
Tesla, Balzac, Descartes, Sylvia Plath, Picasso, Sartre Günlük Ritüeller
16 Şubat 2022 · 26 dk
PlatformlardaSpotify
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Transkript
Merhabalar, Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün...
Günlük Ritüeller 2 podcastı ile karşınızdayım.
Bir önceki podcastı dinlemeyi unutmayın çünkü orada Freud, Kafka, Beethoven, Kant, Jung, Karl Marx, Hemingway gibi önemli isimlerin günlük ritüellerine değinmiştik.
Bu bölümde de çok önemli isimlerin ritüellerine bakacağız.
Bugünkü açılışımı Picasso ile yapmak istiyorum.
Biliyorsunuz dünyanın en üretken ressamlarından birisidir Picasso.
Hatta Guinness Rekorlar kitabına da girmiştir.
Zaten onunla ilgili bir podcast.
Çok detaylı bir podcast.
Mutlaka dinleyin Picasso'yu.
Şimdi onun günlük ritüeline baktığımız zaman eminim birçoğunuz şöyle düşündünüz.
Yani Guinness rekorlar kitabına girecek kadar üretken olan bir adamın...
Kesin sabahın köründe kalkıyor ve akşam gece yarılarına kadar çalışıyor diye düşünmüş olabilirsiniz.
Ama hayır Picasso bize ters köşe yapıyor.
Çünkü onun günlük rütbeli diğerlerinden çok farklı.
Gece yatmak bilmiyor, sabah da kalkmak bilmiyor böyle bir insan profili.
E bu adam hangi arada bu kadar resim yapmış diyorsanız şöyle.
Öğlen 2'de kendisini atölyesine bir kapatıyor.
Akşam yemeğine kadar tam odaklanmış bir şekilde.
Bakın bu çok önemli. Tam odaklanmış bir şekilde.
Hiç kimseyle konuşmuyor. Odaya kimseyi almıyor.
Aynı Tolstoy gibi ya da işte bir önceki podcast'te Thomas Mann'dan bahsetmiştik.
Onun gibi kimseyi odaya almıyor.
Bu şekilde bir çalışma rutiyeli var.
Picasso'nun olayı ne kadar süre çalışırsa çalışsın derin bir odak halinde çalışması.
Ve bu süre bittikten sonra atölyeden çıkıyor ya odasında.
7 yıllık bir sevgilisi var Fernande diye.
Daha sonra çok olaylı bir şekilde ayrıldılar.
Fernande diyormuş ki hani o kadar suratsız ki odadan çıktığı zaman.
Böyle nemrut zaten Picasso.
Böyle normal hayatta asla arkadaş olmak istemeyeceğim tiplerden birisi.
Hani ben bazen Freud'a çiçeğim falan diyorum ya.
Siz zannediyorsunuz ki ben çok seviyorum.
Freud'la da arkadaş olmak istemezdim.
Sadece hani dünyaya yapmış olduğu katkıları sevdiğim insanlar bunlar.
Bir Dostoyevski, Freud, işte Picasso ve sayabileceğim nice isim var.
Onlarla kesinlikle normal hayatta tanış olmak istemezdim öyle söyleyeyim.
Picasso da bunlardan birisi.
Buraya nereden geldim bilmiyorum. En son atölyeden çıktı demiştim.
Şöyle atölyesinden çıktıktan sonra bile o herhalde derin konsantrasyonu devam ettiği için Fernanda ile de öyle çok konuşmazmış.
Akşam yemeğinde bile böyle sus pus oturan bir çip.
Yani bu kadar kadını nasıl tavladın Picasso diye sormak isterdim kendisine.
Hem suratsızsın abi hem çapkınsın.
Ne bileyim beş para etmez bir karakterin var.
Şimdi şey demeyin. Aaa Merve Picasso'ya beş para etmez diyor falan demeyin.
Ben demiyorum bunu. Aile fertleri diyor zaten.
Yani böyle bir adama kadınlar nasıl aşık olduğu diye düşünmekten kendimi alamadım.
O Picasso podcastini yaparken aklıma çok takılmıştı.
Sonra dedim ki Merve sen manyak mısın?
