 1886'da artık bir karar verir.
Der ki ben burada yaşamak istemiyorum.
Theo'nun yanına Paris'e gitmeye karar veriyor ve birlikte bir ev tutuyorlar.
Paris aslında onun için bir dönüm noktası diyebilirim.
Çünkü burada izlenimcileri görüyor ve onlardan etkileniyor.
Ve bu şekilde de kendine has bir usul...
geliştirmeye başlıyor ve bu sıralar artık böyle Japon baskı tekniğine ilgisi giderek artıyor ve bunları kopyalamaya başlıyor ve o dönem kardeşi Theo'nun yardımıyla Claudio Monet ile tanışıyor, Renoir'la, Pissarro
'yla tanışıyor yani ilk defa kendi çağdaşlarıyla konuşma ve görüşme fırsatı buluyor ve o dönem hatta Paris'te bir lokanta sahibiyle anlaşıyor adam Van Gogh'un resimlerini lokantasına asıyor.
Çok mutlu oluyor tabi bundan ama çok geçmeden tablolarını kaldırıp kapının önüne atıyor adam.
Nedenini sorunca da diyor ki yani müşterilerimin iştahı kapanıyor senin resimlerini gördüğü için diyor.
Bu aralar yine böyle bir mini intihar teşebbüsünde bulunmuştur Van Gogh ama başarısız.
Hatta kendini yine bu dönem absinta veriyor.
İçki var ya absint ve bundan dolayı da gözleri bozulmuştur.
Zaten daha önce de frengi hastalığı geçirdiği için ve zührevi hastalıklardan dolayı hastanede yattığı için dişlerini de kaybetmiştir.
İçki, sigara her şey var.
Yani midesi rahatsız. Ve Paris sanat çevresi onun resimlerini beğenmiyor.
Yeteneğini sorguluyorlar.
Resimleri kesinlikle satılmıyor ve ilgi de görmüyor.
Çok bitik bir durumda yani. Ve son çare olarak Peretangu diye birisi var.
Bu da bir sergi salonu olan sanat çevresi tarafından tanınan birisi.
İçeride de işte Degas, Cezanne gibi ressamların eserleri var.
Ve burada bir gün modern resmin üstadı Cezanne ile karşılaşıyor.
Ve Van Gogh ona koşarak heyecanlı resimlerini gösteriyor.
Cezanne ne dese beğenirsiniz adama.
Diyor ki bunları ben beğenmedim.
Yani sanki bir deli yapmış gibi diyor.
Ve Cezanne'a gösterdiği resmi Instagram'a koyarım bakarsınız.
Botlar resmi. Aslında çok anlamlı bir resim bence bu.
Çünkü yaşam ve ölüm arasındaki o uzun yolculuğu anlatan bir resim.
Yani beğenmediğin adama dön bir bak Cezanne demek istiyorum.
20. yüzyıl sanatını etkileyen en önemli isimlerden biri olmuştur Van Gogh.
Ve Van Gogh gördüğünüz gibi Paris'te tutunamıyor.
Ve izlenimcilerin çok sevdiği Fransa.
Güneyinde Arles diye bir yer var.
Oraya gitmeye karar veriyor.
Ve zaten en önemli eserlerini verdiği yer de burasıdır.
Burada böyle sarı buğday tarlaları, masmavi bir gökyüzü var.
Ve Van Gogh çok etkileniyor burayı görünce.
Hatta kardeşi Theon'un için şey der.
Köylü ressamısın sen der.
Bence çok doğru. İşte Van Gogh Arles'e gittikten sonra Paul Gauguin'in karaciğerlerinden rahatsızlandığını öğreniyor.
Ve ona bir mektup yazıyor. Diyor ki Arles'e gelsene hani burası çok güzel bir yer diyor.
Gauguin de onun en sevdiği yaşayan ressamdır bu arada.
Kendisine de çok yakın bulur.
Şimdi artık 27 Ekim 1888'e gidiyoruz ve bu Vincent'ın hayatının aslında bir dönüm noktası sayılır.
Çünkü Gogen alese geliyor o gün.
