
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Transkript
Merhabalar, ortamda satılacak bilgiye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugünkü konumuz biyografiyle alakalı, yani Stephen Zweig'den bahsedeceğim.
Aslında çok derin bir mevzu o yüzden hemen başlamak istiyorum.
Şimdi şöyle, kendisi 1920'lerin edebiyat peygamberi olarak kabul ediliyor ve eserleri 50 dile tercüme edilmiş ve Almanların en çok okunan yazarlarından birisi.
Hatta 1920 ve 30'larda en çok okunan yazarmış Stephen Zweig.
Günümüzde de Türkiye'de çok okunan yazarlardan birisi.
Seçme sebeplerinden biri buydu.
Çünkü bir yazarın hayatına vakıf olduğunuz zaman onu daha böyle...
anlamlı bir şekilde okuyacağınızı düşündüğüm için Stephen Zweig seçtim ama ben kendisinin biyografilerini çok seviyorum.
Kütüphaneme baktım ve 20 tane kitabını okumuşum.
2 tane de hakkında biyografi okumuşum.
Sevdiğim de bir yazar. Dedim ki neden Stephen Zweig ile ilgili bir şeyler yapmıyorum.
O yüzden açtım ve şu an konuşuyorum arkadaşlar.
Böyle tamamen doğaçlama biliş akışı halinde konuşmak istedim.
Böyle karşımda bir arkadaşım varmış gibi anlatacağım.
O yüzden böyle çok didaktik bir şeyler olmayacak.
Yani işte şurada şey oldu, şu tarihte böyle oldu falan demeyeceğim.
Tamamen işte ortamlarda satacağınız bilgilerden bahsedeceğim.
Hemen başlayalım o zaman.
Şimdi şöyle, Zweig'ın biyografilerini neden seviyorum?
Çünkü onun biyografilerini okurken çok fazla şey öğrendiğimi fark ettim.
İşte dönemin ulaşımı olsun, siyasi çevresi olsun vesaire, mimarisi, her şeyi öğrenebiliyorsunuz.
Yani bir taşla iki kuş vurmuş oluyorsunuz.
Pragmatik insanlar için süper kitapları var.
Onun dışında biyografilerini böyle şey gibi yazmıyor işte çok böyle didaktik bir şekilde yazmıyor da.
Şey biraz da böyle biyografi romans dediğimiz türde yazıyor.
Yani böyle daha okunabilir bir şekilde yazıyor.
Çünkü insanların böyle psikolojik tahlillerini yapıyor.
Bu Freud'la arkadaş olmasına bağlıyorum.
Ya da çok güzel bir şekilde fizyogonomisini veriyor diyebilirim.
Bu da Kasper Laventer'in torunu olmasına bağladığım bir durum yani.
Kendisi çok ünlü bir yüz bilimciydi Kasper Laventer.
Onun torunu olduğu için bence bu kadar net bir şekilde yani karşınızda tahayyül edecek kadar.
canlandırabileceğiniz kadar aklınızda çok net bir şekilde tahlil yapıyor ve insanları sunuyor size.
Bu açıdan da çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Ve biyografilere baktığımız zaman da Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Amerika'da 4800 biyografi yazılmıştı sanırım 4 sene içerisinde.
Çok büyük bir rakam yani ama bunlardan en büyük payını alanlardan birisi Zweig'ti.
Zweig'in eserleri her zaman çok fazla satıyor.
Şöyle ki ben Marie Antoinette'yi okumuştum en son.
Çok beğenmiştim. Tavsiye ediyorum.
Montaigne'i okudum. Erasmus'u okudum.
Gerçekten çok başarılı.
Siz de okuyabilirsiniz.
Bu arada Joseph Fouché biyografisi ile ilgili bir detay geldi aklıma.
Joseph Fouché yazdığı zaman İnsel yayın evine gönderiyor işte.
Çok ünlü bir yayın evi bu arada.
Çok ünlü isimlerin kitaplarını basan bir yayın evi.
Oraya gönderiyor ve diyor ki bunu sanırım kadınlar okumaz çünkü içinde aşk meşk yok çok da satacağını sanmıyorum diyor ama Josef Fusche bile çok fazla satıyor çok ilgi görüyor.
Böyle bir şey arkadaşlar yani biyografiyle ilgili söyleyeceklerim bunlar.
Şimdi doğumundan intihara giden süreçten biraz bahsetmek istiyorum.
Avusturya'da doğuyor 1881 yılında henüz Hitler tehlikesi gelmemiz çok ferah bir ortam var.
İşte Habsburg İmparatorluğu bin senedir hüküm sürüyor ve İşte elektrik bulunmuş, telgraf bulunmuş, telefon bulunmuş.
Gayet güzel her şey.
Ve bir Avusturya kronu sanırım bir altın değerinde o kadar yüksek.
Herkes önünü görecek kadar böyle ekonomik ve refah içerisinde yaşarken Zweig doğuyor.
Zweig'in doğduğu aileden biraz bahsedelim.
Yahudi bir aile biliyorsunuz.
Annesinin adı İda. Güney İtalyalı bir kadın.
