
Mediamarkt Hakkında detaylı bilgi almak için: Tıklayın
* Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB
* Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "Mediamarkt" hakkında reklam içerir*
Transkript
Mediamarkt Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba ben Merve.
Güzel bir bahar sabahından.
Herkese merhaba.
Merve, Merve neden bu kadar mutlusun?
Bilmem. Neden acaba?
Bahar geldiği için olabilir mi?
Şimdi arkadaşlar bugün size seyahatin tarihinden bahsetmek istiyorum.
Kültür tarihinden. Malum önümüz tatil.
Ben de tatile çıkmadan böyle bir seyahatten konuşalım istedim.
Seyahat etmenin tarihi merakla başlıyor.
Sonra bu işler ticarete dönüyor.
İnsanlar dünyada başka insanların başka kültürlerin olduğunu keşfediyorlar.
Ve tabii ki başka hazinelerin.
Coğrafya bilgilerini sistematik hale getiren Yunanlar aşağı yukarı bir dünya tasviri yaratıyor.
Seyahate profesyonel bir nitelik kazandırıyor.
Rönesans dönemine baktığımız zaman büyük gezginler çıkıyor ortaya ve sonra zengin beyefendiler grand turlara çıkmaya başlıyorlar.
Derken İtalya ve Paris sosyete dünyasının buluşma mekanı haline geliyor.
Fakat 100 yıl sonra insanlar artık kalabalık kentlerden kaçmaya başlıyor.
İsviçre dağlarına akın akın gidiyorlar.
Buharlı gemi ve tren icat edilince bambaşka bir zaman, bambaşka bir mekan duygusu ortaya çıkıyor.
19. yüzyılın sonlarına baktığımızda ilk otomobillerin motor sesi artık yollarda yankılanmaya başlıyor arkadaşlar.
İnsanlar artık seyahat etmek için değil bir yerlere ulaşmak için çıkıyorlar yola.
İbni Batuta'lardan, Evliya Çelebi'lerden, Marco Polo'lardan nerelere geldik?
Şu anda Mars seyahatini konuşuyoruz.
Avusturyalı yazar Maurice Hartman yolculuk herhalde insanın en güzel ve en masum tutkularından biridir diyor.
Katılıyorum ona. Şimdilerde seyahat etmemizin pek çok amacı var değil mi?
İş seyahatleri, aile seyahatleri, dinlenme amaçlı, tatil amaçlı, kültür seyahati benim en sevdiğim türlü türlü nedeni var.
Ama bir zamanlar insanlar sadece seyahat etmek için seyahat ederlerdi.
Başlı başına bir amaçtı seyahat etmek.
Bu uğurda dağlar, çöller, denizler aşılır, yabancı yöreler, kentler, insanlar, gelenekler ve göreneklerle tanışılırdı.
Seyahat etmek insanlara her zaman iyi gelen bir şey.
Tarihten günümüze hiç değişmemiş.
Geçenlerde öğrendiğim bir bilgi var arkadaşlar.
Tatil yapmak kalp krizi riskini erkeklerde %32 kadınlarda ise %50 civarlarında azaltıyormuş.
Sadece bu kadar da değil tatil yapmanın bağışıklık sistemini güçlendirdiği ve zihin sağlığına iyi geldiğine dair araştırmalar da var.
Tabii benim tatilden kastım böyle günlerce evde yatmalı olanlar değil.
Elinize bir kamera alın.
alıp böyle başka yeni yeni şehirleri keşfetmeli bir tatilden bahsediyorum ya da işte kulaklığınızı takıp sabah sahilde yürüyüşe çıkmalı eve gelince de işi düşünmeden şöyle sıcacık bir kahve içmeli bir tatilden
bahsediyorum düşüncesi bile mutlu etti şu anda Ben şimdi sizlere tatil arifesinde güzel bir haber vermek istiyorum.
Mediamarkt bir tatil kampanyası başlatıyor.
Siz de kulaklıklardan akıllı saatlere, kameralardan akıllı telefonlara, tatilde size eşlik edecek teknolojilere kampanyalı fiyatlarla Mediamarkt mağazalarından ya da mediamarkt
.com.tr adresi üzerinden ulaşabilirsiniz.
Tatilde yapabileceklerini keşfetmenin Mediamarkt'la tam zamanı.
Hadi devam edelim. İbni Batuta'nın Hindistan'a ve Çin'e yaptığı yolculuk ve oralarda kalış süresi dahil tam çeyrek asır sürmüştür arkadaşlar.
Yolculuk bir zamanlar eğitimin, bilgi ve görgünün bir parçası olarak kabul edilmiş.
Uzaklara duyulan özlem ve bilinmeyene duyulan merak insanların giderek daha uzun yolculuklara çıkmasına.
Ciltler dolusu seyahatname ve sayısız harita yazılmasına özellikle de yazarların, sanatçıların, işte kaşiflerin, bilgili yazarların ve dünyaya karşı çok böyle merak duyan insanların, seyahların
sayısız gezi yazısı yazmalarına neden olmuştur bu ilgi ve merak.
Gezi yazısının tarihi de edebiyat kadar eski.