Ve Gogen geldiğinde Van Gogh'u böyle hasta buluyor, şiddetli bir baş ağrısı yaşarken buluyor.
Şimdi bu hastalık mevzusuna değinmek istiyorum ama podcast'ı da çok uzatmak istemiyorum dikkatinizde almasını.
Ama bu da önemli bir detay.
Şöyle ki Van Gogh'un ölümünden beri bu sancılı hastalık süreçleriyle dehası arasında bir bağ kurulmaya çalışılıyor farkındaysanız.
Ve bununla ilgili izlediğim bir belgeselde her doktor...
Farklı bir teşhis koymuştu çok enteresan.
Kimi kronik depresyon dedi.
Delilikle karışmış bir depresyon.
Kimi dine olan bağlılığın değil de onu gösterme biçiminden dolayı manik depresif olduğunu söyledi.
Ama yaşadığı dönemde de Sara teşhisi koymuştu doktorlar.
Çünkü bakışları çok boşmuş ve renklerdeki o patlamaları, yüksek dindarlığı hatta bağnazlığı.
Bütün bunları hatta İncil yazmasını bile Sara hastalığına bağlayanlar var.
Ve başka bir doktor da Porfira teşhisi koydu.
Bu hem fiziki hem zihni sonuçları olan genetik bir hastalık.
Ve hatta bipolar diyen de var.
Gözünde glokom vardı diyen de var.
O yüzden böyle resmediyordu diyen de var.
Böyle yani hastalıkları hakkında çok fazla spekülasyon olan bir ressam.
Şimdi dediğim gibi Gogan geldi ve onunla beraber bir sanatçı komünü kurma gibi bir hayali var.
Ama acayip derecede kavga ediyorlar.
Hatta bir keresinde Müzede Rembrandt yüzünden öyle bir tartışıyorlar ki millet gelip ayırıyor.
Bir de şöyle bir durum var. Van Gogh çok konuşuyormuş, hiç susmuyormuş, çok yapışkanmış.
Sınırlarını bilmiyormuş, nerede duracağını bilmiyormuş.
Dediğim gibi sürekli kavga ediyorlar, barışıyorlar.
Ama Gauguin de şöyle bir adam, çok kibirli, çok egoist, kibirli ve onu sürekli ezmeye çalışıyor.
Hatta Gauguin'in Van Gogh'u çizdiği bir resim vardır.
Ayçiçeği çizerken onu çiziyor.
Adamı böyle deli gibi resmetmiş, onu da koyarım.
Aslında böyle inceden inceye bir rekabet.
Evet var aralarında ama şöyle de bir durum var.
Gogen'e göre sanat keyif almak için yapılan bir tür araç.
Ama Van Gogh öyle düşünmüyor. Van Gogh için sanat bir var olma biçimi.
Yani uçlarda yaşıyor dedik.
Ve şunu söylemeyi de unuttum.
Gogen gelmeden önce Van Gogh'un şu meşhur yatak adası tablosu vardır ya.
O resme iyi bakın.
Orada iki tane sandalye var.
Dikkat ettiniz mi? Neden? Çünkü Gogen gelecek diye o kadar mutlu ki Van Gogh.
Böyle bir resim yapıyor. İki sandalye koyuyor.
Ve Gogen geldikten sonra bir sürü ayçiçeği resmi yapıyor Van Gogh.
Sürekli ayçiçeği çekiyor. Bunun sebebi de aslında şu Paris'te karşılaştıklarında Gauguin böyle biraz beğenmiş herhalde o ayçiçeği resmini.
O da hani herhalde onun gözüne girmek için sürekli çiziyor sürekli çiziyor.
Bu arada ayçiçeği deyip geçmeyin.
Aslında o ayçiçeklerin her biri böyle farklı evrelerde hayatın döngüsünü temsil eder.
Yani işte kimi yeni açmış kimi solma aşamasına gelmiş.
Ve bir de sarı renk zaten Hollanda edebiyatına baktığınız zaman adanmışlığın sembolüdür.
Çok uyumlu Van Gogh'la. Podcast'imin kapak rengi boşuna sarı değil arkadaşlar.