Her zaman kötü adamlar sevilir.
Bad boy! Picasso tam bir bad boy.
Şimdi şöyle ki konsantresinden bahsettik Picasso'nun.
Dediğim gibi derin bir konsantrasyonla çalışan bir tip ama Picasso bir tuvalin önünde zaten ayakta böyle saatlerce durabilen bir tip.
Şimdi diyeceksin ee ressam zaten durur.
Hayır yani bu adam çok yaşlıydı öldüğünde ve ona rağmen en son gününe kadar resim yapmış.
Diyorlar ki hani sen bu kadar yaşlısın nasıl duruyorsun bu kadar saat ayakta?
O da... Diyor ki ben kendimi bitkin hissetmiyorum.
Çünkü bence Picasso'ya bahsedilmiş bu yetenek.
Tamam yeteneği okey bu çok güzel bir şey ama bir insanın hayattayken o sevdiği işi bulabilmesi ve onu tutkuyla yapabilmesi zaten hiç çalışmış gibi sayılmıyorsun ki.
Sevdiğin işi yaptığın zaman çalışmış sayılmıyorsun zaten.
O sana böyle eğlence geliyor, mutluluk veriyor.
Yani yeryüzünde cenneti yaşayan bir insan Picasso bu yüzden bana göre.
Bir de ressamlar zaten...
Bu yüzden uzun yaşıyor der Picasso.
Yani bir tutkuyla yaptığı bir işi var ressamların.
O yüzden zaten yorulmuyorlar ki bu adamlar.
Saatlerce resim yaparız diyor yani.
Ve yine çok sevdiğim sözlerinden biri de şudur Picasso'nun.
Müslümanların camiye girmeden önce ayakkabılarını çıkartması gibi ben de çalışırken bedenimi kapının dışında bırakırım diyor.
İşte tutku nedir Merve diye sorarsanız tutku budur.
Sevdiği işi yapan insanların akıbeti budur.
Şimdi bir yazarla devam ediyoruz.
Jean Paul Sartre.
Bu benim en merak ettiğim insanlardan birisiydi yani ritüellerini.
Çünkü bulantı gibi bir kitabı yazan bir adamın nasıl çalıştığını gerçekten merak etmiştim.
Bu arada ben bulantı kitabını okurken böyle üstümü başımı yırtıp parçalayasım gelmişti.
O halimi hiç unutmuyorum.
Saçlarımı yolasım geldi.
Şimdi şöyle Sartre tabii ki de...
Kitabı yani bulantı. Bu adam niye böyle bir isim koymuş kitabına?
Bence şundan dolayı olabilir çünkü Starter günde 20 tablet amfetamin içiyormuş.
Bu arada amfetamin ne derseniz bir nevi uyuşturucu.
Sadece uyuşturucu değil aynı zamanda günde 2 paket sigara, pipo, 1 litreden fazla alkol, şarap.
viski ve genellikle de dediğim gibi 200 mg amfetamin, 15 gram aspirin, uyku ilaçları, kahveler, çaylar bunlarla ayakta duran bir adam.
Valla ben olsam ben de eserimin adını bulantı koyardım bu kadar şey içtikten sonra.
Ama bütün bunlar için bir açıklaması var mı diyorsanız tabii ki var.
Bu bana biraz Banker Bilo filmini de anımsatıyor.
Hani diyordu ya yaptım ama niye yaptım bir sor.
Şundan dolayı sonuçta adam felsefe yapıyor abi.
Yani kafasındakileri bir şekilde analiz etmesi gerekiyor.
Ve bunları kağıda aktarması gerekiyor.
Hatta demiş ki Sartre bir kutu amfetamin demek benim için bu fikirler sonraki iki gün içinde de...
Analiz edilecektir demektir diyor.
Şimdi bütün kafalarda şöyle bir soru işareti belirdiğine eminim.
Bu kadar kendini uyuşturan bir adam nasıl bir çalışma rutini izliyordu Merve?
Şöyle bir kere Sartre'ın şöyle bir olayı var.
Diyor ki yani insan aşırı çalışmadan da çok verimli olabilir diyor.
