
İstanbul Tarihi Yarımada Model Sergisi Hakkında detaylı bilgi almak için: https://www.miniaturk.com.tr/modelsergisi.html
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Farkındalık Defteri için: Tıklayın
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Bu bölüm "İstanbul Tarihi Yarımada Model Sergisi" hakkında reklam içerir*
Transkript
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ'nin katkılarıyla hazırlanan Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz ben Merve.
Bugün tarihimizdeki garip vakaları anlatacağım sizlere.
Günlerden cumartesi şöyle eğlenceli bir tarih içeriği iyi gider diye düşündüm.
Ama öncelikle dün 19 Mayıs Atatürk'ü anma Gençlik ve Spor Bayramı'ydı.
Atamızın doğum günü kabul ettiği, Türk Kurtuluş Savaşı'nın, milli mücadelemizin başladığı bu özel gün kutlu olsun arkadaşlar.
Ve 29 Mayıs'ta yaklaşıyor, çok az kaldı.
İstanbul'un fethinin 570.
yılını kutlayacağız bu sene.
29 Mayıs 1453'te biliyorsunuz ki Fatih Sultan Mehmet, biz toprakları değil gönülleri fethetmeye gidiyoruz diyerek İstanbul'u fethetmişti.
Şimdi tarihimizdeki garip vakalardan bahsedeceğimi söylemiştim.
Fatih Sultan Mehmet ile başlamak istiyorum.
İkinci kez tahta çıktığı zaman yıl 1451'di.
Ve o gece Fatih'in tahta çıktığı gece gökyüzünde bir kuyruklu yıldız görülüyor arkadaşlar.
Ve Papa o zaman bu yıldıza bakarak diyor ki Türk ve Müslüman dostu zındık yıldız olarak aforoz etmiştir kuyruklu yıldızı.
Tabi sonradan bu yıldızın Halley kuyruklu yıldızı olduğu öğreniliyor.
Ve yıllar yıllar sonra Balkan...
Harbi esnasında 1912'de Bulgarlar Çatalca'ya kadar ilerliyorlar ve yine gökyüzünde Halley Kuyruklu Yıldızı var ve kilisedeki rahipler diyorlar ki Türklerin uğurlu yıldızı görüldü.
Bulgarlar yine mağlup olacaklar diyorlar ve oluyorlar da Edirne'yi geri alıyoruz onlardan.
Halley Kuyruklu Yıldızı öyle çok sık görülen bir yıldız değil ve zaten tekrar 2062'de görüleceği söyleniyor şu anda ve dünyayı 75-76 yılda bir ziyaret eden bir yıldız.
Türklerin uğur yıldızı olarak bilinmesinin nedeni de budur.
Madem Fatih Sultan Mehmet ile başladık onun oğlu 2.
Bayezid ile devam edelim.
Galatasaray listesinde okuyanlar bilir ki Galatasaray Türkiye'nin en eski okuludur arkadaşlar.
Bugün Galatasaray diyoruz ama aslı Galatasaray'dır ve 1481'de 2.
Bayezid tarafından bir Enderun okulu olarak kurulmuştur aslında.
Yani devletin çeşitli kademelerine memur yetiştiren okuldur.
Şöyle de bir rivayet vardır.
O zamanlar Galata'nın arkasındaki sırtlar yani Beyoğlu muazzam bir ormanla kaplı bir alan.
Hatta Beyoğlu'nda avcılar gezer bu ormanda.
Ve bir kış sabahı Sultan Bayezid de burada avlanmaya çıkıyor.
Ve bugünkü bu Boğazkesen Caddesi var ya onun geçtiği vadede bir tipiye tutuluyor kar tipisine.
Ve sığınacak bir yer aramaya başlıyor.
Ve o sırada Gözüne böyle bacasından dumanlar tüten bir kulübe ilişiyor.
Hemen atını oraya sürüyor ve bu kulübenin kapısını çalıyor.
Kapıyı beyaz sakallı böyle nur yüzlü bir ihtiyar açıyor.
Buyurun padişahım diyerek Sultan Bayezid'i içeri davet ediyor.
Ve padişah içeri girince çok şaşırıyor.
Çünkü bu kulübenin her yeri gül saksılarıyla dolu.
Hepsi taze taze güller açmış.
Ve padişahın kulübesine misafir olarak gittiği kişi Münzevi bir derviş.
Saatlerce o kadar güzel sohbet ediyorlar ki Sultan Bayezid tam kalkacağı sırada gül baba benden ne istersin diye soruyor.
Derviş de diyor ki buraya bir mektep yaptır ve bu medresede de okuyup yetişenleri devlet hizmetinde kullan diyor.
Ve saraya dönen Bayezid hiç beklemeden bu müzevi dervişin dediğini yapmaları için tez elden emir veriyor.
İşte o okul Galatasaray Lisesi oluyor.
Sırada Bayezid'in oğlu Yavuz Sultan Selim var.
Yavuz Sultan Selim babasının zamanında Trabzon valisiydi bir dönem ve derviş kılığına girerek İran'a gidiyor vali olduğu dönemde.
Amacı da İran'ın durumunu görmek.
Tebriz'de bir handa kalmaya başlıyor.
Tabii kim olduğunu bilen yok.
Onun Yavuz Sultan Selim olduğunu hiç kimse bilmiyor.
Ve bu handa orada kalan kişilerle satranç oynamaya başlıyor.
Ve Yavuz Sultan Selim satrançta oldukça iyi.
