
TOD TV Hakkında detaylı bilgi almak ve indirmek için: Tıklayın
*
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Farkındalık Defteri: https://www.podcastbpt.com/ortamlarda-satilacak-bilgi
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Patreon'dan destek olmak için: www.patreon.com/osbpatreon
*Bu bölüm "TOD TV" hakkında reklam içerir*
Transkript
TOD'un sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz ben Merve.
Bugün... O kadar kötü film gördüm ki daha iyisini yapabileceğime inandım diyen ve dünyanın en iyi yönetmenlerinden biri kabul edilen Stanley Kubrick'in hayatını, onun önemli işlerini, onu diğerlerinden
ayıran özelliklerini konuşacağız.
Bugünü bir hafta önceden tüm takipçilerime duyurdum Instagram'dan.
Kubrick psychosunun en önemli filmlerini izleyin dedim.
Podcast'i gelecek dedim. Sonra o story'i abim görmüş, beni aradı.
Dedi ki sen manyak mısın?
Niye dedim. Yürek mi yedin dedi yani Kubrick'i nasıl anlatmayı düşünüyorsun?
Bilemiyorum alttan.
Yani bindik bir alameteye gidiyoruz kıyamete demek istiyorum.
Neyse ya daha önce Matrix Podcast'ı yapmış bir insanım.
Bunu da atlatırız. Şimdi fark ettim ki bu kanalda her konuya yer vermişim ama bir baktım ki hiç yönetmenlerden bahsetmemişim.
Yedinci sanata hiç girmemişiz.
O yüzden en çok merak edilen isimlerden biriyle açılışı yapmak istedim.
Bir kameranın başına gelebilecek en güzel şey Amerikalı yönetmen Stanley Kubrick tabii ki.
26 Temmuz 1928'de doğuyor.
71 yaşında da 99 yılında öldü maalesef.
Son filmi Ice White Shot'ı çektikten işte Warner Bros'a teslim ettikten 4 gün sonra öldü.
Bu ölüme yani bu filmin İlluminati ifşası olduğundan dolayı gizemli anlamlar yükleyenler var biliyorsunuz ki.
Hatta Kubrick'in bu işte sonsuz imtiyazı vardır ya sinema sektöründe.
Büyük büyük artistlikleri vardır.
İşte bu artistliklerin altyapısında da Amerika'nın aya basma görüntülerini Kubrick...
Kubrick'in çekmiş olduğundan dolayı böyle bir artistlik yaptığı söyleniyor.
Güya o görüntüleri Kubrick çekmiş.
Amerika asla ayağa gitmemiş.
Ayak falan basamamış. Vay efendim bunlar kurguymuş falan filan.
O yüzden Kubrick'in elinde büyük bir koz varmış ve her istediğini yaptırabiliyormuş.
Hatta bunu ifşa edeceğini duyunca öldürülmüş Kubrick.
Abi bunlar mockumentary.
Yani bunlara çok inanmayın.
Loza'nın şeyi gibi. Loza'nın gizli maddeleri.
2023'e de girdik, küreklerinizi hazırlayın, maden kazmaya gidiyoruz.
Ya ben buna bir podcast çekmeyeyim mi?
Yeni linçiniz yükleniyor.
Şimdi Kubrick'e dönüyorum arkadaşlar.
Müzevi bir yönetmen Kubrick ve onun filmlerini tanımak zaten çok zor değil.
Çarpıcı prodüksiyon tasarımları, böyle akıcı kamera hareketleri, kendine münhasır zoomları.
Sanki böyle filmin içindeymişsiniz gibi, her şey gerçekmiş gibi öyle bir his yaratıyor.
Bugün Kubrick'e öveceğim kusura bakmayın çünkü seviyorum ya, bayılıyorum filmlerine.
Ama Kubrick demek benim için tek kelimeyle hani özetlemem gerekirse eşittir mükemmelliyetçilik.
Yani mükemmelliyetçinin başka bir adı olsa Kubrick olurdu bence.
Onu diğerlerinden ayıran bu kusur aslında.
Evet bu kusur. Yani Kubrick kadar mükemmelliyetçi olmak bence hastalık derecesinde.
Ama bu hastalığı olmasaydı bu kadar başarılı olabilir miydi tartışılır.
Yani Van Gogh gibi. O resimler, o renkler normal bir kafadan çıkar mıydı?
Normal bir zihinden zannetmiyorum.
Hani böyle şey diyoruz ya deli mi dahi mi?
Arada kalıyoruz. Kubrick de bence öyle bir tip.
Bugün mükemmeliyetçiliğe de değinmek istiyorum biraz sebeplerine falan zaman kalırsa.
Öncelikle Kubrick'in çocukluğundan başlayalım.
Annesi Romanyalı, babası da New York'un önde gelen doktorlarından birisi.
Çok yalnız bir çocukluk geçiriyor Kubrick.
Oldukça içe dönük. Yani böyle münzevi diyebileceğimiz kadar içe dönük bir çocuk.
Ve büyüdüğü zaman da bu özelliği değişmiyor.
Hep içe dönük, hep gözlerden uzak, reklamlardan, tanınmaktan kaçan bir adam.
Hatta işte evinin kapısına geliyorlarmış röportaj için.
Tanınmıyor ya çok fazla fotoğrafı yok.
Diyormuş ki evde değil. Suratlarına kapatıyor kapıyı.
O kadar yani tanınmak istemiyor.
En mutlu olduğu yer böyle ailesinin yakınlarının olduğu yer kendini güvende hissettiği yer muhtemelen.
Birkaç tane yakın dostu var.
Böyle işte artistlerle, starlarla falan çok içli dışlı olan bir yönetmen değil.
Zaten öyle bir tip değil. O özelliğini seviyorum.
Hatta geçenlerde Instagram takipçilerime bir belgesel önermiştim.
Arkadaşım Kubrick diye bir belgesel.
Stanley Kubrick'in şoförünün belgeseli.
Onun ağzından anlatılıyor.
Emilio şoförünün adı.
Ice White Shot filmini izleyenler hani Bill'in gazete aldığı bir büfe vardı ya.
Oradaki büfeci adam Emilio.
Kubrick onu o kadar çok seviyor ki filmde dikkat edin Emilio Cafe bile var.
Hani onun ismini koymuş.
Uzun yıllar çalışıyorlar.
İşte hem şoför olmuş hem kızının kayınpederi hem asistan olmuş.
Senelerce dip dibe çok iyi bir dostluk kurmuşlar.
Ama en son Emilio işten ayrılıyor artık.
O kadar çok yoruluyor ki. Çünkü takdir edersiniz ki Kubrick ile çalışmak hiç kolay değil.
Gece yarısı bile arayan bir tip.
Sürekli her yere notlar yazıyor.
Emilio şunu yap, Emilio bunu yap.
Emilio git barometre bul.
Emilio git mum fabrikası tut bana.
İşte film çekecek. Ya adamın yapmadığı iş yok ve özel hayat diye bir şey kalmamış.
Dolayısıyla karısı rahatsız yani Kubrick'in bu hareketlerinden çok net belli.
Emilio en son işte yaşlanıyor gidiyor köye yerleşiyor ama yapamıyor.
Yani o kadar alışmış ki onunla çalışmıyor aktif hayata geri dönüyor.
Geri dönünce Kubrick o kadar mutlu oluyor ki diyor ki adama işte Ice White çatı çekiyorlar o sırada.
Eğer diyor kalıcı olarak geri döndüysen ben bu filmi çekeceğim diyor.
İşte ondan sonra da işte gazetede büfesinde onu görüyoruz.
Kafede onunla. adını görüyoruz falan filan.
Yani Emilio ile inanılmaz bir sevgi bağı var aralarında.
Hatta vedalaşırken Kubrick adama sarılıp ağlamış.
Yani ondan hiç beklemezsiniz.
O kadar uzak ve mesafeli bir adam ki aslında içi başka bence.
Çok duygusal biri. Hiç öyle görünmese de bence Kubrick duygusal bir adam.
New York'ta doğuyor ama sonra işte ailesiyle beraber 40 yıl İngiltere'de yaşamıştır.