Biri seyahatini anlatıyor diğerleri de onunla birlikte aynı yolculuğa çıkmış kadar oluyorlar.
O yüzden gezi yazıları heyecan vericidir.
Albert Camus demiş ki Aynı zamanda yüksek ve ciddi bir bilim olan yolculuk bizi kendimize geri getirir demiş.
Bizi kendimize geri getirir diyor.
Ne kadar anlamlı. Ve yolculuğu bir bilim olarak görüyor.
Yolculuk, kitapların kitabı olarak anılan tragedya, Medea'da gençlik iksiri olarak geçiyor.
Medea'nın gençlik iksiri yolculukmuş.
Seyahatin ve gezginliğin tarihi aslında binlerce yıl öncesine dayanıyor.
Avcı toplayıcı göçebe toplulukların seferlerinden, antik Roma'daki turistik organizasyonlara, Ortaçağ'daki haç yolculuklarına, öğrencilere, hokkabazlara ve zanaatçılara, aydınlanma
ve rönesans dönemindeki eğitim gezilerine kadar uzanıyor tarihi.
Bu insanlar aslında bir yerde turizmin temelini atmışlar bilmeden.
Daha ilk çağlarda avcılar ve toplayıcılar yerlerinden, yurtlarından ayrılıyorlar.
Daha verimli av alanları bulabilmek için yeni bölgeleri keşfe çıkıyorlar.
Sonra yerleşik düzene geçiliyor zaten.
Zanattı, ticaretti, böyle ufak ufak takastı derken seyahatlerin amacı değişmeye başlıyor.
Örneğin Güney Fransa'daki Cro-Magnon mağarasında 30 bin yılı aşkın bir süre önce Atlas Okyanusu kıyılarından takas yoluyla getirilen deniz kabukları bulunmuştur.
Ya da Mısır Dağı, Girit'te ölülerle birlikte gömülen eşyaların arasından kehribar çıktı kazılarda.
Yani belli ki bir seyahat var değil mi?
Uzaklardan gelen malzemelerden bunu anlayabiliyoruz kazılar vasıtasıyla.
Zaten uzun yıllar boyunca meşhur ticaret yolları bilinmeyen diyarların keşfi için hep ön ayak olmuştur.
Bir de ilk başlarda sefere çıkmak, savaşa hazırlanmak anlamına geliyor seyahat etmek.
Yani düşünsenize sadece bu amaçla geziliyormuş ilk başlarda.
Sonraları tüm yolculuk ve geziler için bu sözcüğü kullanmaya başlıyorlar.
baktığımız zaman tarih ile efsanenin iç içe geçtiğini görüyoruz.
Milattan önce 3000 yıllarına tarihlenen Gılgamış Destanı.
Mesela en büyük edebiyat şaheserlerinden biri değil mi?
Kanalımda podcastı da var Gılgamış'ın.
Hani orada Gılgamış pek çok yolculuk yapıyordu hatırlarsanız.
Dağları aşıyordu, çölleri aşıyordu, ölümsüzlüğün peşinde koşuyordu değil mi o destan boyunca?
Hatta Odysseus'ta da bu vardı.
Adeta kahramanın yolculuğu.
İşte o tarihlerden beri insanoğlu adeta böyle mitolojik tabirle söyleyecek olursak sirenlerin çağrısına uyup yola çıkmaya devam ediyor maceracı ruhlar.
Ben de bu aralar sürekli gezi videoları izlerken buluyorum kendimi.
Çok zevk alıyorum izlerken.
Böyle özellikle gerçek gezginlerin ruhuna hayranım.
Hani çok maceracı, özgür, böyle hep daha fazlasını görmek isteyen, deneyimlemek isteyen açgözlü ruhlar.
Bayılıyorum onlara. Ben biraz konforuma düşkünüm.
Ne yalan söyleyeyim. Bir de hijyen takıntısı var bende.
O yüzden muhtemelen dünyanın pek çok yerine imkanım el verse bile gitmem.
Hindistan mesela. Çok geriliyorum.
Hindistan, Pakistan. Buraları izlerken acayip geriliyorum.
Emre Durmuş'un bu Hindistan gezisi videosu vardı.
Trene biniyordu. Hala unutmuyorum.
O trende yaşananları sanki ben yaşamışım gibi.
Çok kötüydü.
O kadar pisti ki aklımdan çıkmıyor.
Yani bir gün Hindistan'da sokak lezzetlerini denedim falan dersen böyle bir podcast çekersem bilin ki o ben değilim arkadaşlar.
Yapay zeka. Bakın buna emin olabilirsiniz.
Neyse büyük konuşmamak lazım.
Çünkü ben bu hayatta neye büyük konuştuysam hepsini yaptım.
Yani yarın bir gün Hindistan'dan çıkarsam şaşırmayın.
Hatta şey bile diyorum.
Manifest dediğim şeyleri asla yapmam dersem kesinlikle yaparım.
Böyle bir manifest yöntemi var mı bilmiyorum.
Ama gerçekten büyük konuşun zaten başınıza geliyor.
Hani bir adam var ya sökök konuş ama sökök röportajı.
Hayır röportaj da tam sökök röportajı gibi.
Adam diyor ya Firavun vardı Firavun.