Herkesi yeniyor. Tabii bu olay satranç meraklısı Şah İsmail'in kulağına gidiyor.
Hemen diyor huzuruma getirin benimle de oynayacak.
Sultan Selim ilk başta bilerek yeniliyor.
Ama sonra Şah İsmail'e şahmat ediyor.
Şah İsmail o kadar...
Sinirleniyor ki derviş kılığında göğsü çıplak bir şekilde karşısında oturan Sultan Selim'in göğsüne vuruyor ve diyor ki bire derbeder aşık hiç şah olanlar mat edilir mi?
Edebin yokmuş senin diyor ve Yavuz Sultan Selim'e bin altın hediye ediyor.
Tabii kim olduğunu bilmeden onu bir derviş zannediyor.
Yavuz Sultan Selim o bin altını alıyor ve kesesiyle beraber sarayın dışındaki bir taşın altına giderek gizlice gömüyor.
Ertesi gün Tebriz'den çıkıp İstanbul'a gidiyor.
Aradan yıllar yıllar geçiyor ve Yavuz Sultan Selim padişah oluyor.
Şah İsmail'le Çaldıran Muharebesi'nde karşılaşıyorlar ve Şah İsmail burada mağlup ediyor.
Tebriz'e gidiyor, Şah'ın sarayına kadar giriyor ve kapının eşiğindeki ağaya diyor ki Osman Ağa şu kapının eşiğinde Şah'ın ata bindiği taşın altında kendi elimle koyduğum bin
altın var. Helal maldır, senin olsun diyor.
Tabii herkes hayretler içerisinde.
Taşı gerçekten bir kaldırıyorlar.
Çürümüş bir kesenin içerisinde bin altın olduğu gibi duruyor.
Solakzade tarihinde geçer bu hadise.
Sırada Kanuni dönemi var.
Kanuni Sultan Süleyman şehzadelerini muhteşem bir düğünle sünnet ettiriyor.
Ve bundan kısa bir süre sonra da veziri Pargalı İbrahim Paşa oğlunu sünnet ettiriyor.
Ve bu düğünle de tabii ki Kanuni de davetli.
Bir ara Kanuni dönüp Pargalı'ya diyor ki söyle bakalım diyor senin törenin mi benimki mi daha muhteşem diye soruyor.
Tabi amacı övgüleri toplamak.
Pargalı da diyor ki elbette benim düğünüm sultanım.
Kanuni tabi baya şaşırıyor bu duydukları karşısında.
Sonra Pargalı hemen toparlıyor diyor ki sizin düğününüzün baş misafiri bendim.
Ama benim düğünümün baş misafiri bir cihan padişahı diyerek Kanuni'ye bu şekilde bir ittifak yapmıştır.
Kanuni dönemiyle başladık oradan devam edelim.
Kanuni'nin adının anlamı neden Kanuni?
Batı'da muhteşem Süleyman derler biliyorsunuz.
Biz Kanuni Sultan Süleyman diyoruz.
Çünkü adaletiyle meşhurdur.
Kanunlara uyar ve nitekim Osmanlı'nın en uzun süreli tahta kalan en büyük padişah kabul edilmiştir.
Ve Osmanlı'nın en zirve dönemidir kanuni dönemi.
Hem maddi hem manevi anlamda.
Peki nasıl bir adalet anlayışı bu?
Şöyle bir örnek vereyim. Bir gün bir kadı o zamanların hakimi yani şeri hakimi Kanuni'ye başvuruyor.
Diyor ki evim soyuldu diyor çok perişanım diyor hırsızın derhal yakalanmasını istiyorum diyor Kanuni'ye.
Kanuni de diyor ki bre kadı diyor bu nasıl bir uyku ki evin soyuluyor da hiç haberin olmuyor nasıl olmaz diyor.
Kadı da gayet sakin çok rahat bir şekilde şöyle cevap veriyor.
Çünkü diyor biz seni uyanık biliyorduk padişahım onun için bu kadar derin uyuduk diyor.
Ortam bir anda buz kesiyor ve Kanuni diyor ki haklısın kadı.
Ve bundan sonra o kadının bütün evinin masraflarını kendi cebinden ödemiştir.
Bir de Kanuni deyince aklımıza şu şarkı sözleri geliyor eminim.
Bu dünya ne sana ne de bana kalmaz.
Sultan Süleyman'a kalmadı böyle.
Hiçbir kitap yazmaz.
Sözleri Aysel Gürel'e aittir.
Ben Mabel Çiçeğim'den dinlemeyi çok severim.
Bu şarkının hikayesini de ayrı seviyorum.
Bunu da anlatmak isterim. Kanuni Sultan Süleyman'ın cenaze namazı tam üç defa kılınmıştır arkadaşlar.
İlk namazı Macaristan'da Zigetvar Kalesi'nin önündeki Türk ordugahında bulunan Otağ-ı Hümayun'da kılınmıştır.
Çünkü ölümü askerlerden saklanmıştır.
başın seyri değişmemesi için, askerlerin cesareti kırılmaması için 48 gün boyunca Kanuni'nin öldüğünü askerlerden saklamışlardır.
Hatta cenaze namazı kılındıktan sonra iç organları alınıp toprağa gömülüyor.
Bedeni de kokmaması için böyle çeşitli maddelerle kaplanarak böyle bir çeşit mumyalama yapılarak tabuta konulmuştur.
Hatta Hasan Adi'ye Kanuni'ye çok benzeyen birine onun giysilerini giydirerek orduyu selamlatmışlar.