Şimdi diyeceksiniz ki Zvayk'ın çocukluğu wow risottolarla falan geçmiştir.
Evet aynen öyle. Öyle bir çocukluğu var.
Annesi böyle şatafatı seven biraz lüks düşkünü ve anne tarafına baktığımız zaman işte bankerler, tüccarlar böyle biraz elit bir ailesi var annesinin.
Ama babası da Babası öyle değil.
Babasının aile tarafı öyle değil.
O yüzden de annesi biraz babasını hakir görüyor diyebilirim.
Zweig de bundan çok hoşlanmıyor.
Annesini böyle biraz züppe buluyor.
Babası tam tersi annesinin.
Babasının adı Moritz. Bir tekstil fabrikası var adamın.
Gayet zenginler ama adam hiç böyle şey değil yani.
Kendimi beğeneyim züppelik yapayım.
Çok mütevazı bir adam. İki dil biliyor.
Piyano çalabiliyor. Yani Zweig babasına bir tık daha yakın diyebilirim bu noktada.
Ve şöyle bir anısını hatırlıyorum okuduğum kitaptan.
Bir gün işte bir restoranta gidiyorlar ailece.
Çok pahalı bir restoran. Abisi var işte Alfred.
Alfred de bu arada şöyle bir çocuk.
İşte babacığım sen işte işini gücünü hallet.
Ben büyüyünce fabrikanın başına geçerim.
Diyen böyle hayırlı evlatlar vardır ya.
Onlardan Alfred. Nitekim de öyle oluyor zaten.
Alfred fabrikaları idare ediyor daha sonrasında.
Svayk ise böyle işte oğlum sen oku işte diyen.
Proje çocuk gibi diyebilirim Zweig için.
Ailesi onu biraz proje çocuk gibi yetiştiriyor.
Neyse işte Alfred, annesi İdeme, babası Moritz işte restorana gidiyorlar.
Zweig'ın da bir bakıcısı var yanında.
Zweig'ın hatırladığı şu yani diyor ki onlar beni tasarruf olsun diye böyle ucuz, kötü bir yerde yedirirlerdi.
Kendileri de lüks restoranlarda yemek yerlerdi diye.
Buna böyle çok işlenmiş. Nasıl işlenmesin değil mi?
Böyle bir hatırası var.
Alın bunu ortamda satın.
Şimdi şöyle eğitim hayatına biraz değinmek istiyorum.
Avusturya'daki eğitim hayatı oldukça katı.
Neden oldukça katı?
Çünkü bir ders saati 4-5 saat sürüyor.
Yani 4-5 saat ders mi olur?
Teneffüsün icatından haberleri yok adamların bence.
Şimdi diyeceksiniz ki ne yapar bir insan 4-5 saat derste?
Zweig mesela kitabının arasına Rilke kitabı koyup okuyan bir çocukmuş o dönem.
Rilke kitabı demişken şimdi Rilke'den biraz bahsedelim.
Rilke kim de Nietzsche'nin böyle aşkından deli olduğu Lusaleme vardı ya.
Hatırlarsınız. Luceleme'nin tek aşık olduğu adam Rilke.
Luceleme de bizim işte edebiyatımızın Tomris uyarı gibi.
Herkes ona aşık. Böyle inanılmaz bir kadın yani Luceleme.
Hemen bir parantez açıp burada bir kitap önerisi yapmak istiyorum.
Irvin Yalom'un Nietzsche Ağladığında kitabını okuyun.
Parantezi kapatıp devam ediyorum.
Evet. Rilke kitap.
Rilke şiirleri okuyor. İşte ona çok hayran.
Ve ileride de aynı ortamda çalışacaklar.
Savaşta ve arkadaş olacaklar.
Belki oraya gelirim unutmazsam az sonra.
Böyle bir çocuk arkadaşlar 4-5 saat eğitim görüyor.
İşte klasik Yunanca görüyorlar, Latince görüyorlar.
Bunu ben okuduktan sonra şey gelmişti aklıma.
İlber Ortaylı bir yayınında şöyle diyordu.
İşte klasik Yunanca okumalı çocuklar Latince falan diyordu bizler için yani.
Şu anki eğitim hayatta zaten bu çok ütopik bir şey.
Ben de şey demiştim o nasıl ya çok ütopik bir şey falan diye düşünürken.
Viyana'daki eğitimin böyle olduğunu gördüm ve bence gerçekten de böyle bir eğitim.
Evet katı ağa çok disipliner bir eğitim ama bence olması gereken de bu diye düşünüyorum.
Ki zaten böyle bir eğitim olmasa bu kadar adam çıkarmazlardı yani.
Mesela Freud da oradan çıktı, Zweig oradan çıktı, Mozart, Beethoven yani çok çok ünlü isimler var oradan çıkan.
Mesela Freud ile ilgili de aklıma şu geldi.
Düşüneceksiniz ki Zweig mi anlatıyorsun ne anlatıyorsun.
Ama bunu da bilin çünkü Freud'da da arkadaşlar.
Freud'un Viyana Çetesi diye bir grubu var.
