
Yatırım odaklı bankacılık uygulaması ODEA ile yatırımını, birikimini ve geleceğini yönetebilirsin.
Odea'yı indirmek için hemen tıkla: https://odea.biz/3sghHCh
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Farkındalık Defteri için: Tıklayın
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Bu bölüm "ODEA" hakkında reklam içerir*
Transkript
Odea'nın sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz ben Merve.
Bugün ne anlatacaksın bize Merve?
Bugün sizleri dünyaca ünlü yazarların çalışma odalarına davet ediyorum arkadaşlar.
Oraya doğru böyle kısa bir gezintiye çıkacağız.
Nasıl bir mekanda, hangi şartlarda?
ve nasıl yazıyorlardı o şaheserleri bilmiyorum böyle size de oluyor mu bazı kitapları okurken aşırı yükseliyorum ve şey diyorum ya diyorum bu adam bunu nasıl yazmış ya da bu kadın hangi kafayla
hani arkasında nasıl bir emek var bunu bilmek istiyorum ya da acaba bu insanları hani böyle biz okurken Dört köşe oluyoruz ya mutluluktan.
Acaba onları da mutlu eden şeyler var mıydı?
Varsa nelerdi diye düşünüyor musunuz?
Bu kitapların arkasında gelin bakalım nasıl bir emek varmış, nasıl tuhaflıkları varmış yazarların.
Ara sıra hayat öykülerine de değineceğim.
Yazarların röportajları, mektupları ve günlüklerinden yola çıkarak izledikleri yola bakacağız.
Şunu en baştan söyleyeyim.
O eserlerin arkasında gerçekten korkunç bir emek ve adanmışlık var.
Ben kendimce çok fazla ders çıkardım onların bu çalışma hayatlarından.
Bakalım bu podcast bitince siz nasıl hissedeceksiniz kitap kurtları?
Hadi Balzac'la başlayalım.
Balzac deyince tabii ki ilk aklımıza gelen eseri.
Vadedeki Zambak yani benim o geliyor.
Yazar olmaya teşebbüs ettiğinde henüz 20 yaşında.
Aslında babası onun hukuk alanında bir kariyer yapmasını istiyor.
Daha doğrusu öyle bir planı var oğlu için ama oğlu bütün planları bozuyor.
Hayır diyor ben yazar olmak istiyorum.
Babası da tabii ki oğlum hemen olabilirsin.
Demiyor tabii ki klasik baba resleşiyorlar işte tenkitler falan derken ailesi yazarı desteklemeye karar veriyor ve BuzzFeed yakınlarında bir çatı katında balzak inzivaya çekiliyor yazmak
için. Yazmadığı zamanlarda da çevrede gezintiye çıkıyormuş ilham arıyormuş.
Ama yaptığı enteresanlık şu dışarı çıkarken genelde böyle işçiler gibi giyiniyormuş ki hani dikkat çekmeyeyim diye.
Çünkü böyle insanların konuşmalarına kulak misafiri oluyormuş.
Yayaları takip ediyormuş.
O yüzden böyle bir kılığa bürünüyormuş dışarı çıkarken.
Ve bu yaptıklarını şöyle tanımlıyor.
Çok hoşuma gitti bu tanımı.
Uyanık bir adamın rüyaları.
Geçenlerde hatırlarsanız başarısızlık üzerine bir bölüm yapmıştım.
Çok da sevmiştiniz. Bazılarının başarısızlıktan doğan bir başarı hikayesi vardı.
Onu anlatmadım o bölümde.
Bu bölüme sakladım. Yılan Merve.
Hani dedim ya az önce bir çatı katına taşınmıştı sırf yazabilmek için diye.
Tam iki sene boyunca...
Babasının maddi desteğiyle burada yaşıyor ve Cromwell adlı bir tiyatro eseri yazmaya çalışıyor.
Ve bütün şöhretini, bütün başarısını bu eserine endekslemiş.
Yani gece gündüz çalışıyor.
O kadar inanmış ki bu eserinin çok iyi olduğuna ve tutacağına.
Peki sonra ne olmuş Merve?
Beğenilmemiş, çok kötü eleştirileri almış.
Düşünsenize iki sene boyunca...
Sürekli kahve içiyorsunuz, yumurta yiyorsunuz.
Genelde beslenmesi bu şekilde.
Anneniz babanız sizden böyle umutla bir şeyler bekliyorlar.
Oğlum iyi bir yazar olacak diye bekliyorlar belki.
Gece saat 10'da yatıyorsunuz, gece saat 2'de kalkıyorsunuz.
Sadece 4 saatlik bir uykuyla yazmaya çalışıyorsunuz her gün.
Ve sonuç 2 senenin sonunda başarısız oluyorsunuz.
Korkunç eleştiriler alıyorsunuz.
Ne yapardınız? Çoğumuzun Balzac gibi böyle istikrarla yılmadan yine o yola devam etmeyeceği kesin arkadaşlar.
Ha bir de unutmadan bu eserini gözden geçiren bir profesör var ve ona diyor ki yani direkt yüzüne söylememiş ama kız kardeşine bunu iletmiş.
Yazar demiş Balzac için sevdiği her şeyi yapmalı, edebiyat yapmamalı.
Yani sen edebiyat yapma kardeş demiş Balzac'a.