Hazreti Musa'ya ne yapıyordu abi?
Falan filan diyordu. Ne oldu abi akıbeti?
Müzelik eşya oldu.
Oğlum siz ne olmak istiyorsunuz?
Onu söyleyin Rabbim hemen size onu yapsın.
Manifest. Bu aralar favorim bu adam.
Açıp açıp izliyorum. Şimdi bilindiği kadarıyla dünyanın en eski seyahat namesi M.Ö.
15. yüzyılın sonunda yazılmış olan Mısır Teb yakınlarındaki Deyrülbahri Kaya Tapınağı'nda yer alan bir rölyaf arkadaşlar.
Bu bir gezi yazısı mahiyetinde.
En eski bu. Burada dikkatimi çeken şu sözler oldu.
Gemilere tepeleme yüklenen mallar arasında köpek kafalı maymunların yanı sıra Leopar derileri, tazılar, çoluk çocuk yerliler vardı denilmiş.
Şimdi ben bunu okudum böyle kaldım.
Köpek kafalı maymun mu dostum?
Bunu duyunca bir şaşırdım.
Çünkü tanrıları tot da bu şekilde tasvir ediliyor.
Yani tasvir ediliş şekillerinden biri bu diyelim.
Bir ürktüm böyle ama sarı şeymiş babunmuş bu köpek kafalı maymun.
Mısırlılar sarı babuna köpek kafalı maymun diyorlarmış.
Bizdeki habeş maymunu.
Hani hakaret etmek için derler ya habeş maymunu.
Sanki maymunluk yetmiyor da habeş maymunu.
Neyse devam edelim.
Antik çağın büyük keşif gezilerinden birini de kim yapmıştır?
Kartacalı Hannibal.
Size son tarih bölümünde ondan bahsetmiştim.
İsa'dan önce 5. yüzyılda her birinde 50'şer kişinin kürek çektiği 60 gemiyle Herakles sütunlarını geçiyor.
Afrika'nın batı kıyılarını ardında bırakıyor ve Gine körfezine kadar gidiyor Hannibal.
Hannibal'ın yolculuğu meşhurdur arkadaşlar.
Hatta orada gördüğü insanlar var.
Böyle vahşi ve kıllı insanlar.
Onları goril zannetmiş.
Goriller demiş. Kamerun Dağı'nın patlamasıyla ateşten nehirlerin denize dökülüşünü anlatmış.
Ve insanlar tabii ki çok merak etmişler buraları.
Kartacılılar ve Yunanlılar da onun gibi bir şeyler görmek umuduyla, lazer yaptırmamış insanları görme umuduyla herhalde yollara düşmüşler.
Tarihçi Hekatalos'un M.Ö.
500 civarındaki yolculuğu ise ticari amaçlı değil, dünyaya bakış açısını genişletme amacı taşıyan ilk yolculuklardan biri.
Yani tarihin ilk gezi rehberi diyebiliriz onun için.
Yunanlılar arkadaşlar özellikle ya Olimpiyadaki oyunları görmek için ya da işte Delphi Tapanan'daki kahinlere gitmek için yolculuğa çıkarlarmış.
Hani ben de öyle bir kahin olsa muhtemelen dağları taşları aşar giderim.
Hiç dinlemem yani. Bakın hala Sokrates'i konuşuyoruz.
Kutsal tapınaklar ve efsanevi ritüellerin yapıldığı yerler Eleisus gizemleri sevilen haç mekanlarındanmış.
Yunanların biliyorsunuz bir hekimlik tanrısı var Askrepios.
Onun tapınağının bulunduğu yerde 180 odalı bir kaplıcalı otel varmış.
Ne varsa yine eski Yunan'da var arkadaşlar.
Haç amaçlı gezi, kaplıca turizmi, kültür turizmi.
İlk kez dünya haritası çizme denemeleri hep onlar denemiş bunları.
Tacirler, denizciler ne varsa Yunanlar da var.
Tarihçi Heredit de baya bir gezmiştir.
Hatta 9 bölümden oluşan Tarih adlı eserinde efsane ve mitosları kendi görüşüyle kaynaştırmıştır.
Yunanlı yazar Pason yaz M.Ö.
180 civarında Anadolu, Libya, Mısır ve İtalya'yı dolaştıktan sonra 10 ciltlik Elados Periegesis adlı bir eser yazıyor.
Seyadname gibi bir eser.
Bu adam şu an yaşasaydı iddia ediyorum.
Instagram'da bizi darlardı.
Habire story atanlar var ya bir yere gidiyor 50 bin tane story atıyor.
Büyük İskender M.Ö.
4. yüzyılda Masallar ülkesi İran'a bir sefer düzenliyor.
Dünya tarihinin en büyük fetih savaşlarından biri.
Hatta neredeyse bilimsel bir keşif yolculuğu yapıyor.
Neden böyle söylüyoruz?
Çünkü bu sefere adım sayıcılar, coğrafyacılar, doğa bilimciler ve tarih yazıcılar da katılıyor.
İstila edilen bölgelerde ne tür yenilikler bulunduğunu kaydediyorlar.
M.Ö. 4. yüzyılda Pityas, Britanya adasını bir uçtan bir uca yürüyerek geçmeyi başarıyor.