Şimdi... Neden Van Gogh Gogen'i bıçaklamak istedi?
Oraya geliyorum ufaktan.
Şimdi bir gün evde Gogen'le oturmuşlar böyle karşılıklı kahve içip sohbet ediyorlar.
Bir anda yine bir herhalde tartışma yaşanıyor ve Van Gogh adamın önüne bir gazete koyuyor.
Gazetede de şöyle bir haber var.
İki arkadaş kavga etmiş ve biri diğerini bıçaklamış.
Bunu böyle Gogen'in gözüne sokar gibi adamın önüne atıyor.
Siz olsanız ne düşünürsünüz?
Daha sonra da ölümle tehdit ediyor bu arada.
Neyse bunu atlatıyorlar.
Başka bir gün Van Gogh Gogen'in portresini çiziyor ve akşam işte beyhanede böyle karşılıklı birkaç kadeh yine absinthe içmeye başlıyorlar.
O esnada yine bir tartışma çıkıyor aralarında.
Ve artık Gogen diyor ki herhalde sarhoş yine ölüm tehdidi alınca sarhoşluğuna veriyor olayı.
Ama ertesi gün Gogen artık korkmaya başlıyor.
Ve ona Paris'e dönmek istediğini söylüyor.
Tabii Van Gogh orada işte beni bırakamazsın falan diye bir diyalog yaşanmış herhalde.
Bir terk edilme olayı var fark ettiyseniz.
Ve bundan sonra adam ben bir işte çıkayım ufak bir hava alayım bir gezeyim tozayım diyor dışarı çıkıyor.
Ve yürürken arkasından bir ayak sesi geldiğini fark ediyor.
Bir dönüp bakıyor Van Gogh elinde bir ustura adamın üstüne doğru geliyor ama böyle uyur gezer gibi.
Bir an göz göze geliyorlar ve Van Gogh olduğu yerde böyle donup kalıyor.
Derken koşarak eve gidiyor.
Ve kulak memesini ustura ile kesiyor.
Bu arada kulağını kesmemiştir.
Kulak memesini kesmiştir sadece Van Gogh.
Ve kulağının memesini sarıyor.
Bir güzel paketliyor. Orada Arles'te bir genel ev var.
Zaten sürekli buralara gidiyormuş.
Oraya götürüyor ve kadına sürekli gittiği bir kadın var.
Al diyor sana hediye getirdim deyip şak diye önüne kulağını atıyor.
Kadın bunu görünce tabii çığlığı basıyor.
Peki bütün bunlar yaşanırken Gogen neredeydi derseniz Gogen gelmiyor.
O gece otelde kalıyor ve ertesi gün geldiğinde her yerde kan izleri var.
Ve bizimkisi yatakta beti benze atmış bir şekilde yatıyor.
Derken tabii jandarmalar falan geliyor.
Kardeşi Teo'yu çağırıyorlar.
Ve Gogen hiçbir şey olmamış gibi Tahiti'ye gidiyor kadınların resmini çizmek için.
Van Gogh'un kulak memesini kesmesi olayı çok önemli.
Çünkü artık bu bize... de şunu gösteriyor.
Hastalık artık ayyuka çıkmaya başlamış ve o dönem için zaten Sara ve bipolar olduğu düşünülüyor.
Neden? Çünkü zaten yatırıldığı hastanenin daha doğrusu kendi isteğiyle yatmıştır.
Doktoru Sara uzmanı ve ilk teşhisi de o koyuyor Sara diye.
Neyse onu işte Santremi'de bir akıl hastanesine yatırıyorlar kendi isteğiyle 1888'de.
Böyle bir bakım evi gibi de bir yer.
E burada ona Sara teşhisini koyan doktor ilk kez aslında onun dehasını keşfeden kişidir diyebiliriz Dr.
Ray ve bundan iki hafta sonra onu taburcu etmiştir.
Van Gogh eve dönünce işte o meşhur kulağı sargılı olan otoportresini yapıyor.
Bu resim içinde kardeşi Teo'ya diyor ki yaşayan bir ölüye benziyorum demiştir.