Keşke Balzac'ın hikayesinin sonunu görseydi o profesör.
Bir de en yakınları kardeşleri var onunla alay eden üvey kardeşleri evlerden Irak.
Balzac diyor ki bir gün işte göreceksiniz diyor bir gün benden çok büyük bir adamdan bahseder gibi bahsedecekler diyor kardeşlerine.
Kardeşleri de diyor ki selam sana büyük Balzac.
Adamı resmen tiye almışlar ya herkes alay etmiş eleştirmiş bir de üstüne bunlar.
Ve vadideki zambakta şöyle bir söz geçer.
Beni yargılayanlar nasıl bir çaba harcadığımı bilselerdi.
Bana böyle karşı çıkacakları yerde gözyaşlarımı silerlerdi demiş.
Bu satırları neden yazdı?
Bence artık aşikar.
Balzac bir de çok uykunun zihni bozduğunu düşünen birisi.
Yani insanı miskinleştirdiğini düşünüyor çok uykunun.
Ben de aynı görüşteyim. Ve sadece birkaç saat uyuyor.
Dediğim gibi gece 10 ile 2 arası uyuyor.
Geri kalan saatlerde de uyanık.
Ve zaten daha önce size günde 50 fincan kahve içtiğini anlatmıştım.
Kahve nedir bölümünde.
Güçlü Türk karışımlarını sever Balzac kahvesinde.
Hatta... Yeri gelmişken sizlere Balzac'ın kahve tarifini vereyim.
Daha az su ve daha ince öğütülmüş taneler.
Balzac kahvesini böyle içiyor ve bazen kahve içmek etmiyor.
Çiğ kahve çekirdeklerini çiğnermiş.
Ben bunu öğrendikten sonra gidip denedim.
Gayet güzel oluyor. Her şeyi de denemesem çatlarım.
Daha kötü şeyler yapmamış ilk.
Ve bu zaten çok bilinen bir hikayedir.
Hani Balzac ve kahve ikilisi.
Ben size daha enteresan bir şey anlatayım.
Balzac çalışırken rahip kıyafeti giyiyormuş.
Yani yazılarını yazarken evde tek başına böyle geziyor.
Uzun beyaz bir kumaş.
İpek hastarlığı. Kuşağı var.
Kuşağını bağlıyor. Kafasına da siyah bir takke takıyormuş.
Yazılarını yazarken böyle takılıyor.
Nedenini bilmiyorum ama bence çok garip.
Şimdi Bazzağ'ın eserlerini okuyacaklar.
Kafasında böyle bir Bazzağ canlanacak.
Rahip kıyafeti giymiş işte 50 fincan kahve tüketiyor.
Ve Bazzağ'ın matbaacısı arkadaşlar bence sinir krizi geçiriyordur.
Çünkü o yazılarını düzeltme hastası.
Yani kısacık öyküsünün bile 17 defa prova baskıya gittiği söylenir.
Zaten matbaacılar artık önlem almışlar ve işçilere diyorlarmış ki Bazzağ'ın düzeltileri üzerinde bir saatten fazla zaman.
Harcamayacaksınız diye önlem almışlar.
Zaten sevgilisine yazdığı bir mektup var.
O sıralar işte köy doktoru diye bir eseri var ya ona hazırlanıyor.
Şöyle demiş sevgilisine yazı nöbeti geçiriyorum demiş.
Çok güzel ya yazı nöbeti geçiriyorum.
Ve bunun hakkında sadece övgü dolu sözler söyleyebilirim.
Bittiğinde ise yalnızca hatalarını gören bir adamın çaresizliğinin mektubu ulaşacak eline demiş.
Bence biz de bazen bazlak gibiyiz.
Öyle hissediyorum. Hatalarımızı görmekten önümüzü göremiyoruz.
Hani bir podcast'ta demiştim ya senin beni eleştirmene gerek yok.
Ben zaten hunharca kendimi eleştiriyorum diye.
Bazlak da öyle işte.
Bu arada geçen bir kafe paylaşmıştım size Instagram'da.
Paris'te tarihi bir kafeydi burası.
Cafe La Procope.
Voltaire'de Balzac kadar biliyorsunuz ki kahve içmeyi seviyor.
Günde 40 fincan içiyormuş bazen.
Bu kafe hem Voltaire'in hem Balzac'ın hem de Benjamin Franklin'in müdavimi olduğu mekanlardan biri.
Belki Paris'te bir gece yarısı filmindeki gibi hani orada bir kafe vardı ya.
Oradaki olaylar gibi bir şeyler yaşamayız ama.
Hani olur da yolumuz Paris'e düşerse bilin istedim.
O ruhu hissetmek isteyenler bu mekana gidebilir.
Ben gidilecekler listeme ekledim burayı.
Merve'nin de dolardan, eurodan haberi yok.
Merve hep 50 liralık benzin alıyor.
Öyle demeyin ya.
Hayal de mi kurmayalım arkadaş? Hayal kurmak bedava.
En azından şimdilik. Ya bu aralar nereye gitsem?
Tabii ki enflasyon konuşuluyor.
Market sıralarında bile duyuyoruz.
Paramızı enflasyondan nasıl koruruz?
Nasıl birikim yaparız?
Birikimlerimizi nasıl değerlendiririz?
Herkes bunları konuşuyor.