Onun da çalışma rutini şu şekilde sabah 3 saat akşam 3 saat bu kadar.
Aslında Sartre'ın böyle kendi deyişiyle söyleyecek olursam Sartre'ın şöyle bir niyeti vardı.
Kafasındaki kemikleri kırmayı yani o hayal gücünün kilidini açmayı kafaya koymuş bir adam.
O yüzden kendini uyuşturuyor ve bunları kağıda dökmeye çalışıyor.
Hatta bir dönem bir tıp öğrencisiyle arkadaşlık yapmaya başlıyor ve onun gözetimi altında meskalin dediğimiz bir uyuşturucu madde var.
İçki yapımında da kullanılır kuzey mevcut.
Yani ot gibi bir şey.
Bundan kullanıyor Mescaline kullanıyor ve bunun sonrasında bu maddeyi kullandıktan sonra Sartre giderek daha böyle uçta deneyimler yaşamaya başlıyor.
Benim şu sihirli mantarlar podcast'im geldi aklıma tam bir psikedelik yani Sartre'nin maceraları.
Hatta bunlardan birinde Mescaline aldıktan sonra de bir ıstakoz tarafından kovalandığını görüyor artık.
Hayal medyası ne yapıyorsa hatta orangutanlar görüyor ne bileyim baykuş suratlı bir saat kadranı görüyor şey gibi Salvador Dalin'in.
Suriyelist resimleri gibi yani değişik bir kafa yaşıyor.
İşte bu gördüğü tuhaf imgeler de...
Yıllar boyunca Sartre'ın yakasını bir türlü bırakmıyor.
Belki de uykusuzluktan muzdaripti ya bunun sebebi de bu olabilir.
İşte bu bulantı kitabına da zaten bir kısmını aktarmıştır Sartre.
Belki de ben o yüzden böyle saçımı başımı yolasım geldi bilmiyorum.
Ve hatta Sartre bu işte uyuşturucudan sonra gördüğü Davis Tako saldırısı var ya bundan dolayı mı bilmiyoruz ama deniz canlılarından acayip derecede korkuyor.
Özellikle bu kabuklulardan hayatı boyunca korkmuştur.
En büyük korkularından birisi şu biliyorum çok saçma gelecek ama yengeçin kıskançlarına kapılma ya da işte dev bir ahtapot tarafından tutulup deniz altına çekilmek gibi böyle enteresan korkuları varmış.
Şu 18 yazar 18 kitap podcastinde bahsettiğim şey vardı ya kutulunun çağrısı diye bir kitap vardı onu mu okudu diyeceğim ama yıl olarak alakasız yani o ondan sonra yazıldı.
Bu arada Sartır İkizler Burcu.
Şaşırdınız mı? Hani şey vardır ya her burcu atfedilen bir hastalık.
İkizler için de hep şey derler işte şizofreni, ruh hastalığı yani böyle ruhsal bunalımlarının geçirildiği bir burçtur ikizler.
Sarı sarı da bunu böyle ispatlıyor.
Hani varoluşsal sancılar bilmem neler ikizlere hep atfedilir.
Ben ikizleri çok severim bilmiyorum seviyor musunuz?
En sevdiğim burçtur. Picasso'da bu arada akrep burcu başta Picasso demiştik ya.
Madem akrep burcu dedim o zaman akrep burcu biriyle devam edelim.
devam edelim. Bir kadın olsun bu sefer Sylvia Platt ile devam ediyoruz.
Ben en son Sırça Fanus kitabını okumuştum ki zaten o intiharının altyapısını da bu kitapta böyle net bir şekilde gördüm.
31 yaşında intihar etti biliyorsunuz ki.
Çok istediğiniz bir isim bu arada Sylvia Platt.
Belki ileride onun bir podcastini yaparım bilmiyorum şu anda.
Şöyle ki Sylvia Platt 11 yaşından ölene kadar zaten günlük tutmuş ve zaten arada da belirttiği üzere hayatı boyunca böyle hep bir yazma rutini oluşturmaya çalışmış.
Fakat bu konuda çok başarılı Başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim.
Ama kocasından ayrıldığı dönem.
Hani o iki çocuğuyla baş başa kaldığı dönem var ya.