Adamın çünkü uçma korkusu var.
Bu onun yani meslek hayatını bayağı etkilemiş.
Kız kardeşi Barbara aralarında 6 yaş var ve bir röportajını izledim kız kardeşinin diyor ki küçükken diyor böyle biraz hanım evladı gibi görürlerdi onu diyor yani annem gibi böyle sürekli kitap okurdu ve her zaman şunu söylerdi
diyor yapılamayacak Hiçbir şey yoktur, dermiş Stanley Kubrick.
Bakın küçükken de kafa yapısı aynı, hiç değişmemiş.
1960'larda uzay destanı filmini çeken biri için bence bu söze hiç şaşırmadınız diye düşünüyorum.
Çünkü sinema tarihinde eşi benzeri olmayan bir film o zamana dek.
Benim için de çok özel bir filmdir.
Kubrick çocukken satranç oynamaya merak salıyor.
İşte satranç sayesinde paralar da kazanmış.
Okul grubunda davul çalıyor.
Ama genelde yaptığı şeye baktığımız zaman...
Tek başına işte Büyük Buhran dönemi zaten sinemaya gidip saatlerce film izlermiş küçükken tek başına.
Okulu hayatı boyunca hiçbir zaman sevmemiş öyle örnek öğrenci falan da olmamış.
Ama şöyle bir şey var ki film izlerken bile not tutarak izleyen biriymiş.
Ben de öyle izlerim.
Yatarak film izleyemem.
Özellikle de böyle Kubrick gibi adamların filmini böyle oturarak izlemem gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü abi adam o filmi çekmek için 7 yıl uğraşmış.
Ya bana saygısızlık gibi geliyor.
Size çok uç gelecek belki bu söylediğim ama.
Hani gerçekten özellikle dediğim gibi Kubrick izlerken bütün detayları görmek istiyorum.
Yani diyorum ki bu adam bunu boşuna buraya koymamıştır.
O yüzden bence yatarak izlenecek filmler ayrı.
diye düşünüyorum kitap okurken de ben böyle kitaplarımı katlederim yani altını çizerim bir şeyler yazarım biliyorsunuz zaten instagramda görüyorsunuz filmlere de aynısını yapıyorum maalesef öyle benle film izlemek hiç keyifli değil 30 kere geri sararım falan
burada ne demek istemiş kafayı yiyen bir tipim ya geçen işte uzay destanını tekrar izleyeyim dedim seneler sonra Aaa kafayı yiyecektim izleyemedim yani 2,5 saatlik filmi ben 5 saatte falan izliyorum.
Çünkü kafa başka yerlere gidiyor o sırada.
İşte böyle filmlere bayılıyorum ya.
Neyse devam edelim. Babası bir fotoğraf makinesi hediye ediyor Kubrick'e.
Ve bu fotoğraf makinesinden sonra aslında hayatı değişiyor diyebilirim.
Zaten evleri karanlıkmış böyle karanlık odaları da varmış mevcutta.
Babası da zaten fotoğrafa çok meraklı bir adam.
Onu hep böyle teşvik edermiş fotoğrafçılık için.
Bu arada buraya bir dipnot atmak istiyorum.
İyi bir yönetmen olmanın yolu iyi bir fotoğrafçı olmaktan geçer.
Aksini iddia eden çıkmaz diye düşünüyorum.
Yani Kubrick'in o sinematografisindeki o yüksek sofistik yeni kaynağı da zaten bu olsa gerek.
Dikkat edin dünyaca ünlü yönetmenler aynı zamanda çok iyi fotoğrafçılardır.
Mesela Chris Marker aklıma geldi şu an Fransız yönetmen.
Çok beğeniyorum.
Zaten Instagram'a koymuştum diye hatırlıyorum onu.
Ülkemizden de tabii ki Nuri Belge Ceylan.
İnanılmaz, inanılmaz filmleri.
Çok beğeniyorum ya. Neyse dönüyorum Kubrick'e.
Derken işte okul gazetesinde amatör de olsa fotoğrafçılığa başlıyor.
Fakat onu daha 16 yaşında profesyonelliğe taşıyan bir karesi var.
Başkan Roosevelt'in ölümüne üzülen yaşlı bir gazete satıcısının fotoğrafını yakalamış Kubrick.
Ve bu kareyi çekip...
O dönemin en ünlü dergisi Luke dergisine yolluyor.
Hatta satıyor bu fotoğrafı o.
Daha 16 yaşında. Ve zaten liseyi bitirince de direkt burada işe başlamışlar.
Hatta en çok o dönemlere baktığımız zaman box fotoğrafları çekmiş Kubrick.
İlk belgesel filminin konusu da boxtu zaten.
Day of the Fight filmi.
Bu filmi çektikten sonra artık yolunu çiziyor.
Yönetmen olmaya karar veriyor ve Luke dergisinden ayrılıyor.
1953'te 25 yaşında ilk uzun metrajlı filmini çekiyor.
Fear and Desire filmi.
Babası bu film için hayat sigortasını nakde çevirmiştir.
Eşinden dostundan borç almıştır.
Ve Kubrick'in çıraklık dönemi filmidir.
Savaş konulu. Sonra bu filmi beğenmiyor.
Kendi filmini dağıtımdan geri çekiyor.
Ve diyor ki çektiğim en kötü film.
Bunun için bunu söylüyor. Düşünsenize ya borç harç film yapıyorsunuz.
Sonra o filmi piyasadan toplatabilmek için kendi filminizi tekrar para ödüyorsunuz.
Ve tüm kopyalarını satın alıp imha...
ediyorsunuz. Ama bu filmden sonra fark edilmiştir Kubrick.
Yani sonraki film için parasal desteği bulmuştur.
Bu arada tabii ki tüm filmlerini böyle tek tek anlatmayı düşünmüyorum.
Çok uzar. Önemli olanlara değineceğim.
Spoiler vermemeye çalışıyorum. O dönem kara film tadında bir gerilim filmi yapıyordu.
Healing diye bir film. Burada bayağı bir övgü topluyor.
Ama size bu filmle alakalı bir şey anlatmak istiyorum.
Bu filmin görüntü yönetmeni o dönemin neredeyse En iyisi yani isimde yapmış sosyetik bir yönetmen Lucian Ballard.
Bu filmi çekmeye başlıyorlar Kubrick'le beraber daha ilk günleri.
İlk çekim Kubrick kamerayı kuruyor ve Lucian'a devrediyor.
Sonra bir geri geliyor bir bakıyor kamerayı koyduğu yer değişmiş.
Kamera böyle çok uzak bir yere konumlandırılmış hemen soruyor tabii niye böyle bir şey yaptın diyor Lucian'a soruyor.
O da tabii kendince açıklamaya çalışıyor işte 50 milimetrelik mercekle istediğin kareyi yakalarız işimiz daha kolay olur kanka falan diyor Kubrick'e.
Kubrick de diyor ki ya kamerayı istediğin mercekle istediğim yere koyarsın ya da bu seti hemen terk ediyorsun diyor bir daha da geri gelme diyor.
Ve Lucian dediğini yapıyor Kubrick'in.
Dönemin en ünlü görüntü yönetmeni.
Yani Kubrick'in belki de en sevilen özelliklerinden biri bu olabilir.
Karşısında kim olursa olsun geri adım atmıyor.
Taviz vermiyor. Doğru bildiğinden dönmüyor.
Çünkü mükemmel geçi ve bence muhtemelen kafasında şöyle bir senaryo var.
Kendi kendine diyor ki ben zaten en ince ayrıntısına kadar düşündüm her şeyi.
Sizin düşünmenize ihtiyacım yok gibi bir kafa yaşıyor olabilir.
Bilemiyorum altan. Kubrick 20'li yaşlarında zaten artık gösteriyor tam bir kontrol manyağı olduğunu.
Herkes fark ediyor. Çünkü bir filmin dekorundan tutun kostümüne, müziğine aklınıza hayalinize gelebilecek en ince ayrıntısına kadar düşünüyor.
Notları alıyor, ciltlerce defter tutuyor bir film için.
Hatta Kubrick'in Kutuları diye bir film var belgesel film onu da izleyebilirsiniz.