Atlas okyanusunu, dev dalgaları, gelgitleri, işte o uzun kutup gecelerini, gündüzlerini, dev fırtınaları anlatıyor anlatmasını ama adamla baya dalga geçiyorlar, inanmıyorlar.
Ziya, sıkma ziya diyorlar adama.
Halbuki Atlas okyanusu ve kutuplardaki beyaz geceler hakkında ilk güvenilir bilgileri ona borçluyuz.
Peki neden seyahat deyince?
Roma direkt öne çıkıyor arkadaşlar.
Çünkü biliyorsunuz bir podcastta da anlatmıştım.
Roma yolları meşhur.
Yani yol kavramını bile bize Romalılar tanıttı.
90 bin kilometreyi bulan çift şeritli bulvarlar toplam 200 bin kilometre uzunluğunda Arnavut kaldırımları, geçitleri, tünelleri, viyadükleri yani ulaşım sistemleri müthiş.
Bir de o dönemde Romalı bilginler araştırma gezilerine giderlerken Yanlarında bir rehber bir de stenograf götürüyorlar ki incelemelerini kaydetmek adına gördüklerini unutmamak için.
Ben de aslında hep seyahatlerimde notlar almak istiyorum ama üşeniyorum maalesef sadece fotoğraf çekmekle ya da işte video çekmekle kalıyorum.
Bence çok güzel bir alışkanlık hele Japonlara bayılıyorum öyle bir sistemle gidiyorlar ya her yere işte fotoğraf makineleri videoları bilmem ne müthiş bir şey gerçekten.
Seneca'ya göre seyahat insanlar yola çıkmadan önce hatalarını, üzüntü ve acılarını geride bıraktığı ölçüde faydalı olabilir.
Bence çok doğru söylüyor.
Nereye gittiğimiz değil nasıl gittiğimiz önemlidir diyor.
Moralim bozukken çıktığım tatilin gerçekten hiçbir anlamı yok.
Böyle kafamın içinde çünkü kötü şeylerle seyahat ediyorum.
Bir de gezginler böyle gidip gördükleri yerlerin dışında saçma sapan uydurma efsaneler de anlatıyorlarmış.
Nasıl olsa kimse burayı gelip göremeyecek diye düşündüler herhalde.
Uyduruyorlar. Korku masalları anlatıyorlar.
İşte okyanus nerede bitiyor onu gördüm diyen mi ararsınız?
İşte aman tanrım korkunç deniz canavarlarıyla karşılaştım.
Kana susamış karıncalar.
Eciş bücüş insanlar Atlantis adasını gördüm ya da işte antik çağda bilinen dünyanın dışında olduğu düşündüğüm bir yer var.
Vineta kenti efsanevi orayı gördüm diyenler.
Böyle buraları görmüş gibi ballandıra ballandıra anlatıyorlar.
Bir de arkadaşlar 2 ila 4.
yüzyıla tarihlenen bir Roma güzergahı haritası var.
Haritanın boyunu söylüyorum sıkı tutunun 6,82 metre uzunluğunda bir harita.
Düşünsenize yanınızda bununla geziyorsunuz.
Biri de gelip size yol soruyor.
Kardeş şuraya nereden gidiliyor bilmiyorum.
6 metrelik haritayı açmam yani.
Düşünsenize o zamanın navigasyonu bu ne yapsın adamlar.
Ve uzun mesafelerde zenginlerin kullanmış olduğu yataklı at arabaları varmış.
Kölelerini, seyyar şapellerini, altın kaplarını da alıp yolculuklara çıkıyorlarmış genelde.
Hatta Roma İmparatoru Çılgın Neron daima bin kadar saltanat arabasıyla seyahat edermiş.
Bin kişi düşünebiliyor musunuz?
İkinci eşi Sabina ise ondan kalır bir yanı yok.
Her gün eşek sütü...
banyosu yapabilmek için 500 kadar eşeği arabalarının ardına takıp götürürmüş.
Bir de arkadaşlar Roma'da seyahat etmek öyle güvenli değil yani.
Hatta dünyanın pek çok yerinde o zamanlar seyahat güvenli değil.
Yolcular sürekli soyuluyor.
Arabalarını yağmalıyorlar. Hatta Felix Bulla diye bir çete var.
600 kişilik bir çete.
Düşünün işleri bu yani.
Denizlerde zaten korsanlar var.
Gemiyi bir bastıklarında işiniz bitti.
Mürettebatı ele geçiriyorlar.
Köle pazarlarında satıyorlar.
İşte gemideki malları yağmalıyorlar.
Çok kötü. Bir de günde ortalama 25 ila 60 kilometre dolaylarında bir seyir hızı var.
Düşünsenize ne kadar düşük.
18. yüzyıla kadar bu hızı aşamıyorlar.
Maksimum hızları bu. Yolculuk demek arkadaşlar uzun bir yürüyüş demek o zamanlar.
Hani yolculuktan kasıt araba değil yürüyüş olarak geliyor insanların aklına.
Herkesin at arabası yok takdir edersiniz ki.
Hatta bu at arabalarına binmenin erkekliği şanına yakışmayacağını düşünenler bile varmış bir zamanlar.