Hatta geçen arkadaşımla sohbet ediyoruz.
Konu döndü dolaştı yine oraya geldi.
Geleceğimize yatırım yapma fikri.
Bence sizin de kafanızı çok meşgul ediyor benim kadar.
Bir de çok fazla yatırım çeşidi var.
Çok alternatif var. Ne yapacağımızı şaşırıyoruz.
Birine yatırım yapsak diğerini kaçırıyormuş gibi hissediyoruz.
Hani fırsatları kaçırıyoruz. Çırmak FOMO bölümünde bundan bahsetmiştim.
O zaman sizi bu dertten kurtaracak yatırım odaklı bankacılık uygulaması ODEA ile tanıştırayım.
Avantajlı faiz oranlarıyla paranızı mevduatta değerlendirebileceğiniz gibi hisse senedinden dövize, yatırım fonlarından emtiğe kadar farklı ürünler arasından çeşitlilik sağlayabiliyorsunuz.
Merve ne diyorsun ya ben hiçbir şey anlamadım diyenler endişeye mahal yok sakin olalım.
Odea uygulamasının içerisinde Akademi O var arkadaşlar.
Ne var Akademi O'nun içerisinde?
Bu konuları anlatan uzmanların videoları ve makaleleri var.
Ve zaten yakında çok değerli ekonomistlerimizi ağırlayacakları bir podcast serisi geliyor.
Merve Odea'da nasıl hesap açacağız?
Çok kolay uygulamayı indiriyorsunuz.
Sizden istenen bilgileri böyle hızlıca tamamlayıp kimlik doğrulama, yüz tanıma ve görüntülü görüşme adımlarıyla hemen kolayca hesap açabiliyorsunuz.
Yani kısaca Odea ile yatırımın merkezinde biz varız.
Kitaplarla kendimize zaten büyük bir yatırım yapıyoruz.
Odea ile de geleceğimize yatırımını, birikimini ve geleceğini yönetmek isteyenlere açıklamalardaki linke davet ediyorum.
Sırada Alexander Dumas var.
Dumas da kim demeyin çünkü herkes Dumas diyor.
Yani benim de öyle diyesim geliyor kimse kusura bakmasın.
Diyor ki kural olarak bir kitaba bitene kadar başlamam.
Ne demek istiyor? Ne yazdığını, yazısının nereye gideceğini çok önceden belirleyen bir yazar, tam bir kontrol freak.
Üç silahşörler ve Monte Cristo kontuğu eserleriyle döneme damgasını vurmuş isimlerden.
Yani 19. yüzyılın ikinci yarısına çok üretken bir yazar ve yazı yazmak için üç renk kağıt kullanıyor.
Şiirlerini sarı kağıda, makalelerini pembe ve romanlarını da maviye yazıyormuş.
Hızıyla da ünlü bayağı hatta bir keresinde dostlarıyla bir iddiaya giriyor.
Meysan Ruhi Şövalyesi eserinin ilk cildini sadece ve sadece üç günde yazmıştır.
Hatta son teslim tarihinden birkaç saat önce de teslim etmeyi başarmıştır ve bahsi kazanmıştır.
İşinin sırrı zaten en başta dediğim gibi kitabı önce kafasında yazıyor ve yazarlıktan elde etmiş olduğu zenginlikle Port Marley kasabasında kendisine bir konak yaptırıyor.
Üç yılda tamamlanıyor bu konak ve konağın adı nedir bilin bakalım.
Tabii ki Monte Cristo, Monte Cristo Şatosu ama bu ismi kendisi koymamış bir ziyaretçi şoföre yolu tarif eder.
Derken ağzından bir anda böyle çıkınca onun da hoşuna gidiyor ve konağının adı Monte Cristo olarak kalıyor.
Bence çok havalı ve tarihten böyle büyük dehaların yer aldığı bir freski var bu binanın.
Duma şimdilerde yaşasa bence Instagram fenomeni falan olurdu.
Gerçekten çok şovmenmiş.
Evinin girişinde şöyle yazıyor.
Beni sevenleri seviyorum.
Haterlarını sevecek kadar yüce gönüllü biri yoktur herhalde o dönemde de.
Bir de evinin arazisinde böyle akbabalar, tavus kuşları, maymunlar falan var.
Onları besliyor. Bir de bu şatosundaki çalışma odasının adı Monte Cristo kontundaki o kitaptaki hapishanenin adı İf Kalesi.
Bu arada böyle bir cezaevi gerçekten de var Marsilya'da.
Duman'ın çalışma stili her boş anında yazmaya dayalı ama günde en az 16 saat çalışıyormuş ve bazen o kadar çok çalışıyormuş ki ateşlenip hastalanıp yataklara düşüyormuş ve günlerce
sadece limonata içiyormuş o yatakta.
Sonradan uykusuzluk hastalığına yakalanmış insomnia.
Doktorun ona yazdığı reçete de şöyle diyor ki sabah erkenden uyanacaksın ve 3 elma satın alacaksın diyor doktoru.
Bu 3 elma da şöyle gitgide böyle birbirine uzaklaşan mesafelerde.
Yani aslında maksat Duma'yı yürütmek.
70 cildik romanı, oyunu ve kurgu dışı kitabı var.
10 yıllık bir zaman diliminde bunları tamamlamıştır.
