
L'Oreal Paris hakkında detaylı bilgi almak ve kampanyalardan faydalanmak için: Tıklayın
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "L'Oreal Paris " hakkında reklam içerir*
Transkript
L'Oreal Paris'in sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz ben Merve.
Cinderella kompleksi konusunu ele aldığımız bu bölümde sağlıklı bir cilt ve özgüveni bir araya getiren L'Oreal Paris çok yüksek korumalı yüz güneş kremine dair yorumlarımı paylaşacağım.
Sizde Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi podi üzerinden dinleyerek hem bölümümüze hem de ürüne dair yorumlarınızı iletmeyi unutmayın.
Dediğim gibi bugün size Cinderella kompleksinden bahsedeceğim.
Nedir Cinderella kompleksi?
Kısaca çağdaş kadının bağımsızlık korkusu.
Bir tık daha açacak olursam bir erkek tarafından bakılmaya yönelik olan o bilinçsiz arzumuz, kadınların aklını, yaratıcılığını kullanmaktan alıkoyan o bastırılmış duyguları.
Bu kompleks aslında adını Cinderella masalından alıyor tabii ki.
Cinderella kompleksi tanımını meşhur eden kişi ise...
Psikoterapist Colette Dolink kendisinin zaten aynı isimde bir kitabı var Cinderella Kompleksi diye.
1981'de yayınlandı bu kitap ve The New York Times çok satanlar listesine girmiş bir kitap 23 dile çevrildi.
O zaman podcast'a başlamadan önce sizlere kısaca Cinderella masalından bahsedeyim.
Biliyorsunuz Cinderella isimli güzel kızımızın annesi aniden vefat ediyor.
Babası yeniden bir evlilik yapıyor.
Evlendiği kadının kızları ve Cinderella aynı evde yaşamaya başlıyorlar.
Derken Cinderella'nın babası ölüyor.
Üvey kız kardeşleri ve kötü kalpli üvey annesiyle kala kalıyor.
Cinderella'ya her gün ev işi yaptırıyorlar.
Kendileri gezip tozuyorlar.
E derken ülkenin yakışıklı prensi...
Bir balo düzenliyor. Üvey anne ve kızları bu baloya gidiyorlar ama Cinderella'yı götürmüyorlar.
Kızcağız evde hüngür hüngür ağlarken bir anda bir bakıyor karşısında bir peri.
Peri bal kabağını balo arabasına fareyi de şoföre dönüştürüyor.
Cinderella'ya da muhteşem kıyafetler giydirip baloya yolluyor.
Ama tembihliyor diyor ki gece saat 12 olmadan eve döneceksin.
Çünkü bütün sihrin etkisi saat 12'de geçecek.
Cinderella baloda yakışıklı prensin gönlünü çalıyor.
Saat 12'yi vurduğunda balodan kaçarken camdan ayakkabısının tekini düşürüyor.
Sonra prens Cinderella'yı o camdan ayakkabıyı ülkenin tüm genç kızlarını denete denete buluyor.
Çünkü sadece onun ayağına oluyor camdan ayakkabı.
Ve Cinderella bir anda o korkunç hayattan prens sayesinde dikkatinizi çekelim kurtuluyor.
Prensle evleniyor peri masalı gibi bir düğün yapıyorlar.
Masal bu. Masalların karanlık dünyası diye bir bölüm yapmıştım hatırlarsanız.
Onu dinleyenler zaten masalın alt metnini gördü bence.
Şimdi burada kül kedisini yani Cinderella'yı kim kurtardı?
Yakışıklı prens yani beyaz atlı bir prens tarafından kurtarılmayı bekleyen Cinderella'ları konuşacağız bugün.
Bütün masallarda zaten yaklaşık aynı senaryo var.
Hep böyle prensesler kurtarılıyor prensler tarafından.
Şimdi bu kitabın yazarının hayatıyla başlamak istiyorum.
Çünkü onun yaşadığı tecrübeler ve aslında yüksek farkındalığı sayesinde bu kompleks dünyaca tanınan bir hal alıyor.
Nasıl oralara evrilmiş olaylar oradan başlayalım.
Şimdi yazarın ilk evliliği gayet iyi aslında.
Üç çocuğu oluyor ama sonra eşi çok ağır bir manik depresyon geçiriyor.
O kadar ağır ki aylarca hastanede yatıyor.