Biyografisinde okumuştum. Viyana Çetesi diye bir grubu var.
Orada da bir karar alıyorlar.
İşte hep beraber Don Kişot eserini okuyacaklar.
Sörmantes'in o meşhur eserini.
Okuyorlar ama bir haz almıyorlar.
Daha fazlasını öğrenmek için İspanyolca öğreniyorlar.
Yani düşünebiliyor musunuz?
İspanyolcayı öyle bir öğreniyor ki Freud.
Sırf şey için Don Kişot için.
Sanırım Yaşar Kemal'in de böyle bazı.
bir hatırası vardı enteresan neyse dönelim zıvaykı 13 yaşına gidelim şimdi 13 yaşında ailesi zıvaykı diyor ki Oğlum çok kitap okuyorsun.
Git biraz sosyalleş. Şu parayı al da dans kursuna yazılıyor.
Sveit de parayı alıyor.
Ne yapıyor dersiniz? Gidiyor bir kitapçıya.
Parayı basıyor. Bütün kitapları alıp çıkıyor.
Yani dans kursu falan yok. Yok öyle bir şey.
Yani adamın ne olacağı belliymiş zaten.
Sonra 16 yaşındayken de yaptığı bir şey var.
Benim çok hoşuma gitmişti mesela bu.
Herman Bach diye çok ünlü bir yazar var.
Ona Loris takma adıyla resmen fake atmış adama.
Loris takma adıyla bir hikayesini gönderiyor.
Neyse Herman Bach bunu okuyor falan der.
Adam diyor ki wow işte bu kesinlikle Shakespeare'in kardeşi falan olmalı.
Ama bu bence olgun bir adam falan diye düşünüyor.
Sonra diyor ki hadi buluşalım.
Zweig'le buluşmak istiyor.
Neyse işte Avusturya'nın böyle çok ünlü kafeleri var.
Şimdi buradaki Starbucks'ta 4-5 saat oturup bir kahve alıp 4-5 saat oturup tipler gibi değil de böyle inanılmaz bir kültür ortamı var.
Yani gittiğiniz zaman çok ünlü bir yazarla oturup konuşabiliyorsunuz.
Bir kültür ortamı, böyle bir sanat ortamı var ve tartışabiliyorsunuz en önemlisi.
Tartışma ortamları diyebilirim.
Yani sizi daha entelektüel seviyeye çıkaracak bir ortam var o kafelerde.
Hermann Bach'la Zweig yani Loris orada buluşma kararı alıyorlar.
Hermann Bach kafasını bir çeviriyor.
Diyor ki ben Mustafa Zweig merhaba işte.
Ben 16 yaşında bir gencim falan.
Adam şok oluyor işte.
Böyle bir hikayesi var benim çok hoşuma gitmişti.
17 yaşına geldiğinde de bir sürü bir sürü kitap okumuş oluyor.
Böyle kütüphanesi kitaplarla dolu.
Bu arada her sabah derse geç kalıyor.
Kitap okumak için sabahlara kadar oturuyor.
Bizim Zülfü Livaneli'miz gibi işte yorganın içine girip el feneriyle kitap okuyan Zülfü Livaneli gibi derslere geç kalıyor.
Böyle bir okuma aşkı.
Bir de inanılmaz bir koleksiyoner arkadaşlar Zweig.
Zaten Yahudilerin çoğu bu koleksiyonerdir yani bilirsiniz belki.
Zweig de onlardan birisi.
4000 tane el yazması var.
Düşünebiliyor musunuz? 4000 adet el yazması.
Bunların arasında da bu el yazması hediye edenlerin arasında Rilke var, Freud var, Rus edebiyatının babalarından Gorki var.
Bu arada Gorki ile de şöyle bir hikayesi var.
Rusça bilmediği için Gorki ile mimikleriyle anlaşıyorlar.
Ve Gorki, Zweig'ın bir kitabını ön sözlü yazıyor.
Müthiş bir şey yani bu. Düşünsenize Gorki ön sözü yazıyor yani.
Ve ona el yazması hediye ediyor.
Müthiş yani bu. Benim çok hoşuma gitmiştir.
Onun dışında Thomas Mann var mesela.
Büyülü Dağ eserinden hatırlayanlar olacaktır Thomas Mann'ı.
Hatta Kafka'yı etkilemiştir Thomas Mann.
Hatta Orhan Pamuk'u da etkilemiştir.
Onun da bir el yazması eser hediye ettiğini hatırlıyorum.
Onun dışında Zweig'la ilgili başka ne var?
Hatırlayabildiklerimden. Başka ne var?
Başka ne var? Şöyle artık şeye geçebiliriz bence.
Üniversite hayatına baktığımız zaman da felsefe ve yazım bilimi okuyor.
Fakat babası okutuyor.
Yani felsefe okumasını babası istiyor.
Daha sonra işte üniversiteye yazılıyor.
Kaydını yaptırıyor. Fakat hiç gitmiyor.
Hemen işte Berlin'e gidiyor.
Berlin'de işte bir sene takılıyor kesiyor falan filan.