Nihai eser sayısının ise 300 cilde açtığı söyleniyor.
Yani o kadar üretken bir yazar ki kesin ip var ya diyenler çıkmış o dönemde.
Ama şöyle de bir şey var.
Evet Duma'nın hayalet yazarları var.
arkadaşlar gerçekten. Tarihi araştırmaları için falan destek almış.
Zaten bunu çoğu yazar yapmış.
Bir de parayı da seven bir yazar Duma.
Şöyle bir söz ettiği söyleniyor.
Benim dakikalarım altın kadar değerlidir.
Ayakkabılarımı giydiğimde bu bana 500 franga mal oluyor.
Ve dolayısıyla çalışma masasından öyle çok da ayrı kalabilen bir yazar değil.
Dediğim gibi çok hızlı yazıyor.
Onun kadar hızlı yazanlar Isaac Asimov var mesela günde 4000 kelime çok fazla.
Ya da William Golding sineklerin tanrısı kitabının yazarıdır hatırlamışsınızdır.
O da günde 3000 kelime yazıyormuş.
Stephen King var günde 2000 kelime.
John Steinbeck günde 3000 kelime.
Yazarlar gördüğünüz gibi kendilerine böyle zorlu şartlar koyuyorlar günlük yazma kotası gibi.
Eğer test çözerek böyle bir sınava hazırlanıyorsanız bunlar size böyle ilham verebilir diye düşündüm.
Sırada Notre Dame'ın kamburu ve sefiller.
Bilin bakalım kim? Victor Hugo var.
Hugo'nun eşi Adele Hugo'nun şöyle bir sözü var.
Diyor ki bir hapishaneye girer gibi girdi romanına.
O kendi evinde bir tutsak arkadaşlar.
Çünkü 28 yaşında aylarca aynı kitap üzerinde çalışıyor.
Evden hiç çıkmıyor Notre Dame'ın kamburu.
Sadece yemek yemek için ve uyumak için mola veriyor.
Arkadaşlarıyla da çok değer verdiği bir saat.
var sadece bu. Notre Dame'ın kamburunu zamanında tamamlayamadığı için başına böyle bir şey geliyor.
Yani böyle bir tempoda çalışmak zorunda kalıyor.
Çünkü eğer böyle birkaç ay içerisinde o eseri tamamlayıp teslim etmezse geciktirmiş olduğu her hafta için bin frank ödemesi gerekecek.
Şimdi daha da ötesini söyleyeyim.
Victor Hugo evden çıkmamak için böyle sürekli çalışıp yazmak için kıyafetlerini gardıroba kilitlemiş ve aylarca gri, büyük örme bir şalla gezmiş evin içerisinde.
O şekilde o şalla, tek parça bir şalla dışarı çıkamayacağı için artık böyle onu üniforma yapmış kendisine evde.
Bence çok güzel taktik.
Yani KPSS'cilere duyurulur.
1830 yılının Eylül ayında eve kapanıyor ve 1831 yılının Şubat ayında evden çıkıyor.
Bu şekilde tamamlıyor Notre Dame'ın kamburunu.
Bence şimdi bu kitabı okurken aklınıza bu gelecek.
Böyle gri şalıyla kendi evinde...
Hayatı yaşayan Victor Hugo ve onun çalışma odasına taktığı isim gözetleme kulesi yazarken böyle daima penceresini açık tutarmış hava gelsin diye yaz kış o sürekli o pencere açıkmış bir
de sürekli odada volta atarmış bir ileri bir geri sürekli yürüyor çünkü normalde daima gece yürüyüşü yaparmış yani her gün yürümeye çalışıyor ama artık sokağa çıkamayacağı için grişalıyla yürüyüş yapamayacağı için odasında
volta atmayı tercih ediyor zaten eski yazarların çoğu hep Yürümüştür arkadaşlar.
Yenilerden ben bir Murakami'yi biliyorum.
Hani hunharca yürüyen pardon koşan.
Henry David Toro var yürüyüş hastası hatta kitabı var yürümek diye.
Çalışma odası dışarıda olan isimler bunlar.
Bir de benim çok sevdiğim bir yol şiiri var daha önce bahsetmiştim.
Gidilmeyen yol şiiri Robert Frost'un.
O da böyle saatlerce yalnız başına o kadar çok yürüyormuş ki artık arkadaşları dalga geçiyorlarmış.
Bir anda yok oluyor Robert Frost.
Ne yapıyorsun diyorlarmış hani bunca saat ne yapıyorsun.
O da ağaç kabuğu kemirdim falan diyormuş.
Cesur yeni dünya kitabının yazarı Aldous Huxley o da sıkı bir gece yürüyüşçüsüdür arkadaşlar hatta der ki rüzgar ve ay ışığında geçirilen bir saatten sonra biri kendisini sıkkın hissetmek
istese bile bunu yapamaz.
Ne kadar romantik konuşmuş.
Sanki cesur yeni dünyayı ben yazmışım.
Şaka bir yana distopya sevenlerin baş tacıdır Huxley abimiz.
Saygılar. Umarım kafasının içindekiler hiçbir zaman yaşanmaz dediğim insanlardan birisi.
Ama 26. yüzyılda öngörmüş.
O kadar da korkmayalım. Biz daha 21.
yüzyıldayız. Neyse yürüyenler diyordum.
