
Ayda 299 TL'den başlayan fiyatlarla tamamen kariyer odaklı bir Cambly programı: https://cambly.biz/osbpro Sadece 5 Şubat’a kadar 12 aylık abonelik için geçerlidir. Kod: osbpro https://cambly.biz/osbpro * Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB * Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com Farkındalık Defteri: https://www.podcastbpt.com/ortamlarda-satilacak-bilgi * *Bu bölüm "Cambly" hakkında reklam içerir*
Transkript
Kembeli Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba ben Merve.
Bugün travmalarımızı konuşacağız.
Travmalarımızın bize öğrettiği şeylerden bahsedeceğim size.
Merve travmalarımız bize ne öğretebilir diyenler öğretebiliyormuş arkadaşlar.
Gabormate eminim duymuşsunuzdur.
Bağımlılıklar üzerine çalışıyor senelerdir.
Çocuk gelişimi, hastalık, stres ve özellikle travmalar hakkındaki çalışmaları çok etkileyici.
Duistimo Trauma adlı bir belgeseli var.
Böyle bugün ondan etkilendiğim şeyleri...
Sizlerle paylaşmak istedim.
Hatta geçenlerde bir söze denk geldim.
Çok hoşuma gitti. Psikolog Tunç Tataker'in bir sözü.
Diyordu ki insan bir dağa tırmanırken ne kadar yara aldığını fark etmez.
Devam etmek zorundadır çünkü.
Gün gelir o dağa aşılır.
Sıcak çimlerin üzerinde uzanır insan.
İşte tüm o yaralar o an sızlamaya ve kanamaya başlar.
En umutlu olduğun an bu acı da nereden geldi sorusunun yanıtı budur diyor.
Bence bu çok anlamlı. Bugün bunları konuşacağız işte.
Bu yara nereden geldi diyoruz ya onları konuşacağız.
Tabii ki erken çocukluğumuz, yaşadığımız ilk deneyimler.
Bunlar bizim kimliğimizi, insanlara bakış açımızı, onları görme şeklimizi, onlara güvenme derecemizi ve bu dünyadaki yerimizin şablonunu oluşturmaya yarıyor.
O yüzden erken çocukluk çok önemli.
Yunan bir oyun yazarı demiş ki, Tanrılar biz insanları hakikat yolunda...
acı çekmemiz için yarattı.
Böyle yazmış. Yani insanlar olarak üzerimize düşen şey acılarımızdan öğrenmek ve büyümektir.
Hatta ben dün instagramda bir söz paylaşmıştım.
Çoğu kişi anlamamış. Onu açıklayacağım.
Niyazi Mısri'nin bir sözü bu.
Diyor ki Cemali zahir olsa Tiz celali yakalar anı.
Görürsün bir gül açılsa yanında har olur peyda demiş.
Yani diyor ki hakkın cemali göründüğü zaman hemen ardından celali gelir.
Bir gül açıldığı zaman yanında hemen dikeni biter demek istiyor.
Yani bazen cemali görmek için celale katlanmamız gerekebilir.
Ya da bir gül istiyorsak dikenine katlanmamız gerekebilir.
Peki Merve acılar insanı olgunlaştırır mı gerçekten?
Bunun için... Küçük Prens Öğretisi bölümümü dinleyebilirsiniz.
Şimdi burada çok önemli bir nokta var.
Hepimiz acı çekeceğiz.
Çekmeye devam ediyor olabiliriz.
Acı her zaman var hayatın içinde olan bir şey.
Önemli olan şey şu. Kendimiz için o acıyı sürdürmeye devam ediyor muyuz?
Bu soruyu bir kendinize sorun.
Geçmişte yaşadığınız bir acı var ve bu acıya tutunuyor musunuz hala?
Ben bunu bunu yaşadım. Buradan devam ediyor mu hayatınız o acının üzerinden?
Ya da siz acı çektiniz diye başkalarına da mı acı çektiriyorsunuz?
Bunu bir düşünün derim. Travma üzerine çalışmak bize pek çok şey öğretebilir.
Varlığımızın güzelliğini açığa çıkarabilir en önemlisi.
Çünkü travmalarımız nedeniyle bazı şeyler kaybolmuş olabiliyor.
Yani özümüze ulaşmamızı sağlıyor aslında bu travmaları çözmek.
Olduğunda sağlıklı ama yaşamış olduğu travmalardan dolayı özünü kaybediyor.
Özünden çok çok uzaklaşıyor ve yetişkin olduğu zaman belki bambaşka birine dönüşüyor.
Gabor diyor ki neredeyse tüm hastalıkların, ruhsal hastalıkların, fiziksel hastalıkların hepsinin ardında travmalarımız var.
Ama şunu da bilmek gerekiyor.
Travmatik tepkilerimiz ve izlerimiz her ne olursa olsun onlar biz değiliz.
Onlar bizim verdiğimiz reaksiyonlar ama biz değiliz.
Burası önemli. Bunların üstesinden...
Travmaların üstesinden ne kadar gelebilirsek özümüze, kendimiz olmaya o kadar yaklaşıyoruz.
Ben bunu şuna benzetiyorum.
Temeli sağlam olan bir bina düşünün.
Bu ilk doğduğumuz an. Henüz daha travma yaşamamışız.
Sağlıklı insanlarız.
Sonra bu temeli sağlam olan bina korkunç bir deprem geçiriyor.
Bu çocukluk travmalarımız.
Sonra aman diyorlar bir şey olmaz.
Hadi devam edelim inşaata.
Sonra o inşaat bitiyor.
Yani yetişkin oluyoruz.
Ama binamızın temelinde çürükler, çatlaklar var.
Altyapıda sıkıntılar var.
Belki tavandan su akıyor.
Biz bunları böyle ufak ufak tadilatlarla çözmeye çalışıyoruz.
Halbuki altyapı çürük.
Altyapıda sıkıntı var. Ne yapmamız?
gerekiyor. Öze inmemiz gerekiyor değil mi?
Binanın temeline inmemiz gerekiyor.