Ederken ekonomileri bozuluyor.
Adam çoluğuna çocuğuna bakamaz hale geliyor.
İşte o süreçte Colette 3 çocuğuna 4 sene boyunca çalışıyor, bakıyor, dergilere yazılar yazıyor, bir şekilde geçimini sağlıyor Emin'in.
Ama sonra boşanıyorlar ve Colette ikinci evliliğini yapıyor.
Aslında olaylar da burada başlıyor.
İkinci evliliğini yaptığı kişinin ekonomik durumu çok iyi değil.
Ve Colette bir kasabaya yerleşelim diyor.
Daha kırsal bir hayata geçiyorlar.
Colette bir anda işi gücü bırakıyor.
Ev hanımı oluyor. Birden çok da rahat hissediyor kendini çalışmadığı için.
Bütün gün diyor ev işleriyle uğraşıyordum.
Hatta bunlar aslında boş işler olarak tanımlıyor.
Yani sırf böyle oyalanma amaçlı kendine meşgaleler yaratıyor.
Ve bu süreç bir sene sürüyor.
Hatta kilo aldım diyor bu süreç içerisinde.
Kendimi çok rahat hissediyordum.
Faturaları eşim ödüyordu.
Kirayı eşim ödüyordu. İşte çocuklarımın masrafları her şey ondaydı.
Ben de yemek, çamaşır, bulaşık evin işlerini yapıyordum.
Gayet de iyiydim diyor. Sonra adam bir gün gelip diyor ki sen diyor kendini yetiştirmiş eğitimli bir kadınsın.
Benden önce gayet iyi çalışıyordun.
Üç çocuğuna bakıyordun. Ne oldu da diyor sen böyle oldun.
Yani bütün faturaları ben ödüyorum.
Elektriği ben ödüyorum. Suyu ben ödüyorum.
Her şeyi ben yapıyorum diyor.
Ve bunun haksızlık olduğunu söylüyor tabii ki.
Adil olmadığını da. Çünkü buraya taşınmadan önce hani böyle konuşmamıştık.
Hani sen de çalışacaktın gibi bir şey söylüyor.
Ve tahmin edin ne oluyor?
Tabii ki kadın bunları duyunca dehşete kapılıyor.
Ben diyor o kadar ev işi yaptım, yemek yaptım.
Vay efendim çocuklara baktım.
Sen bunları nasıl görmezden gelirsin?
Cinnet geçiriyor. Hatta diyor ki son aşamada sen beni sevmiyorsun.
Beni artık beğenmiyorsun.
Cinsel olarak da ilgini çekmiyorum.
O yüzden şu an bahane uyduruyorsun diyor ve ağlamaya başlıyor.
Adam da diyor ki hayır abi sen gayet çalışabilecek, üretebilecek bir kadınsın.
Neden kendini böyle geleneksel ev hanımı moduna soktun benle evlendikten sonra?
Ben diyor böyle bir eş istemiyorum ki.
Ve bu kadın bu arada parantez içinde 9 senelik eski eşini sırf bağımsız olmak için bırakmış.
Çünkü diyor ki hayatım çok boğucuydu, çok kısıtlayıcı diyor.
Yani ilk eşinden ayrılma sebebi zaten bu.
Ve ilk eşinden ayrıldıktan sonra...
Çocuklarına tek başına bakmış dikkatinizi çekelim.
Yani benim gibi dolu kadın vardı diyor onlarla bazen böyle sarılıp ağlaşırdık diyor dertlerimiz ortaktı.
Evet çok zor bir hayattı diyor o süreç hani eşinden ayrıldıktan sonra çocuklarına tek başına baktığı süreçten bahsediyor.
Ama kadının bir açmazı var fark ettiyseniz o da şu.
İlk eşinden ayrılma sebeplerinden biri bağımsız olma arzusu, özgür olma arzusu ama ikinci eşinde de aslında kendi topuğuna sıkıyor değil mi?
Yani kendi kendini sabote ediyor.
Dikkatinizi çekelim. Aslında özgür ve bağımsız olabileceği bir evliliği varken kendini ev işlerine adıyor bir anda ve çoğu kadının bunu yaptığını söylüyor.
Peki ama neden?
İşte onu konuşacağız bugün nedenlerinden bahsedeceğiz.
Hatta kitapta şöyle bir çarpıcı cümlesi var Colette'in.