Charles Dickens var mesela saatte 7.7 kilometre hızda yürüyormuş.
Ve onu görenler şey diyorlarmış.
Herhalde çok önemli bir toplantıya gidiyor.
O kadar hızlı. Virginia Woolf da ilhamı dışarılarda arayanlardan saatlerce yürürmüş.
Yıllar adlı romanında bu uzun yürüyüşlerinin neticesini görüyoruz.
Çünkü 2 Kasım 1932'de işte bir gün Londra'da yürüyor.
Yaratıcı bir esrimeye kapılıyor yürürken ve günlüğüne şöyle bir not düşüyor.
Southampton Row'a doğru yürürken öyle bir müpemlik, hülya ve sarhoşluk halindeydim ki cümleleri bağırıp çağırıyor ve sahneler görüyordum.
Sırada Edgar Allan Poe.
Puu var arkadaşlar. Puu deyince de böyle puu der gibi oldu.
Tükür bakayım babanın yüzüne.
Dikkat dikkat. Soğuk espri çıkabilir.
Ya bazen diyorum ki kafanın içindekileri orada tut Merve.
Hani bu saçma esprilerin.
Ama sonra diyorum ki hayır ya.
Hani arkadaşıma da böyle konuşuyorum.
Niye burada kasayım ki diyorum.
Çünkü sizi arkadaşım gibi görüyorum.
Sizler de beni öyle görüyorsunuz.
Teşekkür ederim. Bu kötü esprilerime katlandığınız için.
Ne diyordum ya?
Edgar Allan Poe diyordum.
Mork Sokağı cinayetlerini okumuştum ben.
Edgar'ın bir kedisi var.
Çalışma odasının demirbaşı gibi.
Adı Katerina bu kedinin.
Poe'nun kara kedi hikayesindeki o anlatıcıya bir evcil kedinin ruhu musallat oluyordu.
Kediye şiddet uygulamıştı çünkü.
Nedeni muhtemelen...
Yani bazı yazarların böyle olmazsa olmazı var.
İşte Edgar Allan Poe'nun kedisi gibi Charles Dickinson'da yazı masasının üzerinde duran nesnelere karşı derinden bir bağlılığı varmış.
Çünkü ara verdikçe gözlerini dinlendirmek için onlara bakıyormuş.
Bu arada onun iki şehrin hikayesi kitabının girişi belki biliyorsunuzdur.
En etkileyici kitap girişi cümlelerinden birisidir.
Şöyle zamanların en iyisiydi.
Zamanların en kötüsüydü.
Hem akıl çağıydı.
Hem aptallık, hem inanç devriydi, hem kuşku.
Aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi.
Hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı.
Hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu.
İşte bu sözler 19.
yüzyılın ortasında yazıldı.
Fransız devrimi zamanlarını anlatıyor kitap ama ne kitap yani keşke hiç okumasaydım da şimdi yeniden okusaydım o heyecanla dediğim kitaplardan birisi.
Bir de Dickens'ın garip bir özelliği var her yere çalışma masasıyla birlikte seyahat ediyormuş.
Ve kitapları yayınlanır yayınlanmaz hemen Londra'yı terk ediyormuş.
Çünkü bunun uğur getireceğini düşünüyormuş orada olmamasının.
O yüzden arkadaşları geldiğinde kapı duvar olarak buluyorlarmış evini.
Ben de işte her gittiğim yere mikrofonumla gidiyorum.
Ya çalışma masamla gideceğim diye tuttursaydım 2 metre.
Zaten Charles Dickens evime ejderha istiyorum falan deseydi bence onu da bulurlardı.
Öyle bir yazar çünkü. Kaprisini yesinler.
Bir de Dickens'ın bir kuzgunu var arkadaşlar.
Hem de konuşan bir kuzgun.
Bence şaşırdınız bu papağan mı ya nasıl konuşsun dediniz.
Bazıları konuşabiliyor kuzgun türlerinin.
Charles Dickens'ın kuzgunu selam ihtiyar ben bir iblisim diyormuş.
Tövbeler olsun evlerden ırak.
Bana öyle dese şeytan çıkarma haini.
Kutsal su falan fırlatırım kuzgunun üzerine.
Size en korktuğum filmi söylüyorum.
Exorcist. Hala izleyemem.
Şu merdivenden ters iniyor falan.
İlk Exorcist bu arada.
Yani aşırı amatör bir film.
Merve bundan mı korkuyorsun demiş olabilirsiniz.
Şöyle ben baya küçüktüm böyle.
İzmir'de babaannemdeyim. Babaannem komşuya mı indi bir şey oldu.
Böyle ekranda televizyonda açık kaldı.
Ben de bebeğimle oynuyorum televizyonun karşısında.
Kumandada nerede bilmiyorum yani.
Sonra ekrana bir baktım.
O Exorcist işte merdivenlerden iniyor.
Kafası dönüyor. Kutsal su at.
İşte küfür ediyor millete falan.
Ben böyle ama şoka girdim.
Nasıl ağlıyorum.
Çığlık çığlığa. Ve böyle olduğum yerde dona kaldığım için hareket edemiyorum.
Kumandayı bulamıyorum. Televizyonu kapatamıyorum.
Başka odaya kaçamıyorum.
Çünkü şey televizyon tam böyle kapının yanında.
