
14 Şubat yaklaşırken planlar yapılır, küçük detaylar düşünülür… Aslında mesele bir günden ziyade; o günün hatırlattığı kurulan “bağ”dır. Aşk da en kuvvetli bağlardan biridir…
SARAR kadın ve erkek koleksiyonları ile “Aşkla Bağlı” çiftler için “Seni seviyorum” deme fırsatı sunuyor. Sevgililer Günü’ne özel, seçili ürünlerde sunulan indirim fırsatlarıyla; anlam taşıyan hediye alternatifleri SARAR Mağazaları, SARAR mobil uygulama ve sarar.com’da sizi bekliyor.
https://www.sarar.com/sevgililer-gunu
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
“Kendimi Nasıl İyileştiririm?” kitabımı almak için: https://amzn.eu/d/0wFlqHl
Yeni kitabım "Hikayeni Yeniden Yaz!"ı almak için: https://amzn.eu/d/ipC0Vma
Bu bölüm "SARAR" hakkında reklam içerir.
Transkript
Sarar, Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, Türkiye'nin en çok dinlenen podcasti, Ortamlarda Satılacak Bilgi''desiniz.
Ben Merve. Bugün yine çok sevdiğiniz biyografi bölümlerinden biriyle karşınızdayım.
En son Edebiyat Dünyası'nda Cemal Süreyya'yı konuşmuştuk arkadaşlar, biyografisini yapmıştım.
Çok beğendiniz, çok ağlayanlar oldu ki ağlanmayacak gibi değildi.
Gerçekten zor bir bölüm oldu benim için.
Hayat kısa, kuşlar uçuyor demişti Cemal Süreyya hatırlarsanız.
Bugün ise bu cümlenin bıraktığı duygudan devam edelim istedim.
Bugün yalnızlığın, eksikliğin, varoluş sıkıntısının ve bence aşkında şairi olan Turgut Uyar'ı konuşacağız.
Evet 4 Ağustos 1927'ye gidiyoruz Ankara'ya.
Aşkın şairi Turgut Uyar Ankara'da dünyaya gözlerini açıyor.
Babası Hayri Bey arkadaşlar bir harita subayı ve resim sanatıyla ilgileniyor.
Hatta şöyle söyleyeyim, Turgut Uyar'ın babası Hayri Bey, Ankara'nın Latin alfabesiyle olan sokak levhalarını geceler boyu çalışarak yazan kişidir.
İlk o yazmıştır. Turgut Uyar'ın Hayri Bey diye bir şiir var.
Muhtemelen babasına ithafen bunu yazmış.
Çünkü orada diyor ki, Arnavut çalımınla bir kuşağın sonusun diyor.
Devamında da bir gelin aldın soylu bir evden diyor.
Yani Turgut Uyar'ın annesi arkadaşlar.
Girit'le Fatma Hanım.
Oldukça güzel, alımlı bir kadın.
Çevresi geniş. Ev hanımı ve herkes böyle ona danışırmış.
Mahallede çok sevilen bir kadın.
7 çocukluğu kalabalık bir ailede Turgut Uyar ve kardeş kayıpları yaşanıyor bu ailede.
Turgut Uyar en küçükten bir önceki çocuk.
Babası görev icabı sürekli böyle şehir dışında ve babasına her daim hasret kalmış bir çocuk Cemal Süreyya gibi.
Eşi Tomris Uyar diyor ki bu konuyla ilgili Turgut Uyar'ın babasızlığıyla alakalı şöyle demiş bir röportajında.
Baba hiç evde değil 40 yılda bir geliyor diyor.
İşte bu sebeple olsa gerek aşırı derecede bir anne düşkünlüğü vardı diyor.
Bir sürü kardeşi var ve her çocuk gibi o da istiyor ki annem en çok beni sevsin, benle ilgilensin ve...
Bu duygu ileride yaşayacağı o yoğun kaybetme korkusu ve belki de o kıskançlığının ilk tohumu olabilir.
Çünkü dediğim gibi annesini çok kıskanıyor.
Onun sevgisini paylaşmayı hiç istemiyor.
Bir de evde baba figürü eksik olduğu için o yüzden belki de anne figürü çok baskın oluyor hayatında.
Peki nasıl bir çocuk derseniz?
Duygusal, içine kapanık ama böyle duygularını da iyi saklamayı öğrenmiş bir çocuk olarak büyüyor.
Hatta diyor ki hüzünlü bir çocuktum diyor.
Nedense hep böyle ağlamaya hazırdım diyor.
Hatta abisiyle tartıştığı dönemlerde annesi abisine diyormuş ki Yapma oğlum diyormuş.
O çok içli bir çocuk diyormuş Turgut Uyar için.
Dayısını çok seviyor arkadaşlar.
Koca dayım dediği bir dayısı var.
Dayısı tiyatroda çalışıyor.
İşte ağaç oymacılığıyla uğraşıyor.
Zanaatkar bir dayı. Hayatında bir baba boşluğu olduğu için hani erkek figürü eksik olduğu için diye düşünüyorum ben.
Turgut Uyar dayısına epey bir düşkün ve ondan da bayağı etkileniyor.
Hatta ileride ağaç oymacılığıyla uğraşıyor tıpkı dayısı gibi.
İlk şiirlerini küçük yaşta yazmaya başlıyor.
Diyor ki bununla ilgili daha ilkokuldayken dizin ve kafiyeden haberim olmadığı çağlarda bile manzumeler yazıyordum diyor.
Sonra ilkokul ve lise devresinde sürekli yazdım diyor.
Günde 3-5 tane şiir yazıyormuş.
Hatta 15 günde bir roman yazdığını söylüyor.
Ama diyor ne şiirler ne romanlar yazıyordum.
Hatta bazen bir romanı bitirmeden sıkılıyordum ötekine başlıyordum.
Sonra ikisini birden yazıyordum diyor.
Bu yüzden o güzelim romanların çoğu yarım kaldı diyor.
yazarken sıkılırdım. Şiire daha başka bir tutkunluğum, sadıklığım ve saygım vardı diyor.
Bereket versin. O devirlerde şimdi hayırla yad ettiğim bir arkadaşım bana Alen Furnia'nın o güzelim Atsız Köşkü'nü verdi.
Sonra diyor bir Dostoyevski okudum.
Okudum da diyor gücüm kesildi.
İsteğim kalmadı diyor roman yazmaya.
Cemal Süreyya da böyle bir şey demişti.
Ve devamında şöyle söylüyor.
Bu suretle Bugünün Türk romancıları da benim rekabetimden kurtulmuş oldular.
Dua etsinler Atsız Köşke, Netoçka Neznova'ya, Özreni Grande'ye.