Keseli hayvanlar gibi bir başkasının derisinin altında yaşamak isterdim.
Emniyette olmayı, sıcak bakılıp gözetiliyor olmayı havadan hatta yaşamdan daha çok istiyorum.
Beni şaşırtan bu olgu yine değildi.
Oradaydı. Uzun bir süredir benim bir parçamdı demiş.
Aslında olayın özü bu.
Hani 70'li yıllardan sonra feminizm dalgasıyla beraber ne oldu?
Kadınlar böyle bir tık daha özgür oldular.
Feminizm bölümümü hatırlarsanız çalışma hayatına atıldılar demiştik.
Yani o süreçte evinin kadını çocuklarının anası olmak dediğimiz zorunluluk kalktı.
Ama Colette diyor ki bu özgürlük çok ürkütücü.
Çünkü bu özgürlükle ne yapacağımızı bilmiyorduk ve afalladık.
Çünkü bu özgürlük bizden beklentiler yarattı.
Hani önceden böyle baba evindesindir, baban faturaları öder, dolabı doldurur, her ekonomik ihtiyacını giderir.
Sonra dersin ki ama ben bu evde kendimi pek özgür hissetmiyorum.
Gidersin ayrı bir ev tutarsın ve bir anda hayatın gerçekleriyle yüzleşirsin.
Faturalar üstüne üstüne gelir, kiralar, taksitler, ödemeler böyle yığınla ve bir anda ayağının altından o halı çekilmiş gibi olur.
İşte o noktada özgürlüğün aslında çok da iyi bir şey olmadığını düşünebilirsiniz diyor.
Hemen ne yaparsınız o telaşta?
Yeniden böyle birinin kanatları altına girme ihtiyacı hissedersiniz.
Bir sığınma ihtiyacı.
Aslında bu bağımlılık bizim çocukluğumuzdan kaynaklı.
Yani birine yaslanma, biri tarafından beslenme, tehlikelerden böyle azade bir ortam, korunup kollanma, gözetilme ihtiyacı.
Bunlar hep çocukluğumuzdan getirdiğimiz şeyler.
Bu arada bu kısım erkekler için de geçerli.
Yani çocukluğumuz dediğim kısım.
Ama aradaki fark şu.
Erkekler en baştan beri zaten bağımsızlık için eğitiliyor.
Kızlarsa böyle prenses masallarıyla büyütülüyor.
Yani en basiti oynadığımız oyuncaklara bakın küçükken.
Bizim elimize bebek veriyorlardı.
Erkeklere araba. Hala pek değişen bir şey yok.
Onlar böyle masallarda kızları kurtarıyor.
Biz hep kurtarılan taraf.
Sonra büyüyoruz. İş hayatına atılıyoruz.
Ama hala içten içe o kurtarıcıyı bekliyoruz.
Bir gün bir prens de yani parantez içinde.
Kurtarıcıyla evleneceğim ve sonra yeniden o mücadelesiz rahat hayatıma geri döneceğim.
Colette'in anlattığı şeyin özünde bu var aslında.
Bir de hikayesini böyle o kadar içten paylaşıyor ki ben de sizlere etkilendiğim kısımları aktarmak istiyorum.
Mesela altına çizdiğim yerlerden biri şuydu.
Eğer bir şey öğrendiysem o da bu dünyada üzerinde hiçbir kontrol sahibi olamadığımız şeylerin bulunduğudur demiş.
Gerçekten bazı şeyler üzerinde asla kontrol sahibi değiliz ama olabildiklerimize odaklanmayı tercih etmeliyiz diye düşünüyorum.
Mesela işte yaşlanmayı durduramayız.
Evet bu kaçınılmaz bir sondur ama ne yapabiliriz?
Etkisini bayağı yavaşlatabiliriz.
Peki ama nasıl?
Şu an yaz aylarındayız.
Güneşin zararlı etkilerine karşı cildimizi koruyarak başlayabiliriz.
Ben çok beyaz tenli biriyim ve cildim böyle lekeye de çok müsait.
O yüzden yaz kış demeden mutlaka dışarı çıkmadan güneş kremi kullanıyorum.
Ama bir arkadaşım var günde 5-6 kez güneş kremi sürüyor ve tanıdığım en muhteşem ciltli kişilerden birisi.
Tek bir rekesi bile yok.