İşte o rutini oturtmayı başarttığı dönem.
O dönem şöyle bir rutini var.
Her sabah 5'te kalkıyor.
Çocukları uyanana kadar kendine vakit ayırıp yazı yazıyor.
Ben hep diyorum ya erken kalkın yolanın.
İşte orada çoluğu çocuğu bahane etmeyin.
Platt de buna bir örnek verebileceğim isimlerden birisi.
Bu arada unutmadan şunu da söyleyeyim.
Platt'in IQ'su 160.
Yani normal insanlara göre biraz fazla bir IQ'su var.
Madem IQ dedim zeka dedim o zaman benim ilgimi en çok celbeden bilim adamlarından biriyle devam etmek istiyorum.
Nikola Tesla bu adamın azmine zekasına hayran kere hayranım.
Onun hakkında bir podcast kesinlikle yapmak istiyorum.
Şimdi Tesla biliyorsunuz ki ilk başta Edison ile çalışmaya başladı.
Ve orada çalışırken zaten saat 10.30'da işe başlayıp ertesi sabah 5'e kadar çalışıyordu.
Adamda uyku diye bir şey yok.
Ya sanırım 3 saat falan uyuyordu Tesla öyle hatırlıyorum.
diyorum ben. Hayatımda duyduğum en çalışkan bilim adamlarından birisi.
Hatta Edison da ona böyle gaz veriyormuş.
Ya çok sıkı çalışıyorsun ya asistanların var ama sen bir harikasın falan diyormuş.
Edison'a var ya ayar oluyor.
Hatta yeri gelmişken bir film önereyim size.
Elektrik Savaşları. Bu ikisinin mücadelesini anlatıyor.
Onu da bir izleyin. Neyse Tesla zaten Edison'dan ayrıldıktan sonra kendi iş yerini açıyor.
Genelde böyle öğle saatlerinde ofise geliyor ve geldikten sonra direkt perdeleri çektiriyor.
Tesla biliyorsunuz karanlıkta çalışmayı seven bir adam ve yağmurlu hava dışında da perde açtırmıyor zaten.
Hatta bununla ilgili çok sevdiğim bir hadise var onu da paylaşmak isterim sizinle.
Bir gün Tesla'nın kaldığı otel odasına röportaj için bir gazeteci geliyor ve Tesla'ya şu soruyu soruyor.
Diyor ki otel yönetimi bu yaşadığınız otel odasında özellikle hava şimşekliyken birileriyle konuştuğunuzu söylüyor.
Doğru mu diyor? Yani sen deli misin kardeş sen kiminle konuşuyorsun?
Tesla da diyor ki evet ben hani şimşeklerle ve yıldırımlarla konuşuyorum diyor.
Tabi gözeteci baya şaşırıyor.
Nasıl yani diyor. Tesla da şu cevabı veriyor.
Genellikle ana dilimde konuşurum.
Nasıl bir kralsın sen ya.
Cevaba bak. Nikola Tesla'nın günlük ritüellerine ben de kaldığım yerden devam edip onun ritüellerini tamamlamak istiyorum.
Şimdi şöyle yemek saati gelince de Tesla zaten otelde kalıyor.
Otele geçiyor. Ama çok obsesif bir adam Tesla.
Yani hayatınızda duyup duyabileceğiniz en obsesif adamlardan birisi diyebilirim.
Hatta şöyle bir şey hatırlıyorum onunla ilgili.
Mesela vücut ağırlığı ölene kadar hiç değişmemiş.
Kilosu oturduktan sonraki ağırlığı var ya hep aynı kalmış.
Ve mesela atıyorum yetişkin bir kuzuyu mu kucakladık?
Gramacına kadar biliyor tam net.
Net tahmin edebiliyor.
Bu çok enteresan gelir bana hep.
Kadın saçına dokunamıyor.
Böyle çok obsesif bir adam.
Ve yemek yerken de bu obsesifliği devam ediyor.
Oturduğu yemek masasında...
18 kat temiz keten peçete olmak zorunda mutlaka ve bu peçetelerle de gümüş bir çatal zaten kullandı.
Onları siliyormuş bir de yemeğini herhangi bir...