Yani her film için ayrı bir kutusu var adamın ve asistanına yazdığı notları bile saklayan bir tip.
Binlerce kutu düşünün.
Ama işte bu kadar az film yapmasının altyapısında da bu var.
Çünkü diyorlar ki işte mesela Evrak işleri oluyor ya filmle alakalı.
Onu bile kendi yapmaya çalışıyormuş.
Ya diyor ki bırak yani biz onları yapıyoruz.
Dosyalıyoruz bir şeyler yapıyoruz.
Dosyaları görmek istiyor. Yani her şey bütün kontrol bende olsun istiyor.
Kontrol freak diyoruz ya tam öyle bir tip yani.
Sadece bir filminde kontrol tamamen onda değilmiş.
İşte Spartacus filmi var ya 1960 tarihli.
Ticari bir başarı elde ediyor bu film.
Ama Kubrick deliriyor.
Çünkü kontrol onda değil ya.
Hollywood'u terk ediyor. Yani İngiltere inzivaya çekiliyor bundan sonra.
Zaten sonra... İngiltere Kubrick'in film yapımı için kalıcı üstü haline gelmiştir.
Sonra kariyerinde zirve yapımlar başlıyor.
İşte 1962'de Lolita Nabokov'un kitabından.
O kitabı okurken böyle sinir krizi geçirmiştim resmen hatırlıyorum.
Ama şöyle de bir şey var.
Deep Note Oğuz Atay.
Tutunamayanlar kitabını Nabokov'un o olay örgüsü işte kitaplarından esinlenerek yapmıştır.
O kadar çok beğeniyor Nabokov'u.
Böyle de bir şey var yani.
Ama Kubrick kariyerinin başında şunu söylüyor.
İyi romanların sinemaya uyarlanmasına karşıyım diyor.
Sonra bir bakıyorsunuz bütün filmleri kitaplardan uyarlama neredeyse.
Lolita filmi en iyi uyarlama senaryo dalında Oscar'a aday olmuştur arkadaşlar.
Ama filmin konusundan dolayı pedofili dağıtım sorunu yaşamıştır.
Zaten Nabokov da o kitabı yazdıktan sonra...
İşte mahkemeye çıkarıldı vesaire.
Çok sıkıntılı bir kitap.
Kubrick de bu filmden sonra bayağı sıkıntı yaşadı.
Özellikle de şu çok söylenile gelmiş.
İşte demişler ki Nabokov'un Lolita'sı çok küçük bir kız çocuğuydu.
Evet çok küçük diyor kitaptaki kız.
O yüzden zaten ben böyle cinnet geçirmiştim.
Kubrick'in filminde öyle değil.
Daha büyük bir kız görüyoruz.
Demişler ki niye böyle bir kız kullandın?
Kubrick'in de kendine olan eleştirisi şudur bu filmle alakalı.
Keşke daha erotik bir şekilde işleseydim demiş.
Ama o zaman da bilmiyorum ne yaparlardı.
Hatta Kubrick filmi kesip kırpmak zorunda kalmış.
Yani bayağı bayağı bir sıkıntı.
Sıkıntılar çıkmış. Neyse işte 1968'e geldiğimiz zaman da Kubrick'in başyapıcı sayılan 2001 Space Odyssey filmi bilim kurgu favorilerimden biri olduğunu söylememe gerek yok.
Hatta böyle bu filmi izlerken diyorum ki keşke bu zamanlar gelse ben de işte orada olsam o geminin içinde olsam falan o kadar hoşuma gidiyor ki.
Ve bu film... film endüstrisi için çok büyük bir atılım özel efektleri dolayısıyla zaten bu film için ayrı bir podcast gerekiyor.
Öyle bir film. Sinema seyircilerini de ikiye bölmüştür.
Hatta Steven Spielberg bu film çıktığında üniversitedeymiş ve işte arkadaşları da gidiyor izliyor.
Hatta arkadaşlarının kafası çok güzel bu filmi izlerken.
Spielberg diyor ki film çıkışında sanki kafası güzel olan bendim.
Çünkü esas kafa yapan bu filmin ta kendisiydi diyor ve aynı yıl üniversiteyi bırakıp kendisini sinemaya adamıştır.
Çok sonraları zaten Kubrick'le de Simpson'lar da bununla ilgili çok komik bir hikaye vardı.
Steven Spielberg ölüyor ve cennete gidiyor ama kapıdan içeri girmesi engelleniyor.
Çünkü tanrı yönetmenleri hiç sevmiyormuş.
İşte o sırada içeriye bisikletiyle böyle üzerinde yırtık pırtık bakımsız eşofmanları ve jimnastik ayakkabıları ile biri giriyor.
Spielberg de hemen soruyor tabii iyi de diyor bu kıbrik değil mi diye soruyor.
Hayır diyor Aziz o tanrı.
Ama kendisini Stan Lee Kubrick zannediyor.
Bu arada Spielberg'ün son filmi Fabelmanlar bilmiyorum izlediniz mi?
2022'nin en iyi filmlerinden biri olarak gösterildi ama ben hala izleyemedim.
Spielberg'ü çok severim Şintler'in listesi filminden dolayı.
Bu arada Şintler'in listesini aslında Nazilerle alakalı Kubrick bir şeyler yapmak istiyormuş ama o yaptıktan sonra vazgeçmiş.
Belki Spielberg'e de bir podcast yaparım Kubrick'ten sonra isteğinize göre.
Gerçi kendisi Thalassophobia'nin de sebebidir.
filminden dolayı. Ama eminim çoğunuz Sıkıysa Yakala filmini çok seviyorsunuz onun.
Geçen gün tekrar izledim.
Todd'da vardı. Böyle kıymetli yönetmenlerin filmlerini Todd'dan izliyorum ben.
Gerçekten çok iyi bir arşivi var.
Godfather, Scream gibi filmlerin yanı sıra.
Succession, Game of Thrones.
House of the Dragon ve Dexter gibi günümüzün kültleri olarak değerlendirebileceğimiz dizileri de TOD'da bulmak mümkün.
Hem de farklı bütçelere uygun paketler sunuyor.
İster aylık ister yıllık eğlence paketi alıyorsun.
Ne istersen izliyorsun.
Eğlencenin TOD'una varıyorsun.
Açıklamalara bırakmış olduğum linkten todo detaylı olarak inceleyebilirsiniz.
Şimdi Kubrick'in buraya kadar anlattıklarımdan yola çıkarak bile kesin bir üslubu hatta böyle belirli bir türün yönetmeni olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bence hayır. Zaten bu yönünü de çok seviyorum.
Çok sürprizli bir adam.
Yani Space Odyssey'i izleyenler ya çok seviyorlar ya da işte Rock Hudson gibi diyorlar ki biri bana bu kahrolası filmin ne anlattığını söyleyebilir mi?
O tribe giriyorlar.
Rock Hudson bağırmış ya filmden sonra böyle.
Hatta bu filmin ilk gösterimi.
filminde 241 kişi salonu terk etmiş Woody Allen filmi ilk izlediğinde hiç beğenmemiş zaten o tarzı değil de sonra bir kız arkadaşı işte diyor ki çok güzel bir film diyor harikaydı falan diyor Woody Allen Allah
Allah diyor ben mi anlamadım tekrar izledim diyor beğendim diyor sonra bir daha izledim diyor bir daha izledim birkaç kere izledikten sonra birkaç yıl geçtikten sonra hatta diyor ki yani çok sansasyonel bir film Hayatımda bir
sanatçının benden çok önde olduğunu anladığım birkaç ender andan biriydi diyor Space Odyssey filmi için.
Bu film ona 4 ayrı dalda akademi ödülü getiriyor.
Bu arada Kubrick evet tüm zamanların en iyi yönetmeni olarak görülüyor sinema camiasının büyük çoğunluğu tarafından ama en iyi yönetmen Oscar'ını hiçbir zaman alamamıştır.
Umrunda mı? Hiç zannetmiyorum.
Adam içeriden çalışıyor.
Yani dışarıdan dış motivasyonla çalışmıyor.
İçindeki motivasyon onu harekete geçiriyor.