Liseyi bitireceğim yıl Hayyam, Nedim, Yahya Kemal, Tevfik Fikret, Hamit ve Haşim beni kıskıvrak tutmuşlardı.
Taklit ettiğimi bile bile onlara özenerek bildiğim ve becerdiğim kadar terkipli filan gazeller mazeller yazıyordum.
Hatta Makbere Mezar adıyla bir nazire bile yazmışlığım var diyor.
Yani şiire, edebiyata olan tutkusu küçük yaşlarda başlamış gördüğünüz gibi.
Uyar ailesi 1931 yılında babanın emekliliğiyle beraber Ankara'dan İstanbul'a taşınıyor.
Ve ilkokulu İstanbul Edirnekapı'daki Hırkayı Şerif İlkokulu'nda okumuştur Uyar.
Bu arada ekonomik durumları iyi değil arkadaşlar.
O yüzden ailesi onu mecburen bir askeri okula yolluyor.
Hatta yatılı bir okul bu.
Çok da zeki, çalışkan bir çocukmuş.
Nitekim 2. Dünya Savaşı yıllarında 14 yaşındayken Turgut Uyar askeri bir ortaokula giriyor ve kendi anlatımına göre bu okula girmesinin tek sebebi tamamen iktisadi yani maddi
zorluklar. Bir de şöyle demiş yatılı okullarda mutlu olan bir çocuk yoktur sanmıyorum demiş.
Ama yıllar sonra kendi kızı da Semiramis Hanım da yatılı bir okulda okuyor.
Hatta onu böyle yatılı okula yazdırıyor.
Tam böyle gidecek yemek saati gidemiyor.
Çünkü Semir Amisan'ın böyle çok yemek yiyen bir çocuk değilmiş.
Aç kalacak diye korkuyor.
Orada bir tane diyor abi vardı.
Onu tutmuş demiş ki ya benim çocuğum yemek yemiyor.
Ne olur demiş yemeğini bitirene kadar hani gözetler misin onu başında durur musun demiş.
Öyle gidebilmiş ve o abi diyor bana 3 yıl boyunca gözetmenlik yaptı diyor babamın bir lafıyla.
Böyle bir hatırası var paylaşmak istedim.
Devam edelim. Ama böyle küçük yaşta hani disiplinli bir ordu ortamına adım atması Turgut Uyar'ın.
Tabii sıkıntı çünkü özgür ruhlu bir çocuk.
Ruhuna ters zaten.
Askeri öğrencilik hayatını hiç sevmemiş, hiçbir zaman sevmemiş fakat yine de bırakmıyor.
Hani başladığı okulu böyle azimle bitirmiş ve 1946'da harp okulu eğitimini tamamlıyor.
Hem de yine bu dönemde hayatının ilk büyük kırılma anıyla yüzleşiyor.
Nedir o Merve derseniz evlilik ve daha 18-19 yaşında hatta daha okulu bile bitmeden evlenmiştir ve baba olmuştur.
Çok çok erken bir yaş. O dönemler öyleydi biliyorsunuz ama annesinin görüp beğenmiş olduğu bir hanımefendiyle evleniyor.
Erken bir yaşta. Fakat eşini gördükten sonra beğenmiş.
Hani severek evlenmiş diyebiliriz.
Görücü usulü olsa da. Çünkü şöyle arkadaşlar.
Buraya niye açıklık getiriyorum?
Çünkü kızı Semir Amis Hanım'ın yapmış olduğu röportajlarda hani Tomris Uyar'ın bu evlilik için işte görücü usulü hani zaten severek evlenmediler gibi bir beyanı var.
Semir Amis Hanım diyor ki hayır.
Babam anneme şiirler yazıyordu.
Görücü usulü olmasına rağmen babam annemi sevdi diyor.
Hani aşksız bir evlilikmiş gibi lanse ediliyor ama değil demiş.
Bunu böyle açıklamak istedim.
20 yaşında baba oluyor.
İlk çocuğu Semir Amisan'ın 1947 yılında doğuyor.
Ve aynı sene Turgut Uyar şiir yolculuğunda ilk adımını atıyor.
1947 yılında...
7 Gün dergisinde ilk şiiri yayınlanıyor ama pek sevinmiyor bu ilk şiirinin yayınlanmasına.
Çünkü bu dergiye edebi seviyesi böyle bir tık düşük buluyor.
Burada şey düşünebilirsiniz hani kendine karşı çok acımasız mı acaba diye.
Ben öyle düşünmedim çünkü az önce dedim ya işte ben Dostoyevski'yi okudum ve roman yazmayı bıraktım.
Hani şükür etsinler ben bıraktım gibi bir ibaresi vardı az önce hatırlarsanız.
Bence kendi potansiyelinin farkında çok çok iyi yerlerde şiirlerinin yayınlanabileceğinin, çok iyi yerlere gelebileceğinin farkı.
O yüzden bence pek sevinmemiş olabilir diye yorumladım.
1948'de Bursa askeri memurlar okulunu bitiriyor ve okulu biter bitmez ilk tayini çıkıyor.
Nereye gidiyor? Ardahan arkadaşlar.
Ardahan'ın Posov ilçesine atanıyor.
Askerlik şubesi başkanı olarak atanmıştır.
Ve bu atama hayatının belki de en zorlu dönemlerinden birinin başlangıcı.
Yani hayat hikayesini bildiğim kadarıyla bence bu dönem en zor dönemi diyebilirim.
Çünkü henüz yeni evlenmiş bir tane çocuğu var.
20 yaşında gencecik bir delikanlı İstanbul'dan kalkıyor.
Ailesiyle beraber Türkiye'nin en ücra köşelerinden birine gidiyor.
Çok soğuk, metropoliden gittiği bir yer.
Çok zor bir süreç bence onun için.
Hatta yıllar sonra diyor ki korkunç bir gidişti diyor bu gidiş için.
Ve çocukluktan yeni çıkmışım diyor.
Evlilik sorumluluğunu yeni üstlenmişim.
E param yok. Dış dünyayla hiç temasım olmamış.
Çünkü hep yatılı okullarda okudu dediğim gibi.
Biraz şaşkın ve korkaktım diyor.
Ve bu yolculuk 7-8 gün sürüyor.
Böyle kalabalık kalabalık trenler.
Ondan sonra işte atlara biniyorlar.
Anadolu yolculuğu arkadaşlar.
Ve eşiyle beraber yanında küçücük bir bebek.
Günlerce süren bir yolculuk.
Ondan sonra Ardahan'dan varıyorlar.
Posofa inanılmaz bir soğuk ve işte o Ardahan'ın sert kışını ayazını bilen bilir.