İkinci namazda babasının cenazesi Belgrad.
karşılayan 2. Selim'in katılımıyla Belgrad sahrasında kılınmıştır ve bu cenaze namazına 25.000 kişinin katıldığı söylenir.
3. namaz ise artık İstanbul'da Süleymaniye caminin musalla taşının önünde kılınmıştır arkadaşlar ve bu cenaze namazına tüm İstanbul katılmıştır.
Süleymaniye'den Fatih'e kadar her yer insan seli hatta bu namazın 500 imamla kılındığı rivayet olunur.
İşte Asrın büyük şairi Baki de o meşhur Kanuni Mersiyesi'ni ilk defa bu cenaze töreninde okumuştur.
Ve Baki'yi dinleyenler o kadar çok ağlamışlar ki ve bence haklılar.
Kanuni Mersiyesi böyle her okuduğumda tüylerimi diken diken ediyor.
Biliyorsunuz Kanuni de çok güzel şiirler yazar, şairdir aynı zamanda.
Hatta mahlası da Muhibbi'dir.
Çok severim ben bu mahlası.
Muhibbi, sevgi duyan, dost kişi, muhabbeti bol olan kişi demektir.
Aşk, muhabbet hissi demektir.
Çok anlamlı. Kanuni'nin Muhibbi mahlasıyla yazdığı şiirleri mutlaka okuyun derim.
Hatta en meşhurlarından biri mutlaka bunu işitmişsinizdir.
Bu ne güzellik, bu ne yüz, bu ne kokudur.
Aklım saçının kokusuyla doludur.
Muhibbi ansızın divane oldu.
Bu ne aşk, bu ne dert, bu ne huydur diye bir şiiri vardır Kanuni'nin.
Bir de şu var arkadaşlar bunu çok severim.
Gamına gamlanıp olma mahzun demine demlenip olma mağrur.
Neden baki ne gam baki der muhibbi.
Baki de kalıcı sonsuz anlamındadır arkadaşlar.
Şair Baki ile Kanuni'nin muhabbetini de anlatmak istiyorum.
Kanuni Baki'nin kasidelerini çok beğeniyor.
Onu himayesine alıyor.
Ama sonra Baki'nin böyle onun hakkında ileri geri konuştuğunu duyduktan sonra çok üzülüyor.
Ve onu bir şiiriyle sürgüne gönderiyor.
Ama Baki bu sürgünü bir şiiriyle yenmiştir ve affedilmiştir arkadaşlar.
Bu şiirinde Baki Kanuni'ye şöyle seslenir.
Öldürse ey Baki.
Değildir mülkü cihan Süleyman'a baki.
Buna çarkı felek derler.
Ne sen baki ne ben baki.
Yani diyor ki sen de ölümlüsün.
Bu dünya sana da kalmaz ey Sultan Süleyman demiş.
Ve Kanuni'nin cenazesinde okuduğu Mersiye'de tam olarak bu dünyanın hiç kimseye Sultan Süleyman'a bile kalmayacağını anlatır arkadaşlar.
Ve beni en çok etkileyen kısmı da şurasıdır.
Taze gül yaprağı gibi yüzünü yere koydu.
Zaman hazinedarı onu bir mücevher gibi kalbine koydu kısmı.
Çok etkileyici. Bir de şu kısım.
İnsan odur ki kalbi ayna gibi temiz olmalıdır.
Eğer insan isen göğsünde Kaplan kininin ne işi var diye sorar Baki.
Devamını kendiniz okuyun ve Baki'ye neden Sultanüşşuara yani Şairler Sultanı denildiğini göreceksiniz.
Bu tarihi hadiseleri anlatırken adeta zaman duruyormuş gibi oluyor.
Ama zamanın durduğu bir yer daha var.
Miniatürk, büyük ülkenin küçük bir modeli sloganıyla yola çıkan Miniatürk, 136 mimari eserin 1 bölü 25 oranında küçültülmüş miniatür modelleriyle ziyaretçilerine...
adeta Türkiye turu yaptırıyor.
İstanbul Tarihi Yarımada Model Sergisi Miniatürk'te ziyaretçilerini bekliyor arkadaşlar.
Miniatürk Türkiye'de daha önce görülmemiş boyutta hareketli bir model sergiyle buluştu.
İBB Kültür AŞ ve Modelport işbirliğinde hazırlanan İstanbul Tarihi Yarımada Model Sergisi 10 binden fazla figürün 1 bölü 87 oranında küçültülmüş haliyle ziyaretçilerini
karşılıyor. Medeniyetlerin başkenti, dünyanın en eski yerleşim bölgelerinden olan Tarihi Yarımada'nın 1600'lü yıllardan 19.
yüzyıla uzanan hikayesi aslına sadık kalınarak modellendirildi.
Tarihi kaynaklar ışığında 5 yılda geliştirilen İstanbul Tarihi Yarımada model sergisi, 400 bin metrekarelik alanda var olan yapıları, Sosyal hayatı ve tarihe geçen olayları
400 yıl önceki haliyle tekrar canlandırıyor.
10 binden fazla figür, 50 bin led ışığı ile tarih günümüzde taşındı.
Dünyada ilk kez kültür, sanat ve eğitimi birleştiren devasa model sergisi.
10 bin figür ve 50 bin led ışığı, yüzlerce insan, at arabası, yangınlar, meşaleler ve dumanları tüten bacalar gibi hareketli figürlerle tarihi günümüzde taşıyor.
Tarihi olaylar, sesler eşliğinde bu sergide hareketlendirilmiş.