O yüzden travmalarla çalışmak çok yorucu belki çok üzücü ama temeli sağlamlaştırdığınız zaman bir daha hiç kimse o binanızı yani sizi kolay kolay yıkamıyor.
O yüzden travmadan öğreneceğimiz çok şey var.
Çocukken yaşadıklarımızı düşünelim.
Nasıl bir ailede büyüdük?
Sürekli kavganın, tartışmanın, kaosun içinde büyüyenler, şiddet görenler.
Bunlarla sağlıklı, normal, güzel bir ailede büyüyen insanlar.
Sizce yetişkin olduğunda aynı ruh haline mi sahip olacaklar?
Yani böyle kaoslu ortamda büyüyenleri düşünün.
Akşam yemek yiyip yiyemeyeceğini bile bilmiyor.
Strese bakın bir çocuk için.
Ağzını açsa dayak yemiş hayatı boyunca.
Hep itilmiş, hep kakılmış.
Belki sokağa atılmakla tehdit edilmiş.
Yani hep bir endişe.
Stres içinde büyümüşler.
Nasıl sağlıklı bir ruh haline kavuşacaklar?
Büyüyünce ne kadar zengin olursan ol.
Ne kadar ne olursan ol.
Şöhret ol bilmem ne ol.
Hiç önemi yok. Büyüyünce her şey geçiyor mu ya?
Yaralarımız iyileşiyor mu büyüdüğümüz zaman?
Hayır. Marilyn Monroe biyografisini hatırlayın.
Onun hayatını, onun çocukluğunu.
Dünyanın en güzel kadınlarından biri.
Korkunç paralara kavuşmuş.
Korkunç bir şöhret ama...
Yaşantısına bakın. Geçmiyor.
Yani ruhumuzda taşıdığımız o yaralar, çocukken aldığımız o derin yaralar, travmatik deneyimler bizim böyle sırtımızda taşıdığımız taş dolu bir çanta gibi.
Etrafınıza bakın. Gençlerin çoğunda ansiyete var şu anda.
İnsanların çoğunun ruhu yaralı.
Ruhlarımız hasta. Yani elimizde böyle derin bir kesik olsa hemen doktora gitmiyor muyuz koşarak?
Hani yaralandığımız zaman değil mi?
Hemen gidiyoruz ama ruhumuzda yara olduğu zaman neden bunu böyle bastırmaya çalışıyoruz?
Esas onun üstüne gitmemiz lazım bence.
Travma konusu çok önemli.
Nasıl başa çıkacağımızı bilmediğimiz çok kuvvetli bir tehdit hayatımızda ve travma başımıza gelen kötü şeyler değil arkadaşlar.
Başımıza gelen şeylerin bir sonucu travma.
İçinde yaşadığımız şeyler ve travma temel olarak benliğimizle, burası önemli, bağlantımızı koparan şey.
Benliğimizle bağlantımızın kopmasına sebep olan şey.
Peki neden kendimizle bağlantımızı koparıyoruz?
Çünkü kendimiz olmak acı verici.
Acı veriyor ve bu bir sürekliliğe dönüşüyor gitgide.
O acı sürekliliğe dönüşüyor ve sonunda biz artık o acıdan kaçmak için duygularımızı da kontrol edemeyecek bir hale geliyoruz ve duygularımıza bağlantıyı koparıyoruz değil mi?
Travmalar bizim beynimizin gelişme şeklini de etkiliyor.
Olaylara nasıl tepki verdiğimiz, stresle nasıl başa çıktığımız, diğer insanlarla nasıl etkileşime girdiğimiz, ne kadar empati ve içgörüye sahip olduğumuz bunların hepsi beyin devreleriyle
alakalı bir durum. O yüzden çok önemli hatta travma geçiren çocukların beyinleri travma geçirmeyenlere göre daha farklı görünüyor.
Hatta buna bir örnek verecek olursak Amerika'da bir cezaevinde mahkumları bahçeye çıkarıyorlar ki bu mahkumların aralarında müebbet yiyenler var çok ağır suçlular var.
Diyorlar ki bir çember oluşturun.
Hepsi bir çember oluşturuyor ve onlara şu soruları soruyorlar.
Diyorlar ki hayatınızın...
İlk 18 yılı içerisinde evdeki bir ebeveyn veya başka bir yetişkin size sıklıkla kötü davranıyor muydu?
Bu soruya lütfen siz de cevap verin.
Eğer cevabınız evet ise çemberin içine doğru bir adım atın denildi mahkumlara.
Biz de adım atalım. Kötü davranmaktan kasıt burada aşağılama ve küçük düşürmeydi.
İkinci sorumuz şu. Evdeki bir ebeveyn veya başka bir yetişkin sizi sık sık itip kakıyor, tokatlıyor muydu?
Cevabınız evet ise yine çemberin içine doğru bir adım atın.
Üçüncü soru. Evdeki ebeveyn veya başka bir yetişkin sık sık sizde izler oluşturacak veya sizi yaralayacak kadar sert bir şekilde size vuruyor muydu?
Eğer cevabınız evet ise yine çemberin içine doğru bir adım atın denildi mahkumlara.
Ve son olarak dördüncü soru şuydu.
Ailenizden... Kimsenin sizi gerçekten sevmediğini sık sık hissettiniz mi?
Eğer cevabınız evet ise yine çemberin içine doğru bir adım atın dediler.
Ve sonuç ne oldu biliyor musunuz?
Bu arada siz de cevap verdiniz bunlara.
Bütün mahkumlar çemberin içine girdiler.
Olumsuz çocukluk örüntüleri yaşamış insanlar bunlar.
İnsanların başına gelenlerden ziyade insanlarda neyin yanlış gittiğini görüyorlar dedi bu soruları soran kişi.
Amerika'da toplulukları ve hapishaneleri şefkatli bir eylemle dönüştürmeyi amaçlayan bir projeydi bu.
Onların soruları bunlar. Çünkü olumsuz bir çocukluk deneyimi yaşamış insanların çoğu gördüğünüz gibi suça yönelmiş.