O yüzden böyle insanların zaten ödüle ihtiyacı yoktur.
Sallamazlar böyle şeyleri. Kubrick ne kadar böyle psycho, ne kadar plancı, mükemmelliyetçi zaten buraya kadar anlamışsınızdır ama Space Odyssey filminde ne yapıyor biliyor musunuz?
Bu filmin prodüksiyonu sırasında Kubrick Kafayı bu NASA'nın Mars'ta yapmış olduğu incelemelere takıyor.
Ya ne kadar takabilir ki Merve demiş olabilirsiniz.
Şöyle ki eğer Mars'ta dünya dışı yaşam bulunursa uzaylılar falan olursa bu benim filmimin önüne geçer.
O zaman ben ne yapayım gideyim hemen bir sigorta polisyesi yaptırayım diye düşünüyor.
Ya ciddi ciddi bunu düşünmüş yani uzaylılar bulunursa abi diyor benim filmim zarara uğrar ben önlemimi alayım.
Ya bu ne ya bu nasıl bir plancılık artık plancılık mı ne denir boşlukları siz doldurun.
Egonun kırılması. Zaten bu özelliğinden dolayı da biraz sevilmiyor.
Ama Space Odyssey filminin en önemli özelliklerinden biri müziğin kullanımı.
Ya sinemada müzik deyince Kubrick ya bir deha.
Kubrick'ten önce müzik sinemada işte kullanılıyordu yine vardı ama dekoratif olarak ya da işte duygularımızı arttırsın heyecana kapılalım diye kullanılan bir şeydi ama Kubrick sonrasına baktığımız zaman artık böyle entelektüel anlatım
gücünün temel bir parçası olduğunu görüyoruz.
Kubrick tam bir böyle klasik müzik bağımlısı diyebilirim.
Sürekli dinlermiş son ses klasik müzik.
Çünkü filmlerine işte hani yakıştırmaya düşünüyor kafasında.
Bu filmde de dönemin ünlü sinema eleştirmenlerinden biri Space Odyssey için tarihin en amatör filmi demiştir.
Hatta her karesi aptallığa yol açan bir film demiştir.
Kubrick yıkılmamış ya bu yorumdan sonra.
Hatta demiş ki eğer Leonardo da Vinci Mona Lisa tablosunun altına şöyle yazsaydı ona nasıl değer verebilirdik?
Hanımefendi gülümsüyor çünkü sevgilisinden sakladığı bir sır var.
Hani böyle bir şey yazsa da Vinci altına çok komik olmaz mıydı?
Ben diyor filmlerim için bunu istemiyorum ki diyor bence haklı.
Bu podcast bitmeyecek daha anlatacağım.
O kadar çok şey var ki hani filmlere girip böyle incik cincik anlatmak istiyorum size ama gerçekten vakit yetmez.
Hemen otomatik portakala geçiyorum.
Bir itirafta bulunmak istiyorum.
ki ben bunun kitabını daha çok sevmiştim.
Yani tamam Kubrick de müthiş çekmiş filmi okey ama bilmiyorum ya kitap bana daha bir haz vermişti.
Bunu söyleyebilirim. Buraya da bir dipnot atmak istiyorum.
Çoğunuz biliyorsunuzdur zaten.
Otomatik Portakal'ın yazarı Anthony Burgess 1959'da bir beyin tümörü teşhisi konuluyor Anthony Burgess'a ve doktorlar diyorlar ki maksimum bir sene yaşarsın.
Burgess da düşünüyor hani ben öldükten sonra karım ne yapacak?
Ekonomik zorluklarla mücadele edecek diyor.
Ne yapsam ne yapsam düşünüyor.
Bir sene içerisinde adam 5 roman yazıyor.
Zaten varmış hani yeteneği.
Sonra doktorlar diyor ki aa teşhis yanlışmış.
Kemal Sunal filmi gibi ya.
Burgess da tanınan bir yazar oluyor bu sayede.
Ya müthiş bir olay bunu çok seviyorum anlatmayı.
Hatta geçen bir arkadaşımla bunu konuştuk.
Dedi ki yani düşünsene dedi bir sene içerisinde öleceksin.
Ve yani hiçbir şeyden korkmazsın abi.
Hani o kadar özgürce yazarsın ki kafanda ne varsa.
Çünkü yargılanmaktan hiçbir şeyden korkmuyorsun.
Ünlü olacağın da belli değil hani bir yer.
Ne olacağı belli değil. Yazıyorsun öyle.
Olursa olur olmazsa olmaz.
Bir şeyin yok artık yani. Hayattan bir beklentin yok.
Son bir senen. O yüzden eğer bu kitabı okuyacaksanız bu psikolojide yazdığını bilerek okuyun.
Daha farklı bir kafayla okuyorsunuz öyleyken.
Ama lütfen 18 yaş altı beni dinleyenler varsa lütfen bu kitabı okumayın.
Erteleyin. Nedenini çakozladınız değil mi okuyanlar?
Burgess'ın bu kitaba yarattığı çok özel bir argo var.
Hayatımda gördüğüm en iyi argolardan biri diyebilirim.
Nasıl bir dil yaratmış ya. Ve Alex'in o acımasızlıkları işte antisosyal kişilik bozukluğu var zaten Alex'te.
Empati yoksunluğu. Çoğu yerde mideniz bulanacak okurken.
Hatta geçen bir erkek takipçim yazmış.
Merve ben bu filmi izleyemedim.
Yarada bıraktım demiş. Yani bırakayım mı dedi.
Bırak dedim izleyemiyorsan.
Çünkü mide bulandırıcı sahneler var.
Bir de bu kitap bende böyle Boris Vian'ın Mezarlarınıza Tüküreceğim diye bir kitap.
vardı. Onun bıraktığı etkiyi bırakmıştı.
Onu hatırlıyorum. Aynı hissiyatlar.
Böyle kitaplar için ben bir edebiyatçı arkadaşıma sormuştum.
Dedim ki sence normal mi?
Bu kadar uç şeyler. O da bana dedi ki sanatta ve edebiyatta ahlak aranmaz demişti.
Bu konuyu tartışırım yani sabaha kadar tartışılacak bir mevzu ki zaten eski takipçiler hatırlar.
Instagram'da ben bunu tartışmaya açmıştım ve sizler de demiştiniz ki hayır ahlak aranmamalı demiştiniz.
Bir de bu filmden sonra Beethoven'ın 9.
senfonisini böyle bir daha eskisi gibi dinleyemiyorsunuz arkadaşlar.
Bu arada Türkiye'de şey çoğalmadı mı böyle Alex gibi karakterler?
Yani yaptıklarından dolayı en ufak bir pişmanlık duymayan o haz odaklı vicdan yoksunları bence çok çoğaldılar.
Kitabı okuyanlara kardeşlerim diye seslenmek istedim şu anda.
Kubrick bu filmi 1971'de yapıyor.
Kitaptan çok bağımsız değil.
Yani en azından Shining filmi kadar bağımsız ve uzak değil.
Filmde davranışçı kuram çerçevesinde antisosyal kişilik bozukluğuna sahip olan Alex'in hayatını ele alıyor.
bölümden oluşuyor ilk bölümde onun antisosyal kişilik bozukluğuna sahip empatiden yoksun böyle ne kadar şiddete eğilimli biri olduğu anlatılıyor en fena kısmı zaten ilk bölüm orayı dayanırsanız ikinci kısım daha kolay
ikinci kısımda da Alex cezaevinde ve buradan çıkmak için bir deneye katılıyor arkadaşlar Ludovico diye bir deney bir laboratuvar çalışması burada böyle işte suçlu kişileri alıyorlar klasik koşullanma yoluyla
onları düzeltmeye çalışıyorlar böyle Pavlov'un köpeği gibi düşünün Alex'e de işlediği suç Suçların cezasını çekmesi için sürekli böyle işte tecavüz, işkence, cinayet sahneleri içeren filmler izletiyorlar zorla.
İğrenme terapisi gibi bir şey bu.
Ve zamanında da eşcinsellere benzer bir teknik uygulanmış.
Filmin ve kitabın en önemli kısmı da burası bence.