Yeniçeri isyanları, at arabaları, yangınlar, ezan, mehter.
Marşı gibi orijinal seslerle her noktası tarihi kaynaklardan esinlenerek modellendirilen yüzlerce sahne ziyaretçilerini adeta tarihte yolculuğa çıkarıyor.
Minya Türk tarih meraklılarına yepyeni bir kapı aralıyor.
16. yüzyılda özel günlerin düzenlendiği At Meydanı'ndan Osmanlı Devleti'nin ilk kurumsal para basım tesisi olan Darphane-i Amire'ye 200 binden fazla izdikçinisinin süslediği Sultanahmet
Camisi'nden bir zamanlar fillerin beslendiği rivayet edilen Topkapı Sarayı, Fil Bahçesi'ne kadar her detayın titizlikle konumlandırıldığı İstanbul Tarihi Yarımada model sergisiyle kültürel
mirasımızın ve tarihsel birikimimizin yansıması Minya Türk'te tarih meraklılarıyla buluşuyor.
Sergiyi gezen ziyaretçilere, ölçeklendirilen sahneler ve yapılarla ilgili 7 dilde bilgi sunan interaktif ekranlar eşlik ediyor.
Serginin yapım aşamasından kesitlerde ekranlara yansıyor.
Minya Türk'ün giriş bölümünde konumlandırılan İstanbul Tarihi Yarımada model sergisi ayrıca 3 boyutlu mapping gösterisiyle ziyaretçilerine sıra dışı bir deneyim sunuyor.
Miniatürk her gün 09.00 ve 19.00 saatleri arasında ziyarete açık tüm kültür ve sanatseverlere duyurulur.
Devam ediyorum şimdi Osmanlı'da donanmadan bahsedeceğim sizlere.
Osmanlı donanmasında maymunlar olduğunu biliyor muydunuz diye sormak istiyorum.
Şimdi maymunlar çok uzağa görebildikleri için herhangi bir tehlike anında haber verebiliyorlarmış ve bu yüzden gemilerin serenlerinde gözcülük yaptıkları söyleniyor.
Ve Osmanlılar özellikle 2.
Bayezid sonrasında Sonrası gemicilik sanatıyla, deniz seferlerinin incelikleriyle daha çok böyle haşır neşir olmuşlardır.
Ve o süreçte maymunların bu yeteneğinden faydalanmışlardır.
Yani aslında maymunları bir nevi dürbün, teleskop niyetine kullanmışlardır.
Kuzey Afrika'dan getiriyorlar, eğitiyorlar ve birlikte savaşa çıkıyorlar.
İstanbul'da bütün gemici ihtiyaçların satıldığı yerlerde artık bu eğitimli maymunlar da satılmaya başlanmış o dönem.
Molla Abdülkerim Efendi diye birisi var.
Üçüncü Murat'ın hocası olduğu söyleniyor.
Rumeli kaz askeri. Baya böyle tutucu bir adammış.
Çok da sinirli bir adammış.
Bir gün bir kitapta şöyle bir şey okuyor.
Maymun cinselliğe alet olur.
Bunu okuduktan sonra sinirden ateş kesiliyor ve hemen arkasında binlerce insanı toplayarak azap kapı çarşısına gidiyor ve maymuncu dükkanlarını basıyorlar.
Ne kadar maymun varsa yakalatıp hepsini idam ettirmiş.
Ve maymun idamı yanlış duymadınız.
O olaydan sonra da o hocaya maymun keş imam denilmiş zaten.
Bence tarihimizin en garip vakalarından biri diye düşünüyorum.
Bir başka hayvanla devam ediyorum.
Kutsal sayılan önemli bir hayvan.
Tabii ki at. Tanzimattan önceki devirde İstanbul'da padişahtan başka sadece 3 kişi eğerle ata binebiliyor veya atla arabaya binme şansına sahip.
Biri Şeyhülislam, Rumeli kaz askeri ve Anadolu kaz askeri.
Vezirler böyle devlet ricali ve zata mahsus bir imtiyaz ile binebiliyorlar düşünün yani.
Hatta 17. yüzyılın ilk yıllarına kadar ricalden sayılmayan memurlar, serveti her ne olursa olsun halk büyük şehir için.
İçerisinde ata binemezmiş.
Sıradan vatandaşlar sadece eşeğe binebiliyorlar.
Neden? Çünkü Türklerde at çok önemli.
Osmanlı'da soyluluk simgesi.
Hatta bu at meselesini nasıl bir titizlikle uyguladıklarını şöyle anlatayım sizlere.
1598'lerde yaşı 70'i aşmış olan çok önemli bir yazar var.
Hakani Mehmet Bey diye.
Hilye'yi Peygamber adlı eseri çok beğeniliyor.
Hatta Saray Erkanı bu eserinden dolayı ona bir ödül vermek istiyorlar.
O da diyor ki hani görev yaptığı yer.
ile evinin arası çok uzakmış.
Artık diyor çok yaşlandım.
Her gün o yolu gidip gelmem çok zor oluyor.
Eğer diyor müsaade buyurursanız ben de atla gelip gitsem diyor ama onun rütbesinde olan bir memurun ata binmesi yasak olduğu için maalesef izin verilmiyor.
Düzen kesinlikle bozulmuyor.
Yazara görev yerinin hemen yanından bir ev hediye etmişler ata binmemesi için.
Ama sonradan şehir içinde at yasağı tabii kalkmış.
Tarihimizde garip vakalar deyince eminim cellatları çok merak ettiniz.