Berlin'de de genelde işte çok güzel kafeler var.
Oraya oturup işte hayat kadınları işte nasıl insanlar işte avukatlar bilmem neler işte homoseksüeller onları gözlemliyor ve aslında orada kitaplarına karakter
seçiyor diyebiliriz. Bu önemli bir nokta.
Ve ondan sonra da zaten şöyle bir olay oluyor.
Yazın hayatına baktığımız zaman şiire nasıl girdiğinden biraz bahsetmek istiyorum.
Şiiri aslında ilk başta şiirle başlıyor Zweig.
Yani şiir yazmaya başlıyor.
Şiirlerini de Hermann Hesse'ye ve Rilke'ye gönderiyor.
Yani Rilke'ye veriyor. Fakat onlar övüyor şiirlerini.
Gayet güzel olmuş falan diyor ama Zweig kendi şiirlerini beğenmiyor.
Diyor ki ben şiir için biraz ciddi kalıyorum falan deyip tercüme işine başlıyor.
Tercüme işine girme sebebi de şu.
Para kazanmak için değil zaten adam zengin.
Sırf kendini geliştirmek böyle dilinin ifade olanaklarını ileri götürmek için yapıyor.
Ve tercüme işini de bu şekilde yani bu şekilde tercümeler yapıyor.
Dili ilerlesin diye.
Daha sonra da dediğim gibi Berlin'den işte Berlin'de.
dolaşırken bir anda işte babasından bir mektup geliyor oğlum artık geri dön okulunu bitir vesaire derken Berlin'den Viyana'ya geri dönüyor okulunu bitiriyor doktorasını yapıyor al babacım diplomanı falan deyip yoluna devam ediyor ve
piyez yazmaya başlıyor piyez de çok önemli çünkü dönemin Viyana'sı inanılmaz bir sanat başkenti tiyatro, opera, müzik Bunlar çok önemli.
Hatta sokakta yürürken ne bileyim bir devlet başkanı geçse insanlar dönüp bakmıyor ama bir operet ne bileyim bir yazar bunlar geçtiği zaman inanılmaz derecede böyle etkilenip
çığlık çığlığa bağıranlar falan oluyor.
Öyle bir ortam var arkadaşlar ve bu ortamda da piyesi yazıyor adam.
Ve bu yazdığı piyesi de şunu anlıyor.
Ben diyor aslında iyi öykü yazabilirim ya falan diyor ve ilk tecrübe dediği kitabı da Yakıcı Sır.
Yakıcı Sır kitabını. Okuyanlar için hemen bir aklıma bir şey geldi yine.
Yakıcı Sır kitabında yani kitabı yayınlandıktan sonra işte filmi çekiliyor ve afişleri asılıyor bir sinema salonuna.
Daha sonra işte Gestapo'nun askerleri gezerken bir bakıyorlar Yahudiler işte birbirlerini dürtüp o afişi gösterip gülüyorlar.
Ve bunu gören Gestapo tabii ki sinirleniyorlar yani.
Ve Hitler'in de kulağına gidiyor bu.
Neyse o sırada da bir Yahudilerden şüpheleniyor.
Bir bina yakılıyor ve Yahudilerden şüpheleniliyor.
Hitler de aynı gün o yakıcı sırın filmini kaldırıyor.
Yayınlar kaldırıyor. Bence ilk öyküsü gibi değil yakacı sıra okuyanlar bilecektir.
Hiç ilk öyküsü gibi değil yani gayet iyi.
Sonra şunu söylemek istiyorum.
Zweig'le ilgili aklıma gelen evet.
İnanılmaz bir seyahatçi kendisi.
Seyahat etmeyi çok seviyor.
Ve bir Hindistan seyahatine çıkıyor.
Ve orada bir benliğinde bir dönüşüm geçiriyor.
Yani Hindistan'a gidip zaten dönüşmeyen yok herhalde.
O da geçiriyor.
Hatta şey işte bu Hintlilerin gözlerinden çok korkuyor.
Ya ne kadar korkunç bakışları var falan diyor.
Bence de öyle kesinlikle ama iyi ki de Hindistan'a gitmiş çünkü orada da Ölümsüz Kardeşin Gözleri öyküsünü yazıyor.
Yani Hindistan'dan gittikten sonra ve bence adalet üzerine yazılabilecek en güzel hikayelerden birisi.
Eğer okumadıysanız mutlaka okuyun.
Ben çok beğendim o hikayesini.
Yani keşke dedim ki hatta çok yine ütopik bir düşünce ama keşke biz de böyle bir şey deneyimleyebilseydik falan dedim.
Hindistan'dan sonra da New York'a gidiyor ve kendini böyle Amerikalıların arasında hiç şey moduna girmiyor yani.
Macera dolu Amerika kafasına girmiyor da acayip yalnız hissediyor Amerika'da kendini.
Çok üzülmüştüm orada ben böyle.
Daha sonra şimdi diyeceksiniz ki ya bu adamın hiç mi sevgilisi yok çok sıkıldık falan.
Biraz bize dedikodu anlat diyenler olabilir.