Tam böyle bir it, ego, süper ego filmi diyebilirim.
Çünkü suçlu ve suç işlemeye meyilli olan birini bu yöntemle tedavi edince artık onun böyle özgür iradesini elinden almış oluyorlar.
O insanı otomatik bir portakala yani bir makineye dönüştürmüş oluyorsun.
İyi olan bir makine yaratıyorsun.
Özgür iradesi olmayan.
Zoraki bir erdem var burada.
Yani seçim olmazsa özgürlük olur mu arkadaşlar?
İnsan olmak hür bir irade gerektirmez.
Yani film size bunları sorgulatacak.
Zaten sonrasını izleyin anlatmayayım.
Hatta önce kitabını okuyun derim.
Dediğim gibi 18 yaş üstü olanlar ve sonra kendinize şu soruyu sorun.
Seçme şansınız olmadan yaptığınız ahlaklı işler sizi gerçekten iyi birisi yapar mı?
Seçme şansınız yok. Dikkatinizi çekelim.
Hatta Instagram'dan yazın bana düşüncelerinizi.
Ama zaten Kubrick filmlerinde bunu çok sorgulatır size.
Sadece bu filme mahsus değil işte Ice White Shot'ta da o cinsel dürtüler ele geçiriyordu ya karakterleri.
Shining'de işte adamı delirten kötü cül güçler vardı.
Full Metal Jacket'da askerleri böyle şiddete zorlayan bir sistem vardı.
Her filminde aslında özgür iradeyi sorgulamadınız mı Kubrick izlerken?
Bu arada Kubrick'in İlluminati bağlantıları denilmesinin sebebi de aslında bu filmin afişinde çok aşikar Otomatik Portakal'da.
Neredeyse zaten tüm filmlerinde böyle dikkatli izlerseniz Masonik Ögeler göze çarpıyor.
Kubrick gibi bir ayrıntı manyağının yani bir sahneyi 100 kere 140 kere çeken bir adamın filmlerini bence böyle çok ince eleyip sık dokunmak lazım izlerken.
Ben hep tetikteyim o yüzden ya bu sayko bunu mutlaka düşünüp koymuştur buraya diyorum.
Ama zaten çoğu yerde gözümüze sokuyor o Masonik Ögeleri görmememiz zaten.
Zaten mümkün değil. Bu arada otomatik portakalda hani makineye dönüştürülen bir insan dedim ya Alex için Space Odyssey'de de aslında.
Aynısı var. Yani teknolojinin insanları nasıl bir makineye dönüştürdüğünü izliyoruz orada.
Makineleşmiş insanlar. Bastırdığımız duygular aslında vahşi bir doğaya sahip olmamız.
Hayatı nasıl otopilotta yaşadığımız, böyle durup ince şeyleri anlamaya zaman bulamadığımız Kubrick filmlerinde bence bu detaylar göze çarpıyor diye düşünüyorum.
Sırada Shining filmi var.
Instagram takipçilerimin en sevdiği film bu çıktı ve Full Metal Jacket çıktı tabii ki.
Şimdi Shining filminden kısaca bahsedecek olursam bu film yüzünden kitabın yazarı Stephen King de baya sorun yaşıyor Kubrick.
Çünkü kafasına göre çekmiş filmi adamı karıştırmamış.
Hatta Stephen King ilk başta sevinmiş demiş ki Kubrick çekecek filmimi süper.
Sonra oturmuşlar işte senaryonun başına bir bakmış bambaşka bir şey.
King tabi çıldırmış ve kendisi de gidip bir film çekiyor ama hiç güzel olmamış.
Overlook otelinde bakıcı olarak çalışan ve cinnet geçiren bir adamın hikayesi var burada.
237 numaralı oda rüyası.
ağlarıma girdi. Bu filmden sonra Wendy karakteri var ya filmdeki saçları dökülüyor.
Hatta Kubrick onu böyle iyice role sokabilmek adına odada falan yalnız bırakıyormuş çoğu zaman.
Hani kimseyle konuşmuyor böyle odada tek başına.
İyice delirsin diye herhalde.
Zaten o meşhur bir sahnesi var işte baltayla kapı kırılma sahnesi.
Tam 127 kez tekrarlanmış.
Sinema dünyasında rekor bu sahne.
En fazla tekrar alınan sahne olarak.
Sanırım 60 kapı kırılmış bu filmde o sahne için.
Kubrick'te çalışmak gerçekten Oyuncular için cinnet gördüğünüz gibi.
İnanılmaz zor bir insan.
Ara ara filmlere döneceğim arkadaşlar.
Ice White Shot'la devam edeceğim.
Benim favori Kubrick filmim zaten.
Kubrick'in en son filmi.
Bu filmi çok uzun bir aradan sonra çekiyor.
Kendisinin de en beğendiği filmidir bu arada.
48 yıllık yönetmenlik kariyerine çok az film sığdırmış dediğim gibi.
Neden? Çünkü mükemmelliyet.
Gece gündüz en iyi yapmak için çalışan bir tip.
Ice White Shot'ta 15 ay boyunca her gün 18 saat çalışmış.
100 gün boyunca en uzun süren çekimdir arkadaşlar.
Bu Guinness'e girmiştir. Tatil diye bir şey bilmiyor.
Uyumak diye bir şey bilmiyor. Kubrick sürekli çalışan biri.
Hatta şoförü diyor ki biz hani haftada bir gün tatil yapardık.
O onu da yapmazdı. Hani git uyu diye yalvarırdım artık diyor.
Öyle bir çalışıyor. Ve Ice Fight Shot filmi için bence gerçekten apayrı bir podcast gerekiyor.
Her detayı önemli.
Ve bu filmde Alice'in işte bile aldatma fantezisi var ya.
İtirafların olduğu sahne. İnanılmaz etkileyici.
Ve tabii ki de ayin sahnesi.
Şu iki sahneye 30 saat yorum yapılır o derece.
Laka'nın sinema dünyasına etkisi.
Kubrick zaten böyle psikanalize oldukça meraklı bir tip.
Şöyle Ice White Shot'a böyle kısaca bir değinmek istiyorum.
Filmdeki baş karakterin adı Alice.
Alice harikalar diyarına bir gönderme var burada.
Filmin adı Ice White Shot.
Hani gözleri tamamen kapalı.
Mitolojide kim bu arkadaşlar?
Oedipus değil mi? Günahları yüzünden kendi gözlerini kör etmişti Oedipus.
Ve adamın adı ne?
Bill. Yani fatura anlamında.
Zaten faturayı ödüyor cezası.
büyük. Film yine işte kitaptan uyarlama bir film.
Kitabını okumadım bu arada. Kitabın yazarı da Freud'un çok yakın bir arkadaşıymış arkadaşlar.
Filmde sürekli Masonik ögeler var.
Zaten gözümüze gözümüze sokmuş.
Bir de gökkuşağının bittiği yere gidiyoruz vurgusu var.
Masonluk da işte gizemin sonlandığı yerdir.
Gökkuşağının bittiği yer. Alice'in dans ettiği bir adam vardı ya onun ismine dikkat ettiyseniz satanizmin kurucusunun adıdır.
Bilim partide tanıştığı ve işte gökkuşağının bittiği yere gidiyoruz diyen kızlardan biri Rockefeller plazada çalıştığını söylüyor.
E daha ne desin? Filmin her dakikası ayrı bir sembolizm içeriyor.
İşte bilin o ayine katılmak için öğrendiği şifre Fidelio'ydu değil mi?
Fidelio Beethoven'ın tek operasıdır arkadaşlar ve sadakat demektir.
Kadının ve erkeğin sadakatini sorgular.
Kocasını kurtaran bir kadının sadakatidir o Fidelio.
Neyse dediğim gibi belki ayrı bir bölüm gelir.
Sırf bu film için öyle üstün körü geçmek istemiyorum.
Ama bu filmin en son sahnesi fuck diye bitiyor zaten Kubrick'in son sözü.
Bu filmden dört gün sonra öldü.
İşte komple töreleri falan bu filmden sonra zaten baya bir ayyuka çıktı.
Neyse şimdi artık Kubrick'in sinema diline ve tuhaflıklarına değinmek istiyorum biraz.