Osmanlı döneminde cellatlar genellikle Hırvatlardan veya Çingenelerden seçiliyordu ve 15.
yüzyıldan itibaren artık onları görmeye başlıyoruz.
16. yüzyılda padişahın özel korumaları dilsizlermiş ve aynı zamanda cellatlık yapıyorlarmış.
İşitme engelli olanlar da cellatlık yapıyor bu arada çünkü mahkumların çığlıklarından etkilenmemeleri, merhamet duymamaları için bu şekilde seçiliyorlarmış.
Hatta sıradan mahkumların cezalarını infaz eden cellatlarla devlet adamlarının ve önemli rütbedeki insanların cellatları ayrı.
Orada bile bir ayrım var.
Yüksek mertebeli olanları cellat başı infaz ediyor.
Üst düzey suçluların infazı esnasında da bostancı başı bulunuyormuş.
Güvenlik amiri gibi o dönemin.
Hatta idam fermanlarını da onlar okuyormuş.
Gülhane Parkı'nın bu sahile yakın kısmında bulunan Balıkhane Kasrı'na haklarında idam kararı verilenler getiriliyormuş ve 3 gün bu soğuk zindanda bekletiliyorlarmış.
Haklarında verilen karar Divan-ı Hümayun'da tekrar görüşülüp suçlarının sabit olduğu anlaşılınca 3.
gün artık idam ediliyorlarmış.
Neden 3 gün demiş olabilirsiniz?
Çünkü anlık bir öfkeye kapılmamak için, yanlış bir karar verilmesin diye pişman olunmaması için 3 günlük bir bekleme süreci var.
Ve bu üç günün sonunda zindanın demir kapısı açılıyor ve elinde bir tepsiyle bostancı başı görünüyor.
Ve tepside de bir kadeh şerbet oluyor arkadaşlar.
İşte bu şerbete ecel şerbeti deniliyor.
Eğer o şerbet beyazsa bu içerideki mahkumun affedildiğinin işaretidir.
Kırmızıysa idam edileceğinin işareti ve kızılcık şerbeti de budur arkadaşlar.
Sırada çok sevdiğim bir hadise var.
17. yüzyıl başlarında Hırvatistan'ın Nadin adlı kasabasında bir sancak beyi var arkadaşlar.
Ve bu sancak beyinin ahırında uşak olarak çalışan 13 yaşlarında öksüz bir çocuk var.
Herkes tarafından itilip kakılan zavallı bir çocuk.
Ve bir kış günü ayakları soğuktan donmak üzereyken bir kadın görüyor çocuğu ve çok acıyor.
Gidiyor ölen eşinin.
Ayakkabılarını bu çocuğa veriyor.
Tabi ayakkabılar kocaman oluyor ayaklarına ama olsun bir şekilde ayaklarını ısıtmayı başarıyor.
Derken bir gün Sancak Bey'inin konağına bir misafir geliyor.
Sarayın kapıcı başı yani bekçisi geliyor.
Ve orada konaklarken bu güzel çocukla karşılaşıyor ve zekasından çok etkileniyor.
Onu alıyor güzelce yıkıyor, giydiriyor, temizliyor ve İstanbul'a götürüp saraya veriyor.
Ender'in, Humayun çocuklarının arasına katıyor onu.
Ve çocuk o kadar güzel ki adını Yusuf koyuyorlar.
Nadinli Yusuf olarak anılmaya başlanıyor ve Nadinli Yusuf kısa bir süre içerisinde yükselerek kaptan paşa oluyor.
Derken bir gün Hırvatistan Nadin'e giden kaptan paşanın bir adamı sancak beyine mühürlü meşin bir torba veriyor.
Ve bu torbadan bir mektup çıkıyor.
Mektupta da şu satırlar yazıyor.
Falan yerde oturan Maria isminde dul bir kadın var.
Eğer sağ ise bu torba kendisine Sancak Bey'inin ve Nadine Kadısı'nın huzurunda verilecek ve bir senet düzenlenip bana gönderilecektir deniliyor.
Neyse arıyorlar tarıyorlar kadını sağ bir şekilde buluyorlar ama çok yoksul düşmüş o esnada kadın.
Ve Sancak Bey'inin huzurunda yaşlı kadına bu torba teslim ediliyor.
Ve torbanın içinden...
Bir çift kundura çıkıyor.
İçi ağzına kadar altınla dolu bir çift kundura.
Kadın tabi bu kunduraları tanıyor.
Kadının ölen eşine ait.
Ve mektupta da şöyle yazıyor.
Anacığım bir kış günü donmuş çıplak ayaklarına bu kunduraları giydirdiğin kimsesiz çocuk ölünceye kadar seni asla unutmayacaktır.
İmza Kaptan Yusuf Paşa.
Çok güzel bir olay değil mi?
Gelelim Genç Osman'a.
Genç Osman'ın canına kıyanlar Yeniçeri Ocağı'nın 65.
taburundandır ve ihtilalden sonra bu 65.
tabur kaldırılmıştır.
Ve her ulüfe yani 3 ayda bir verilen maaşları var ya bu maaş dağıtılırken sıra 65.
tabura geldiği zaman adı 3 kez okunuyor ama hiç ses verilmiyor ve 3.
okunuşta Yeniçeri Başçavuşu yoktur diye seslenince 2.
avluyu dolduran Yeniçeriler Hep birazdan yok olsun diye bağırıyorlarmış ve bu gelenek yıllarca yıllarca sürmüştür.