Gerçekten de öyle o resim.
Bundan sonra zaten resimleri böyle daha da bir değişiyor.
Artık böyle boya tüpünü alıyor.
Olduğu gibi beze sıkıyor.
O şekilde çalışıyor. Ya da işte spatula ile parmaklarıyla falan çalışmaya başlıyor.
Fırça yetmiyor yani ve renklerinin değiştiğini zaten görüyorsunuz.
Ama yine rahat durmuyor.
Ne yapıyor? Bu sefer de boyaları yemeye kalkışıyor.
İntihar kalkışıyor ve hastanelik oluyor.
Zaten bundan sonra da komşular artık o Arles'te yaşayanlar imza topluyorlar.
Diyorlar ki biz bu deliyi burada istemiyoruz diyorlar.
Şimdi podcast'ın burasında komşulara diş bileyenler olacaktır ya da Arles halkına.
Niye işte Van Gogh'a deli diyorsunuz ona böyle davranıyorsunuz eminim üzüldünüz.
Ama şu an biz onun teo ile yazışmalarını bilmeseydik yani Van Gogh'un kalbini özünü tanımasaydık ki bu mektuplar ona yardımcı oldu diye düşünüyorum.
Sadece Van Gogh'un resimlerini görerek sevebilseydik Bileceğimizi düşünmüyorum.
Bunlardan dolayı ona bir sevgi besliyoruz.
Çünkü biz onun ne kadar yalnız, ne kadar kederli, sevgisizlikten öldüğünü biliyoruz artık.
Bu beni çok düşündürüyor ya.
Yani mesela sokakta yanımızdan böyle hırpani görünümlü bir geçtiysen bir tedirgin oluyoruz değil mi?
Belki diyorum o da... Yalnız ve o da sevgisiz Van Gogh gibi ve belki o yüzden delirdi bu adam da ama biz şu an Van Gogh öldüğü için mi böyleyiz?
Bu beni çok düşünen bir şey.
O yüzden mi ona sevgi besliyoruz ve öldükten sonra verilmiş sevginin kıymeti var mı diye de düşündüğüm bir şey bu.
Van Gogh'la ilgili hep böyle bunu sorgulatır bu bana.
Yani kendi komşumuz olsa belki imza toplayıp bizim de attırmak isteyeceğimiz birini şu an biz yerlere göklere sığdıramıyoruz.
Yani Van Gogh'u şu anda çok seviyoruz.
Bunu bir düşünün derim ben.
Devam edelim. Şimdi en son boyaları yiyip intihara kalkışta demiştim.
Aslında bunu intihar olarak değil de aşerme olarak gören doktorlar da var ki bence de öyle.
Neden? Çünkü absentin içinde turpen denilen bir madde var.
İşte bu maddenin aynısı boyalarda da var.
Bu maddeyi yastığına da sıkıyor bu arada uyumadan önce.
En sonunda da dayanamayıp boyaları yemiş.
Yani turpen var diye içinde.
Bu olayda işte ailesi de duyulunca halk diyor ki yeter artık sen işte kulak memeli kesiyorsun, intihar ediyorsun.
Arkadaşını usturayla doğramaya kalkıyorsun yani.
Artık git buradan diyorlar. Deli diyorlar ve tekrar hastaneye yatırılıyor.
İşte o meşhur yıldızlı geceler tablosu.
En sevdiğimiz tablolardan birisi.
Bu hastanede camdan bakarken yapmıştır bir gece onu.
Hatta hayatında sadece sattığı bir tek resim var demiştim.
Onu da bu hastanede yapmıştır.
Kırmızı üzüm bağ resmi.
Fakat bir de şöyle bir durum var.
Bu hastanede gaz yağı içiyor.
Yani ispirito içiyor. Boya yiyor dedim.
Ve ara ara yine kendini zehirlemeye devam etmiş.
Ve burada geçirdiği günler hayat...
Hayatının en verimli zamanı olmuştur.
Evet çok kötü bir hastanede ama çok da verimli bir zamanı.
200'e yakın tablo yapmış bu hastanede.