Erkek adam ata biner diyorlar.
Hatta 1588 yılında bir kont var arkadaşlar.
Erkekliğe yakışmayan bu tür araçların kullanılmasını faytona binmenin tembellik etmek ve ense yapmakla aynı anlama geldiğini söyleyerek yasaklamış.
Yüksek tabakadan insanlar yolcu arabasına ancak 16.
yüzyılda binmeye başlamışlar.
Ve 16. yüzyılda bile sadece eğlenmek ve gezme amaçlı gezen insanlara çok az rastlanıyormuş ve onlara kaçık gözüyle bakılıyormuş.
Neden? Çünkü arkadaşlar yolculuk etmek çok büyük bir eziyet.
Hatta o dönemde yazılan bir şiirde bakın ne diyor.
Ah yolculuk seni gidi çetin ceviz.
Karnıma giren bir ağrı gibisin.
Pireler nasıl da ısırıyor her yerimi.
Nasıl da sert çarşaplar.
Ah benim ahmak kafam.
Nereden çıktım ben bu yola?
Gerçekten böyle yazmış.
Tabii kral falansanız paranız bolsa seyahatte güzel arkadaşlar.
Kutsal Roma İmparatoru 1.
Maximilian 9 yıl boyunca hiç durmadan gezmiş.
Yaklaşık 1500 yer dolaşmış.
Fransa Kralı 9. Louis neredeyse bütün ömrünü yollayda harcamış.
Ve yanında 1000 kişilik mayetiyle beraber habire gezip durmuş.
Bir de bu insanlar misafir olarak ağırlandıkları yerlerde.
Düşünsenize yani kilerde hiçbir şey kalmıyormuş.
Her yeri talan ediyorlar. 1000 kişiyle gidilir mi misafirliğe evlerden ırak?
Ünlü latince bir gezgin şarkısında şöyle diyor.
Kaptansız bir gemi gibi uzak kıyılara seyahat ediyorum.
Havadaki bir kuş gibi memleketlerden geçiyorum demiş.
Ama ortaçağ insanının en büyük yolculuğu haç yolculuğu arkadaşlar.
Avrupa'nın her ülkesinden binlerce papaz, halktan kişiler, erkekler, kadınlar Kudüs'e gidiyorlar, Roma'ya, Loreto'ya yani Orta İtalya'ya ve Kuzeybatı İspanya'daki Santiago de Compostela'ya giden
hacılar var. Tövbe etme amaçlı gidiyorlar.
Daha sonra haçlı seferlerini peşine takılıyorlar.
Güya münafıkların elinden kurtarma amacıyla kutsal kentleri.
Ama buradakilerin çoğu macera peşinde.
Haç bahane. Tabi bu hacca gidilen şehirler de hacalar sayesinde köşeye dönüyorlar.
Özellikle Venedik.
Çünkü Venedik'te adım başı para.
Yani hacaların cebinden sürekli para çıkıyor.
Türkler zaten gelen hacaları korumak için para istiyorlarmış koruma amaçlı.
Her yere zaten giriş ücreti koymuşlar.
Kutsal sayılan bir şeria ırmağı var biliyorsunuz.
Orada işte şişeyle kutsal su satıyorlar.
O da paralı. Kutsal kemikler, dikenler, muskalar hepsi para.
13. yüzyıla baktığımız zaman dünyanın en ünlü seyahatnamelerinden biri olan Venedikli Marco Polo'nun gezileri çıkıyor karşımıza.
O uzak doğuya ve Pekin'e giden ilk Avrupalı uzun yıllar Çin'de yaşamıştır.
Venedikli bir tacirdir Marco Polo.
Ona zaten ayrı bir bölüm yapacağım.
Şimdi şöyle kısaca bahsedeyim.
Dünyanın çatısı olarak bilinen ve daha önce hiçbir Avrupalının ayak basmadığı bir yer var.
Pamir Yaylası. Oraya gitmiştir.
Ve bugün hala Marco Polo...
Kocaman koyunlar var arkadaşlar.
Onun adıyla anılıyor. Bunları anlatmıştır eserlerinde.
Kamul vahasından bahsetmiştir.
Oradaki sakinlerin yabancıları ayrılama şeklini anlatmıştır.
Bunu ben seneler önce öğrenmiştim ve çok şaşırmıştım.
Buradaki insanlar o kadar konuk severlermiş ki gelen misafirlere kendi eşlerini, kadınlarını ikram ederlermiş cinsel amaçla.
Çünkü yabancıları en güzel şekilde ağırlamanın, tanrılarının hoşuna gideceğini düşünüyorlarmış.
Marco Polo işte böyle şeyleri anlatıyor ilginç şeylere seyahat namelerinde.
O yüzden zaten çok ilgi görüyor.
Ama şunu da belirtmek isterim.
Çoğu uydurma arkadaşlar anlattığı şeylerin ki bizim de evliya çelebimiz böyledir.
Çoğu hikayesi uydurmadır maalesef.
Bir İspanyol atasözü der ki uzun yolculuklara çıkan kuyruklu yalanlarla eve döner.