Küçüklüğünden beri satranç oynadığını söylemiştim.
Hatta satranç maçlarından kazandığı paraları da filmlerinde kullanmış.
Masa tenisini de çok seviyor.
Pimponu da çok seviyor. Hatta pimponu neredeyse her filminde görüyoruz dikkat ettiyseniz.
En çok da böyle aktörlerle oynarken onları yendiği zaman keyif alıyormuş.
İşte onların üstünde bir hakimiyet kuruyor ya o yüzden keyifleniyor büyük ihtimalle.
Hatta işte onları yendiği zaman sette onları daha iyi yönetebileceğine inanıyormuş.
Hiçbir zaman arkadaşlar daktilo kullanmayı öğrenememiştir.
Bence istese öğrenirdi istememiş.
O yüzden tüm senaryolarını böyle ses kayıt cihazına okurmuş.
Bir de evet mükemmelliyetçi bir adam bir sahneyi 120 kere çekebiliyor.
Ama şöyle de bir şey var Full Metal Jacket filminde.
Şişko Er var ya işte o film için 70 kilo almış.
Onun mesela sahneleri doğaçlamadır.
Hani 3-4 kere falan çekmiş onu.
O kadar abanmamış.
Demek ki hani istediği bir şey var onu alınca bırakıyor adam diye düşündüm.
Bir de önerilere de çok açık bir adam.
Mesela o film için diyorlar ki işte bir tane er var.
Bunu bence öldürme demişler Kubrick'e.
Hangisi olduğunu söylemeyeceğim spoiler olmasın diye.
Ve vazgeçmiş mesela.
O anda vazgeçebiliyor.
Senaryoyu o anda değiştirebiliyor.
Çok değişik bir kafa. Oyuncularla olan ilişkisine gelecek olursak Otomatik Portakal'ın çekimlerinde işte başrol oyuncusu var ya Alex, Malcolm McDowell.
Onunla kanki oluyorlar.
Çekim bittikten sonra Kubrick bir daha adamı asla aramamış.
Adam çok üzülmüş. Şeye bakıyorum böyle set arkası fotoğraflarına gerçekten çok samimiler.
Hani bir daha aramaması çok enteresan gerçekten.
Çok takıntılı bir adam Kubrick böyle yazı tipleri konusunda işte tipografiyle özellikle kafayı bozmuş.
Sırf bununla alakalı devasa bir kitap koleksiyonu var ve tüm film afişlerine baktığınız zaman tırnaksız harflerin kullanıldığı geometrik bir yazı tipi hep aynısını kullanmaya çalışmış.
Kırtasiye malzemelerine de ayrı bir tutkusu var.
Hatta o kadar takıntılı ki ekibiyle yazışma yaparken sadece 15'e 10 santimli kağıt kullanıyor.
Başka bir şey kullanmıyor. Hatta bir gün kullandığı kahverengi mürekkeplerin artık üretimden kaldırıldığını duyuyor.
Ve gidiyor o markaya ait piyasadaki bütün şişeleri satın alıyor.
Kompülsif bir istifçi Kubrick aynı zamanda kutularından anlamışsınızdır.
Adamın özel kutuları var sırf her film için ayrı bir kutusu var.
Aşırı derecede fobik mikroplardan çok korkuyor.
İşte grip olan biri sete giremiyor mesela.
Şoförünün saatte 50 kilometreden fazla hız yapması yasak.
Bu arada şoförü de eski yarışçı.
Tanımadığı bir doktor tarafından tedavi edilmeyi reddediyor.
Sırf dişçisinin lisansı İngiltere'de geçerli olmadığı için adamı Amerikan elçiliğine getirtmiş İngiltere'den.
Simpsonları çok seviyor.
Ağaç kakan Woody'yi çok seviyor.
Hatta her filminde onu koymak istermiş ama izin alamamış maalesef yaratıcısından.
Hayvanlara karşı inanılmaz bir zaafı var.
16 kedisi varmış hatta bir dönem.
Otomatik portakaldaki kedileri hatırlıyor musunuz?
Muhtemelen o Kubrick'in kedileriydi diye düşünüyorum.
Bir tane köpeği var köpeğe hastalanıyor ve ona bakabilmek için 7.24 çalışan Kubrick setine ara vermiştir.
Hatta bir ara bir tatile çıkacak kedileri için kızına not yazmış 15 sayfa işte kavga ederlerse üstlerine su dök bunları bile yazmış o kadar detaycı.
Bir de bir film çekiminde bir tavşan ailesinin ölümüne sebep oluyor Kubrick bir şekilde ve sete ara vermiş.
O kadar üzülüyor ki hani böyle bir şey yaptığı için hayvanlara inanılmaz bir zaafı var ve Kubrick hakkında en çok şaşırdığım şeyler.
Biri Napolyon olayı.
Napolyon Bonaparte'ın filmini yapmak istiyor.
Senelerce çalışıyor bu konuya.
Kitaplarla dolu devasa bir kütüphanesi var evde.
Sırf Napolyon üzerine yazılan kitaplardan oluşuyor.
Ve 5 yıl boyunca çalışmış yani 25 bin dizin kart oluşturmuş sırf bununla alakalı.
Napolyon'un yaşamından belirli bir güne ait olayları detaylandırmış.
Peki sonra ne yapmış? Bu filmi çekmemiş.
Bu kadar çalışıyor 5 sene boyunca ve vazgeçiyor çekmiyor.
Şimdi gelelim Kubrick'in sinema diline arkadaşlar.
Onu özel kılan şeylerden bahsetmek istiyorum.
Hani her yönetmenin bir imzası vardır ya.
Bir kere hiçbir filminde tekrar düşmüyor.
Bu harika bir özellik.
Hatta benim en sevdiğim özelliği bu Kubrick'in.
Yani işte bilim kurgu çekiyor en iyisi.
Türünün en iyisini çekiyor. Otomatik portakal türünün en iyisi.
Yani hiçbir zaman tekrara düşmüyor sürekli kendini yenilemenin peşinde olan bir yönetmen.
Bir de en önemli özelliklerinden biri şu izleyicisini karakteriyle beraber o atmosferin içerisine sokabiliyor.
Ve bunu yaparken bizi böyle kendi değer yargılarımızın dışına çıkmaya zorlamıyor.
Bence bu çok özel bir şey. Yani ben buna inanıyorum bakın bunu böyle gösteriyorum.
Böyle bir şey yok o yüzden de zaten duygusuzdur filmleri.
Bir de filmlerinde böyle sık sık uzun çekimleri ve işte geniş açı planları tercih ediyor.
O yüzden insanlar sıkılabiliyor.
İşte Space Odyssey'de böyle uzun uzun çekimler vardır.
Böyle üstünüzü başınızı yırtasınız gelir bazen.
Ne oluyor ya artık ne olacaksa olsun.
Bir de zamana insanı için bence çok uygun değil.
Hani biz hız çağının insanıyız ya.
Böyle yavaş sahneler insanları bayabiliyor.
Beni baymıyor. İşte o yüzden sanat filmlerini seviyorum.
Ama şöyle de bir şey var.
Kubrick'in yapmak istediği şey şu aslında.
Yani adam diyor ki ben size bir gerçek göstermeye çalışıyorum.
Film gibi değil. Bir gerçeği size gösteriyormuşum gibi.
Yani çekim yaparken bunu baz alıyor.
O yüzden de işte o sahneler bazen uzayabiliyor.
Bir de şöyle bir şey var.
Filmlerinde böyle setler çok büyüktür.
Mekanlar çok ferahtır.
İçine ordu sığar Kubrick filmlerinin.
Ama amasını az sonra geleceğim.
Ice White Shot filmi İngiltere'de Pinewood stüdyolarında çekildi arkadaşlar.
Ve burayı Amerika'da Greenwich sokağına benzetmiş her ayrıntısıyla.
Hatta bu film için mükemmeli buldum der Kubrick.
Kubrick çok deneysel bir adam arkadaşlar.
Yani Spielberg'ün dediği gibi yaparak öğrenen tiplerden.
Hatta yeni yönetmen olacak kişilere der ki düşünmeyin abi çekin direkt çekmeye başlayın.