Şef garson servis edecek illa böyle bir şey var.
Ha bir de şöyle bir takıntısı var.
Yemeye başlamadan önce hacmini hesaplıyor.
Dedim ya her şeyin ağırlığını hesaplama huyu var.
Bu da küçüklüğünden gelen bir özellik ve asla dediğim gibi kilo bile almıyor.
Her şeyin kilosunu eline alıp tartabilen bir adam.
Enteresan. Yani Tesla'nın öyle çok rutin bir saati yok ama deliller gibi çalışan bir adam.
Dedim ya işte 10.30'da sabah işe geliyor.
Ertesi sabah 5'e kadar çalışıyor.
Yani tam bir iş bağımlısı diyebilirim.
Ama bunu yani benim Tesla'yı sevme sebeplerinden birisi de budur zaten.
Evet çok çalışıyordu belki ama kesinlikle bunu Edison gibi böyle gözünü para hırsı bürümüş bir şekilde değil.
Hatta şöyle bir sözü vardır.
Paranın bir değeri yoktur.
Tüm paramı ben insanlığın daha kolay yaşayabilmesi için yapmış olduğum icatlarıma yatırdım diyen bir insan.
Ve son olarak Tesla ile ilgili şunu söylemek istiyorum.
Hani demiş ya bırakın doğruları gelecek söylesin ve herkesi eserlerine başarılarına göre...
değerlendirsin. Bugün onların olsun ama uğrunda çok uğraştığım gelecek.
Benimdir demiş. Şimdi buraya kadar anlattıklarımı şöyle bir toparlayacak olursam.
Picasso'dan bahsettim. Picasso'nun derin bir odaklanmayla uzun saatler çalıştığını söyledim.
Tesla aynı şekilde sabahlara kadar çalışan bir tip.
Bunlar hep çalışkan insanlar. Platt kendine zaman ayırmak üzere.
Çünkü iki tane çocuğu var. Sabah 5'te kalkıyor ve yola koyuluyor dedik.
Sartre için sabah 3 saat, akşam 3 saat çalışıyor dedik.
Şimdi diyeceksiniz ki bu ne ya?
Herkes böyle değişik saatlerde kalkıyor işte deliler gibi.
çalışıyor. Çok sıkıcı.
Yok mu şöyle garip bir insan evladı?
Olmaz olur mu? Var. Şimdi Fransız filozof Descartes'ın hayatına bakalım.
Nasıl bir rutini vardı?
Şimdi filozof deyince böyle aa çok çalışıyor işte kafa patlatıyor falan diye düşünüyorsunuz.
Aynen ben de öyle düşünüyordum ama Descartes bu kuralların dışına çıkan bir adam.
Uyumayı çok seviyor.
Yani kuşluk vaktine kadar uyuyor sonra Uyanıyorum böyle yataktan çıkayım aman hemen koşarak çalışmaya başlayayım.
Böyle bir tip değil. Böyle 11'e kadar falan yatağın içinde takılan, hayaller kuran, miskinlik yapan, her gece saat 10 gibi yatmaya giden.
O klasik filozofların dışında bir adam yani ben Descartes için çok şey düşünüyordum.
Aşırı derecede entelektüel bir çaba veriyordur ya bu adam diye düşünüyordum ama Descartes diğerlerinden çok farklı bir rutin izlemiş.
Yani aslında rutini de yok diyebiliriz.
Aylaklık yapmayı seven bir adam.
Hatta dermiş ki aylaklık en iyi zihinsel çalışmaların temelidir.
Yani ama sonra ne olmuş Descartes için buna çok üzülüyorum.
Kraliyet ailesi diyor ki gel bizim sarayımıza gel bize ders ver Descartes o diyebilir mi?
hayır diye tamam diyor hay hay diyor ama içi içini yiyor çünkü şöyle bir kuralı var kraliyet ailesinin diyorlar ki 5'te derse başlayacaksın hangi 5'te diyor Descartes sabahın
5'inde evet biraz şan şöhret için gitmiş olabilir bu işi kabul etmiş olabilir ki zaten nereye etmiyorsun yani kraliyet çağırıyor seni sabah 5'te işe başlanması isteniyor ve
bu Descartes'e o kadar zulüm geliyor ki 10 gün sonra zatürreden ölüyor.