Ve bana verdiği en büyük tavsiye her zaman şu olmuştur.
Merve yüzüne güneş kremi sürmeden sakın güneşe çıkma.
Her zaman bunu söylüyor. Ben de yaklaşık 3 aydır düzenli olarak L'Oreal Paris'in Revitalift Clinical SPF 50 Plus çok yüksek korumalı yüz güneş kremini kullanıyorum.
En sevdiğim özelliği böyle yüzüme ışıltılı çok canlı bir görünüm veriyor ve nem veriyor tabii ki.
Yani insanın böyle kullandığı ürünü anlatması gerçekten çok keyifli.
Tatilde de hep kullandım.
Suya dayanıklı bir ürün ve bir de bence en merak ettiğiniz şeylerden birisi eminim yağlı yapışkan bir his bırakıyor mu Merve demiş olabilirsiniz.
Kesinlikle bırakmıyor. Zaten çok hızlı emilen bir yapısı var.
Bu arada beyaz iz de bırakmıyor.
Bence bu da çok önemli. Görünmez ve süper hafif bir dokusu var.
Zaten özel formüle sahip bir ürün.
Bir de içerisinde antioksidan ve C vitamini var.
Bu da güneş kaynaklı yaşlanma belirtilerini önlemeye yardımcı oluyor.
Hem de cilt dokusunu iyileştiriyor.
Hassas ciltler için de uygun bu arada.
Her cilt tipine uygun hatta.
Cilt yaşlanmalarının %80'inin UV ışınları kaynaklı olduğunu artık biliyoruz.
O yüzden yaz kış demeden sürekli ve düzenli olarak güneş kremi kullanmamız çok önemli.
Güney Korelilerin güzellik sırlarından bahsetmiştim sizlere bunu da anlatmıştım.
Hatta onlar 5-6 yaşlarında başlıyor o bilinçle büyütülüyorlar demiştim.
O yüzden dikkat ettiyseniz ciltlerinde leke yoktur böyle bebek gibidir ışıl ışıldır ciltleri.
Çünkü bulutsuz havalarda bile güneş kremlerini ihmal etmezler.
Bir de çok önemli bir detay var.
Retinol, C vitamini, glikolik asit gibi serumlar kullanıyorsanız.
Mutlaka bu serumlardan sonra güneş kremi kullanmamız gerekiyor.
Çünkü yüzümüzde lekeler oluşabilir.
Aman dikkat. Yine bence en merak edilen sorulardan biri şu.
Merve makyajımın altına kullanabilir miyim?
Evet kullanabilirsiniz. Çünkü cildinize nefes aldıran bir yapısı var.
Ve makyajınız daha kalıcı ve daha ışıltılı görünüyor.
Ben böyle kullanıyorum. Kendim için bir güzellik yapmak istiyorum.
Çünkü ben buna değerim diyenleri.
L'Oreal Paris'in Revitalift Clinical SPF 50 Plus yüksek korumalı yüz güneş kremini incelemek için açıklamalara bırakmış olduğum linke davet ediyorum.
Ve yazarımız Colette'in samimi açıklamalarına devam ediyoruz.
Dediğim gibi ikinci kez bir erkekle aynı evi paylaşmaya karar veriyor.
Kırsal'da böyle güzel bir ev kiralıyorlar.
Ve diyor ki beni şaşırtan şey şu oldu.
Evimi tekrar bir erkekle paylaşmaya başlar başlamaz o hırsım şaşırtıcı bir şekilde çöktü.
Bunu söylemiş yani eskiden kariyerim için günde birkaç saat yazı yazıyordum ama artık bütün günümü ev işlerini ayırırken buldum kendimi.
Üstelik benden bunu talep eden bir adam da yoktu demiş.
Yani beni sabahları o yataktan kalkmaya zorlayan hiçbir şey yoktu.
Oldukça da rahattım diyor.
Aslında olay şu mücadelemden kurtulmak beni çok rahatlatmıştı.
Mücadele dediği şey o hayat mücadelesi.
O işte çocuklarına baktığı dönem var ya işte para kazanmak işte evin kirasını ödemek gibi mücadeleden bahsediyor.
Onlardan kurtulduğum için çok rahatlamıştım diyor.
Çünkü bütün yükü erkeğin üzerine atmış.
Akşamları diyor gösterişli yemekler yapıyordum.