Oradan geçerken sanki hani beni yakalayacakmış gibi bir his.
O yüzden hala korku filmi izleyemem.
Çok korkarım. Özellikle de böyle şeytanlı filmlerden.
Bu da böyle bir anımdır arkadaşlar.
Ben bir iblisim diyen Charles Dickens'ın Kuzgun'undan nerelere geldim.
İşte bu ben bir iblisim diyen Kuzgun, Edgar Allan Poe'nun da ünlü Kuzgun şiirinin kaynağıdır arkadaşlar.
Oldukça uzun bir şiir.
Siz okursunuz artık ama en etkilendiğim kısmı şu.
Sustu. Sonra ben konuştum.
Dostlarım kaçtı yanımdan.
Umutlarım gibi yarın sen de kaçarsın yanımdan.
Dedi Kuzgun. Hiçbir zaman.
Bu şiirde de konuşan bir kuzgun var zaten.
Böyle sanatçıların, yazarların tuhaf tuhaf hayvanları var.
Dickens'ın kuzgunu, Lord Byron'ın ayısı, Frida'nın bir geyiği, işte Hemingway'in altı parmaklı kedisi var adı Kartopu, Charles Baudelaire'in yarasası var, Alexander Duman'ın akbabası var adı Diojen,
Henrik Ibsen'in akrebi var.
Yani yazarlar ve sıra dışı hayvanları.
Sırada Marcel Proust var arkadaşlar.
Kayıp zamanın izindeyi okuyan Bordo bereliler orada mısınız?
Proust'tan zaten çocukluk travmaları bölümünde bahsetmiştim onun psikolojisinden.
Proust'un annesine olan olağın üstü düşkünlüğünü anlatmıştım sizlere.
Onu hasta edecek derecede.
Annesi vefat ettikten sonra artık annesiyle birlikte yaşadığı ev ona dar geliyor.
Zindan geliyor ve teyzesine taşınıyor.
Zaten aynı binadalar.
Ama o kadar gürültülü bir caddede oturuyor ki arkadaşı ona bir çözüm önerisiyle geliyor.
Çalışma odası. Isının sesini bu şekilde kesmiş.
Odasının bütün duvarlarını şişe mantarıyla kaplıyor.
Bayağı da işe yaramış yani ses kesilmiş.
Proust bir arkadaşına şöyle demiş.
Çalışmalarımın edebiyatta bir tür katedral olmasını istiyorum.
Bu yüzden asla bitmiyor.
İnşaat tamamlanmış olsa bile her zaman eklenecek bazı dekorlar veya vitray camlı bir pencere veya büyük bir harf veya köşeden küçük bir heykelle geliştirilebilecek başka
bir şapel oluyor demiş.
O da niye bunu söylüyor çünkü yazılarını tıpkı Balzac gibi her okuduğunda değiştiriyor.
Bir de Proust'un şöyle bir özelliği var.
Diyelim ki bir giysiden bahsediyor veya bir eşyadan bahsediyor olsun.
Gidiyor en ince ayrıntısına kadar nasıl yapılır, ne yapılır bunları öğreniyor.
Sanki onu kendisi üretecekmiş gibi en ince ayrıntısına kadar öğreniyor ki romanında detaylarını rahatça verebilsin.
Sırada Jack London var arkadaşlar.
Yine çok sevdiğim yazarlardan biri.
Bir arkadaşına yazdığı mektupta diyor ki belki de bir gün kalemimden az da olsa para kazanmamı sağlayabilirim demiş yazıları için.
Henüz 21 yaşında kariyerinin başında günde 15 saat çalışıyormuş.
Yani sürekli yazıyor. Daktiloya basmaktan artık parmakları toplamış.
Ama ne yazık ki ilk girişiminde o da oldukça başarısız oluyor.
Hatta böyle red mektupla...
En son kendine para getiren bir iş bulmak durumunda kalıyor.
Çünkü yazarak para kazanamıyor.
Bir erkek okulunda çamaşırhanede çalışmaya başlıyor.
Kirli çamaşırların arasında buharların ortasında dünya devi bir yazar.
Jack London diğerlerinden biraz farklı bence.
Çünkü o çok çile çekti ya.
Martin Eden kitabı var ya aslında o zaten.
Yani o karakter kendisi.
Hayatımda okuduğum en güzel romanlardan birisidir.
Ya da eğer diğer eserlerini okuduysanız işte mesela Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş.
Onlar kendisinin o yaban hayatındaki yolculuğundandır.
Tehlikeli mancaralarını edebi zenginliğe dönüştürmüş bir isim.
Madencilik de yapmıştır.
Altın avına çıkmıştır.
Denizlerde de çalışmıştır.
Çamaşır da yıkamıştır.
Deniz Kurdu eseri zaten denizcilikte yaptı.
Oradan izler taşıyor. Demir Ökçe eseri zaten yani anlatılmaz yaşanır.
Bunlar hep hayatından izler taşıyor.
O da bazen böyle gece ikiye kadar çalışıp sonra üç saat uyuyup beşte uyanıp yazmaya devam edermiş.
Çünkü profesyonel yazar olmayı kafasına koymuş bir isim ve olmuş da.
Çağdaş yazarların eserlerini böyle saatlerde oturup analiz edermiş.