Az önce saydığım kötü çocukluk deneyimlerinin çoğu bu mahkumlarda vardı.
Sevgi ve şefkat görmemişler, itirip kakılmışlar.
horlanmışlar, dışlanmışlar, dövülmüşler, tacize uğramışlar ve en önemlisi sevilmemiş çocuklar çoğu.
Hatta size şunu da söyleyeyim.
Küresel Organize Suç Endeksi sıralamasında Türkiye dünyada 14.
sırada yer alıyor arkadaşlar ve gitgide daha da suç oranları artıyor ülkemizde biliyorsunuz yıldan yıla.
Yani şöyle bir baktım Rusya'yı, Endonezya'yı, Kenya'yı, İran'ı sollamışız suç oranı konusunda.
Kolombiya, Meksika, Irak, Nijerya, Afganistan, Suriye, Bunlar dünyanın en yüksek suç oranına sahip ülkeleri.
Zirvedeyse geçen sene Myanmar ve Kolombiya vardı.
Bizim düzensiz göç alışımız da tabii çok etkin bir rol oynuyor bu suç artışlarında.
Türkiye Avrupa ülkeleri arasında ilk sıralarda yer alıyor arkadaşlar.
Organizde suç endeks skoru en yüksek olan ülkeler ise ABD ve İtalya çıkmış.
Dünyanın en güvenli ülkesi ise tabii ki İzlanda, Finlandiya, İsviçre, Lüksemburg, Japonya, Norveç gibi ülkeler.
Dünyanın en mutlu ülkeleri de buralar.
Bu arada astrokartografik haritamda da buralarda yaşamam gerektiği çıkıyor.
Tesadüf değil diye düşünüyorum.
İskoçya, Finlandiya, Norveç, İzlanda buralar tam benlik.
Bu arada dünyanın en mutlu ülkeleri de tabii ki buralar.
Bunu hep merak etmişimdir.
Hani neden Finlandiya'da olanlar bu kadar mutlu diye.
Çünkü küçücük bir kasabasında bile yüzden fazla spor ve kültür merkezi varmış arkadaşlar.
Sanat okulları var. Halk için bunlar.
Spor, müzik, kayak...
Çocuk bakımı konusunda da birbirlerine çok destek oluyorlarmış.
Gelir adaletsizliği çok yok.
Bence burası çok ömerli.
Yani en yüksek maaşla en düşük maaşın arasındaki makas çok açık değil.
Sosyal destek çok fazla.
Toplu taşımaları, sokakları güvenli.
Sosyal konutları var.
Yani evsizlik oranı oldukça düşük.
Nüfusları çok fazla değil.
Devlet okulu, Oluş sistemi zaten dünyanın en iyileri arasında Finlandiya'da.
Doğayı katletmemişler en önemli şeylerden biri.
Yani mis gibi bir doğada yaşıyorlar.
Bunu gerçekten çok isterdim Türkiye'de de olmasını.
Ya en basiti bir çocuk parkına gittiğiniz zaman eminim görmüşsünüzdür.
Bir tane ağaç yok ya.
Ağaç yok. Çocuklar böyle plastik uyduruk bir parkta ağaç yok bir tane oynamaya çalışıyorlar.
Başlarına güneş geçecek neredeyse.
Ama Avrupa'ya gidiyorsunuz çocuklar böyle yaşlı yaşlı ağaçların olduğu işte doğayla iç içe olan tahtadan yapılmış bir ağaç.
Oyun alanlarında oynuyorlar Avrupalı çocuklar.
Sonra diyorum ki yani bizim çocuklarımıza layık görülen şey bu mu?
Keşke bunlara bir el atsalar.
Yani gerçi buna gelene kadar oha daha neler var diyeceksiniz çocuklar için.
Ama insan üzülüyor işte. Hani hep şey diyoruz ya ailede sevgi görmek, ailede değer görmek.
Bunlardan bahsediyoruz ama bence bir çocuğun toplumundan da yani devletinden de bir saygı ve sevgi görmesi gerekmiyor mu?
Bu da kendini değerli hissettirmez mi?
Bilmiyorum çok mu ütopik düşüncelerim.
Neyse dönelim Finlandiya'ya.
Hayattan beklentili. Çok kapitalist değil bu insanların.
Daha makul istekleri var.
Hatta bir atasözleri var.
Mutluluk yoklukla...
bolluk arasındaki yerdir diyorlar.
Finlandiya'da yaşayasım geldi Merve ama Fince ya da İsveççe bilmiyorum diyorsanız Finlandiya'da halkın geneli akıcı İngilizce konuşuyor aklınızda olsun.
Hatta en iyi İngilizce bilen ülkeler arasında yer alıyor Finlandiya.
E benim İngilizcem akıcı değil Merve diyorsanız.
Cambly var. Hatta şu an yurt dışında kariyer hedefi olanlara özel ayda sadece 299 TL'ye Cambly İş İngilizcesi programı var arkadaşlar.
Eğer böyle yurt dışında bir kariyer planlıyorsanız.
İngilizce mülakatlarda daha özgüvenli olmak istiyorum, daha özgüvenli konuşmak istiyorum diyorsanız terfi alıp kariyerinizde belki yükselmek gibi bir hedefiniz varsa bu program tam size göre yalnız çok kısa bir süre
için geçerli. Elinizi çabuk tutun 5 Şubat'a kadar süreniz var.
Duyanlar duymayanlara iletsin o yüzden.
Cambly İş İngilizcesi programında neler var?
Yazılımdan pazarlamaya, birçok alanda tecrübeli...
ana dili İngilizce olan eğitmenler var.
Birebir grup derslerinde hedefe yönelik ders programları var.
Etkili CV hazırlama, mülakat teknikleri, sunum yapma gibi konularda aylık düzenlenen workshoplar var.
İş İngilizcesine özel yapay zeka dersleriyle sınırsız pratik yapma imkanı var.
E daha ne olsun? İngilizcesini kariyeri için geliştirmek isteyenleri açıklamalardaki linke davet ediyorum.
5 Şubat'a kadar arkadaşlar ve dediğim gibi ayda sadece 299...