İşte onları gururlu o masada sergiliyordum.
Bütün gün temizlik, ütü, bulaşık.
İşte geceleri de diyor Lowell'ın eşinin yazılarını işte daktilo ediyordum.
Yani bir yardımcı rolü oynuyordum adeta diyor.
Kadın zaten yazar bu arada işi bu.
Dikkatinizi çekelim. Ama diyor ki birine yaslanma fırsatı bulduğum an.
Benim gibi böyle özgür bir kadının ilerlemeyi direkt bırakması olay.
Yani artık işimle ilgili hiç endişelenmiyorum.
Yazıp çizmiyorum.
Hatta artık hiç kimseyle görüşmüyorum.
Bir karar bile vermem gerekse Lowell'a bırakıyordum diyor.
Ben artık bir ayak işçisi olmuştum.
Ve bunu bile isteğe yaptım.
Gönüllü olarak özgürlüğümü rahat bir hayat için sattım diyor.
Çünkü diyor alışveriş yapmak, yemek yapmak, ev temizliği.
Kendi başının çaresine bakan yetişkin biri olmaktan daha az kaygı vericiydi benim için.
Daha güvenli ve daha konforluydu.
Ben aslında bir eş olmanın lüksünü çıkarıyordum.
Ben Lowell'ı yani eşimi kullanıyordum ve bunu kabul etmek benim için çok zor oldu demiş Colette.
Yani kendi refahımdan sorumlu olmanın içerdiği stresi istemiyordum.
Ayrıca içimde bir yerlerde sırf o erkek olduğu için bütün bunları onun görevi diye görüyordum demiş.
Hatta diyor ki bir yerde kendime hiçbir şey almıyordum.
Üst baş makyaj malzemesi çünkü neden göze batmak istemiyor.
Derken Lowell'dan en ufak şeyler için bile izin aldığını fark ediyor Colette.
Hayatım şunu alabilir miyim?
İşte arkadaşlarımla buluşabilir miyim?
Biraz geciksem sorun olur mu?
Yani ilişkinin başlarında böyle değillerdi.
Dikkatinizi çekelim. Sonradan oldu.
Diyor ki ben kaçınılmaz olarak Lowell'a saygı geliştirdiğimi fark ettim.
Sırf evi o geçindirdiği için onun her şeye benden daha fazla hakkı var gibi görmeye başladım içten içe.
Geç saatlere kadar o dışarıda kalabilir.
Benden izin istemesine gerek yok.
Arkadaşlarıyla direkt görüşebilir hemen çıkabilir.
Yani aslında kapı şuraya çıkıyor.
Mühür kimdeyse Süleyman odur.
Ve hatta diyor ki seks için adeta çırpınıyordum ve öyle bir hale gelmiştim ki.
Çünkü artık cinsel çekiciliğimin de azaldığını düşünüyordum.
Kendime olan saygım azaldığı için o da azalmıştı diyor.
Ama içten içe çocukluk örüntülerimizden dolayı kendimi ondan daha güçsüz ve daha beceriksiz görüyordum.
Bu aslında büyük bir çarpıtmaydı.
Çünkü Lowell bana bakmalıydı.
Evet bu zayıfın ya da güçsüz olanın çarpık anlayışıdır.
Güçlü olan bizi daima sürüklemekle yükümlüdür.
Öyle düşünüyor. Sonra işte Lowell kadına diyor ki sen böyle değilsin sana ne oldu neden her şeyi ben ödüyorum demeye başlıyor.
Sen diyor kendi ayaklarının üzerinde durabilecek bir kadınsın neden bana bu şekilde yaslandın deyince kadın ağlıyor büyük bir depresyona giriyor.
Ama bu olay onda o kadar büyük bir farkındalık yaratıyor ki yani sonra gerçekten oturup düşünüyor bir iç gözlem yapıyor ve tüm bunları gerekçelendiriyor.
Bir makale yazıyor bunun üzerine New York dergisi de makaleye özgürleşmenin ötesinde bağımlı bir kadının itirafları adıyla yayınlıyor.
Sonra kadın bunu yaşayan diğer kadınlardan çığ gibi mektup alıyor Colette.
Yığınla mektup geliyor ve kadınların çoğu bu hisleri yaşadığını söylüyor.
Colette mektupları okurken çok ağlamış.