Ne kadar çok çekersen o kadar iyi.
Hemen yola koyulun diyor çekerek öğrenin.
İşini kalbine koyanlardan, cebine koyanlardan değil para için yapmıyor bu işi.
Bu onun tutkusu. Çok belli zaten.
Bir de dediğim gibi ferah mekanlar izliyoruz filmlerde.
Ama dikkat ettiyseniz o başroldeki kişiler mekanlarda hep sıkışıyor.
O mekan onun hapishanesi gibi oluyor.
Varlığını önemsizleştiriyor o mekan onun gitgide.
Filmlerin geçtiği mekanları anımsayın izleyenler.
İşte cinnetteki oteli hatırlayın.
Devasa bir otel. O da bir şeydir stüdyo.
Full Metal Jacket'ta işte o harabe kent vardı.
Ice White Shot'ta ayin salonu dev gibi.
Otomatik Portakal'ın işte korova barı hatta Cat Lady'nin evini hatırladınız mı?
Devasa. Devasa mekanlarda kendi içine sıkışmış bireyleri izliyoruz.
Ve Kubrick filminin en önemli noktası mekandır arkadaşlar.
İşte müzik dedik ya mekan da çok önemlidir.
Bir de dediğim gibi Kubrick gerçeklik arayan bir yönetmen.
Yani bir şeyleri taklit etmek gibi bir derdi yok.
Bir dönem filmi çekecekse o döneme ait tüm kostüm ve tüm dekorlar için Avrupa'daki bütün müzeleri gezecek bir adam.
Zaten bunu yapmış. İnanılmaz bilgi topluyor.
Kontrol freak adam normal.
Peki neden 100 kere aynı sahneyi çekiyor?
Çünkü istediği duyguyu alamıyor.
O ifadeyi göremiyor. Bir de o sahneyi böyle tek seferde kaydetmek istiyor.
O duygu bozulmasın diye. O yüzden 100 kere tekrar ettiriyormuş.
Ve bu kadar duyguya takık olması da aslında Kubrick'in o yarattığı karakterler vasıtasıyla bizimle iletişime geçmesi.
Yani oyuncular Kubrick'in dünyaya bakışının bir aynası aslında.
Ve Kubrick'in karakterleri dikkat ettiyseniz tiyatro karakterlerini andırır.
Yani filmlerde böyle yer yer gerçek tiyatro sahneleri de kullanmıştır.
Otomatik portakalı hatırlayın.
Ice White Shot'taki o maskeleri hatırlayın.
Böyle bir tiyatro havası var değil mi?
Bir de Kubrick deyince arkadaşlar tabii ki bakış geliyor değil mi?
Direkt akla. Cinnet'te o kapının ardında.
o meşhur bakış, korkunç, insafsız, ürpertici o bakışlar.
Aysat Şat'ta o maskelerin ardındaki o gözler.
Aman tanrım çok tırsıyorum.
Otomatik portakal Alex'in o pis bakışları.
Hatta o meşhur göz açma sahnesi var ya hep söylüyorum.
Çok tırsarım o sahneden. Full metal jacket da işte keskin nişancı.
Vietnamlı kızın bakışı. Kubrick bakışı arkadaşlar bunlar.
Bu bakışları gördüğümüz an o karakterin aleti rüyasında bir fırtına koptuğunu, bir sıkıntının geldiğini anlamamız gerekiyor.
Adeta bir alarm gibi kullanır o bakışları.
Kafalar eğik, gözler yukarı doğru.
Dik bakan oyuncular. İşte bu Kubrick'te özdeşleşen bir teknik arkadaşlar.
Gelelim renklere. Space Odyssey filminde renkler şahaneydi hatırlıyorsanız.
Ay üstündeki o beyaz salon, kırmızı mobilyalar, aşırı düzenli bir ortam.
Kubrick renklerin anlatım gücünü ve bu renklerin bilinçaltı etkisine çok hakim bir yönetmen.
Renklerin beyinde bazı merkezleri uyardığını ve neticede bazı salgıları arttırdığını artık biliyoruz.
Renklerin psikolojisi diye bir podcastım var dinlemek isteyenler için detaylar vardı.
Kırmızının tehlike, şiddet, işte mavinin sonsuzluk ve sükunet, beyazın düzen olduğunu artık biliyoruz.
Kubrick filmlerinde ağırlıklı olarak kırmızı, mavi ve beyaz görüyoruz arkadaşlar ama bu renkleri nasıl kullandığına bir bakın.
Otomatik portakalda...
Bembeyaz giyinen Alex değil mi?
Suç makinesi Alex bembeyaz giyiniyordu.
Ama aksesuarlar siyahtı üzerindeki.
Ve filmin başından sonuna o beyaz rengin değişimine bakın Otomatik Portakal'da.
Karakterin ruhu kirlendikçe o beyaz da kirlendi.
Ve Kubrick'in kahramanları çökmeye başladıkça üzerlerindeki o giysilerin rengi de solmaya başlar dikkat ettiyseniz.
Mesela Cinnet filminde Jack delirdikten sonra kıyafetlerin rengi iyice soldu.
Ice White Shot deyince zaten direkt kırmızı.
O ayin sahnesi işte o kadar tehlike var ki orada kırmızı.
Peki Kubrick film çekmediği zamanlarda nasıl bir adamdı?
Sürekli kitap okurmuş.
Sürekli yeni filmleri için işte besleniyor kitaplardan.
Ve Kubrick'in %90 filmleri kitaptan uyarlamadır.
Kendi senaryolarını yazmıyor ama uyarlamaları zaten müthiş.
Bir de Kubrick'in filmlerine dikkat ettiyseniz duygusallık namına hiçbir şey yok.
Yani ben hiçbir filminde böyle duygulandığımı ağladığımı falan hatırlamıyorum.
Bu arada izlemediğim bir iki filmi var.
Bilerek bıraktım sonra izleyeceğim.
Bu onun karakteristik özelliği muhtemelen.
Yani ben onun filmlerini izlerken böyle Pearl Patterson'ın kitaplarını okur gibi oluyorum.
Norveçli bir yazar. At çalmaya gidiyoruz meşhur kitabıdır.
Orada da böyle şey vardı yani işte çok büyük bir olay var ortada ama çok donuk bir anlatım var.
Böyle şoka... girmiş biri gibi.
Ve sanki o olayı yaşamıyor da kendi hayatına dışarıdan bakıyormuş gibi aktarıyor.
Çok soğukkanlı. Bilmem anlatabildim mi?
Yani Kubrick'te de o var sanki.
Karakterleriyle böyle empati yapmamızı istemiyor gibi.
Biz karakterlere çok mesafeli kalıyoruz izlerken.
Zaten filmlerinde dikkat ettiyseniz makineleşen insanlar var demiştim.
Duygularından arınmış böyle mekanik yabancılaşmış insanlar görüyoruz.
Otomatik Portakal'da işte Alex deneyden sonra tüm hislerini kaybediyor.
Makineleşiyor. Ice White Shot'ta duygusuzca sevişen o karı koca.
Kadın adama ihanet etme fantezilerini anlatıyor ve kocasında hiçbir tık yok.
Duyguya dair hiçbir şey yok öyle bakıyor.
Çok makineleşmiş bir insan gibi mekanik.
Full metal jacket'ta işte askerlerin kaslarına...
Dikkat ettiyseniz ne yazıyordu.
Öldürmeye programlanmış makineleşmiş insanlar.
Filmlerini öyle yatağa yatıp izleyebilmeniz gerçekten zor.
Sizi tedirgin ediyor çünkü.
Rahatsız ediyor. Öyle işte klasik mutlu sonlar da bitmiyor filmleri.
Çok farklı. Ve belirsizlik de bitiyor.
Ucu açık bitiyor. Dün hatta şey abimle Space Odyssey'yi konuşuyorduk.
Diyor ki her izlediğimde başka bir son çıkarıyorum diyor.
Kesinlikle öyle. Ben de öyleyim.
Ve benim en sevdiğim yönlerinden biri de bu aslında.
Bir de sembolik bir dil kullanması.