O zaman... Kısa
Şundan bahsedeyim. Şimdi Yakıcı Sır'dan bahsetmiştim ya az önce.
Yakıcı Sır okey çok bence ilk kitabı gibi değil yani.
Sanki daha böyle profesyonel yazılmış gibi.
Çünkü adam o sırada zaten Yakıcı Sır'ın alasını yaşıyor diyebilirim.
Çünkü Frederick diye bir kadınla tanışıyor.
Kadın evli ve iki çocuğu var.
Kitabı okuyanlar şu an bir aydınlanma yaşamış olabilir.
O zaman devam edelim.
Frederick ile nasıl bir ilişkisi var?
Biraz ondan bahsedelim. Şimdi Frederick çok böyle şey bir kadın.
Otoriter bir kadın ve Zweig'ı çekip çevirebilen bir kadın.
Şöyle tanışıyorlar yanlış hatırlamıyorsam.
Bir kafede otururken Zweig'ın yanına gidiyor.
Diyor ki ya ben de işte bir şeyler yazıp çiziyorum.
Biraz yazar olma adayı diyebilirim.
Ama işte kocam benimle hiç ilgilenmiyor.
Bir siz baksanız Stefan Zweig Bey falan diyor.
Derken bunlar işte bir ateş bacayı sarıyor ve aşık oluyorlar.
Frederick kocasından ayrılıp aslında Zweig'le beraber olmak istiyor ama Katolik olduğu için yeniden evlenmesi yasak.
Ve böyle gizli saklı görüşmeye başlıyorlar ve Zweig ona baş tavşan diyor.
Zweig'den bu söz yani Zweig ve bu baş tavşan çok kafamda oturmadı ama öyle diyormuş yani.
Neyse ama kadın bilmiyor ki Zweig'in bir sürü tavşanı var yani.
Neyse işte bunlar aşk yaşamaya başlıyorlar.
Zweig böyle gününü güne diyor işte günde iki kızla görüşüyor falan.
Çapkın bir adam yani.
Ve neyse işte ondan sonra da şey oluyor böyle dolu düzgün aşk yaşarken Alman İmparatorluğu Belçika'ya saldırıyor ve o sırada Zweig de Belçika'da.
Kendini böyle zar zor Almanya'ya atıyor resmen kaçıyor.
Viyana'da bir bakıyor böyle savaş ortamı var diye insanlar aşırı mutlular.
Evet mutlular yanlış duymadınız.
Savaş çığlıkları atıyor.
Hatta geçen bir belgesel isterken gördüm.
Gerçekten insanlar çok mutlu.
O savaş ilan ediliyor ya.
Bir insan niye savaş oluyor diye mutlu olur ya.
Çok garip gelmişti bana.
Zweig de böyle bir aa ne oluyor falan diyor.
İnsanlar ne kadar mutlu.
Hatta o sıralarda Kafka bile böyle gönüllü askerlik için kaydolma düşüncesinde yani.
Ve savaşa katılmak için böyle askerleri gıptayla bakıyor.
Postallarını bile hazırlıyor.
Kafka'dan bahsediyorum. Kafka gibi bir adam yani.
Bu beni de çok şaşırttı.
Gerçekten şaşırttı. Ama daha çok şaşırdığım bir şey olmuştu.
O da şu. Şimdi hepimiz Zweig'ı tanıyanlar hepimizde mi?
Savaş karşıtı olduğunu biliyoruz.
Humanist olduğunu biliyoruz.
Daha doğrusu ben öyle biliyordum.
Ama bu biyografisini okuduktan sonra şuna çok şaşırmıştım.
Zweig bu savaşlar çıktıktan sonra bir anda artık adamın psikolojisini bozuluyor.
Ne oluyor? Fransa'da ve İngiltere'deki dostlarına mektup yazıyor.
Fransa'daki dostu dediğimde bakın dostu diyorum.
Romain Roland yani dostuna bakın adamın.
Adamın dostları zaten hep böyle.
Ona bir mektup yazıyor.
Diyor ki artık sizinle dostluğum geride kaldı.
Sizinle oturan adam da ben değilim.
İşte varlığım tersine döndü.
İşte insan sadece neydi?
Kendi milletiyle benzerdir.
İnsan sadece kendi milletiyle benzerdir.
İşte ben Niyamalıyım falan kafasına giriyor.
Ve böyle bir mektup yazıp yolluyor saçma sapan.
Sonra Romain Roland da buna cevap veriyor.
Diyor ki ben de Avrupalıyım.
Ben de Avrupa'ya sizden daha bağlıyım.
Fransız bu arada Romain Roland. Ama arkadaşlarıma elveda demiyorum diyor.
Ve bu Zweig'ın bu satışına içerleniyor ve bu cevabı veriyor.
Savaş ortamına girelim.
Savaşta neler yaşanıyor? Savaşta Zweig Vian arşivinde görevli ve biraz muhbirlik yapıyor diyebilirim.
Ve arada da Galicia'ya gidip geliyor.
Ama şu geldi aklıma pardon.
Vian arşivinde görevliyken okey çok iyi.