Çoğu diyor ya kariyer sahibi olabilecek ya da eskiden oldukça kariyerli olan kadınlarmış.
Hepsi de aynı kaygıları yaşamış.
İşte master programları, iyi işler, dolgun maaş bunlar için mücadele ediyorlar.
Evet ama diyorlar ki biz de alttan alta böyle bir içerleme duyuyoruz.
Yani bir erkeğe yaslanmak istiyoruz.
Kariyerimiz her ne olursa olsun bir yaslanma ihtiyacımız var.
Tek başımıza ayakta durmaktan korkuyoruz diyorlar kadınlar.
Bir erkeğin kanatları altına girme arzusu duyuyoruz.
Bakın en yüksek mertebedeki kadınlar da bunu arzuluyor.
Bağımsızlıktan korkuyoruz diyorlar.
Mektupların ortak noktası bu.
Bağımsızlığı arzulayan ama bundan deli gibi korkan kadınlar.
İtsel bir özgürlük korkusu diyor adeta.
Yani kadınlar arasında gizli bir salgın kurtarılma arzusu.
Alexander Simons bir psikiyatr diyor ki bu konuyla alakalı.
Dışarıdan son derece başarılı gözüken kadınların bile kendilerini başkalarının egemenliğine bırakmaya, onlara bağımlı olmaya hazır olduklarını söylüyor.
İşte bunu da sırf bu Cinderella kompleksinden dolayı istediklerini söylemiş.
Bağımlılık destek almak için bir başkasına yaslanmaktır.
Bağımlılık, bağımsızlık yokluğu anlamına gelir diyor psikolog Judith Bartwick.
Bir de şu var Colette diyor ki bizler feminizmi olduğumuz yerde saymak için bir kılıf olarak kullanıyorduk.
Kadınlar kaybeden taraftı.
Kadınlar hep baskı altındaydı.
E bizi erkekler engelliyordu.
Yoksa biz neler neler yapardık.
Çok çarpıcı itiraflar eğer gerçekse.
Bir de enteresan bulduğum şey kadın işte ilk yaşından başandıktan sonra kariyerinde yükseliyor yükseliyor yazarlıkta.
Ama diyor ki kendimi diyor sahtekar gibi hissediyordum işte imposter sendromu.
Bir şeyi başarıp...
Sonra bu başarımı şansa bağlıyordum ve içten içe kendimi bir sahtekar gibi hissediyordum diyor.
Bunu fark etmiş. Bunu sonra neden yaptığını düşünüyor uzun uzun ve kendini işte neden sabote ettiğini anlıyor.
Çünkü eğer diyor başarıda olursam herkes onun kendi ayakları üzerinde durabilecek bir kadın olduğunu anlayacak.
O saatten sonra da birine yaslanması çok zor olacak.
O yüzden istemiyor. Imposter sendromu yaşıyor.
Ve hatta daha da çarpıcı olan şey şu.
Çoğu yetenekli işte yüksek IQ'lu kadın yapabileceğinin çok çok altında işlerde çalışıyormuş.
Araştırmalar bunu gösteriyor.
Sırf bu sebepten dolayı kendilerini sabote ediyorlar.
Stanford yetenekli çocuk araştırması bu.
Erkekler IQ'larına uygun paralel işler yapıyorlar yeteneklerine uygun.
Kadınlarsa tam tersi bunu tespit etmişler.
IQ'su yüksek olan kadınlar Ev hanımı olmuşlar veya büro işçisi olmuşlar profesör falan olabilecekken bunu tercih etmişler.
Kadınlar gerçek öz yeterlilik konumuna geçmekten tiksiniyor demiş bir uzman.
Bu kadınları geride tutan şey aslında yetiştirilme tarzlarıyla paralel.
Çünkü kız çocuklarına işte kendilerini ortaya koyacağı ve bağımsız olmalarını değil de böyle gerçekten geri kalmaları ve bağımlı olmaları öğretiliyor.
Sonra işte bağımsız olduğu zaman içsel bir kargaşaya sürüklenirler demiş.
Bir kadın sevgi dolu ve uyusal olmak için az sonra oraya geleceğim.
Hayatı boyunca düşmanlık ve içerleme dürtülerini bastırır.
Özlemlerinden vazgeçer ve ne yazık ki kendi yetenekleri ve değerleri konusunda derin bir güvensizlik ve belirsizlik duygusuyla aşırı bağımlı olup çıkarlar demiş.