Şimdi Marco Polo 24 yıldan fazla süren...
bir yolculuk yapıyor ve 1295 yılında Venedik'e ülkesine geri dönüyor.
Tabi üstü başı böyle lime lime olmuş perişan pecmürde bir halde geri dönüyor.
Kimse yüzüne bakmıyor arkadaşlar.
Sonra üzerinden ne zaman elmaslarını zümrütlerini çıkarıyor.
Bir anda tanıyorlar Marco Polo'yu yani paran yoksa seni hiç kimse tanımaz sözünü canlı canlı yaşamış anlattıklarına da inanmıyorlar zaten alay ediyorlar ama çoğu doğru çıkmış anlattıklarının Doğu
Asya hakkında uzak doğu kültürü hakkında vermiş olduğu bilgiler eşsiz bir kaynak hala kullanılıyor.
Gelelim İbni Batuta'ya arkadaşlar Arap gezgin İbni Batuta çok ünlü bir isim biliyorsunuz bu konuda seyahat etmek için seyahat edenlerden biri de o çeyrek asır boyunca İspanya, Hindistan
bu bölgelerde takılıyor.
Marco Polo'dan 3 kat daha fazla yer gezmiştir, görmüştür.
Öyle söylenir ama maalesef onun kadar ünlü değildir.
Yani Orta Afrika ve Güney Rusya'yı yürüyerek dolaştığı söylenir.
Öyle bir seyyah. Bu arada Christophe Colomb yolculuk planı yaparken Marco Polo'nun Çin'in hazineleri ve Japon yanığını altınları hakkında anlattıklarını düşünüyor.
Kafasında bunlar var. Böyle altın delisi bir insan zaten.
Marco Polo'nun Seyahatnamesi 1477 yılında basılıyor.
Onu okuyanların işte orada gördükleri zenginlikler iştahını kabartıyor tabii Marco Polo'nun anlattıkları.
Aslında Kolomb denize açılırken...
Baharat ve lüks malların olduğu, topraktan altın çıkarmayı umduğu zengin Hindistan'ı bulmayı amaçlamıştı.
Ama Hindistan'ı ararken yanlışlıkla biliyorsunuz Amerika'yı keşfetti, keşfetmez olaydı.
12 Ekim 1432 yılında sabah 2'de düz bir adanın kumsalını ilk gören kişi gemi tayfasından Rodrigo de Tiriano oldu.
Kara göründü diye bağırmış ilk başta gün ağarırken.
Konop ve mürettebatı yerlilerin o merak dolu hayretli bakışları arası.
adaya ayak basıyorlar.
Bahama adalarını San Salvador adı altında İspanyol egemenliği altına alıyor Christophe Colomb.
28 Ekim'de de zaten Küba'yı keşfetmiştir ve seyir defterine burada sonsuza dek yaşamak isterdim diye not düşmüş.
Bu arada arkadaşlar Colomb'dan önce 11.
yüzyılda Amerika'ya zaten Vikingler bir sefer yapıyor.
Leif Eriksson adında İzlandalı Viking bir kaşif var.
Amerika'ya ayak basan ilk Avrupalı odur.
Sömürgeciliğin Kaşifi ise Christoph Kolob'dur arkadaşlar.
Ve aynı zamanda Hristiyanlığı da yaymaya çalışmıştır.
Bir misyonerdir. Oldukça dindar olduğunu görüyoruz.
Onun seyir defterini okurken ama nasıl bir dindarlık tartışılır.
Yerliler de Kızılderililer arkadaşlar.
Amerikan yerlileri. Mekanın sahibi onlar.
Ve Kolob biliyorsunuz keşfettiği yerin Amerika olduğunu zannediyor.
14 sene boyunca anlamıyor.
Ve 4 kere sefer yaptıktan sonra jetonu düşüyor.
Halbuki Marco Polo seyahatnamesine zaten...
Burada yaşayanlar çırılçıplaklar ve henüz avcı toplayıcı insanlar dememiştir yani.
Dokumacılığı biliyorlar, hayvancılık, tarım bunları biliyorlar diyor Marco Polo.
Nasıl anlamadı acaba?
Yerliler de onların gökten geldiğini düşünüyorlar.
Hani kutsal olduklarını düşünüyorlar.
Yazık ya yani silah nedir bilmiyorlarmış düşünsenize.
Hiçbir şeyleri yok ve Kolom sivri uçlu işte değneklerden başka hiçbir şeyleri yok diye de not düşmüş.
Kolom bunu tek derdi zaten altın bulmak, zenginleşmek.
Christophe Colomb seyir defterine şöyle bir not düşmüş.
Ha bir teste su vermişler ha altın vermişler.
İkisi de onlar için bir diye not düşmüş.
Çünkü yerliler altının değerini, önemini bilmiyorlar.
Ne istese veriyorlar.
Çok da saflar, masumlar.
Bir de şöyle demiş Christophe Colomb.
Bunlar buyruk almaya, çalışmaya, ekip biçmeye, yararlı olabilecek her şeyi yapmaya yatkın insanlar.
Kentler kurdurabiliriz onlara.
Bakın kölecilik.
Bir de dinleri yok ya bu insanların.
Christophe Colomb bir misyoner aynı zamanda.