İzole bir yaşam dediğim gibi kızları küçük 2 yaşında ya çok zor şartlar onlar için ve burada geçen yıllar işte 1948'de 51 arasında buradalar Ardahan'dalar.
Hem mesleğini icra ediyor askerlik şubesi başkanlığı yapıyor hem de edebiyatla ilgisi devam ediyor.
Şimdi o zamanlar Cumhuriyet daha yeni sayılır.
Yıl 1948. Anadolu'da yoksulluk var malumunuz.
Savaş var bir tarafta dünyada.
Ardahan işte elektrik yok.
Yok denecek kadar az yol yok arkadaşlar.
Bir hayal etmenizi istiyorum bu durumu.
Şöyle ki 1950 yılında.
Barlık'ta yayınladığı şiir üzerine mektup başlıklı bir yazısı var.
Bakın burada ne demiş. Yeni şiirimiz her şeyden evvel memleketin ve Anadolu'nun şiiri olmak yolunda ve kaygısındadır.
Benim gibi düşünen her şair, her sanatkar bu memleketin kalkınmasında kendi omuzlarında da ufak bir yük taşımanın sorumluluğunu duymakta ve bundan zevk almaktadır.
Köyümüz ve köylümüz böyle hiç de azımsanmayacak sefalet ve cehalet içindeyken hala boğazın gümüş suları üzerinde ve sedef mehtap altında hırsızlanma zamparalığına çıkmış
bahtiyar faniyelerin mısralarını, maceralarını okumak, yazmak bunların sanat namına.
iyi niyetlerle de olsa muhafazasını yapmak, müdafasını yapmak ya çok iyimserliğe veya affedersiniz bence geniş bir lakaydı ve vurdum duymazlığa dalalet eder diyor.
Acaba kimi edebi sniperıyla vurmuş diyorsanız valla boğaz demiş mehtap gümüş sular aşk meşk falan deyince benim aklıma Yahya Kemal geldi.
İkinci bir ihtimal Ahmet Aşım olabilir.
Bilemiyorum Altan. Şimdi dediğim gibi Ardahan'a gittiği dönem çok zor bir dönem onun için ve bu süreç için şöyle bir şey söylüyor.
Dış dünyayla temasım hemen hemen hiç olmadı diyor bu seneleri için ve kendi deyimiyle hayatı düpedüz ve kupkuru alaka çekecek hiçbir tarafı yok.
Kitap bulması imkansız neredeyse sadece yazıyor yazıyor yazıyor ama bu yazdıklarını nereye nasıl ulaştıracak?
Yayın dünyasından çok uzak bir yerde ve Posov'da yaşadığı en büyük sarsıntılardan biri şu.
İkinci bir çocuğu oluyor adını Serap koyuyor fakat Serap birkaç aylıkken çok ağır bir isale yakalanıyor ve ne yazık ki kurtulamıyor.
Turgut Uyar'ın en büyük acılarından biri budur evlat kaybı.
Ki kızı Şeyda Uyar yıllar sonra işte babasının Serap'ın bahsi ne zaman açılsa hep hep hep gözlerinin dolduğunu söyler.
Ve Turgut Uyar bebeğinin cenazesine böyle karlı bir kış günü askerlerle erlerle birlikte defnettikten sonra mezarı kurtlardan korumak için sabaha kadar böyle ateş yakarak beklemiş.
Evlat acısı dünyanın en büyük acısı yaşayanlara buradan sabırlar diliyorum gerçekten çok zor.
Nitekim o günden sonra bir eksilme.
Bir kayıp duygusu, geri gelmeyecek olan şeyler onun şiir diline yerleşiyor diyebiliriz.
1950 yılında Uyar'ın üçüncü çocuğu Şeyda Hanım dünyaya geliyor.
Bu arada Ardahan'daki görev süresi de bitmek üzere ve 1952 yılının başlarında Turgut Uyar'ın tayini Karadeniz'e çıkıyor.
Ailesiyle beraber Samsun'a...
Perme ilçesine taşınıyor.
Yine burada da askerlik şubesi başkanı olarak görev yapmaya devam ediyor.
25-26 yaşlarında bir gencecik delikanlı Üsteğmen.
Ve 1952'de oğlu Tunga dünyaya geliyor.
İsmi çok hoşuma gitti. Tunga böyle direkt Türk kökenli bir isim.
Alper Tunga'yı zaten biliyorsunuz esnane bir hükümdar.
Tunga Pars Kaplan güçlü yırtıcı anlamına gelir eski Türkçe'de.
Hani bazen bana Merve işte bebişim olacak isim annesi olur musun diyorsunuz ya.
Bence güzel isim Tunga.
Koyanlar olursa yazsın arkadaşlar.
Daha önce biri Umay koymuştu bebeğinin adını bana sorarak.
İsim annesi olmak çok hoşuma gidiyor.
Turgut Uyar Samsun'a taşındıktan sonra bir çeşit uygarlıkla temas haline geldim demiştir.
Hatta termeden ilham alarak şu dizeleri yazmıştır.
Samsun'da arkadaşlara buradan sesleneyim.
Diyor ki uyan Turgut'um garibim uyan.
Burası termedir demiş. Derken yine bir dönüm noktası 1953-54 yılları artık böyle bir dönemin kapanıp yenisinin açıldığı zamanlar onun için.
Çünkü zorunlu hizmet yani taşra görevleri bitiyor.
Ve 1953'ün sonunda artık hizmet süresi doluyor ve askerlik mesleğine nokta koymaya karar veriyor.
Deniz çok genç bir yaşta.
Orduya veda ediyor ki zaten hiç ona göre değildi söylediğim gibi.
O günler için oğlu Tunga diyor ki babamın ordudan istifa ettiği günü hatırlıyor.
Okula gitmiyordum. Daha 5-6 yaşlarındaydım.
Akşam her zamanki saatte eve geldi.
Üzerinde hala subay üniforması vardı.
Kapının eşiğinde durdu.
Sırtını duvara yastayıp ellerini kavuşturdu.
Oh bitti dedi diyor.
Henüz 27 yaşında ve bu an hayatında yine yepyeni bir sayfanın açılış anı.
Bu arada eşiyle evliliği yavaş yavaş çatırdamaya başlıyor.
Çünkü aralarında epey bir farklılık var.
Öyle söyleyeyim ama şunu da belirtmek istiyorum.
Tomris Uyar diyormuş ki sürekli kumaş farkı, kumaş farkı.
Hani kültürel uçuruma vurgu yapmak istiyor ama Semiramis Hanım, yine Turgut Uyar'ın kızı, hayır diyor böyle bir şey yoktu.