Bir de dikkat edin bu son dönem resimlerinde genellikle sarı kullanır Van Gogh.
Theo'ya da hastaneden yazdığı bir mektupta bununla ilgili şöyle bir beyanda bulunuyor.
Diyor ki çalışmalarımda tamamen sarı renkler var.
Son derece ham boyandılar ama içeriği güzel ve sade oldu.
Onda... Ölümü görür gibi oluyorum Theo.
Yani sarı renkte ölümü görmüştür.
Yeşil renkte insanların korkunç tutkularını, kırmızılar da onların başkaldırılarını anlatmaya çalıştım demiştir.
Ama bu ölümde hiçbir üzüntü yok diye de ilave etmiştir.
İşte sarı renginde böyle bir hikayesi vardır.
Bir de burada yaptığı resimlerde artık böyle renklerden ziyade ne görüyoruz?
Ritim var değil mi? Hareket görüyoruz.
Bu önemli. Zaten onun resimlerinin özelliği de budur.
Yani resmindeki her şey hareket ediyor gibidir.
Yerler, gökler, yıl...
Kızgızlar hep böyle hareket halindedir.
Ve o renklerde öyle bir çalışıyor ki Van Gogh ışığın fotonlarını bile yapacak adam neredeyse yani.
İşte onun çalışmalarını bu kadar etkileyici yapan insanların henüz kabul etmediği şey bu.
Fiziğin icat ettiği o gerçekliğin yeni şekli ve tam olarak 3 boyutlu olmayan enerjiden artan elektrondan yapılmış böyle görünmeyen kuvvetlerce şekillenmiş bir sanatı vardır onun.
Ve onun resimlerinde fırça darbeleri görüyoruz.
Bu görülmemesi gereken bir şey aslında.
Çok yeni. ve çok şok edici bir olay bu.
Yani hiçbir şey olması gerektiği gibi değil.
O gerçeğin derinliğini görmüştür adeta.
Bir de bu meşhur yıldızlı geceler tablosu için kıyamet alameti bu diyenler olmuş.
Çünkü Tevrat'ta şöyle bir ifade vardır.
Bir rüya gördüm.
güneşin ve ayın ve 11 yıldızın önümde eğildiğini gördüm.
Resimde de 11 yıldız var.
Bundan dolayı öyle olduğunu düşünenler var.
Bir de zeytin ağacı çizmeyi çok seviyor.
Bunu da zeytin ağacı böyle hani kollarını özlemle açmış bekleyen birine benzer ya o olduğunu düşünenler de var ama bir kısmında diyor ki hayır bu zeytin bahçesindeki Hazreti İsa yani Getsemani bahçesi de olabilir diyenler
var. Yani bu hastanede çizdiği resimler önemli çünkü orada zaten bir sene yatıyor ve dediğim gibi çok verimli bir dönemi falan.
Fakat burada çok mutsuz.
Neden? Çünkü o sırada kardeşi Theo bir evlilik yapıyor ve bir çocuğu oluyor.
Oğlunun adı da hatta Vincent'tır.
Vincent Van Gogh çocuğunun adı.
Ama Van Gogh çok mutsuz.
Çünkü hala kardeşi Theo ona bakıyor.
Para gönderiyor. Üstelik dediğim gibi adam evlenmiş, barklanmış, çocuğu olmuş.
Artık kendini iyice bir yük gibi görmeye başlıyor kardeşini.
Bir ara Paris'e gidiyor onları ziyarete.
Orada da zaten 3 gün kalıyor.
Theo'nun eşiyle tanışıyor, çocuğuyla tanışıyor.
Burada 3 gün kaldıktan sonra...
Uvers köyüne gidiyor ve burada Doktor Gashi ile tanışıyor.
Ve bu adam resme çok büyük ilgisi olan birisi.
Hatta kardeşi Teo'nun da arkadaşıdır.
Onu hastaneye yatırmıyor ve bir kahvehanenin üst katında bir odaya yerleştiriyor doktor.
Ve onun şifasının çalışmak olduğunun da farkında.
Ve bu arada günde 3 resim yapmaya başlıyor.