Bunları diyor Hristiyanlaştırabiliriz.
Colomb'u neden sevmiyorsun Merve demiştiniz.
Nasıl seveyim ayrı bölüm yaparım belki daha sonra ona.
Christophe Colomb ve ekibi daha sonra sömürge kuracakları Haiti adasına ulaşıyor ve Colomb'un keşifleri coğrafi keşifler çağını başlatıyor.
1522'de Magellan dünyanın etrafında dolaşan ilk keşif oldu biliyorsunuz.
Sonra zaten işte köle ticareti bilmem ne başladı.
16. yüzyılda aydınların yolculukları artık ön plana çıkıyor.
Hümanistlerin çıkmış olduğu yolculuklar düşünce hareketlerinin ortaya çıkmasını sağlıyor bunlar.
Hatta bir hümanist şöyle demiş.
Basit ve dar görüşlü kişiler memleketlerinden hiçbir yere kımıldamaz.
Yüce ruhlu insanlarsa seyahat eder demiş.
Dolar ne kadar haberin var mı?
Ey hümanist!
Dolar bu kadar yüksek olmasaydı biz de yüce ruhlu insanlar olabilirdik.
Erasmus da diyor ki bir dünya vatandaşı olmak istiyorum.
Her yer benim evim olsun.
Her yerde seyahat edebileyim diyor.
Gerçekten çok ütöpük bir hayaldir benim için de bu.
17. yüzyıla geldiğimizde ise Lamode olmak isteyen herkes seyahate çıkmak, kibirli bir ifade takınmak, rahatsız arabalardan şikayet etmek, sert yataklardan, kötü şaraplardan şikayet
ederek yolculuklarını ayrıntılarıyla anlatıyorlar.
Artık bu bir zorunluluk gibi bir şey.
Seyahat etmek güzel bir şey.
Yolculuk artık mevki sahibi kişilerin eğitim ve eğlence programlarının bir parçası haline gelmiş durumda.
Herkes seyahatin soylu faydalarını vurguluyor.
Kimse işte ev kuşu koltuk bekçisi olmak falan istemiyor.
17. yüzyıldan kalma bir gezi yazısında yolculara şöyle bir tavsiye verilmiş arkadaşlar.
Yabancı bir yatakta yatacaksan yatak çarşaflarının köşelerine birer eşek kulağı yapmayı unutma.
Eğer kulaklar dik durursa çarşaflar yeni ve temiz demektir.
Çarşaflar temiz değilse zaten üstünü çıkartmadan yatmalısın.
Dünyaca ünlü deneme yazarı Montaigne seyahat biçimini şöyle belirtiyor.
Bence çok haklı. Bedenimin yapısı öyle özgür, zevklerim o kadar çok yönlü ki ancak bu kadar olur.
Bir ulusun geleneklerinin ve yaşam biçimlerinin diğerlerinden farklı olması bunun eğlenceli yönleri dışında beni ilgilendirmiyor.
Her adetin bir nedeni var.
Fransa dışında bulunduğumda ve bana olabildiğince nazik davranmak isteyip de Fransız usulü yemek mi istediğimi sordukları zaman her defasında alaylı sözler söyleyerek en fazla yabancının
oturduğu masaya geçtim.
Kendi adetlerine bunca aşık olan ve bunlarla örtüşmeyen her şeyden irkilen yurttaşlarımı her gördüğümde utanıyorum.
Köylerinin sınırından dışarıya çıkar çıkmaz sudan çıkmış balığa dönüyorlar.
Nereye giderlerse gitsinler, gelenek ve göreneklerine bağlı kalıyorlar.
Yabancı adetlerden iğreniyorlar.
Macaristan'da bir hemşerileriyle karşılaşınca çok sevinmiş gibi yapıyorlar.
Çünkü çoğu tekrar eve dönmek için seyahate çıkıyor.
Suskun ve ketun bir çok bilmişliğe bürünerek seyahat ediyorlar.
Yabancı bir hava kapmamaya özen gösteriyorlar.
Demiş Montaigne, sizce de haklı değil mi?
Bu eleştirdiği şeyi ben de yapmıştım.
Fransa'da bir süre sonra Türk restoranı aramıştık.
Çölde vaha bulmuş gibi olmuştuk hatta.
Ama şimdiki aklım olsa bunu gerçekten yapmam yapmıyorum hatta.
Ya da demiş ya kendi adetlerine uymayan bir şey gördükleri zaman irkiliyorlar demiş.
Bunu da yapmamak lazım. Bazı gezginler var hani izliyorum.
Yani gerçekten mimik oynamıyor suratlarına.
Ne görürse görsünler gayet sakinler.
Ben de burada onları izlerken ekranın başında gözlerimi kocaman açmışım.
Elim ağzında izliyorum ya.
Geçen gün elim ağzıma koymuşum.
der gibi izliyorum böyle. O kadar hayretler içindeyim.
Gerçekten gezi, seyahat bence Montaigne'in dediği gibi olmalı.
Siz ne düşünüyorsunuz? Bir zamanlar sosyetenin buluşma yerlerinden biri kaplıcalarmış arkadaşlar.
Daha önce de hamamları anlatmıştım size.