Üzüldünüz. Şimdi komik bir vaka anlatmak istiyorum.
Osmanlı'da içki yasağının en fena dönemine gidiyoruz.
4. Murat dönemi tabii ki.
Ama kendisi de içkinin sebep olduğu hastalıktan vefat etmiştir.
Siroz olmuştur. O dönemde sarhoşların piri Bekir Mustafa diye bir adam var.
Bütün yasaklara rağmen içmeye devam ediyor.
Üsküdar iskelesinde de kayıkçılık yapar Bekir'i.
Onunla ilgili o dönemden kalma bir fıkra var, bir hadise var.
Şöyle, şimdi bir akşam 4.
Murat ve sadrazamı Bayram Paşa...
Sık değiştiriyorlar ve Üsküdar limanına geliyorlar.
Sarhoş Bekri'nin kayığına binmek istiyorlar.
Neyse anlaşıyorlar bir şekilde biniyorlar ve sahilden baya baya uzaklaştıktan sonra Bekri hemen testisini çıkarıyor ve içmeye başlıyor.
Sultan Murat da diyor ki uzat da diyor biraz ben içeyim baba diyor.
O da sen içemezsin oğlum diyor bu su değil rakı diyor.
Padişah diyor ki niye içmeyeyim?
Bekri de diyor ki sarhoş olursunuz.
Hem beni hem kendinizi yakarsınız.
Gerek yok diyor. Ama daha sonra ısrarlara dayanamıyor ve testiyi uzatıyor.
Derken o testi elden ele elden ele dolaşıyor ve içki bitiyor.
Tevdili kıyafette be Sultan Murat.
Diyor ki baba diyor sen hiç mi diyor padişahın yasağından korkmazsın.
Bekri de diyor ki korkuyorum ama diyor yani denizin ortasında padişah beni nereden görsün canım diyor.
Padişah da diyor ki ya ben diyor haber verirsem diyor.
Bekri de diyor ki veremezsin.
Birlikte kellemiz uçar hep beraber yanarız diyor.
Padişah diyor ki peki ya ben diyor padişahsam bu adam da diyor Sadrazam Bayrampaşa'ysa.
İşte o öyle deyince sarhoş Bekri Mustafa böyle kürekleri bırakıyor kahkahalarla gülmeye başlıyor.
Hay diyor köfte hor diyor ben demedim mi diyor sarhoş olursunuz kaldıramazsınız içkiyi diye diyor.
Şunun şurasında iki yudum rakı içtiniz biriniz diyor padişah ilan ettiniz kendinizi biriniz de vezir olmaya kalktınız diyor.
Biraz da garip yasaklardan bahsetmek istiyorum.
Tanzimat'a kadar memleketimizde uygulanmış eski yasaklardan biri, çarşıdaki hamamlara giden gayrimüslimlerin nalın yani bir çeşit takunya giymekten men edilmiş olmaları.
Müslümanlarla gayrimüslimleri ayırt etmek için böyle bir uygulamaya gitmişler.
Hatta gayrimüslimlere verilen peştemallere alameti farika olarak demir bir halka takılıyormuş o zamanlar.
Sırada ateşten dilekçeler var.
17. yüzyılın ikinci yarısında görülen haksızlık ve zulümleri direkt böyle padişaha çıkıp şikayet etmek isteyen halkın başvurduğu bir çare bu ateşten dilekçeler.
Padişahın pencere önüne çıkmasını bekliyor halk ve o çıktığı anda hemen böyle kayıklarla denize açılıyorlar.
Adeta bir işaret fişeği gibi bir şey yapıyorlar.
Bir kabın içerisine saman, talaş, hasır parçalar artık ne buldularsa ziftli paçavralar koyuyorlar ve yakıyorlar bunu başlarının üzerine koyarak tutuyorlar.
Ve bu şu anlama geliyor.
Padişah'ın her taraftan gördüğüm haksızlık ve zulümden dolayı artık başımda ateş yanıyor bakın demekmiş bu.
Ve son ümidim sende sana sığınıyorum fakat beni senin yanına sokmuyorlar anlamına geliyormuş.
Ve bunu gören padişah derhal de bu o şikayetçiyi huzuruna getirip derdini dinliyormuş.
Şimdi sırada yalancı şahitlik var.
O dönemlerde yalancı şahitlere neler yapılıyormuş buna bakalım.
Yalancı şahitliği tespit edilen kişi kadının emriyle muhsırlar tarafından yani adli polis o zamanların uyuz bir eşeğe bindiriliyor ve suçunu bağıran tellağın eşliğinde bulunduğu
şehrin caddelerinde dolaştırılıyormuş saatlerce.
Ne kadar yüz kızartıcı değil mi?
Tabi bu halk arasında davalardaki o yalancı şahitler için geçerli.
Eğer devlet güvenliğini ilgilendiren bir olayda yalancı şahitlik tespit edildiyse tabi ki cezası çok daha ağırmış.
Sırada Osmanlı'daki ilginç vakıflar var.
Duyunca çok şaşıracaksınız.
Osmanlı'da sosyal yardımlaşmanın ve toplumsal bölüşümün en önemli kurumlarıdır vakıflar.
Mesela... Aç kalan kuşların beslenmesi vakfı var.
Hasta ve garip göçmen kuşların leyleklerin bakım ve tedavi edilmesi var.
Hamalların o sırtlarındaki yükleri üzerine koyup dinlendikten sonra kimsenin yardımına muhtaç olmadan tekrar sırtlanabilmeleri için mola taşlarının dikilmesi var.