L'ye sakın kaçırmayın.
Hadi devam edelim. Şimdi travmalara geri dönelim.
Gabor çocukluğunda travma geçirmiş olan kadınlarla bir görüşme yapıyor ve onların neden böyle kendilerini değersiz hissettiklerini anlamaya çalışıyor.
İçlerinden biri diyor ki 16 yaşındayken bir taksici tarafından kaçırıldım ve satıldım diyor.
Bu benim hayatımın en büyük travmasıydı diyor.
Annem evden kaçtığımı düşündüğü için beni aramamıştı bile diyor.
Gabor da diyor ki taksici kimi kaçıracağını çok iyi biliyordu.
Çünkü avcı kimin korumasız olduğunu her zaman çok iyi bilir.
Ve bu kadın şimdilerde böyle 50 yaşlarında falan küçükken de babasından hep şiddet görmüş.
16 yaşına kadar hep şiddet görmüş babasından.
Ve her zaman diyor ki ben bunu hak edecek ne yaptım acaba?
Bunu düşünmüş hep. Düşünsenize 5 yaşındasınız ve size bu şekilde ağır acılar yaşatılıyor.
Şiddete maruz kalıyorsunuz.
Hem ruhen yaralanıyorsunuz hem de bedenen ve hayatta en çok sevgisine ihtiyaç duyduğunuz insanlar tarafından size bu yaşatılıyor.
Küçücük bir çocuksunuz. Yani bu durumda ne olacak?
İki ihtimal var değil mi?
Çocukluğumuza indik şu anda. Ya o çocuğun kafasında şu belirecek.
Diyecek ki babam çok kötü birisi ve beni sevmiyor.
Benden nefret ediyor. Ya böyle düşünecek ya da diyecek ki ben çok kötü biriyim.
O yüzden babam beni sevmiyor ve ben o yüzden bunları yaşıyorum.
Bu ikisinden birini düşünecek değil mi küçücük bir çocuk?
Ne düşünebilir? Peki bu düşüncelere sahip olan bir çocuk ne yapacak arkadaşlar kendini korumaya almak için?
Ne düşünecek? tek korunma yolu sevilebilir biri olmadığını düşünmek olacak değil mi?
Diyecek ki ben sevilmeye layık biri değilim.
Yani olayın çıktısı bu oldu bakın.
Yani bu çocuktan olay bu şekilde çıktı.
Yetişkin olduğundaki o değersizlik duygusunun alt yapısında bunlar var.
Ve bu konuşmayı yapan kadının annesinin de babası alkolik.
Bakın orada da bir geçmişte de öyle bir şey var.
O da şiddete maruz kalmış.
Annem hep duygularını önemsememesi gerektiğine inanmış diyor yaşamak için.
Yani kadının annesi de zamanında benzer bir yoldan geçmiş ve kendini kapatmış artık sevgiye.
Duygusal olarak kapalı. Annemizi, babamı Bizi acımasızca yargılarken onların da çocukluk travmaları olabileceğini aklımızdan çıkartmayalım.
Ben bunu kendime de hatırlatmaya çalışıyorum sık sık.
Çocukken kendinizi böyle kötü hissettiğiniz zaman konuştuğunuz kişi kimdi arkadaşlar?
Bir hatırlamaya çalışın. Çoğunuzun yoktu değil mi?
Acı çektiğinizde o acınızı paylaşacak hiç kimse yoktu etrafınızda.
İşte etrafınızda kimse olmadığı zaman çocuksanız eğer bununla başa çıkmak için ne yapıyorsunuz biliyor musunuz?
Kendinizden kopuyorsunuz.
Yani bu söylediğim şey. Şey çok önemli.
Kendinizden kopuyorsunuz.
Peki kendinizden koptuğunuz zaman ne oluyor?
Kendimiz olmuyoruz artık.
Kendimizi kaybediyoruz.
İşte travma deyince hep böyle başına çok kötü olaylar gelmiş insanlar gibi algılıyorsunuz belki ama esas travma tam olarak bu değil.
İlla başınıza gelen kötü şeyle alakalı değil travma dediğimiz şey.
Şimdi söyleyeceğime lütfen dikkat.
Gabor Mate diyor ki çocuklar incindikleri için travma yaşamazlar.
Çocuklar o acılarıyla...
Yalnız kaldıkları için travma yaşarlar.
Tekrar ediyorum çocuklar incinlikleri için travma yaşamaz.
O acılarıyla yalnız kaldıkları için travma yaşarlar.
Hapishanede cinayetten mahkum olmuş bir adam vardı ve diyordu ki beni bir insanın canını almaya götürecek kadar ne getirmiş olabilir?
Hangi düşüncelerim?
Bunu çok düşündüm diyor. Çocukluğunda yaşadığım olumsuz olaylar.
Baş etkendi hayatımda diyor.
Çünkü ben babam tarafından terk edildim.
Halbuki onu o kadar çok seviyordum ki hep onun gibi olmak istedim.
Benim kahramanımdı babam diyor.
Bakın acıyla yalnız bırakılmış.
Yani her babası terk eden çocuk tabii ki böyle olmuyor.
Burada kastedilen bu değil. Acıyla baş başa bırakılmak ve baş edememek.
Herkes baş edemiyor. Ve bunun sürüp gitmesi.
Hani acının sürüp gitmesi dedik ya en başta.
Olay bu. Bazı insanın farkındalığı çok yüksek oluyor ve o acıyı bir şekilde durduruyorsun.
Destek alıyorsun bir şey yapıyorsun. Bazısı da durduramıyor.
Acı çok süregelen bir şey oluyor hayatında.
Bir başka adam var mesela evsiz kalmış.
Uyuşturucu batağına düşmüş.
Diyor ki yani müthiş bir ailem vardı.
Çocuklarım vardı. Hepsini kaybettim diyor.
Halbuki diyor benim çocukluğuma baksanız hani dışarıdan süper bir hayat yaşıyordum.
Baya zenginlermiş. Annem babam ne istesem alıyorlardı diyor.