Aslında olan şu, Turgut Uyar böyle şiirler yazan, edebiyata düşkün, sürekli kitap okuyan, içki içmeyi seven, gece geç saatlere kadar oturan, böyle bir hayatı var.
Daha bohem mi desem, ne desem.
Eşi hiç öyle... Böyle biri değil daha geleneksel bir kadın.
Turgut Uyar da diyor ki hani benim hiç kime eşlik etmedi.
Yazdığım hiçbir şeyle ilgilenmedi diyor eşi için.
Hani böyle bir serzeniş oluyor.
Tabii eşini de dinlemek lazım.
Bakın kızı ne diyor bir röportajında.
Babam anneme karşı çok ilgiliydi.
Parfümünü alır çiçeklerini ihmal etmezdi.
Centilmen bir insandı bu açıdan.
İhmal etmiş olsaydı zaten bunca yıl bu evlilik yürümezdi.
Burada bir araya girmek istiyorum.
Bence aşkı ayakta tutan şey öyle büyük büyük laflar değil.
Süreklilik arkadaşlar. Hani bir demet çiçek deyip yaşıyorsunuz ya bazen.
Ama o çiçek bence şunu söylüyor.
Ben hala buradayım.
İşte hala seni düşünüyorum.
Yani bence ilişkiler böyle büyük büyük krizlerle değil küçük ihmallerle bitiyor.
Ve aynı şekilde büyük şestlerle değil küçük hatırlatmalarla sürüyor.
Bir çiçek olur, bir not olur, küçük bir hediye olur.
Bunlar romantik detaylar değil, ilişkinin bakımını yapan şeyler bence.
14 Şubat da yaklaşıyor biliyorsunuz.
14 Şubat yaklaşırken planlar yapılır, küçük detaylar düşünülür.
Aslında mesele bir günden ziyade...
o günün hatırlattığı kurulan bağdır.
Aşk da en kuvvetli bağlardan biridir.
Aynı masada, aynı cümlede, aynı suskunlukta buluşabilmektir aşk.
Günlük hayatın içinde böyle fark ettirmeden kendine yer açar.
İşte bir akşamüstü beraber içilen bir kahvede, bir ceketin omza bırakılışında, birlikte eve dönülen yolda ve düşünülmüş küçük küçük detaylarda.
Herkesin sevgisini ifade biçimi farklıdır biliyorsunuz.
Kimi bir anla, kimi bir duruşla, kimi de anlam taşıyan bir hediyeyle.
Önemli olan kurulan o bağı aşkla bağlı kalabilmektir.
14 Şubat ise bu bağı yeniden hatırlamak için önemli bir gün bence.
Sarar 82 yıldır tasarımlarını işine duyduğu aşkla şekillendiriyor.
Aşkı tarif etmek yerine ona alan açan tasarımlar, zamansız çizgiler, nitelikli kumaşlar ve dengeli detaylarla sevdiklerinizle paylaştığınız bağ vurguluyor.
Biliyorsunuz hediyeleşmek demek hatırlamak, fark etmek ve bağ kurmakla ilgili bir şey.
O yüzden özenle seçtiğiniz hediyeler hatırlamanın, değer vermenin ve birlikte olmayı seçmenin bir yolu haline geliyor.
Turgut Uyar'ın da dediği gibi seni aldım bana ayırdım.
Durma kendini hatırlat.
demenin en anlamlı yolu oluyor.
Sarar 14 Şubat sevgililer gününde aşkla bağlı çipler için seni seviyorum deme fırsatı sunuyor.
Zamansız ceketlerden kusursuz kesimli gömleklere yumuşak dokulu trikolardan stil sahibi elbiselere şık kol düğmelerinden zarif fularlara kadar uzanan kadın ve erkek koleksiyonları her
tarz ve her an için anlamlı hediye alternatifleri sunuyor.
Sevgililer gününe özel seçili ürünlerde sunulan indirim fırsatlarıyla Anlam taşıyan hediye alternatifleri, sarar mağazaları, sararmobil uygulama ve sarar.com'da sizleri bekliyor.
Hadi devam edelim. Turgut Uyar'ın kızının röportajından bahsediyordum.
Annesiyle ilgili söylemiş olduğu şeylerden.
Diyor ki, annem operaya meraklıydı.
Babam buna saygı gösteriyordu.
Anneme bir piyano almak için çok uğraştı.
Piyano aradılar hatırlıyorum fakat şartlar zordu.
Alamadılar ama niyetleri vardı.
Annem şan dersleri aldı.
Opera sanatçısı olmak için değil.
İçinde kalan bir şeyi yaşamak için demiş.
Yani ilk eşi böyle bir hanımefendiymiş.
Sonra işte istifa ediyor Turgut Uyar dediğim gibi askerliği bırakıyor.
Evde böyle ekonomik bir kriz oluyor.
Ama hemen böyle sivil memuriyete geçiyor.
İş buluyor şansıma. Ankara'da, SEKA'da yani Türkiye Seliloz ve Kağıt Sanayisi'nde memur olarak işe başlıyor.
Ailece Ankara'ya gidiyorlar.
Yani 1950 sonrası artık böyle taşra defterinin komple kapandığını söyleyebiliriz.
İşte aile Ankara'da Maltepe'de mütevazi bir eve taşınıyor.
Ama evlilikteki uyumsuzluklar gitgide artmaya başlıyor.
Çocuklarına karşı ilgili bir baba olmaya çalışsa da çocuklarının okul kaydını falan genelde arkadaşları, yakınları üstleniyor ya da eşi.
Mesela Ankara'da çocuklarının okul kaydını yakın aile dostu yazar Bilge Karasu yapmıştır.
Onun da kalemini çok severim bu arada.
Turgut Uyar çocuklarını çok seven ama böyle mesafeli bir sevgisi olan babalardır.
Hani eskinin babaları gibi. Çocuklarıyla parka gidermiş.
İşte Ankara Güven Park bilenler bilir.
Hafta sonları onları sinemaya götürmüş.
Sinemaya çok büyük bir tutkusu var.
Yani sevgisini böyle sözcüklerle değil de böyle minik ritüellerle gösteren babalardan.
Taşra'dan Ankara'ya döndüğünde o şehrin ışıltısı, Ankara'nın değişen çehresi işte her yerde neon lambalar, koca koca binalar onu çok etkiliyor.
Çünkü artık hiçbir şeyin eskisi gibi kalmayacağını düşünmeye başlıyor.
İşte bu etkilenme ileride ikinci yeni şiirinin ortak temalarından biri olacak.
Kentte yabancılaşmanın adımlarını göreceğiz.