Yani yazarla ilk başlayanlar tabii ki biraz böyle copy-paste yoluyla gidiyorlar.
Sonra sonra özlerini...
buluyorlar. Jake London da öyle yapmış ve kısa ömrüne 50 kitaptan fazlasını sığdırmış bir isim.
Sırada Stendhal var.
Stendhal deyince de Parma Manastırı değil mi?
Direkt aklımıza gelen. O romanı yazarken de her gün böyle önce bir hükümet evrağı okurmuş.
Bazağı yazdığı bir mektupta şöyle söylüyor.
Doğru tonu yakalamak için her sabah Medeni Kanun'un 2 veya 3 sayfasını okuyorum demiş Bazağı.
Somerset Maugham da önce Voltaire Candide eserini okurmuş ki hani zihnimin bir köşesinde o anlaşılabilirlik, o zerafet ve o ince zekanın mihenk taşını tutabileyim demiş.
Merve hiç kadın yazarlardan bahsetmedin fark ettim şu anda.
Zaten maalesef çok kadın yazar yok yani o dönemde yok.
Virginia Woolf'tan bahsedeyim.
22 yaşında her sabah 2,5 saat yazarmış.
Masası da 1 metreden biraz daha yüksekmiş.
Neden? Çünkü kız kardeşi ressam ve aynı odada çalışıyorlar.
O ayakta resim yapıyor.
Hani o benden uzun olmasın diye.
Aa kıskanç.
Yani aslında şöyle durumlarını eşit hale getirmek istemiş.
Hani kendi uğraşısının kız kardeşininkinden böyle daha az zahmetli görünebileceğini hissetmiş.
O yüzden masasını yükseltmiş.
Kardeş rekabetinden başlamıştır yani bu masa olayı.
Ama sonra devam etmiş uzun bir süre.
Bu arada onun kitap kapaklarının pek çoğunu da kız kardeşi resmetmiştir.
Sırada İrlanda yerlisi bir isim James Joyce var.
Joyce büyük bir mavi kurşun kalemle böyle...
Yatarmış yatağına karnının üstünde saatlerce yazarmış.
Ben yatarak kitap bile okuyamam bırakın yazmayı.
Ve en tuhaf özelliklerinden biri de gece kıyafeti.
Çünkü geceleri çalışmaya başlamadan önce ince beyaz bir palto giyermiş James Joyce.
Beyaz palto deyince de benim şu an aklıma Oğuz Atay geldi.
Yanlış hatırlamıyorsam korkuyu beklerken galiba o kitabında bir hikayesi vardı.
Kendisinin James Joyce'dan ne kadar etkilendiğini biliyorsunuzdur.
O korkuyu beklerken kitabında da Beyaz Palto.
bir hikaye vardı. Acaba dedim hani şu anda bir gönderme mi var?
Beyaz paltolu James Joyce neden böyle giyiniyordu?
Çünkü gözlerinde ciddi bir görme sorunu var.
Hani Borges kadar olmasa da var.
20'li yaşlarında ileri derecede görme kaybı yaşamıştır ve beyaz paltosu yazarken ona ışık veriyormuş.
Ondan yansıyan ışık ona yardımcı oluyormuş.
Fener gibi yani ve 24 kere göz ameliyatı geçiriyor.
Çoğu zaman neredeyse hiç görmüyormuş ve günde yaklaşık 12 saat bir veya iki gözle çalıştığı oluyormuş.
Ulysses'in prova baskılarını gözden geçirebilmek için iki tane gözlük ve bir büyüteç kullanmış.
Kapsamlı araştırmaları tek başına yapamayacağı için katipler işe almış.
Araştırma görevlilerini işe almış.
Herkese böyle tek tek görevler verirmiş.
Hatta karısı Nora diyor ki bu konuyla alakalı.
Eğer yüce tanrı dünyaya inse...
Ona bile görev verirdin demiş.
Çok istediğiniz bir şey yaparken önünüze çıkan engelleri aşamayacağınızı düşündüğünüz zaman James Joyce gelsin bence aklınıza.
Sırada küvette ilham gelenler var ve Lolita'nın yazarı Vladimir Nabokov var.
Küvete girip suyu doldururmuş bir güzel ve yazı panosunu eline aldığı gibi yazmaya başlarmış.
Playboy'a vermiş olduğu bir röportaj var.
Orada yazara şu soruyu yönlendiriyorlar.
Esas zaafınız nedir bir yazar olarak?
Böyle bir soru geliyor. O da diyor ki lanet olası her cümleyi küvetimde, zihnimde, masamda yazmadığım sürece kendimi herhangi bir dilde düzgün bir şekilde ifade edememek
demiş. Benjamin Franklin de bakır küvetindeki sıcak suya gömülerek böyle buharlar yükselirken o sıcak sudan okuyup yazmayı çok severmiş.
Bir de her sabah uyanır uyanmaz.
Benjamin Franklin çırılçıplak soyunurmuş ve bir saat o şekilde çalışırmış.
Kafka'da hatırlıyorsanız bunu yapıyordu camları açıp böyle çıplak bir şekilde takılıyordu anlatmıştım Kafka bölümünde.
Agatha Christie ise köşkü Greenway House'u yenilerken mimara diyor ki çok büyük bir küvet istiyorum bir de çıkıntı gerek o küvetin yanına çünkü elma yemek istiyorum demiş.