İşte arşivde bir şeyler yazıp çiziyor falan.
Savaşı görünüyor zaten. Yanında kim var derseniz?
Rilke. Arşivde Rilke ile görevli.
Muhteşem bir şey bence bu. Ama daha sonra Rilke gidiyor.
nasıl gidiyor bilmiyorum ama Rilke gidiyor gitmeyi başarıyor ve Zweig yalnız kalıyor çok üzülüyor neyse o sırada diyorlar ki sen bize muhbirlik yap işte Galicia'ya git gel falan filan diyorlar Zweig de böyle çok işte elini
kolunu sallayarak her yere girip çıkıyor Galicia'ya gidiyor bu da aslında dönüm noktalarından birisi diyebilirim Galicia'ya gidip gelirken tren seferleriyle gidip geliyor bir papazla karşılaşıyor ve papaz ona diyor ki ben
67 yaşındayım ve birçok şey gördüm ama insanlığın Yani bu raddede bir cinayet işleyebileceğine asla inanmazdım diyor.
Ve daha sonra bu bir dönüm noktası okey.
Ondan sonra da trendeki yaralı askerleri görüyor.
İşte hızlı var ki yaralı askerleri görüyor ve diyor ki aman tanrım yani savaş.
Ne kadar anlamsız bir şey.
Çünkü gerçekten bence de öyle ya.
Şu an mesela savaş güzellemesi yapanları alıp bir savaş ortamına koysak.
Bombalar patlıyor işte insanların vücutları parçalanıyor vesaire.
Bunu gören bir insan nasıl savaşı güzelleyebilir ki?
Zweig de işte o askerleri gördükten sonra diyor ki ya uzaktan konuşmak başkaymış ama gözünün önünde cereyan eden olaylar.
bambaşka yani canlı kanlı görmek işte orada fikirleri böyle inanılmaz değişiyor ve bir anda savaş karşıt oluyor ciddi anlamda çünkü çok saçma olduğunu anlıyor ve bu dönüşümü görmek isteyenler için de mecburiyet
kitabını öneriyorum gerçekten o kitabı okursanız askerlikle ilgili yazılmış o askerlik psikolojisiyle ilgili yazılmış en iyi kitaplardan birisi hatta arkadaşımla çok kısa bir kitap bu okuduktan sonra
aşırı etkilenmiştik dedik ki nasıl ya bu kadar iyi bu kadar iyi nasıl tarif edebilir yaşamış gibi olduk o mecburiyet hissini bu kadar mı güzel anlatır ya bir insan ve daha sonra işte bu dediğim
gibi mektupları yazdığı için ne oluyor işte evet savaş güzellemesi yaptı bu kadar sonra askerleri gördü sonra ne oldu çok pişman oldu çok utandı Zweig ve arkadaşlar da tabii ki geri döndü ve Daha
sonra bu savaşın vehametinden uzaklaşmak için Zürich'e gidiyor.
1917 senesiydi galiba.
PS'leri oynuyor Zürich'te ve bayağı da ünleniyor işte Fızılay Kor'da.
Neyse sevgilisini de yanına alıp gidiyor.
1918'de de Viyana'ya beraber dönüyorlar ve bir ev alıyorlar.
Salzburg'da ev alıyorlar. Orası da Viyana'ya iki buçuk saat uzaklıktaydı galiba.
Fakat şöyle bir şey oluyor.
Ev alıyorlar ama... Kadın her şeyi hallediyor enteresan bir şekilde.
Frederick çok güçlü bir kadın zaten.
Böyle erkek gibi dediğimiz...
Erkek gibi derken şu anlamda işte çatı akar yapar öyle tipler vardır.
Öl tarzda yani. Nitekim de öyle yani.
İşte çatı işini yapıyor, elektrik işini yapıyor.
Her şeyi kadın hallediyor. Zweig hiçbir şey yapmıyor.
Zweig içeride oturup yazı yazıyor.
Yani tam delireceğiniz cinsten bir adam.
Hatta şey modunda böyle canım yansan çok güçlü bir kadınsın halledebilirsin diyen erkekler vardır ya.
Aynı onun gibi. Kadın da zaten ona Stephen Paşa diyor.
Yani bence daha düzgün bir tabir, daha doğru bir tabir olamazdı.
Stephen Paşa. Çok doğru.
Neyse 1920'lerde sanırım yasaklar kalkıyor ve evleniyorlar.
Frederick'le evleniyor.
Zaten Zweig'ın da bu edebiyat peygamberi demiştim ya işte bundan sonrası yani Frederick'den sonra işte bu 1920 sonrasında oluyor.
İşte çünkü şöyle bence o sırada Frederick onun bütün işlerini hallediyor ve onun daha böyle rahat rahat çalışmasını sağlıyor.
Ve o sıralarda da biyografi üzerine yoğunlaşıyor Zweig.
Amaç aslında ne biliyor musunuz?
O biyografileri yazmaktaki amacı.
O düşmanlıkların kalkması, o hümanist dünya görüşünden dolayı bu kadar biyografi yazıyor.