Bunu çok seviyorum. Tablo okur gibi film okuması yapmaya çalışıyorsunuz.
Beyniniz yanıyor. Ve görünenin ardında ne anlatmaya çalıştığını çözmek aslında hoşuma gidiyor.
Ve dediğim gibi tabii ki filmlerdeki o müzik kullanımı.
Yani Space Odyssey'in o klasik müzikleri ya da işte Ice White Shot'ın o ayin sahnesindeki tersten okunan satanik ilahi.
Aman tanrım. Bir de Kubrick'in böyle sanatçılara ve suçlulara karşı aşırı derecede bir zaafı var.
Çünkü diyor ki her ikisi de yani sanatçılar da suçlular da hayatı olduğu gibi kabul etmeyen insanlar diyor.
Üzerine düşünülmesi.
Peki Kubrick'in başarısı sizce tesadüf mü?
Bence asla değil. Çünkü adam 2,5 saatlik bir film için ortalama 2400 saatini senaryo yazarak geçiriyormuş.
Ve bir film için... 40 kitap okumuşluğu var.
Ve bir filme hazırlanması yıllarını alıyor.
Neden? Çünkü senaryo onda, kurgu onda, kostüm, müzik, oyuncu seçimi.
Bunların hepsi onda. Ve işte Otomatik Portakal'da mutfaktaki fayansları bile gidip Kubrick kendisi seçmiştir.
O derece. Yani filmi baştan sona kendi götürmeye çalışıyor.
Zamanın çok ötesinde bir deha.
Zaten Space Odyssey bunun kanıtı bence.
Ve o film için bilim danışmanları tutmuş.
Kaç kişiye danışmış?
Gerçekten ileride 2001'de...
bunlar olabilir mi diye çok fazla araştırmış.
Kubrick görüp görebileceğimiz en mükemmelliyetçi yönetmen.
Zaten kendisi de psikanalizle ilgiliydi ve muhtemelen Freud'un bu mükemmelliyetçilikle ilgili görüşlerini biliyordur diye düşünüyorum.
Freud mükemmelliyetçiliği şöyle tanımlıyor.
Yani obsesyonel nevrozun belirtisi olarak görüyor.
Narsistik bir davranış örüntüsü diyor.
Ve Adler tabii daha yumuşak bakar bu mevzuya.
Çevresel zorluklara adapte olabilmek için mükemmelliyetçilik iyi bir şeydir der ama dozunu kaçırmamak şartıyla der Adler.
İçerilik yüksek fakat elde edilebilir standartlar peşinde ilerlemekten ibaretse sorun değil diyor Adler.
Ama böyle imkansız standartlar peşinde koşuyorsanız sıkıntı diyor yani Kubrick gibi.
Eğer böyleyse durum aşağıda kompleksi olabilir diyor.
Şimdi diyeceksiniz ki bu da her şey aşağıda kompleksi diyor Adler.
Her şey öyle diyor. Ama niye diyor?
Çünkü uçlarda mükemmeliyetçi olanlar neden öyleler bir düşünün.
Çünkü çevreden gelebilecek herhangi bir eleştiriye karşı ekstra performans sergiliyorlar.
Ama bence Kubrick bunların bir tık dışında kalıyor.
Yani onun mükemmelliyetçiliği böyle Neo-Freudian akımın temsilcilerinden Karin Horny'in tanımına daha çok uyuyor.
Mükemmelliyetçi kişilerin böyle abartılmış bir kendilik algıları vardır ve bu algının vermiş olduğu içsel bir itki vardır.
Bu komutlar onların hayatını idame ettirir ve inanılmaz yükselmiş bir kendilik algısı, kendini dev aynasında görmek, her şeyi yapabileceğine inanmak, buranın altını çizmişim her şeyi yapabileceğine inanmak.
Niye çizmişim? Çünkü en başta Kubrick'in dediğini hatırlayın.
O kadar kötü filmler izledim ki daha iyisini çekmek için sinemaya başladım demişti.
O yüzden böyle düşünüyorum.
Davranışçı kurama göre bakarsak da onun hani mükemmelliyetçiliğini tanımlayacak olursak.
Kubrick yaptığı filmlerde başarısını gördü mü?
Evet gördü ve klasik koşullanma yaşamış olabilir.
Hep iyi sonuçlar almak için sürekli sürekli en iyi film çekme arzusunu peşine düşmüş olabilir.
O yüzden tükendi belki de.
Ama ödülleri de önemsemeyen bir adam.
O yüzden hani dediğim gibi içsel motivasyonu çok yüksek.
Davranışçı ekolde pekiştireçler çok önemli çünkü.
Bu konuya da podcast gelecek merak etmeyin.
Mükemmelliyetçilikle ilgili konuşacağız.
Bu arada Shining filmi arkadaşlar sırasıyla yani kronolojik olarak çekilmiştir.
Ve hala yönetmenler bunu konuşur.
Normalde filmler sırasıyla çekilmez biliyorsunuz.
Çok sayko bir hareket yaptı.
Bir de sürekli senaryoyu değiştiriyor.
Diyor ki ne istediğimi bilmiyorum ama ne istemediğimi biliyorum.
Bakın burası gerçekten çok omelli.
Yani ne istemediğimizi bilebilmek.
En azından bunu bilmek. Kubrick hangi sinema okulundan mezun Merve?
Hiçbir sinema okuluna gitmemiş.
Kendi kendine deneye yanıla alaylı bir şekilde öğrenmiş.
Ve hiç kimseye benzemeden kendi penceresinden oldukça özgün anlatmıştır o anlatacağını derdini.
Bu da harika bence. Yani özgün bir adam.
Şahsına münasır diyoruz öyle.
Bir de Kubrick'in lugatında imkansız diye bir şey yok.
Yeter ki kafasına koysun.
İşte Barry Landon filmi için mumuş.
Işığıyla çekmek istiyor bu filmi.
Yapay ışık istemiyor. Kesinlikle diyor yapay ışık olmayacak bu filmde diyor.
Ve o şekilde çekiyor. Sınırları zorluyor.
Çünkü kafasında bir şey var. Onu çekecek.
Takmış. Hani perfeksiyonist diyoruz ya onun nirvanası.
Mesela Cinnet filmini çekmesi 5 sene.
Ice White Shot filmini 12 sene.
Full Metal Jacket 7 sene sürmüş toplamda.
Hazırlıydı, çekimiydi bilmem nesiydi.
O kadar detaycı bir adam. Bir de Kubrick'i mizantrop sananlar var arkadaşlar.
Varsa dediğim belgeseli izleyin.
Arkadaşım Stanley belgeselinde öyle olmadığını göreceksiniz.
Kendisi ölene kadar 17.
yüzyıldan kalma dev bir konakta yaşadı İngiltere'de.
Bir de Kubrick böyle ne giyeceğini düşünmemek için kendisine böyle kapsül gardırop gibi bir şey yapmış resmen.
Aynı tişört ve aynı pantolonlar aynı renklerden satın alıp onları giyermiş.
Ne giyeceğimi düşünmek istemiyorum dermiş.
Kubrick hayatı boyunca dediğim gibi okulu hiç sevmemiş, kendisi de alaylı bir yönetmen, mektepli değil.
Bu konu hakkında der ki bence okullarda yapılan en büyük yanlış çocukları korkuyla motive ederek bir şey öğretmeye çalışmaktır.
Not alma korkusu, sınıfta kalma korkusu gibi bir konuya ilgi duyarak öğrenmekle korkuyla bir şey öğrenmek arasında nükleer bir patlama ile kıvılcım kadar fark vardır demiştir Kubrick.
Kubrick nükleer bir patlama ile öğrenenlerden belli ki ve son olarak...
Kubrick der ki hayatın anlamsızlığı insanı kendi anlamlarını yaratmaya zorlar.
Kendi anlamlarımızı arıyoruz bizler de.
Bugün her filmiyle kendini yeniden keşfeden Kubrick'i anlatmaya çalıştım sizlere.
Todd'un sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'nin sonuna geldik.
Açıklamalara bırakmış olduğum linkten sizler de eğlencenin Todd'una varabilirsiniz.
Haftaya tekrar görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