Ankara ile beraber onun şiirine de böyle yeni yeni imgeler giriyor ki ikinci yeni şairlerinin hemen hemen hepsi gibi Turgut Uyar'da böyle kentli insanların bunalımları.
orta sınıfın o sahte değerlerine karşı duyduğu tepkiyi dizelerine yansıtmıştır.
İkinci eşi Tomris Uyar'ın da dediği gibi onun şiirlerindeki kişiler hapiste çürüyen ya da bohem hayat süren tipler değil kentte yaşayan bireyler.
Yani Turgut Uyar Ankara sonrası 1950'lerin ikinci yarısında 28-30 yaşlarındayken şiir anlayışında böyle keskin bir dönüşüm yaşanıyor diyebiliriz.
Gelelim ilk kitabına Arz-ı Hal ilk kitabı 1949 yılında çıkıyor.
1952'de Türkiye'm kitabı çıkıyor ki daha çok böyle milli duyguları yansıttığını görüyoruz burada.
Anadolu işte memleket sevgisi savaşın yaralarını görüyoruz bu dönemdeki şiirlerinde ve biçim olarak da daha geleneksel bir noktada.
Ve fakat Ankara sonrası çok değişiyor dediğim gibi devrim gibi bir şey.
Yani Turgut Uyar'ın Türkiye'm'den dünyanın en güzel Arabistan'ına geçişi ki.
En önemli kitaplarından biri.
Bu arada Dünyanın En Güzel Arabistanı 1959 yılında yayınlanıyor.
Ve Türk şiirinin yeni sesinin müjdecisi olarak görünen eserlerden biri.
O yüzden önemli. Şimdi Türkiye'm eserinden bir şiir paylaşmak istiyorum sizlerle.
Ki nasıl değiştiğini anlamak adına.
Diyor ki seni boydan boya sevmişim.
Takarsa kadar Edirne'den.
Toprağını, taşını, dağlarını fırsat buldukça övmüşüm diyor.
Bir başka dizede derdini bilemedik, dermanın olamadık Gazi Paşa.
Sana hasretimiz canı yürekten demiştir.
Yani bu temada şiirler daha yoğun ama yine tabii aşk meşk var.
Size çok şaşıracağınız bir bilgi.
Geçen edebiyatçı arkadaşımla Turgut Uyar dedikodusu yapıyorduk.
Bana dedi ki bu oy farfara farfara diye bir türkü var ya ona ait olduğunu biliyor muydun dedi.
Şok oldum bilmiyordum.
Turgut Uyar'ın 52 hane diye bir şiiri var.
Orada geçiyormuş bu sözler.
Oy farfara farfara ateş düştü şalvara.
Hadin ağlar dedim. Öldüm yalvara yalvara diyor.
Bu da böyle bir bilgi. Dünyanın en güzel arabistanı dedim önemli bir eseri dedim ona bakacak olursak buradaki bir şiirinde mesela şöyle diyor.
Hatta bu bana çocukluk dönemi için anlattığım şeyleri anımsattı.
Diyor ki bir kırgınlık yok değil içimde buluyorum nedenini en çok sevilen olmamak demiş bakın.
Bir başka dizesinde şöyle diyor bir kadın var beni onun iki eli iki gözü kurtarır yaşamamaktan demiş.
Bir başka dizesinde zamansız gelme.
Elim kolum dağınıksa sarılamam demiş.
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum.
Hiçbirinizle dövüşemem demiş.
600 küsür şiiri var bu arada Turgut Uyar'ın.
Şimdi Turgut Uyar, Tomris Uyar'ın dediği gibi şairane şiir yazmaya karşı, tavlayıcı şiir yazmaya karşı ki gerçekçi ve zengin imgelere sahip.
uzun ve geniş soluklu dizeleri ve anlatım tarzı var.
Dediğim gibi şiirde radikal bir dönüşüm söz konusu.
Samsun'dan Ankara'ya geldiğinde memuriyete geçişiyle beraber ama evde de işler yolunda gitmiyor hala.
Derken Turgut Uyar'ın ismi artık böyle edebiyat çevrelerinde Cemal Süreyya, Edip Cansever ki kankisidir Edip Cansever, İlhan Berk, Ece Ayhan gibi değerli isimlerle anılmaya başlıyor.
Ankara'da Haftalık Pazar Postası gazetesinde ve çeşitli dergilerde bu isimlerle şiirleri yan yana yayınlanıyor.
Hatta 1958 civarında pazar postası sayfalarında tam boy kadro göstererek adeta ikinci yeni hareketinin manifestosunu bu isimler eserleriyle ortaya koyuyorlar.
Tabi yine sert eleştiriler geliyor.
Çünkü zaten garip akımı vardı biliyorsunuz önceden.
Garip akımıyla zaten bir yeni yaşandı.
Hani ikinci yeni de ne demek?
Bana aslında bir eleştiri geliyor ki muhafazakar edebiyat otoritesi hiç hazır değil buna.
Bu arada artık Uyar'ın bu edebi kimliği memur kimliğinin çok ötesine geçmeye başlıyor.
1960'ların ilk yarısında arkadaşlarıyla beraber Dönem adında bir dergi çıkarıyor.
Bir taraftan bu dergiye koşuyor, bir taraftan şairlikle alakalı işlere koşuyor, memuriyeti bir tarafta...
Çalışıyor. Dolayısıyla ailesine pek vakit ayıramıyor.
Evde geçimsizlik gitgide daha da büyüyor.
Maddi sıkıntılardan bir tarafta.
1959 sonrası 7 yıl bir duraksama görüyoruz Turgut Uyar'ın şiirlerinde.
Bir suskunluk dönemi diyebiliriz.
Ve bu suskunluğu bozacak kişi ufukta beliriyor.
Tomris Uyar. Türk edebiyatının bu iki önemli isminin yolları ilk kez 1962'de Ankara'da bir edebiyat buluşmasında kesişiyor arkadaşlar.
Tomris Uyar o sıralar genç bir öykücü ve Cemal Süreyya'nın eşi ve Turgut Uyar da Ankara'da memur olan, 3 çocuğu olan hala evli bir şair ve 1962'de tanıştıklarında birbirlerinden etkileniyorlar.
Ama dostlukları daha öteye geçmiyor.
Tomris Uyar bu ilk karşılaşma için Turgut bana o zaman çok sıradan bir ilgi gösterdi.
Ben ise sandığından daha keşfedilmeye değer bir insan olduğunu düşündüm onun diyor.
Burada hemen bir araya girmek istiyorum.
Turgut Uyar'ın ilk evliliğinden olan çocuklarından biri şöyle diyor arkadaşlar bir röportajında.
Turgut Uyar'ın yani şiirlerinde aşkı ya da sevgiyi bu kadar önemseyen Turgut Uyar'ın bu duyguları kendi hayatında bu kadar önemsiz bir hale nasıl getirdiğini hep merak ederdim.