Neyse 33'e geldiğimiz zaman zaten Naziler zulmünü iyice ağırlaştırıyor.
Nazi zulmü çok ağırlaşıyor konuşamadım.
Ve Yahudilerin kitaplarını yapmaya başlıyorlar.
Hatta Stephen Zweig'in kitaplarını da alıp yakıyorlar.
Böyle birkaç tane de numune kalıyor.
Onları da alıp böyle zehir dolabı dedikleri bir dolap var.
Onun içinde kapatıyorlar ki bilim insanları incelesin diye.
Aslında böyle hakaret içerikli bir durum bu.
Ve Zweig gerçekten bu kadar okunan bir yazara bunun yapılması çok üzülüyor.
Ve daha sonra da Hitler zaten 34 yılında da evine baskın düzenletiyor ve Tarum ar ediyor evini.
Ve bunu görünce diyor ki tamam bitti artık benim ilişkim ülkemle bitti ve ben Paris'e gidiyorum.
Paris'e gidiyor. Ondan sonra İngiltere'ye gidiyor.
Paris demişken hemen aklıma şu geldi.
Paris'te Rodin'le tanışıyor.
Ünlü bir heykeltıraş biliyorsunuz.
Hatta korkunç ünlü yani.
Ünlü dememe gerek yok. Onunla tanışıyor.
Onunla da şöyle bir hikayesi var.
Rodin'in yanına gidiyor işte.
Tanıştırıyorlar Rodin'i ama Rodin hiç ilgilenmiyor Zweig'le.
Zweig orada bir köşede oturuyor garibim.
Onu izliyor. Çünkü inanılmaz hayran.
Neyse tam gidecek artık Zweig.
Rodin dönüyor. Ne kadar iyi bir adam olduğunu anlıyor Zweig'in o sırada ve diyor ki akşam birlikte yemek yiyelim mi karım sen ver.
Tamam diyor Zweig'den. Birlikte yemek yiyorlar akşam.
Sonra atölyede yemek yeniliyor sanırım.
Rodin dönüyor ve bir heykel yapmaya başlıyor sanırım.
Pardon pardon Rodin dönüp bir tane arkasında böyle çarşaf var kocaman onu bir indiriyor.
İnanılmaz bir heykel çıkıyor çarşafın altına ve Zweig o anda çığlık atıyor yani.
O kadar muhteşem bir şey çıkıyor ki içinden.
Çığlık atıyor. Ve sonra Rodin bir anda böyle heykel yapmaya girişiyor bir anda.
Ve aradan saatler geçiyor.
Zweig orada oturuyor.
Adamı unutmuş Rodin.
Arkasında adam oturuyor ve unutmuş yani.
Ve ondan sonra bir dönüyor.
Aa sen burada mıydın falan öyle.
Ve o anda Zweig evet saatlerce izlemiş orada ama başka birisi olsa şey yapar ya.
Hani bu adam da ne yapıyor beni burada unuttu falan der ama.
Zweig inanılmaz etkileniyor Rodin'den.
Diyor ki bu adamda nasıl bir ilham perisi var ki beni unuttu ya saatlerce beni unutacak kadar işini seviyor.
Demek ki benim de böyle yapmam gerekiyor diye Rodin'den ilham alıyor.
Neyse Paris'ten gidelim.
Nerede kalmıştım? Paris'ten İngiltere'ye gidiyor.
İngiltere'de de İngilizcesini ilerletmek için işte mahkemelere gidiyor, tiyatrolara gidiyor böyle daha düzgün bir telaffuz duymak için.
Çünkü diyor ki ya bu İngilizler hep siyaset konuşuyor bıktım artık ben bu şekilde öğrenemem.
En iyisi ben tiyatroya falan gideyim diyor ama çok daha öğrenemiyor açıkçası.
Bu arada eşi Frederick de böyle sık sık Londra'ya gidip geliyor evini ziyaret ediyor Svayk'ın ve o sırada da Svayk bir sekreter arıyor.
Çünkü çok yoğun bir yazın hayatı var.
Bir sekreter arıyor evet aklınıza Şener Şen'in o filmi gelsin şu anda.
Hani karısı geliyordu ne yapıyorsun sen işte yaz kızım falan diyordu ya aynen öyle bir olay yaşanıyor.
Frederic otel odasında Zweig'la sekreteri Lotte'yi basıyor işte.
Kadın zaten şüpheleniyor Frederick yani Lotte'yi hiç gözü tutmuyor diyor ki bu kadını işten atacaksın diyor Zubat diyor ki hayır canım dursun falan neyse işte basılıyorlar falan hatta sonra şey Frederick için şey demiştim ya inanılmaz
işte şey yapıyor inanılmaz demişim ya kadın da.
Yazar olma hevesinde ya.
Daha sonrasında günlüğüne şöyle bir şey yazıyor.
İnsanoğlunu hiç bu kadar telaşlı görmemiştim mi diyor.
Öyle bir şey diyor. Ben hem gülmüştüm böyle hem de üzülmüştüm yani.
Frederick için. Ama işte Frederick de kocasını aldatmıştı hatırlarsanız.