Bana her şeyi sonsuz bir şekilde verdi.
Ve bunun bir karşılığı vardı.
Çenemi kapatıp onları rahatsız etmemem istendi hep.
Hep çalışıyordu annemle babam hep meşgullerdi.
Hani bankamatik ebeveynliği diyorum ya bunu yapmışlar o adama küçükken.
Vermedikleri sevgiyi aldıkları oyuncaklarla o sonsuz verdikleri şeylerle sağlamaya çalışmışlar.
Böyleleri bir de sorar ya işte neyini eksik et.
Bir de üstüne nankör sosu eklerler.
Sevgini eksik ettin daha neyi eksik edeceksin?
Yani ileride para kazanıyor insan bir şekilde ama o sevgi açlığını yeri asla dolmuyor aileden görmediğin zaman.
Hatta geçen bir arkadaşımla bunları konuşuyorduk.
Bana dedi ki sürekli dedi sevgilime şunu soruyorum.
Beni seviyor musun? Beni seviyor musun?
Beni seviyor musun? Yani beni çok daha fazla sevmesini istiyorum dedi ama sonra düşündüm dedi.
Ben aslında annemden babamdan alamadığım sevgiyi...
Ondan temin etmeye çalışıyorum.
Yani acısını ondan çıkarmaya çalışıyorum.
İstiyorum ki o benim anam olsun, babam olsun.
Beni onlar gibi de sevsin.
Hem de sevgilim gibi sevsin.
Yani bir insan hangi birine yetişebilir Merve dedi.
Yani ağlayacaktım gerçekten. Tespite bakın.
Hatta Instagram'ında da böyle bir hanımefendi var paylaşmıştım.
Görmüşsünüzdür. Demek ki dedim benzer hikayeler çoğumuzun hayatında var.
Şimdi söyleyeceğim şeyleri lütfen yeni anne baba olmuş olanlar dikkatle dinlesin.
Lütfen çocuğunuzu...
kucağınıza alın. Hiç kimseyi dinlemeyin.
Kucağa alışır diyorlar ya bunları dinlemeyin.
Gabor diyor ki kucağa alınmayan bebek onu ne kadar besleseniz de altını değiştirseniz de üzerine titreseniz de o çocuğu kucağınıza almadığınız zaman yaşamaz diyor.
Çünkü duyguları nedeniyle bunalır ve aşırı strese maruz kalır.
Bebeğin kendi beynini, duygularını düzenleyebilmesi için annenin ve babanın beynine ihtiyacı var.
Annesiyle babası o bebeğin Tutunacağı dalları ve bunu esirgemiş oluyorsunuz.
Bir de Amerika'da uyku eğitimi adı altında annelere bebeklerinin ağlamalarını görmezden gelmelerini söylüyorlar.
Hani bu şekilde uyumalarını yardımcı olmayı öğretmeye çalışıyorlar.
Bu sanırım bizde de var. Gabor diyor ki bunu sakın yapmayın çünkü bebek sadece bağlanmak ister.
Bebeğin tutunabilmesinin tek yolu fizikseldir.
Tutulmadığında o bebek bağlanamaz da.
Siz... Bunu her gün her gün her gün yaptığınızda o bebeği kendi halinde ağlamasına bırakıp uyuttuğunuz zaman bu travmatik olur diyor.
Bir düşünsenize bebekler kucağınıza aldığınız anda susuyorlar.
Ağlamaları azalıyor. Neden?
Çünkü teması iyi geliyor.
Onlara da iyi geliyor. Rahatlatıyor onları.
Bağlanıyorlar size. Stresleri azalıyor.
O yüzden lütfen bebeklerinizi çocuklarınızı bol bol kucağınıza alın.
Öyle işte aman alışır yap.
Ama diyenlere lütfen kulak asmayın.
Yani bebekler bu dünyaya dirençli olarak gelmiyorlar.
Bizler onların öyle olmasını sağlıyoruz.
Yani bir insanı en dirençli kılacak şey ise zaten sevgimiz değil mi?
İlk anne sütü kadar önemli o ilk zamanlarda alınan sevgi.
Bir çocuk anne babası tarafından seviliyorsa ve bunun farkındaysa büyüdüğü zaman da kolay kolay yıkamıyorlar o çocuğu bence.
Hiç unutmam yıllar önce dershanede bir kızla tanışmıştık.
Birine böyle deliler gibi aşıktı falan büyük aşk yaşıyorlar.
Sonra bir anda ayrıldılar.
Hani hiç ayrılmaz dediğimiz çiftlerden biriydi.
Hepimiz dedik ki yıkılacak, dağılacak.
Çünkü çok duygusal bir kızdı.
Çok da seviyordu. Bize dönüp ne dedi biliyor musunuz?
Ne yıkılacağım ya dedi.
Bana anamın babamın sevgisi yeter.
O kim ki dedi. Beni sevmese ne olur dedi yani.
Biz tabii böyle kala kaldık.
Ve dikkat ettim yani. Babasıyla ilişkisi iyi olan kızlar.
Babası tarafından sevilen kızlar.
Hem çok şanslılar bence.
Hem de aşk ilişkilerinde. Çok daha başarılılar.
Bilmiyorum siz ne düşünüyorsunuz bu konuda.
Gabor bunca şey anlatıyor.
Tramvalar diyor, çocukluk diyor.
Onun çocukluğunu da eminim merak etmişsinizdir.
Kendisi Macaristan doğumlu Yahudi.
Ananesi ve dedesi Yahudi soykırımında hayatlarını kaybetmişler.
Auschwitz'de babası zorla çalıştırılıyor Naziler tarafından.
Antisemitizmin gölgesinde geçen ilk çocukluk yılları onu annesinden ayrı düşürüyor.
Annesi bebekken onu Budapest'te de bir yabancıya teslim ediyor.
Daha bir yaşında ve o da onu saklanan akrabalarının yanına ulaştırıyor.
Ve 6 hafta boyunca annesini hiç görmemiş.
Daha bir yaşında yabancı bir ortamda.