Hatta şöyle bir sözü vardı.
Bence bu dönemde yazmış olmalı bunu.
Bir mahkumdan hiçbir farkım yok diyordu.
Hani rüyasında gördüğü hayali bir özgürlüğün tadını çıkaran.
Sonra uykuda olduğunu fark etmeye başlayınca uyandırılmaktan korkup o tatlı hülyalara isteyerek göz yuman bir mahkumdan hiçbir farkım yok.
demiş. Kesinlikle bu dönem için yazmıştır bunu.
Yazık ya. Şimdi devam edelim.
Sırada Vadideki Zambak, Goriot Baba gibi efsane kitaplarıyla tanıdığımız Balzac'da.
Balzac deyince benim aklıma direkt Cemil Meriç geliyor.
O kadar çok sever ki bilmiyorum yani ikisi böyle meç olmuş kafamda.
Balzac kendini hiç acımayan bir insan.
Cemil Meriç de böyledi bu arada.
Çünkü çok büyük bir edebi hırsı var.
Nasıl bir hırs biliyor musunuz?
Akşam saat 6'da yemeğini yiyor.
Yatıyor. Gece saat 1'de uyanıyor.
Bu arada ben bu rutini çok sevdim.
Benim elimde olsa bana bir hap çıktı deseler ve hani sağlığını da etkileyemeyecek ama hiç uyumayacaksın deseler yemin ediyorum o hapı alırım yani.
Uyumak istemiyorum. Çünkü uyuyunca bir şeyleri kaçırmış gibi hissediyorum.
Çok saçma ama diyorum ki uyuduğum zaman içerisinde daha fazla şey yapabilirim falan diye düşünüyorum.
Bilmiyorum çoğunuza saçma gelecektir ama ben de biraz bazlak kafası yaşıyorum herhalde.
Akşam 6'da uyuyormuş.
Gece 1'de uyanıyormuş ve sabaha kadar çalışıyormuş.
Sonra sabah saat 8 gibi tekrar bir uykuya yatıyor ama öyle saatlerce değil.
1,5 saat falan uyuyor ve tekrar uyanıp işte 10 gibi falan uyanıyor.
Saat 10'dan da akşam 4'e kadar tekrar çalışıyor.
Ve daha sonra da yürüyüşe çıkıyor.
Bu arada dikkat ettiniz mi?
Böyle adamlar hep yürüyüş yapıyorlar.
İşte Charles Dickens da 3 saat yürüyordu günde.
Nietzsche zaten saatlerce yürüyordu.
Hatta bununla ilgili bir kitap hatırlıyorum.
Yürümenin felsefesi diye bir kitap okumuştum.
Ortada böyle işte ünlü filozofların, yazarların vesaireleri nasıl bir ritüelleri olduğunu yürüyüşe dair anlatıyordu.
Ve oradan çıkardığım sonuç şuydu.
Kesinlikle yürümenin kafa açıcı bir etkisi var.
Özellikle böyle kafa patlatıcı işler yapanlar için.
Bazılak da onlardan birisi gördüğünüz gibi.
Bazılak zaten yazık 51 yıl yaşamış ama bu 51 yıllık yaşantısına çok uzun saatler çalışarak günde 18 saat falan çalışıyormuş.
85 roman sığdırmış bir adam.
Çok çalışkan. Ama burada onun da bir rüt rüt.
Bu 18 saatlik çalışmaya 50 fincan kahve içermiş arkadaşlar bazlak her gün 50 fincan kahve.
Hatta kendisi o kadar çok kahveye düşkün ki bununla ilgili bir denemesi de var kahvenin zevkleri ve acıları diye.
Yani bazlakın gördüğünüz gibi çalışma rutini bu şekilde.
Bu arada onun edebi hırsıyla ilgili olarak şunu da söylemek isterim.
Biliyorsunuz ben Stephen Zweig'ı çok sevdiğimi söylemiştim.
Onunla ilgili bir podcast'ım var dinlemek isterseniz.