Bayram günlerinde şehir ve kasabalarda top atılarak çocukların sevindirilmesi, çalışan kadınlara süt anne bulunması, haç yolunda parasız kalanlara para dağıtılması gibi çeşitli vakıflar varmış Osmanlı'da.
Bir de şöyle bir söylemi vardır eskilerin.
Ramazan geldi, hoş geldi.
Baklava, tepsi, hoş geldi derler.
Bunu aslında çocuklar Ramazanlarda eğlence olsun diye söylerlermiş.
Bir tekerlemeymiş Osmanlı zamanında.
Ramazanlarda saray tarafından her 10 yeniçeriye bir tepsi baklava hazırlanıyormuş.
Ve her tepsi için iki yeniçeri geliyormuş.
Ve gümüş tepsiler içerisindeki bu baklavaları alıp yeniçeri ocağına götürüyorlarmış.
Ertesi gün tepsiler üzerine bir işte bu peşkirle yani örtüyü...
ile saraya geri gönderiliyormuş.
Eğer baklava tepsileri boş gelirse bu iyi bir şey.
Yani padişah için şu anlama geliyor.
Ramazan hoş gelecek sizin için demekmiş.
Eğer tepsiler el değmeden gönderilmişse bu şu anlama geliyormuş.
Yeniçeri ocağı sizin yönetiminizden memnun değildir anlamına geliyormuş.
Tepkilerini bu şekilde ifade ediyorlarmış.
Gelelim Osmanlı'da dal kavukluk meselesine.
Oldukça meşhur da o dönemler bilirsiniz.
Tanzimat öncesi devirde dal kavukluk aslında bir esnaf zümresi ve dal kavukluk ne demek bilmeyenler için onu da söyleyelim.
Menfaati olan kişilere böyle makamlara karşı yaranmaya çalışanlar işte sarayda devlet erkanını gereksiz yere övenler, eğlendiren, nükteli sözlerle eğlendirenler.
Gereksiz yere övenler para karşılığında bugünün yalaka ve yağcısı dediğimiz insanlar diyebiliriz.
Hatta 1. Mahmut döneminde Topkapı Sarayı arşivinde bulunan dal kavutlara ait bir dilekçe var.
Çok enteresan bir dilekçe şöyle yazıyor.
Diyor ki dal kavuklar büyüklerin huzuruna geldikleri zaman Etek öperler ve oturacakları yer trabzanın yanındaki küçük minderdir.
Görevleri mekan sahibi olan kişinin mizac ve tabiatına uygun bir şekilde konuşmak, meclise neşe vermek, keder verici sözlerden sakınmak, Ve hane sahibi ne söylerse söylesin onu fevkalade
bir şekilde onaylamaktır.
Ve asla o kişinin aleyhine söz söylememektir.
Verilen bahşişi de gizlice almaktır.
Ve verilen paranın çokluğu ile meslektaşları arasında övünmemektir diye bir dilekçi arkadaşlar.
Bir de dal kavukluk tarifesi var.
Belirli ücretleri var dal kavukların.
Mesela dal kavuğun burnuna fiske vurmak 2 kuruşmuş.
Yüzünü tokatlamak 3 kuruşmuş.
Çıplak başına tokat atmak 45 kuruş.
Yüzünü mürekkeple karaya boyamak.
İşte merdivenden aşağı yuvarlamak atmak var elini ayağını açamayacağı şekilde bağlamak gibi gibi bunlardan ücret alırmış dal kavuklar yani dal kavukluk şaklabanlık maskaralık bunlar bir zamanlar
para karşılığı yapılan enteresan işlerden.
Devam edelim garip olaylara.
Meşrutiyetin ilanına kadar Bayezid yangın kulesinde gece gündüz nöbet bekleyen gözcüler varmış arkadaşlar ve bu gözcülerin başına kule ağası denilmiş.
Kule ağası gece gündüz böyle kulede yaşamak zorunda olduğu için mutlaka bekarlar arasından seçilirmiş ve geceleri böyle bir yerde yangın çıktığı zaman hemen nöbetçi ateşi görüyormuş ve görür görmez önce kule ağasını
uyandırıyormuş. Ama nasıl uyandırıyormuş?
Şöyle. Kalk ayağa diyormuş çocuğun oldu.
Ağada hemen soruyormuş kız mı oldu oğlan mı oldu diye.
Nöbetçi eğer ki kızın oldu derse yangın Üsküdar'da Boğaziçi veya Beyoğlu sırtlarında anlamına geliyormuş.
Erkek derse tarihi Yarımada'da yangın var anlamına geliyormuş.
Sırada hepimizin bildiği çok meşhur bir türkü var.
Üsküdar'a giderken aldı da bir yağmur.
Katibimin setresi uzun, eteği çamur.
Bunu duymuşsunuzdur. Devamını biliyor musunuz bilmiyorum ama şöyle.
Katip uykudan uyanmış, gözleri mahmur.
Katip benim ben katibin eline karışır.
Katibime setrede pantol ne güzel yaraşır.
Bu çok sevilen bir İstanbul türküsüdür.
Bunun hikayesini anlatayım.
Aslında bu türküde katibi övmekten ziyade yerme var, alay etme var.
Bu türkü için aslında yakışıklı bir katip hakkında yazıldığı söylenir.
Hani yıllardır bunu duyarız ama muhtemelen doğrusu bir İstanbul külhanesinin ağzından dökülen sözlerdir.