Artık üretkenliği nirvanasında diyebiliriz.
Ve 8 yıl içerisinde acemi bir ressamdan usta bir ressama dönüşüyor Van Gogh.
Ve 8 yılda 800'den fazla resim yapmıştır.
Doktor da resim yapıyor ama...
eğitimsiz birinin ondan iyi resim yapmasını kıskandığını söyleyenler de var bilemiyorum.
Neyse artık ölüme doğru ilerleyen süreçte neler yaşadığına geçelim.
Şöyle ki Theo evlendikten sonra iyice yıkıldığını söyledik.
Theo da bu arada hasta. Frenge hastası.
Hem annesine bakıyor hem kız kardeşine hem Van Gogh'a herkese birden bakmaya çalışıyor.
Aynı zamanda bir aile babası adam ne yapacağını şaşırmış.
Van Gogh da bunun çok farkında ve ona yük olmak istemediğini zaten söylemiştim.
Hatta ona yazdığı bir mektupta demiştir ki senin ya da evdeki diğerlerinin başına bela olacağıma inanırsam ya da senin yoluna çıkarsam eğer ve kimseye bir faydam olmazsa bir davetsiz misafir ya
da dışlanmış biri gibi hissedersen ben öleyim daha iyi diyor.
Yani eğer bu durum bu noktaya gelecekse öleyim daha iyi demiştir.
Aslında Ölüm sebebi çok aşikar gördüğünüz gibi.
Yine kendini çok yalnız hissettiği bir günde 27 Temmuz 1890'da buğday tarlası ve karga kuşları resmini tamamladıktan hemen sonra göğsüne ateş ediyor.
Ağır yaralanıyor ama ölmüyor.
İki gün daha yaşam mücadelesi verdikten sonra ölmüştür.
Bu arada es verip şunu da belirtmek isterim.
The Life of Van Gogh kitabında onun intihar etmediğini vurulduğunu iddia etmişlerdir.
Bu çok ciddi bir iddia son zamanlarda ortaya atıldı.
ilgili bir filmde önereceğim sizlere.
Hatta instagramıma izlediğim bütün filmleri koyacağım Van Gogh'la ilgili belgeselleri vesaireleri.
Oradan bulabilirsiniz. Ve Van Gogh dediğim gibi iki gün daha yaşam mücadelesi verdikten sonra kardeşi Theo'nun kollarında ölmüştür.
Kardeşi de ondan altı ay sonra kederinden ölmüştür.
Hastalıkları iyice ağırlaşıyor ve ölüyor.
Çünkü onlar birbirlerine o kadar bağlılarmış ki yani etle tırnak gibi diyebilirim.
Bir de çok acı bir şey var ki o da şu.
Van Gogh'un bu sefalet içindeki hayatını sonlandırdığı Tabanca var ya göğsünü ateş ettiği.
Bu tabanca 70 yıl sonra bir açık arttırmada 162.500 Euro'ya satılmıştır.
Çok acı değil mi bu ya? Yani 37 yıllık kısacık bir hayata anlattım sizlere ve...
Son olarak satılan tabancanın fiyatına bakın.
Ve yaptığı en son resimde de ne görüyoruz?
Kocaman bir buğday tarlası ve gökyüzünde uçan simsiyah kargalar var.
Adeta böyle fırtına öncesi sessizlik gibi yani bir ölümün habercisi gibi o kargaların uçuşu.
Ve son mektubunda Theo'ya şöyle yazmıştır.
Başaramamış olsam bile yine de yaptığım işlerin devam ettirileceğini düşünüyorum.
Açıkça değil belki ama insan doğru olana inanırken yalnız değildir demiş.
Söze bakar mısınız? İnsan doğru olana inanırken...
Asla yalnız değildir demiş Van Gogh.
O doğru olana inandı ve şu an onu seven milyonlarca insan var.
Ve şu sözleri yazmıştır.
Ressamın hayatında ölüm en zor şey olmayabilir.
Bu konuda pek çok şey bilmediğimi de belirtmeliyim.
Ama her zaman yıldızları görmeyi düşlerim.
Niçin gökteki yıldızlar bizim için erişilemez olsunlar?