Çok detaylı bir biyografisini yaptım Stephen Zweig'ın.
Ve orada da şunu söylemiştim.
Ben evet kitaplarını çok seviyorum ama özellikle de biyografilerinin hayranıyım.
O biyografi çalışmalarının.
Onlardan birisinde Bazlak'la ilgili şunu söylüyordu.
Kalemiyle dünyayı fethetmeye çalışan edebiyat dünyasının muhteris Napolyon'u olarak tanımlıyordu Balzac'ı.
Çünkü zaten enteresan bir şekilde de Napolyon'un Mısır'dan döndüğü yıl zaten Balzac doğuyor.
Yani işte zıvayka göre bütün dünyayı ele geçirmeye çalışan Napolyon kadar hırslı bir adamdı Balzac.
Ve bir gün hatta Napolyon'un resminin altına şu satırları yazmıştır.
Hırsa bakın buradan anlayacaksınız.
Onun kılıçla sona erdiremediğini ben kalemimle tamamlayacağım demiş.
Bu da böyle bir dipnot olsun.
Yani bu kadar çalışmak normal mi derseniz bilmiyorum ama hani Balzac ölmeden önce şunu da söylemiştir.
Ben yaşamıyorum berbat bir şekilde kendimi tüketiyorum ama çalışmaktan ya da başka bir sebepten ölmek arasında benim için hiçbir fark yoktu demiş bir insan.
Ve bence kesinlikle zaman ansiyetesi de olan bir insan çünkü şu satırlarından bu çıkmıyor mu sizce de?
Günler güneşin altında kalmış buz parçaları gibi ellerimin arasından eriyip gitti.
Üzerine düşünülesi bir söz söylemiş Balzac.
Şimdi devam edelim. Bir ressamla devam etmek istiyorum.
Vincent Van Gogh. Biliyorum çok heyecanla bekliyorsunuz onun podcastini.
Bu ay gelecek merak etmeyin.
Şimdi hayatı zaten en çok merak edilen kişilerden birisi.
Ben de çok detaylı bir şekilde anlatacağım.
Kafanızı şişireceğim yani hazır olun.
Şimdi Van Gogh'un rutinini nereden öğreniyoruz?
Tabii ki de kardeşi Theo'ya yazdığı mektuplardan.
Yani o mektuplar olmasa zaten çok da tanımayacaktık Van Gogh.
Sabah 7'de bir başlıyor çalışmaya.
Akşam 6'ya kadar aralıksız bir şekilde resim yapıyor.
Ve kesinlikle yerinden kımıldamıyor.
Ve kendimi ben hiç yorgun...
falan hissetmiyorum diyor. Tıpkı Picasso gibi çünkü işine aşık olan bir insan.
Gelelim bir başka işine aşık olan ve çok üretken olan bir yazara.
Şimdi ismini söylemeyeceğim.
Bakalım tahmin edebilecek misiniz?
Yeşilyol desem size ya da Cinnet filmi desem ya da geçenlerde Instagram'ımda önermiştim ya Benimle Kal diye bir film önermiştim.
Ya çok güzel bir film bu arada.
İzlemediyseniz lütfen izleyin.
Çok eskide bir film. Hatta Esaretin Bir Bedeli filmi.
Buradan hatırladınız mı bilmiyorum.
191 kez aday gösterildiği ödüllerin 51'ini kazandı.
New York Times en iyi satanlar listesine 4 kitabıyla birlikte girerek kendi rekorunu kıran bir yazar.
Hatta romanı ya da işte hikayesi en çok filme uyarlanan yazar olarak.
Guinness rekorlar kitabına giren kim arkadaşlar bu Stephen King'den bahsediyorum.
Valla ben Stephen King'in böyle çoğu şeyini okuyamıyorum kitapların tırsarım ben öyle şeylerden.
Hatta geçen It diye bir film var ya onu izleyeyim dedim.
Kolorofobim yok hani palyaço korkusu var ya o bende yok ama varmış herhalde yani izleyemedim.
Kapattım çok korktum aslında korkunç da değildi o kadar ama izleyemedim.