Yani annesi bir daha onu görüp göremeyeceğini de bilmiyor.
Onun ilk travması boğulmuş ve Gabor çocukların iki temel ihtiyacı olduğunu söyler.
Birincisi bebeklikten gelen mutlak ve tartışmaya kapalı olan tabii ki bağlanma.
Diğeri ise kendimizle kurduğumuz bağ.
Kendimizle kurduğumuz bağ çok önemli.
İç sesimizde olan bağlantımızdan bahsediyor.
Özgünlüğüm. Müs adını veriyor buna.
Hayatta kalmak için ya da çevrenize uyum sağlamak için iç sesinizi, özgünlüğünüzü susturmaya çalıştığınız zaman ne oluyor?
Kendiniz olmaktan vazgeçiyorsunuz.
Kendiniz olmaktan vazgeçmek benliğimizle bağlantımızın kopması ve ne dedik?
Travma dedik değil mi? Öfkeyle doluyoruz ama bunu gösteremiyoruz.
Çünkü öfke çok kötü bir şeydir.
Olmaması gereken bir şeydir.
Toplum öfke görmek istemez.
Ailemiz de aynı şekilde. O yüzden o çocuklar duygularını bastırır ve öfkesiyle olan bağını koparır.
Ve ileride bu çocuklar depresyona daha açık bir hale gelir.
Yetişkin olduklarında tabii ki fiziksel hastalıklara da.
O yüzden çocuklarınıza öfkelerini baskılamalarını değil bununla bu öfkeyle nasıl baş edebileceğini öğretmeniz önemli.
Öfkeli olmamak değil.
Çünkü öfke de sağlıklı bir duygu dozunda olduğu zaman.
O öfkenin yıkıcı olmamasını öğretmeniz lazım.
Öfke dediğim gibi dozunda ise çok sağlıklı bir duygu ama dışa vurulamayan öfke ne oluyor?
İçeriyi yıkıyor. Çocuklar kendilerini ifade edemedik.
Öfkeleniyorlar değil mi? İşte vuruyorlar, kırıyorlar, oyuncaklarını fırlatıyorlar, bir şeyler yapıyorlar.
Biz de böyleyiz. Yani biz de anlaşılmadığımız zaman öfke duyuyoruz değil mi?
Çocuklar ebeveynleri tarafından yeterince ilgi görmediği zaman öfke davranışları sergileyebiliyorlar.
Siz öfkeliyseniz sizi de rol model alabiliyorlar.
O yüzden kökenine bakın.
Bir çocuğun öfkesini pas geçmeyin.
Kendi çocukluğunuzu da düşünün bu arada ben bunları anlatırken.
O öfkelerimizin altında ne çok şey yatıyor eğer görebilirsiniz.
Öfke bazen... beni gör demektir.
Ben buradayım. Beni gör, beni sev, beni sar demektir.
Dikkat edin. Sana ihtiyacım var demektir.
Bu arada geçenlerde Instagram'ıma bir öğretmenin bir öğrencisiyle yaşadığı olayı koymuştum.
Hepimiz çok duygulanmıştık.
Instagram'da takip etmeyenler için şimdi bunu tekrar buradan paylaşıyorum.
Lütfen bu hikayeyi iyi dinleyin.
Çok şey anlatıyor bence. Hasan adına bir öğrencim vardı benim.
İlk yukarı öğretmenlerinin en büyük handikapı bilin sırf okutmaktır.
İki sene okuttum ah başıma neler geldi anlatamam.
Bir yere tayinim çıktı eyvah dedim şimdi benim biri okuttum bilmez bu müdür beni yeniden birine başlatır.
Gidin bari yalvarayım beni beşe versin dedim.
Gidin beşe vermiş. Hocam çok teşekkür ederim beni beşe vermişsin dedim.
Evet ama Halit dedi Hasan senin sınıfta dedi.
Hasan kim dedim girince görsün kim olduğunu dedi.
Allah'ım sınıfa bir girdim ahsenlik çağı gelmiş bir çocuk.
Kafasını sıfıra vurmuşlar kafada yarılmadık yer yok efendim.
Daha sınıfa adım atar atmaz öğretmenim hoş geldin evli misin bekar mısın dedi.
Eyvah dedim benim çekeceğim var bundan.
İnanın daha ilk ders bütün öğretmenlik bilgilerim sıfırlandı.
Hastanın sus duracak, dur duracak, kontrol edecek ya bilgi icat olmadı ya bilmiyorum.
Koştum okulumdan hocam gözünü seveyim dedi.
Beni bu sınıfta al istedin sınıfa ver dedim.
Halifem sana söylemediler mi dedi.
Neyi dedim. Evladım dedi sen onu yönetemezsin öyle dedi.
Ne yapacağım dedim. Sınıfa girer girmez bir bahanesini bul.
Tut kulağından yatır tahtlarının önüne iyi bir çiğne.
O dersi sonuna kadar idare eder dedi.
Hocam yapmayın dedim Allah aşkına.
Ben babasız büyüdüm. Ben kimseye el kaldıramam.
O zaman görürsün dedi. İnanın arkadaşlar gördü.
Allah şahidi. Teneffüste zil çalar çıkarsın dışarıya.
Bekleyin beş dakika. Ya Hasan birinin kafasını yarmıştır.
Kanlar akarak da geliyordur.
Ya biri Hasan bir tarafını kırmıştır.
Efendim vakası bir ders hatırlamıyorum.
Bir gün dersteyim. Kapı çağ taşıdı.
Koskoca bir sopa bir adam eline sınıfa daldı.
Nerede o deli Hasan? Efendim ne yapıyorsun burası sınıf dedim.
Hocam görmüyor musun kardeşim dedi.
Bütün bahun camlarımı aşağıya indirmiş dedi.
Ya Hasan'ın çocuğu ne adamın camını kırdın dedim.
Öğretmenim dedi ben taşı bu tarafa attım da bu tarafa gitmiş diyor.
Böyle bir başveras. Çaresiz kaldım.
Babasını yakaladım. Amca ne olur dedim.