Bir de işe giden kadınların çoğu mutsuzmuş arkadaşlar yani içlerinde bir yerlerde.
Geçinmek için neden kadınlar çalışıyor ki?
Yani kadınların çalışmasının zorunda olmaması gerektiği inanç varmış.
Çalışmak için evimin sıcaklığını, güvenliğini, huzurunu bıraktım, mutsuzum diyen kadın sayısı epey fazlaymış.
Daha da çarpıcı bir şey söyleyeyim.
Çoğu kadın sırf bu sebepten dolayı çalışmamak için birileri ona işte aa çocuğum büyüdü artık çalışsana, çalışma hayatına dönsene demesinler diye.
İkinci çocuğu yapıyormuş. Hatta bu bazen 3 oluyor 4 oluyor.
Sırf çalışmamak için kariyer yapmış kadınlarda da bu varmış.
Yani eve geri dönmek için doğuruyor diyor araştırmacılar.
Ve bu kadınların çocukları da büyük ihtimalle büyüdükleri zaman bağımlı bir karakter olurlar denilmiş.
Çok başarılı böyle iyi maaş alan kadınların çoğu da kocaları onları böyle maddi anlamda destekleyeceğini söylediği anda işi bırakıyorlarmış.
Ama sırtımızı döndüğümüz gerçek şu ki.
Yaşlandığımız zaman ne yapacağız?
Colette bize bunu soruyor.
Tamam şimdi belki rahatsınız, güvendesiniz ama sonra ne olacak?
Yaşlanma sonrası ya terk edilirsen ne yapacaksın?
Ya da eşin aniden hayatını kaybederse veya başka bir senaryo düşün.
Yani o zaman ne yapacaksın?
Bir B planın var mı? Colette Atlanta'da bir yemeğe davet ediliyor işte bir grup kadınla tanışıyor orada ve gözlemlerini aktarmış diyor ki böyle genç üst orta sınıf kadınlardı ve olabildiğince güzel
kalabilmek genç kalabilmek için çok büyük bir efor harcıyorlardı işte sporlar estetikler bilmem neler daha 30'lu yaşlardalar çok çekici görünmeye çalışıyorlar güzel giyinmeye çalışıyorlar ve kocaları
başarılı iş insanlar işte borsacılar bürokratlar avukatlar hani maddi durumu iyi olan adamlar.
Ve kadınların diyor tek dertleri fark ettim ki o konforlu yaşantılarıydı.
Sohbet konuları, işte pahalı takıları, arabalarının modelleri, nerede oturuyorsun, ne yiyorsun, ne içiyorsun, kulüp yemekleri, eski kolej günleri bunlar.
Gurur duydukları şey ise kocalarının ne kadar para kazandığı.
Hani ilkten işte bunu konuşmaya çalışıyorlar.
Alışveriş, çocukları okula götürmek.
Bunların dışında yaptıkları hiçbir şey yok.
Pembe dizi izliyorlar bütün gün.
Ve bunlar korunan kadınlar.
Genç. Çekici, arsız ve güvende olan kadınlar kadın olarak mali bağımsızlıklarının hakları olduğunu varsayıyorlar ve bunun karşılığında da kendilerini ev işlerine adamışlar.
İşte temizlik, çocuk yetiştirme, evi düzlerine sokma bu becerileriyle gurur duyuyorlar ama içten içe bilincinde olmasalar da Kendilerine bir gündem belirlemişler.
Yani neredeyse törenci bir tarzla yaşamlarının ne kadar riskli olduğunu görmekten kaçınıyorlar bu kadınlar demiş.
Boşanmanın güzel kadınlar için değil başkaları için olduğunu düşünüyorlar içten içe.
Ve boşandıkları zamansa çalışma hayatına en alt düzeyde başlayacakları için.
Bunu istemiyorlar tabii ki.
Varlık içinde yüzen biri için tabii ki bu çok zor bir şey.
Ve sonuç büyük bir depresyon demiş.
Şimdi aklıma Mehmet Aslantuğ'un çok güzel bir sözü vardı.
O geldi. Hani diyordu ya hiçbir kadın geleceğini bir adamın vicdanına, aşkına ve günün sonunda bir gün aklının karışmasına, yanılgılarına bırakmamalı demişti.