Orada da böyle bir sosyal buluşma yapılıyor.
Kaplıcalar işte imparatorlar gidiyor.
Krallar, asilzadeler, sanatçılar.
Onların da en sevdiği yerlerden biri.
Soyluların da tabii. Bir de şimdi böyle seyahate çıkanların arkasından su döküp işte Allah kazadan beladan korusun denilir ya.
18. yüzyılda iyi şanslar anlamına gelen boynun bacağın kırılsın deniliyormuş.
Şakaya bakın. Şakomatikler.
Bir de yolda arabanız çamura saplandıysa zaten vay halinize.
Neden yolculuk yapmak istemiyorlar?
Eziyetli dedim ya. Onun sebeplerinden biri de bu.
Çünkü yollar çok kötü arkadaşlar.
Yağmur yağdığı zaman zaten çamur oluyor her yer.
Arabalar çamura saplanıyor, devriliyor.
Düşünsenize içinde. soylular var yani o kıyafetlerini hayal edin ve arabadaki herkes iniyor arabayı kurtarmak için.
Herkesin üstü çamurlara beleniyor.
İnsanlar yolculuğa çıkmadan önce vasiyetlerini bile yazıyorlarmış bir zamanlar.
Fransa'dan yola çıkan bir geminin Çin'e varışı 650 gün sürüyormuş arkadaşlar.
650 gün inanabiliyor musunuz?
Bir de geri dönmeye kalksa 4 sene ya gidiş geliş.
Peru'ya gitmeye kalksa 3-4 sene sürüyor ki Amerika'ya gidenleri çoğu onda biri.
Hedeflerine varamıyorlar.
Yolda telef oluyorlar. O yüzden bir deniz yolculuğundan belirsiz bir şey yok o zamanlar.
İtalya ise geçmişte de en çok seyahat edilmek istenen beğenilen ülkelerin arasında yer alıyor.
Ve bilirsiniz tüm yollar Roma'ya çıkar derler.
1690 yılında bir vaka nüviz Avrupa bir yüzükse eğer İtalya ortasındaki elmastır demiş.
İtalya gerçekten benim de hayatımda gördüğüm en güzel ülkeydi.
Açık hava müzesi gibi bir yer.
Göte de bayılmış İtalya'ya.
İşte ressam Moller takma adıyla gidiyor gezmeye.
Göte seyahat etmeyi çok seviyor.
Hatta kendisini bilinmeyene götüren bir kaçış olarak görüyor bunu.
Ruhsal bir yeniden doğuş.
Yaratıcılığın başlangıcı olarak görüyor ve diyor ki insan bir yere varmak için değil.
Seyahat etmek için seyahat eder diyor.
O da sanırım yolda olmayı daha çok sevenlerden biri.
18. yüzyılın sonlarında ise insanlarda bir doğa aşkı başlıyor.
O yüzden İsviçre en sevilen doğa lokasyonlarından biri oluyor.
Goethe zaten buraya hayran kalmıştır.
Jean-Jacques Rousseau burayı baya köpürtüyor.
Hatta bir kitabı var. Yeni Hello's diye bir kitap.
Bu romanından sonra insanlar iyice böyle doğa aşkına geliyor diyebilirim.
İsviçre gölleri, işte Alpleri...
dağlarının o nefes kesen güzelliği bunları anlatıyor ve insanlar büyüleniyor.
Ben de hala gidemedim gitmek istiyorum.
18. yüzyılın ortalarında ise deniz suyunun ve deniz yolculuklarının yararlı ve şifalı olduğu artık konuşulmaya başlanıyor, kanıtlanıyor.
Dr. Richard Russell dünyanın ilk plajını İngiltere Bryden'de açıyor.
Sonra burası dolup taşıyor ve 19.
yüzyılın başından itibaren Avrupa'da da artık sahillerde başka plajlar açılmaya başlanıyor arkadaşlar.
Yeni bir seyahat eğlencesi çıkıyor diyebiliriz.
Ve sonunda modern zamanlar, araba, gemi, uçak, tren gibi ulaşım araçlarının yaygınlaşmasıyla seyahat kültürü günümüzdeki şeklini alıyor.
Artık uzayda takılıyoruz zaten.
22. yüzyılda gerçekten artık uzay turistleri bence baya bir yaygınlaşacak.
Böyle ekmek almaya gider gibi uzaya gidecekler.
Biz görür müyüz bilmiyorum.
Murakami der ki dünyadaki 100 bin şehrin her birinde güneş benzersiz şekilde batıyor.
Sadece bir defa bile buna şahit olmak için seyahat etmeye değer.
O benzersiz şekilde batan güneşleri görmemizi diliyorum.
Hepinize bayramda iyi yolculuklar diliyorum, iyi bayramlar.
Mediamarkt Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu açıklamalardaki linkten.
Siz de kulaklıklardan akıllı saatlere, kameralardan akıllı telefonlara, tatilde size eşlik edecek teknolojilere kampanyalı fiyatlarla Mediamarkt mağazalarından ya da mediamarkt.com.tr adresi
üzerinden ulaşabilirsiniz.
Tatilde yapabileceklerini keşfetmenin MedyaMarkt'la tam zamanı.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