Herhalde bunda şeyin etkisi var hani John Way diye bir adam vardı ya hani şu komşularını eğlendirmek için palyaço kılığına giren ve aslında 27 kişinin katili olan seri katil manyak.
Bir de üstüne bu film olunca tuzu biberi oldu.
Neyse şimdi Stephen King'in çalışma ritüeline dönmek istiyorum.
Şöyle günde 2000 kelime yazma kotası koymuş ve bu kotayı mutlaka doldurmaya çalışıyor.
Çoğu ünlü yazarın hikayesine baktığım zaman çoğu kendine böyle bir kota koymuş.
İşte bu kadar kelime yazmadan kalkmayacağım diye.
King de onlardan birisi.
Eğer yazar olmak gibi bir niyetiniz varsa mutlaka bunu deneyin derim.
Çok etkili olan bir taktik bu.
Hatta yazar olmak demişken Stephen King'in bununla ilgili nasıl bir yazma ritüeli uyguladığını.
Anlatan bir kitabı da var yazma sanatı diye onu okuyabilirsiniz.
Yazar olmak isteyen arkadaşlara buradan bir tavsiye vermiş olayım.
Bu arada ben de böyle benzer bir rutin uyguluyorum kink gibi.
Şöyle işte ocak başından beri biliyorsunuz ben her sene bir farkındalık defteri diye bir şey oluşturuyorum.
İşte aklımda kalanlar ne yazdım ne çizdim hangi kitaptan neleri öğrendim hangi filmi izledim vesaire vesaire bir şeyler yaptığım bir defterim var.
Merak etmeyin sizler için de çıkaracağım çok yakın bir zamanda az kaldı.
Her gün soruyorsunuz.
ve farkındalık defteri ne zaman çıkacak almak istiyoruz diye zaten duyuracağım sizlere.
Bu farkındalık defterime bu sene baktığım zaman çok verimli gidiyorum şu anda.
Şu ana kadar 60-70 sayfa falan A4 kağıdı boyutunda ve hiçbir yerde boşluk kalmamacasına deliller gibi yazmışım.
Yani bu Stephen King'in olayı çok doğru.
Ben de kendime kota koydum.
Diyorum ki Merve bunları doldurmadan bu masadan kalkmayacaksın diyorum.
Benim de rutinim böyle arkadaşlar.
Bugün büyük zihinlerin ve yaratıcı beyinlerin günlük ritüellerine tekrar baktık.
Bir önceki podcastta dinlemeyi unutmayın bu ikinci podcastımız.
Hepsinin ortak noktasını gördünüz diye düşünüyorum.
Şimdi önce hayatlarındaki tutkuyu bulmuşlar ve sonra o tutkunun peşinden gidebilmek için gerekli zamanı kendileri yaratmışlar.
Eğer başarmayı istediğiniz bir şey varsa ve yeterli zamanınız yoksa belki size bu podcast serisi yardımcı olabilir diye düşünüyorum.
Çünkü insanın günlük rutinleri o kadar önemlidir ki gördüğünüz gibi bu anlattığım insanların zihinsel enerjilerinin mihenk taşıdır bu rutinler aslında.
O zaman bu podcastı Paul Colehan'ın şu sözleriyle bitirmek istiyorum.
Bir gün uyanacaksınız ve her zaman yapmak istediğiniz şeyler için zaman kalmamış olacak.
Ne yapmak istiyorsanız bugün yapın.
Bugün başlayın bir rutin oluşturmaya.
Umarım hepiniz ilham pelilerinizi kendi programınıza göre eğitmenin bir yolunu bulursunuz arkadaşlar.
Beni Instagram'da takip etmek isteyenler için adresim Ortamlarda Satılacak Bilgi.
Merve biz de buradayız ve seni dinliyoruz demek isteyenler bana bu adresten ulaşabilir.
Aşağıda bırakmış olduğum linke tıklamayı ve Ortamlarda Satılacak Bilgi takipçilerine özel ortam 50 koduyla Cambly'nin müthiş indirim fırsatlarından yararlanmayı unutmayın.
İster kendiniz alın ister sevdiğiniz birine hediye edin.
Haftaya tekrar görüşmek üzere.
Hoşçakalın kendinize iyi bakın bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