Bu ikilik beni hayli karıştırmıştır.
Hangisi gerçek Turgut Uyar?
O çok güzel aşk şiirlerini yazan mı yoksa aşksızlığını evde...
hem kendine hem anneme hem de bize türlü türlü şekillerde yansıtan mı?
Bu çelişki hep sürdü benim hayatımda.
Şimdi bile bunu çözebilmiş değilim.
Her neyse babam evden ayrıldı.
Hatta bir süre Cemil Eren'in resim atölyesinde kaldı.
Sonra da evimizi tümüyle terk etti.
Gel gelelim son dönemlerde evde her akşam huzursuzluk vardı.
Detayları bilmiyorum ama babamın alkolü problem oluyordu.
Alkol tek başına geçerli bir neden değil tabi.
Başka sorunları da vardı muhakkak.
Hem de çok içmedi. Bir
de şöyle bir yorumu var.
Babamın bir derdi de paylaşamamaktı.
Ama neyi paylaşamamak?
Tam olarak bilmiyorum bunu.
Sevgi olabilir mi acaba?
Demiş. Garip yalnızlığının yanı sıra kendine has korkunç bir mutsuzluğu vardı.
Kendi içindeki karmaşıklıktan çocuklar olarak biz de haliyle etkilendik.
Ürkekti. Tıpkı sola bulaşmamakta olduğu gibi başkalarının dünyasına karışmayayım diye düşünürdü.
Benim dünyama isteyen girebilir, nitekim giriyor da ama ben başkasının dünyasına girmek ve karışmak istemiyorum.
Hayattaki temel düşüncelerinden biri buydu.
Babam farkına varmanın acısını da çekerdi.
Bir konuşma başlarken O konuşmanın nasıl gidebileceğini hissediyordu.
Üstelik bunu karşı tarafa da belli ediyordu.
Neden konuşuyoruz o zaman diye hissederdin.
Orhan Koçak'a katılıyorum.
Dünyaya gelmiş olmak babam açısından başlı başına bir yara, temelden gelen bir sıkıntısı vardı.
Sürekli benim ne işim var burada diye düşünüyor olmalı.
Nitekim kendini azar azar tüketmenin yollarını buldu.
Babam bu dünyada yerini bulamayanlardan.
Ekonomik sorunlar yetmiyormuş gibi Ankara'daki evlilik hayatı da...
İstanbul'daki evlilik hayatı da iyi gitmiyordu.
Son derece yorgundu.
Şu tarihte fethetti diyor. Anlatıyor.
Ben ne yapayım İstanbul'u da Fatih'i de.
Sabaha kadar uyumamışım.
Her şey orantısız ve hatta alakasızdı demiş.
Sonra şöyle diyor arkadaşlar.
Hastalanmadan önceki yıllarında da Tomris ile çok hırgür vardı aralarında.
Tatsız şeyler oluyordu.
Açık konuşayım. Babam çok çaresizdi.
Babam artık kavga etmekten, mücadele etmekten yorulmuştu.
Kaçmak istiyordu İstanbul'dan ama yapamıyordu.
O lanet para yüzünden tek başına emekli maaşıyla yaşayabilir miyim?
Yaşayamaz mıyım? Kuşkusu vardı.
Tomris ile kavgaları şiddetlenince bir ara babam bana geldi ve bende kaldı.
Gelmeden önce birkaç gün kalacak bir yere ihtiyacım var diye mahcupça sormuştu.
Ben de gelin bende kalın demiştim.
Ayazpaşa'da oturuyordum. Çok yoğun çalışıyordum.
Evden çıkmadan önce gazetesini, bir şişede vodkasını alıyordum.
Gün boyu dışarıdaydım.
Gece 12 gibi ancak eve geliyorum.
Babam öyle pek yalnızlığı seven biri değil.
Tek başına oturmaktan sıkılıyordu.
Biraz kaldıktan sonra Tomris'e geri döndü.
Yakasını bırakmayan o maddi sıkıntı.
Sıkıntılar, sarsılan ve düzelmeyen bir evlilik, kısacası zor süreçlerden geçiyordu ve bütün bunlar olurken tutunduğu tek şey şiirdi galiba.
Kendini bir tek şiirde gerçekleştirebiliyordu.
Babam çok arkadaş canlısı da değildi.
Arkadaşları çoktu ama garip bir yalnızlığı vardı.
Seviliyordu da arkadaşları tarafından.
Hiçbir şey olmasa bile Turgut'u yara uğrayalım derlerdi.
Edip amca da çok sık ziyaret ederdi babamı ama Edip amcalara gittiğini pek hatırlamıyorum.
Sokağa çıkmayı sevmezdi, eve kapanırdı.
Hiç sosyal değildi demiş.
Kızının ifadesi ise şöyle babası için.
İyi bir babaydı. Kendi adımı konuşayım.
Benim için iyi bir babaydı.
Hep doğruyu göstermeye çalıştı bize.
Hataları vardı elbette demiş.
Yine de ne olursa olsun sevabıyla, günahıyla babamdı.
Çok güzel bir adamdı.
Sarışın insanların hepsi öyle çok güzel olmaz.
Kumral saçlar, kızıl kaşlar, kızıl bıyıklar.
Öyle çok uzun süre gözlerine bakamıyordum.
O kadar maviydi ki gözleri.
Bakınca az sonra bakışımı ister istemez kaçırıyordum.
oluyordum fazla bakınca.
Babam köşeleri belli, ne istediğini bilen biriydi.
Şık giyinmeyi, temiz olmayı severdi.
Her gün bir gömlek giysin isterdi.
Babalığını çocuklarından esirgemedi.
Aç açık kalmadık.
Yalın ayak gezmedik. Daha da önemlisi aile parçalanmış bile olsa bizi sevgisinden hiç mahrum etmedi.
Sevilen sayılan bir babaydı.
Gerçekten çok sevildi çocukları tarafından.
Bazı babalar vardır aman şeytan görsün yüzünü dersin.
Ama babam öyle değildi.
Annem için de sevilen bir kocaydı.
Tomris için de bir zamanlar sevmişti demem lazım.
İmalı konuşmayı sevmem.
O da sevmişti babamı bir zamanlar.
babamı ve ailemi hala çok seviyorum demiş.
Dönelim tanışma hikayelerine.
Şimdi dediğim gibi 1962'de Tomris Uyar'la tanışıyorlar.
Birbirlerinden etkileniyorlar.
Ve daha sonra Asıl Kıvılcım bundan birkaç yıl sonra 1966 yılında yaşanıyor.