O da böyle bir şekilde aldatılarak yani bitti.
İlişkisi o şekilde bitti. Neyse Lotte de nasıl bir kadın biraz ondan bahsedeyim.
Şimdi şöyle Acımak diye bir kitabı var şu lafın Zuvaykın.
Hatta bu diğer hikayelerinden farklı uzun soluklu bir hikaye diyebileceğimiz en uzun kitabı hatta.
Oradaki Acımak kitabındaki ilham kaynağı olarak hani Lote'nin olduğu söyleniyor.
Orada işte hastalıklı bir kız var ya orada da Lote'den bahsettiği söyleniyor Zuvaykın.
Burada da aslında bu kitapta böyle çok fazla merhametin nelere yol açabileceği hani merhametten maraz doğar derler ya.
Burada da Bundan bahsediyor.
Yani Zweig'ın Lotte'ye hastalığından dolayı aslında biraz acıdığından bahsediyor diyebilirim.
Ve artık sona doğru gidelim.
İntarına doğru gidelim. İntihar şimdi eşi Lotte ile birlikte artık evleniyorlar zaten Lotte ile.
Lotte de Yahudi olduğu için onu da kurtarmak için çünkü başına bir iş gelecek.
Evleniyorlar Brezilya'ya yerleşiyorlar.
Orada öyle bir karşılanıyorlar ki sanki bir devlet başkanı gibi.
Ve Zweig artık 55 yaşında ama inanılmaz bir yaşlanma korkusu var Zweig'de.
Ve bu yaşlanma korkusundan dolayı aslında genç bir kadınla beraber oluyor.
Tamamen bununla alakalı aslında diyebilirim.
Tabi ki de Hitler'in Viyana'ya girmiş olması ve Viyana'yı almış olmasından sonra o göçmenlik psikolojisine girmesi de çabası.
Onun dışında inanılmaz derecede depresyona giren bir adam Zavallı.
Sürekli depresyona giriyor.
Bunlar onu aslında intihara sürüklüyor diyebilirim.
Yani bu kadar hızlı bir şekilde...
İntiharda sürüklenmesinin sebebi bu.
60 yaş gibi genç bir yaşta.
Şimdi diyeceksiniz neden maddi olarak güvence altında olan bir adam, edebi alanda da bu kadar başarılı olan bir adam neden intihar etsin ki diyeceksiniz.
Çünkü yaklaşan ihtiyarlık onu çok korkutuyordu.
Yani bu aslında dediğim gibi çok önemli bir sebep.
Şöyle ki... Bir de şunu söylemek istiyorum.
Zıvayka zaten bütün kitaplarında hemen hemen intihar güzellemesi yaptığını göreceksiniz.
Mesela Mürebbiye romanı, Firari kitabı, Amok Koşucusu, Bir Kadının 24 Saati, Acımak kitabı ve daha bence bir sürü kitabında vardır.
Ve her zaman bence bir yazar kendi içinde olmayan bir duyguyu bu kadar iştenlikle veremez.
Ama benim en net gözüme çarpanı da Montaigne'in biyografisini okurken oldu.
Hatta böyle bayağı bir altını çizmiştim.
İnsanın kendi isteğiyle ölümü en güzel ölümdür diyen Montaigne'i böyle güzellemişti.
Ve yaşam başkalarının iradesine ölüm ise kendi irademize bağlıdır demişti.
Bir de Kleist'le ilgili yazdığı biyografide Kleist'in intiharını çok güzellemişti.
Kleist de bir kadına aşık oluyor.
İşte kadın rahim kanseri oluyor.
Bu gerçek bu arada. Daha sonra öleceğini öğreniyor.
Kleist sevgilisinin öleceğini öğreniyor ve diyor ki zaten hayat çok anlamsız gel beraber intihar edelim deyip bir el kadını ateş ediyor bir el kendini ateş ediyor ve öldürüyor kendini.
Zweig'ın bu çok güzellediği bir şeydi mesela o benim ilgimi çekmişti.
Ve daha sonra da zaten eşi Lotte ile birlikte beraber uyku ilacı alıp intihar ediyorlar ve masasının üzerine bıraktığı notta ödünç aldı kitaplarımı iade edin sahiplerine verin diyor.
Kibarlığa bakın adamdaki ve diyor ki ben sabırsız olan ben en önden gidiyorum diyor.
Thomas Mann da diyor ki ölümünün arkasından işte sen ezeli düşmanlarımızı sevindirmek zorunda mıydın falan diyor.
Dedim ki arkadaşa bak yani.
Böyle işte arkadaşlar. Anlatacaklarım bu kadar.
Önereceğim kitaplara geçmek istiyorum hemen.
Olağanüstü bir geceyi okuyun.
Mecburiyeti okuyun. Bilinmeyen bir kadının mektubu.
Satranç, korku ve biyografi olarak da Montaigne, Marie Antoinette, Joseph Fouché olabilir.
Bunları mutlaka okuyun. Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın. Zaman bittiği için bu kadar hızlı bitiriyorum.
Kusura bakmayın. Bay bay. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