Bana yardım et. Ben bu çocuğu kurtarmak istiyordum dedim.
Hocam ne yapmamı istiyorsun dedi.
Ben valla her gün bir ton dayağı atıyorum dedi.
Peki anne ne yapıyor dedim. Hocam onun annesi yoktur dedi.
Ah yavrucak. Öpülmemiş, sevilmemiş, okşanlamış, kıymet görmemiş.
Evde ikinci bir anne var.
Yemeğini vermiyor, yatağını sermiyor.
Bütün oğlunu Hasan'a bina ediyor.
Cahil babaya her gün dayak attırıyor.
Çocuk psikopat olmuş. Vurmakla kırmakla intikam alıyor.
Bir gönül büyüğü maratı.
Dedim efendim böyle bir öğrencim var.
Bana ne tavsiye edersiniz dedim.
Halid'in sana peygamber metodunu bilmiyor musun dedi.
Efendim nedir o peygamber metodu dedim.
Çocuğum unutma dedi. Bir insanın Kafasına girebilmen için önce onun gönlüne girmen lazım.
Gönüllere girmeden kafalara giremezsin.
Orada bir damar yakaladım.
Sabahleyin Hasan'ı çağırdım.
Bir yakınlık kuracağım ya.
Hasan dedim al sana para bana süt getir dedim.
Öğretmenim dedi getiririm ama içine tükürürüm dedi.
Allah şahit böyle bir baş belası.
E ne yapayım tükürürsem dedim.
Minnacık harçlık verdim.
Ah harçlığı alınca o elinden diğerinden.
O elinden diğerinden yavrucak harçlık görmemiş hiç.
Harçlığı alınca sütü getirdi.
Öğretmenim valla tikirmedim dedi.
İlk gönül bağımız orada kuruldu bizim Hasan'la.
Artık bahane arıyorum her sabah.
Süt getirtiyorum, odun getirtiyorum.
Hasan'ı minnacık harçlıkla veriyorum.
Pervan oluyor. Sabahleyin gelmiş öğretmenim yoğurdum bittim sana yoğurt getireyim mi?
Öğretmenim odunu bittim sana odun getireyim mi?
Hiç unutamıyorum. Bir ay kadar sonraydı.
Evde yemek yiyorum.
Hasan bana yoğurt getirmiş.
Baktım parçalamış parmaklar.
Gimelim olmuş pantolon.
Tam Halit Ertuğrul küçüklü.
Tuttum elinden oturdum.
Zorlu ihka aşkını ona getirdim.
Kalktık geliyoruz. Baktım eliyle elimi tuttu.
Öğretmenim dedi. Ben seni niye seviyorum biliyor musun dedi.
Niye seviyorsun evladım dedi.
Öğretmenim dedi. Sen bana deli Hasan demiyorsun de.
Evladım diyorsun. Ben seni bundan dolayı seviyorum dedi.
Yahu şu hasrete bakar mısınız?
Bir insanın önüne geçilme bir hasreti vardır.
Sevildiğine inanmak, önemsendiğine inanmak, adam yerine konulduğuna inanmak.
Bir şey fark ettin. Kötü diye bir insan yokmuş.
Kötülüklere itilmiş bir insan varmış.
Efendim, şimdi Hasan nerede biliyor musunuz?
Hasan Türkçe öğretmeni.
Hasan benim ziyaretime gelmişti.
Ah Hasan'la kucaklaştık.
Nasılsın Hasan'ım dedim. Hocam Rabbime şükür dedi.
Babam yıllar önce rahmetli oldu dedi.
Şimdi ikinci annem feşti.
Ona ben bakıyorum, onun duasını ben arıyorum dedi.
Ya şu sevginin gücüne bakar mısınız?
Bir insanı kurtarmanın doğru yol eğitmenin sihiri bir formülüdür.
Gönüllerine girmeden olmuyor.
Ona dokunmadan, önemsemeden, kıymet vermeden olmuyor.
Çünkü bizim en mutlu olduğumuz an sevildiğimiz andır.
Bu bittiği an siz o çocuğu her yerde, en büyük zarar veren yerlerde görürsünüz.
Böyle bir hikaye arkadaşlar.
Ben bunu ilk dinlediğimde hüngür hüngür ağlamıştım.
Çok etkilendim. Hadi bu çocuk hikayesini olumlu yönde değiştirmeyi başarmış.
Karşısına böyle güzel bir öğretmen çıkmış.
Peki o hikayeyi değiştiremeyenler, çocukluktaki o kötü olayların yol açtığı, travmatik deneyimleri atlatamayanlar.
Bu insanlar ileride bağımlılıkları olan insanlara dönüşebiliyorlar.
Bağımlılıktan kastettiğim illa işte sigara, alkol, uyuşturucu değil.
Kendimiz uyuşturduğumuz her şeyden bahsediyoruz.
Bu sosyal medya bağımlılığı olur, seks bağımlılığı, oyun bağımlılığı, kumar.
Alışveriş, porno, iş bağımlılığı, işkolik olmak, yeme bağımlılığı.
Bunun bir sürü çeşidi var.
Yani illa uyuşturucu bilmem ne değil.
Kendinizi neyle uyuşturuyorsunuz?
Yani sonucunun olumsuz olduğunu bile bile kendinizi uyuşturduğunuz şeylerin hepsi aslında bir bağımlılık.
Rahatlatan şey bizi geçici olarak.
İnsanlar acı çekerken bu acıdan kaçmak isterler değil mi?
Bu bizim doğamızda olan bir şey.
İşte bu yüzden aslında bağımlılıklara sığınıyoruz.
Aslında soracağımız şey neden bağımlısın değil?
Acın ne? Neden bağımlısın diye.
Senin acın ne? Yani nasıl bir acı çekiyorsun ki böyle bir limana sığınma ihtiyacı duyuyorsun?
Gabor diyor ki toplumumuz bağımlılığı anlamıyor.
Bu insanlar bağımlılık olmadan kendilerini tam hissedemiyorlar.
Eksik hissediyorlar ve içten içe büyük bir boşluk hissediyorlar.