Turgut Uyar boşanıyor. İstanbul'a geliyor.
Tomris Uyar ise Cemal Süreyya'dan ayrılmak üzere o dönem.
Ve ikili yeniden bir araya geliyor.
Yine bir edebiyat ortamındalar.
Daha yakinen tanışıyorlar.
Önce şiir üzerine böyle derin derin sohbetler, mektuplaşmalar oluyor.
Ama dediğim gibi edebiyat ve şiir üzerine bu mektup.
Ve Turgut Uyar 7 sene şiire ara verdi gibi oldu demiştim.
Tomris Uyar ondan tekrar yazmasını istiyor ve onun sayesinde Turgut Uyar şiire yavaş yavaş geri dönüyor.
Hatta Cemal Süreyya'nın çıkardığı Papyrus dergisine sık sık şiirlerini gönderiyormuş.
Cemal Süreyya da bu eski dostunun şiire geri dönüşüne oldukça seviniyor.
Derken bu edebiyat üzerinden kurulan güçlü bağ.
çok geçmeden yerini derin bir aşka bırakıyor.
Turgut Uyar o zamana dek karşılaşmış olduğu hiçbir kadına benzemeyen bu modern, özgür ruhlu, zeka dolu kadına hayran kalıyor.
Ve Tomris Uyar için onu ilk görüşte tek başına bir yapı taşı gibi sağlam ve özel bulduğunu söylüyor.
Tomris Uyar da Turgut Uyar'ın o dizelerinin ardındaki Kırılgan çocuğu görüyor.
Onun o hassas yanını seziyor.
Ve 1966'un sonunda Tomris Uyar, Cemal Süreyya'dan resmen ayrılıyor.
Bir süre Ankara'da birlikte yaşıyorlar.
Turgut Uyar ve Tomris Uyar.
Sonra Tomris Hanım Ankara'ya taşınıyor onun yanına.
Ama Turgut Uyar'ın durumu çok zor.
Çünkü İstanbul'da çocukları nafaka ödüyor.
Memur maaşıyla zaten çok zor geçiniyor.
Hep taksit, borç, nafaka öyle bir süreç yani.
Bu dönemde birbirlerine tam destek oluyorlar.
Derken Turgut Uyar memuriyetten daha...
ayrılıyor arkadaşlar. Malulen emekli olarak işinden istifa ediyor ve 1968 sonrası artık tamamen serbest yazar olarak yaşamaya başlıyor ve ikili İstanbul'a yerleşiyor.
1967 yılında da evleniyorlar.
Tabi bu evlilik edebiyat dünyasına bomba gibi düşüyor.
Çünkü dört büyük edebiyatçının aşkıdır Tomris Uyar.
Ben ona Türk Edebiyatı'nın Nuh Salome'si diyorum.
Nedense bana hep o çağrışımı yapıyor.
İlk başta şair Ülkü Tamer ile evli Tomris Hanım.
Sonra Cemal Süreyya ile bir birlikteliği oluyor.
Sonra Turgut Uyar'la evleniyor ama Edip Cansever de platonik olarak aşıktır Tomris Hanım'a.
Ve Tomris Uyar olmasa bu şiirlerin çoğu olmayacaktı bence.
İkinci yeli bile ondan mütevellitmiş gibi geliyor.
Tomris Uyar kendisinden şöyle bahsediyor.
Başkasına verdiğim özgürlüğün, yaratma, tek başına düşünme...
yalnız kalma özgürlüğünün bana da verilmesini isterdim diyor.
Eşlerinde yarattığı ya da onu seven kişilerde yarattığı duygu bu olsa gerek.
Onlara özgürlük veriyor, aşk veriyor, ilham, yaratıcı düşünce veriyor ki zaten Robert mezunu, varsın bir ailenin kızı, çok zeki bir kadın, edebiyatta da ilgili alakalı.
Kendi de yazıyor zaten yazar.
Tam aşık olunacak bir kadın bence.
Şairlerin aşık olacağı bir kadınmış gibi geliyor.
Çünkü onlarla aynı masada sohbet edebiliyor, içkilerine eşlik edebiliyor.
Dediğim gibi ekonomik durumu iyi.
Gerektiğinde dergileri için maddi destek bile çıkarabiliyor.
Neyse derken işte bu evlilikten bir oğulları oluyor Tomris ve Turgut Uyar çiftinin.
Bu arada Tomris Uyar'ın Ülkü Tamer'den olan bebeği vefat etmiştir arkadaşlar.
Bir gece bebeğini emzirirken Muhtemelen uyuyakalıyor ve boğularak maalesef çocuk hayatını kaybediyor.
Ve Ülkü Bey'in de bu olaydan sonra boşandığı söyleniyor.
Turgut Uyar'ın da biliyorsunuz bir çocuk kaybolmuştu.
Benzer yaralara sahipler o yüzden söyledim.
Turgut Uyar'la olan evliliğinden bir çocuğu oluyor Tomris Uyar'ın.
Adı Hayri Turgut Uyar kendi ismini vermiştir.
Bu birliktelik için Tomris Uyar diyor ki bizim ilişkimiz sadece bir aşk değildi.
Bir düşünce ortaklığıydı, bir yazma biçimi, bir yaşam biçimiydi diyor.
Gerçekten de evde daktilo sesi...
Hiç eksik olmuyormuş. Biri bir köşede öyküsünü yazarken diğeri işte mutfakta kahve yapıyor.
Sonra yer değiştiriyorlar. Diğeri şiirine devam ediyor.
Bazen ikisi beraber susuyorlar.
O bir köşede sessizce çeviri yapıyor.
Diğeri içine kapanmış sessizce oturuyor.
Yani birbirlerine böyle varlıklarıyla eşlik etmişler diyebilirim.
Tomris Uyarı'nda kalemini severim ben.
Ama bu ilişkideki en büyük sorun şu Turgut Uyar'ın aşırı kıskançlığı ve kaybetme korkusu.
Böyle sanki her an elinden kaçıp gidecek gibi davranıyor Tomris Uyar'a.
Ama her şeye rağmen hayatının sonuna kadar da Tomris Hanım'la devam etmiştir ilişkisi.
Turgut Uyar 1970 ile 81 arasında 3 tane kitap çıkarıyor.
Divan Toplandılar ve kayayı delen İncil.
Ama 1984'te çıkan Büyük Saat kitabında toplu şiirlerini yayımlamıştır.
O yüzden bu kitap adeta onun ömrünün muhasebesi gibidir arkadaşlar.
Turgut Uyar çok evcimen bir insan.
Yani evden çıkmayı pek sevmiyor, kalabalığı sevmiyor ki en yakın arkadaşı dediğim gibi Edip Cansever.