Bir genç kızın güzel bir katibe yazdığı değil.
Şöyle. Peki 2. Mahmud zamanında ordu Avrupalı kıyafetleriyle giydirilmişti hatırlarsanız ama sivil memurları serbest bırakmıştı giyim kuşam konusunda.
Daha sonra Abdülmecit zamanında bu zorunlu giyim İstanbul'daki katiplere kadar şart koşulmuştu ve yoksul orta sınıfa mensup memurlar da zorunlu olacak şekilde pantolon
giymeye, setre giymeye başladılar şalvar yerine.
İşte tutucular da bunları dillerine doluyorlar.
Gavur taklitçiliği yapıyorsunuz diyorlar.
Hatta pantolonla sokağa çıkmayı iç donuyla çıkmış sayıyorlar.
Hele hele böyle eli yüzü düzgün güzel kâtipler varsa onlar iyice dillere düşmüş pantolonlarından dolayı.
Bunların hepsi Kırım Savaşı döneminde yaşanıyor ve Kırım Harbi'nde mütefiklerimiz olan İngilizlerin ve Fransızların orduları İstanbul'dan geçiyorlar.
İngiliz ordusunun içerisinde de İskoçlar var arkadaşlar.
İskoçların meşhur Gaydaları ve pantolon yerine kısa etekleri var biliyorsunuz.
İskoçyalılar tabi İstanbulluların çok tuhafına gidiyor ve bu yabancı askerlere donsuz askerler lakabı takılıyor.
İskoç alayı doğuya doğru hareket ederken bir İskoçyalı besteci bu alay için özel bir marş besteliyor.
İşte bu marşın bestesi Katibim türküsünün nameleri ve bu İskoç alayı Selimiye kışlasında Üsküdar civarında bulunmuşlar bir süre.
İşte muhtemelen bu İstanbul külhanesi de bunlardan esinlenerek böyle bir türkü çıkarıyor ortaya.
Üsküdar'a giderken yani beste olarak donsuz askerler dedikleri İskoçyalıların marşını almıştır.
Ve 20. yüzyılın başlarında çalgılı küçük konsol saatleri çıkıyor ve bu saatler İskoçya'dan önce Türkiye'ye gelmiştir.
Hatta üretici fabrika bu güzel marşı da saatin nameleri arasına koymuştur.
Üsküdar'a gider iken saatler bu şekilde çok ünlenmiştir hatta.
Katibim Türküsü saat olarak bu şekilde büyük bir satış yapmıştır.
Ve daha sonra Katibim Türküsü'nü Yunanlılar, Makedonlar, Sırplar, Türkler bir türlü paylaşamamışlardır.
Bu şarkı kime ait diye bir belgeseli bile vardır.
bize ait olduğu düşünülen kısmını anlattım.
Devam edelim Cem Sultan'ın papağanını anlatayım sizlere.
Cem Sultan'ın ülkeden uzak kaldığı yıllarda hiç yanından ayırmadığı bir papağanı varmış ve sürekli Allah Cem Sultan'a yardım etsin dermiş bu papağan.
Cem Sultan öldükten sonra eşyaları İstanbul'a gönderiliyor ve o eşyaların arasında bu papağan da var.
Ve tabutu mezara taşınırken sürekli bu papağan Allah Cem Sultan'a yardım etsin deyip durmuş bütün cenaze boyunca.
Biraz da böyle aşk meşk flört meselelerine değinmek istiyorum.
gençler bir takım eşyaları kullanarak karşı taraf ile flörtleşiyorlarmış.
Mesela işte şemsiye kapalı bir şemsiyeye dayanan kız senin için aşkından ölüyorum demek istiyormuş karşı tarafa.
Ama sol ayağının üzerine meyilli böyle çapraz bir şekilde duruyorsa bu sana dost gözüyle arkadaş gözüyle bakıyorum anlamına geliyormuş.
Bir kadınla bir erkek dolaşırlarken eğer kadın şemsiyesini soldan sağa doğru çevirirse hadi artık gidelim anlamına geliyormuş.
Sağdan sola çevirirse biraz daha oturalım mı demek istermiş.
Eğer bir erkek kadına çok yaklaşmadan onun olduğu tarafa doğru şemsiyesini eğerse lüzumun yok istemem seni anlamına geliyormuş.
veya kadın tespih çevirirse seni parmağıma takmak bana kısmet olsun demekmiş.
Eğer o tespihi koparırsa sabrım kalmadı artık anlamına geliyormuş.
Bir de meşhur böyle mendil atma vardır bilirsiniz.
Sende gözüm var gibilerinden.
Mendille göz silmek mesela yanımdakiler anladı anlamına geliyormuş.
Kadın eğer erkek geçerken peçesini düzeltirse selam verme anlamına geliyormuş.
Erkek fesini birkaç kez kaldırıp kafasına koyarsa bu kadar naz yapma anlamına geliyormuş.
geliyormuş. Eski flörtleşme taktikleri bunlarmış.
Gelelim son bir tarihi hadiseye.
Eski zamanlarda Osmanlı padişahları cumadan döndükleri zaman saray halkı tarafından tiz perdeden söylenen şu sözlerle karşılanırlarmış.
Uğurun hayrola, yaşın uzun ola, yolun açık ola.
Saltanatına mağrur olma padişahım.
Senden büyük Allah var.
Sözleriyle karşılanırlarmış.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ'nin katkılarıyla hazırlanan Ortamlarda Satılacak Bilgi.
Hoşçakalın. Kendinize iyi bakın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