Bağımlılıklar bu kişileri tamamlıyor ve o oluşan boşluğu geçici de olsa bir şekilde kapatıyor.
Burası çok önemli arkadaşlar. Bu insanların çoğu olumsuz bir çocukluk geçirmiş ve pek çoğu dediğim gibi şiddete maruz kalmış.
Aşk, hayat, ilişki, sağlık bu gibi şeylerden artık felagat etmişler.
Gerçeklikten kaçmak için her şeyi göze almışlar.
Çünkü gerçeklik bu kişiler için çok acımasız arkadaşlar.
Mesela bir kadın danışanı vardı.
Seks bağımlısı bir kadın. Bu yolla diyor kendimi tatmin ediyordum.
Bu şekilde kendimi sevilmiş hissediyordum.
Kendimi sevilmiş hissedebilmek için.
Birinin beni önemsemesi.
Birinin beni istemesi için diyor.
Böyle bir bağımlılık geliştirdim.
Taksi Driver filmi geldi aklıma şu an.
Bir başka bağımlı diyor ki. Biraz olsun yaşadığımı hissetmek istemiştim.
Canlı olduğumu hissetmek istemiştim.
Bunun için yaptım diyor. Kötü hissediyordum.
İyi isterim olsun diye.
İşte uyuşturucu bağımlısı olmuş.
Bir başkası özgüvensiz olduğum için içtim diyor.
Çünkü onu içtiğim anda özgüvenim yükseldi diyor.
Birisi daha 8. sınıfta başlamış.
Çok sıkı çalışıyordum diyor.
Biraz olsun özgür ve rahatlamış hissetmek istemiştim diyor.
Sonra sonra bağımlı olmuş.
Yani genel olarak bu insanlar canlı hissetmek için, tamamlanmış hissetmek için, özgüven için başlamışlar ama Ama özünde ne var?
İyi hissetmek var değil mi?
Bir sorunun çözümü gibi görmüşler bu bağlandıkları kötü şeyleri.
Sorunlarının çözümü gibi görüyorlar.
Bağımlılık öncül sorun değil.
Bağımlılık kişinin travmaya verdiği bir cevap.
O yüzden bağımlı kişiyi buna iten o acıyı, o yarayı bulmamız gerekiyor.
Aslında travmatize olmuş karakterlerin altında kendini hayatı boyunca ifade edememiş sağlıklı bir birey var.
Kendini ifade edememiş çünkü ona kendini ifade edecek hiçbir alan sağlanmamış.
Ve kendi özgün kişiliklerini destekleyecek ilişkiler sağlanmamış bu insanlara.
Eğer işkolikseniz arkadaşlar bu da bir bağımlılık türü sanırım bende var.
Ama yaptığım işi sevmezsem sanırım olmazdım işkolik.
Kendimi bu şey... şekilde avutuyor da olabilirim.
Bir dönem Gabor'da da işkoliklik varmış.
Sonra işte neden böyle olduğunu düşünüyor, kafa yoruyor ve diyor ki işkoliktim çünkü bebekken aldığım mesaj dünyanın beni istemediği mesajıydı.
İstenmemekle nasıl başa çıkabilirsiniz?
Kendinizi Gerekli kılarak değil mi?
Eğer sevilebilir olduğunuzu düşünmüyorsanız tıp fakültesine gidin, doktor olun.
O zaman sizi daima isteyeceklerdir diyor.
Çünkü doktorlara her zaman ihtiyacımız var.
Doğumda, ölmeden önce işte başımıza bir şey geldiğinde hep doktorlara ihtiyacımız var.
Doktorlar sürekli onay alırlar.
Çok saygın bir meslektir.
Dünyanın her yerinde geçerli saygınlığı ve herkesin de yapamayacağı bir meslek.
Çok zor bir meslek. Gabor'u bu mesleğe iten bilinçli bir seçim gibi gözükse de aslında özünde ne var?
Çocukluk travmaları mı vardı diyor.
Aynı şekilde bence bizim de seçtiğimiz meslekler bilinçli bir karar gibi görünüyor olabilir ama altından bence bambaşka şeyler çıkıyor.
Gabor bir de vücut ve zihnin ayrı olduğunu düşünmüyor.
Bir bütün olduklarını düşünüyor ki çoğu kronik hastalığın kişinin uyum sağlamak için olumsuz cevaplarını bastırdığı zaman vücudunun olumsuz cevap vermesinin bir yolu olduğunu söylüyor.
Hatta bağımlılıkları... için diyor ki içeride huzur olmadığı için kendini dışarıdan sakinleştirmeye çalışıyor.
Bence bu çok iyi bir tanım. İçinde huzur yok ve onu dışarıdan temin etmeye çalışıyorsun.
Bağımlılık geliştiriyorsun ve Gabor kanser hakkında diyor ki bunu da instagrama koymuştum hatırlarsanız.
Bana göre kansere yakalanan insanlar Kendilerinden çok başkalarının duygusal ihtiyaçlarıyla ilgilenen iyi insanlar olma eğilimindedirler.
Sağlıklı öfkeyi ifade etmekte zorlanırlar.
Ayrıca hiç kimseye hayal kırıklığına uğratmamaları gerektiğine dair de bir inançları vardır diyor.
Bunu bir düşünelim derim. Belki de en derin acımız iyileşmeye açılan bir kapı olabilir arkadaşlar.
En derin yaralarımızın kökündeyse travma var.
tüm hayatımızı şekillendiren görünmez bir güç gibi arka planda sürekli çalışıyor.
O yüzden arka plandaki sekmeleri umarım kapatabiliriz.
Umarım bu bölüm size iyi gelmiştir.
Çünkü bana çok iyi geldi.
Merve, biz de buradayız ve seni dinliyoruz demek isteyenler beni Instagram'dan takip edebilirsiniz.
Açıklamalarda adresim var.
Ve unutmadan Cambly İş İngilizcesi 5 Şubat'a kadar.
Aylık sadece 299 TL.
Onu da açıklamalardaki linke bırakıyorum.
Tekrar görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