Mimarın o andaki yüz ifadesini çok merak ettim.
Banyosu Agatha Christie'nin çalışma alanıdır ve elmasından her bir ısırık aldığında kafasında dahice konular birikmiş oluyormuş.
Ne kadar ilerlediğini ise küvetin kenarına koymuş olduğu elma çekirdeklerinin miktarından anlarmış Agatha Christie.
İşte bazılarına ilham küvette geliyor.
Biz Türklere ise nerede geldiğini biliyorsunuz.
Ya geçen biri bana şey demiş.
Hala gülüyorum. Merve seni tuvalette dinliyorum.
Bu bilgiyi paylaşmana gerek yoktu.
Hayır Agatha Christie gibi ilham mı geliyor onu da anlamadım.
Ne alaka. Bir de şunu eklemiş.
Sesin çok yankı yapıyor.
Acaba hani buna bir çözüm mü bulsam?
Tuvalette olduğun için olabilir mi?
Umarım bunu da tuvalette dinlemiyorsundur.
Sırada yazı yazmak bir kez en büyük yardımcınız ve en büyük sevkiniz haline geldi mi?
Sadece ölüm buna son verebilir diyen Ernst Hemingway var.
Hemingway'in iki kez ard arda aynı gün uçak kazası geçirdiğini biliyor muydunuz arkadaşlar?
Ocak 1954'te uçak acil iniş yapıyor ve o sırada yaralanıyorlar.
Sonra bindikleri uçak başka bir uçağa biniyorlar.
O da kalkışa geçtikten birkaç saniye sonra dikine bir şekilde zemine düşüyor.
Uçağın kapısı sıkışıyor ve Hemingway kafa atarak kapıyı kırmış.
Ve içeride zaten yangın çıkmış.
Her yer böyle duman altı.
Görevimiz tehlikeyi anlatmıyorum Hemingway'in yaşadıkları.
Yani omurgası zarar görmüş bu olaydan sonra.
Ve o günden sonra zaten artık oturarak yazmak da çok zorlanıyor.
Ayakta yazmaya başlıyor. Ama kazadan önce de ara sıra ayakta yazıyormuş.
Hatta bir mektubunda şöyle demiş.
Yazmak ve seyahat...
İnsanın zihnini değilse de poposunu genişlediyor demiş.
Ben ayakta yazmayı seviyorum demiş.
O da işte böyle sabah erken uyanıyor, öğlene kadar yazıyor sabah saatlerinin insanı.
7 numara iki kalemi eskitmek iyi bir iş gününün eseridir der Hemingway.
Eğer böyle çalışma masanızda bir türlü oturup çalışamıyorsanız size Hemingway'den bir not getirdim.
Başlayabildiğin sürece iyisin, enerjin ardından gelecek demiş.
Göthe'ye göre kendisi ve Frederick Schiller yazma alışkanlıklarına kadar her konuda birbirlerinin tam zıttılar.
Ama çok da iyi arkadaşlar.
Göthe'nin onunla ilgili şöyle bir hikayesi var.
Bir gün Schiller'ın evine uğruyor ve onun dışarıda olduğunu öğrendikten sonra dönüşünü beklemeye karar veriyor.
Ama zamanını boşa geçirmektense böyle birkaç not alayım falan diye arkadaşının çalışma masasına oturuyor.
İşte o an tuhaf.
Pis bir koku burnuna geliyor.
Böyle odada inanılmaz ağır pis bir koku var.
Kokunun kaynağının ise hemen oturduğu yerden geldiğini anlıyor.
Çekmeceden geliyor. Göte çekmeceyi açınca ne görüyor biliyor musunuz?
Çürümüş bir elma yığını.
Sonra bu olaya Schiller'ın eşi Charlotte bir açıklama getiriyor.
O elmaları aslında kasten oraya bırakıyormuş ki hani o pis koku ona ilham versin diye ve artık o koku olmadan çalışamıyormuş.
Bir de geceleri çalışıyor uyuyakalmamak için ayaklarını soğuk su dolu bir leğene koyuyormuş ki böyle sürekli uyanık olsun diye.
Arada da odanın içerisine volta atarak yüksek sesle naralar atıyormuş bağırıyor.
Hani ev alma komşu al diyoruz ya bilmiyorum böyle komşu da.
Frederick Schiller der ki insanlar parlayanı karartmaktan yükseleni yere serip Toza bulamaktan hoşlanırlar.
Zeki Müren de der ki neonunuzu söndürtmeyin efendim.
Bu kadar yazarlardan kitaplardan bahsetmişken atamızın sözüyle kapatıyorum bu bölümü.
Ne demişti? Ben çocukken fakirdim.
İki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim.
Eğer böyle olmasaydı bu yaptıklarımın hiçbirini yapamazdım demiş.
Kendimize, beynimize yapabileceğimiz en güzel yatırımlardan biri tabii ki kitap okumak.
Geleceğimize yapacağımız en güzel yatırım için bize fırsatlar sunan Odea'nın yatırım odaklı bankacılık anlayışıyla hem birikimini hem yatırımını hem de geleceğini yönetmek isteyenleri açıklamalardaki
linke davet ediyorum. Kendinize iyi bakın.
Haftaya tekrar görüşmek üzere.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