Çok sıkı entelektüel sohbetler ediyorlarmış.
Birbirlerini bu yönde besliyorlar.
Hatta Edip Cansever...
Onun cenazesinde sanki diyor kendi cenazemi izliyorum.
O kadar hani öyle bir dostlukları var.
Bu arada yeri gelmişken bu meşhur ölmeme günü var ya.
İkinci yenilerin bizlere armağan ettiği 26 Mart ölmeme günü.
Bundan bahsetmek istiyorum.
Bu konu hakkında pek çok rivayet var arkadaşlar.
Ama ben bizzat Turgut Uyar'ın çocuğunu vermiş olduğu röportajdan yola çıkarak size bu hadiseyi anlatacağım.
Bir gün yine Turgut Uyar ve arkadaşları Nevizade'de toplanmışlar.
Bir rakı sofrasındalar.
O sırada etrafta dolaşan bir tombalacı var.
Ve bu tombalacı Turgut Uyar'ların masasına geliyor.
Ve diyor ki çektiğiniz sayıya göre bir bahse girelim.
Eğer diyor en yükseği ben çekersem bu tombalada masadaki rakı şişesini alırım giderim diyor.
Herkes tamam diyor. Anlaşıyorlar.
Herkes torbadan numara çekiyor.
Ve en yüksek sayı tombalacıya çıkıyor.
Tombalaca bunun üzerine diyor ki bu masada oturan herkes şimdi bu şişeye imza atsın diyor.
Masadakiler bunu kabul ediyorlar.
İmzalarını atıyorlar. Diyorlar ki ama bir şartımız var.
Sana bu masadaki şişenin yanı sıra bir şişe daha alacağız.
Ama sen bu şişeyi seneye toplandığımız gün tekrar buraya getireceksin.
Ve ertesi sene yine aynı gün toplanıyorlar.
Ve gerçekten tombalaca almış olduğu şişeyi masaya koyuyor.
Başka bir şişeyi alıp gidiyor.
Ve bu bir ritüele dönüşüyor ve bu ritüele de ölmeme günü deniliyor.
Ne var ki arkadaşlar her sene o şişeden bir imza eksiliyor ve en son şişe Turgut Uyar'da kalıyor.
Ölmeme günü bu arkadaşlar.
Aslında her 26 Mart'ta yapmak lazım.
Bu ritüeli devam ettirmek lazım.
Hadi devam edelim. Şimdi Turgut Uyar'a geri dönecek olursak İstanbul'da vaktinin çoğunu evde geçiriyor.
Hep böyle gazeteler izliyor, belgeseller izliyor.
Vaktini hiç boşa harcamayı sevmezmiş.
Dünyadaki son gelişmeleri merak ediyor işte.
Özellikle bilimdeki yenilikleri takip etmeye çok meraklı.
Tomris Uyar diyor ki hatta bu kadar bilime ve matematiğe düşkün başka bir edebiyatçı görmedim diyor.
Matematiksel düşünceyi de seviyor.
Böyle karmaşık problemleri, yeni bulunan teorileri bunları heyecanla okurmuş.
Ve tabii kedi sevgisi arkadaşlar.
Kızı Şeyda Hanım'ın aklına.
Kediler, kediler, her yerde kediler vardı diyor.
Evin etrafında, bahçede, sokakta sürekli kedi beslermiş.
Ve 1984 yılında Turgut Uyar çok ciddi bir sağlık sorunuyla boğuşmaya başlıyor.
Kendisinde siloz olduğunu fark ediyor.
Yani çünkü aşırı kilo kaybı, rengi sararıyor, günden güne soluyor.
Siloz olduğunun farkında ama doktora gitmek de istemiyor, yanaşmıyor bunu.
Çünkü doktor demek onun için yasaklar demek.
Muhtemelen doktor diyecek ki alkolü bırak, sigarayı bırak.
İşte hastane odalarında uzun uzun tedaviler gerekecek.
Bunları istemiyor. Bu arada bir parantez.
Şimdi siroz dediğim zaman akla hemen alkol gelmiş olabilir.
Haklısınız ama şöyle bir şey var.
Erdahan'da yaşadığı dönemde Turgut Uyar defalarca sıtma geçiriyor.
Sıtmada kullanılan o dönem ki işte çok ağır ilaçlar kullanılıyormuş.
Bunların da karaciğerini, dalağını bitirdiği için öğreniyor.
Hatta Yaşar Kemal Turgut Uyar'ı hastanede ziyaret ediyor.
Kalçası kırıldığı zaman. O zaman onu o halde görünce diyor ki.
Eyvah eyvah diyor o geçirdiği sıtma var ya diyor Turgut'un karaciğerini o diyor yiyip bitirdi diyor Yaşar Kemal.
Çünkü kemikleri de çok hassaslaşmış böyle hemen kırılıyormuş.
Bunun sebebini de sıtmaya bağlamışlar bilmiyorum ama o ilaçların ağırlığından vücudunun çok tahrip olduğu söyleniyor.
Ve maalesef Turgut Uyar'ın vücudu 1985 yılında artık iyice iflas ediyor ve hekimlerin müdahale edebilmesi için çok geç kalınıyor.
22 Ağustos 1985 sabahı Turgut Uyar 58...
yaşında hayata sessizce veda etti.
Turgut Uyar ve Tomris Uyar çiftçinin oğullarından son bir istekleri olmuş vasiyetleri.
Kesinlikle ve kesinlikle aralarında olan yazışmaların, mektuplaşmaların yayınlanmamasını istemişler.
O yüzden oğlu çok zor olsa da bu mektupları elleri titreye titreye yırtmak zorunda kalmış vefatlarından sonra.
Büyük şair artık aramızda değil ama onun kelimeleri, dizeleri o kendine has şiir evreni hala bizimle.
Göğe Bakalım dizisi hala gökyüzüne baş çevirmemize vesile oluyorsa Yalnızlık dünyayı doldurmuş dediğinde kalbimizde böyle ince ince bir yer sızlıyorsa bu Turgut Uyar'ın ruhunun
şiirlerinde yaşamaya devam ettiğindendir bence.
Şimdi bizler gökyüzüne her baktığımızda belki onun o meşhur dizeleri gibi ikimiz birden sevinebiliriz göğe bakarak.
Çünkü Uyar'ın mirası tam da orada.
Gökyüzü kadar engin, yıldızlar kadar parlak bir şiir dünyasında bizi bekliyor.
Bu bölümü onun şu dizeleriyle kapatmak istiyorum.
Keşke bir şiir okumuş, bir kedi sevmiş olsaydınız.
Belki bu kadar kirletmezdiniz dünyayı.
Kendinize iyi bakın, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