Belki bir yıldıza gidebilmek için ölümü göze alabiliriz.
Ve böylesi bir ölüm huzur içinde ölüme yürümek değil midir?
diye sormuştur. Ve bir başka mektubunda da şöyle demiş.
Demiştir. Sözcüklere gerek kalmadan beni anlayacaklarını sandım.
Demiştir. Seni anladılar ama çok geç oldu demek isterdim kendisine.
Hani o da demiş ya ressam bir gün ölürse o zaman değerini anlarlar diye.
Ben Van Gogh'un hikayesini yani değerinin sonradan anlaşılmasını aslında Mark Twain'in kitabında okuduğum bir hikayeye benzetiyorum.
Ressamın hikayesi Adem'in Havva'nın güncesinde geçiyordu.
Hans Christian Andersen'ın bir öyküsüdür.
Şöyle ki bir çocuğun kafeste bir kuşu var.
Çok seviyor kuşunu ama bakımını hiç düşünmüyor ve bu kuş sahibince hiç işitilmeyen, hiç umursanmayan şarkılarını sürekli döktürüp duruyor, durmadan şarkılar söylüyor.
Ama zamanla açlıktan, susuzluktan eziliyor ve küçük kuşun şarkısı artık bir yakınmaya dönüşüyor, silikleşiyor ve sonunda...
büsbütün kesiliveriyor bir gün ve ölüyor küçük kuş.
Çocuk kafesin yanına geliyor ve birden kuşu o halde görünce yüreği burkuluyor.
Acı gözyaşları dökerek arkadaşlarını çağırıyor ve kuşu büyük bir törenle yaz içinde gömüyorlar.
Ama zavallı yavrucaklar ozanları rahata kavuşturacak yerde ölüme kadar aç bırakarak sonra onların gömülme törenlerine adlarına dikilen anıtlara avuçlar dolusu para harcayanların yalnız çocuklar
olmadığını bilemiyorlar.
Demiş Mark Twain. Ben bu hikayeyi çok seviyorum ve Van Gogh'un hayatına da çok benzetiyorum.
Van Gogh ölmeden önce son sözleri şu olmuştur.
Izdırap. Hiç. dinmeyecek demiştir Theo'ya.
Ve tek istediği gördüğünüz gibi sevgiydi ama yalnızlıktan ve sevgisizlikten belki de aklını yitirdi.
Podcast'ın sonuna yaklaşırken size Van Gogh'un en sevdiği şiirlerden birini okuyacağım az sonra.
Lütfen Yıldızlı Geceler tablosu eşliğinde dinleyin.
Unutmadan bugüne özel Van Gogh 30 kodu ile Cambly'den ücretsiz deneme dersi almayı da unutmayın.
Beni Instagram'da takip etmek isteyenler için adresimi aşağıya bırakıyor olacağım.
Şimdi Van Gogh'un en sevdiği Şiirlerden birisi şair John Keats'in bir şiiriyle kapatacağım bu podcastı.
Şiir şöyle. Kasaba, kilise bahçesi ve batan güneş, ağaçlar, bulutlar, tepelerle çevrili görünen çok önce gördüğüm bir düş gibi soğuk, güzel, tuhaf.
Kısa yaşanan solgun yaz ama kazanılmış.
Kış sıtmasından parlayan bir saatte ılık mavi gökyüzü, yıldızlar, ışık, solmayan her şey güzel.
Soğuk, sızı yok daha.
Ben bu şiiri çok anlamlı buluyorum.
Özellikle de ölmeden önce söylediği son sözde yani ızdırap hiç dinmeyecek diyor ya bu şiirin sonunda da sızı yok artık demiş.
Bilmiyorum çok anlamlı bulduğum bir şiir oldu Van Gogh'un hayatı için.
O zaman haftaya tekrar görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın bay bay.
Cambly Kids'in %60 indiriminden yararlanmak için ise 60OSBKIDS kodunu kullanarak hemen abone olabilirsiniz.
Sınırlı sayıda kişi için geçerli.
Bu büyük indirimi kaçırmayın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