Bence çok haklı. Neyse şimdi bu kitapta 7 bölüm var arkadaşlar.
Onlara kısaca değinmek istiyorum.
Şimdi birinci bölümde kadınların kurtarılma arzusundan bahsediyor.
Burada diyor ki bu hepimizin içinde olan bir şey.
Gizlice sinsice varlığını sürdüren bir şey.
Hırsımızı da körelten bir şey aslında.
Yani kadının kurtarılma arzusu ilkel atalarımızın o vahşi mağara günlerine kadar uzanıyor.
Erkeğin fiziksel gücüne ihtiyacımız olduğu dönemler.
Ama diyor şu anda devir değişti.
Yani ne beyaz atlı prense ne de mağara adamına gereğimiz var değil mi?
Kurtarılmaya da ihtiyacımız yok.
Erkekler daha güçlü, daha zeki veya daha cesur değil günümüzde ama daha tecrübeliler.
Aslında buraya kadar anlattıklarım birinci bölümün özeti gibiydi baştan sonra.
İkinci bölümde ise kadınların mücadeleden kaçışından bahsediyor.
Burada diyor ki bazen dışarıdan gelen bir meydan okumayı bir krizi veya bir trajediyi göğüslemek içeriden gelen meydan okumayı yani riske atılmayı.
Gelişme zorunluluğunu göstermekten daha kolaydır.
Buradaki tespiti ve kendisiyle yüzleşmesi gerçekten harikaydı.
Diyor ki bir abim vardı ve ben hep onun gölgesinde büyüdüm yani ve bundan da hoşnuttum.
Çünkü orada emniyetteydim.
Yerimin hep bir başkasının arkası olduğuna inanmıştım içten içe.
Ve içimizde hala yaşayan o küçük kız çocuğundan bahsediyor burada.
Psikolog Judith Bartwick de Michigan Üniversitesi'nde yapılan araştırmaya değinerek demiş ki.
Her defasında kadını erkekten ayıran değişkenlerin pasiflik, bağımlılık ve her şeyden önemlisi de öz saygı yokluğu özellikleri olduğunu bulduk
demiş. Çok çarpıcı.
Yetişkinler gibi esnek, güçlü ve özgür yaşamak için her ne kadar canla başla çaba gösterirsek gösterelim içimizdeki o kız çocuğu ayak diriyor.
Korkulu uyaranları kulağımıza fısıldamaya devam ediyor.
Paturalar biriktiği zaman, arabamız bozulduğu zaman, işler Arap saçına döndüğü zaman çevremize sinyaller yayıyormuşuz.
Hani görüyorsunuz ya ben kendi başıma yapamıyorum sinyali.
Beni kurtaracak birine ihtiyacım var sinyali.
Aynı küçük bir kız çocuğu gibi işte öyle düşünün.
Zorlu yaşam mücadelesinden kaçmak için bir erkeğin himayesine girmek istiyorlar.
Peki neden kendimizi bu şekilde kısıtlıyoruz?
Korkudan dolayı diyor Dr.
Simons. Çünkü bu kadınların aslında yetiştirilme tarzıyla alakalı bir sorun var diyor.
Kız çocuklarına kendini ortaya koyucu ve bağımsız olmalarını değil gerçekten de böyle geri kalmaları ve bağımlı olmaları öğretiliyor diyor.
Şimdi bağımsız olmalarına izin verilmesi de onları içsel bir kargaşaya sürükledi diyor Dr.
Simon. Sonra ne oluyor artık böyle oturmuş bir kişilik özelliği haline geliyor.
Öyle bir şey değiştirmek zaten çok zor.
Bir de altına çizdiğim yerlerden biri lütfen dikkat.
Özveride bulunduğunuz duygusuna kapılmaksızın.
Kendi başarılarınızdan vazgeçebilmek için sürekli çaba harcamanız gerekir.
Bir kadın sevgi dolu ve uysal olmak için hayatı boyunca düşmanlık veya içerleme dürtülerini bastırmak durumunda kalır ve bu nedenle sık sık kendi girişim güçlerini bastırır, özlemlerinden
vazgeçer ve ne yazık ki kendi yetenekleri ve değerleri konusunda Derin bir güvensizlik ve belirsizlik duygusuyla aşırı bağımlı olup çıkarlar.
Ve yazar diyor ki işin gerçeği kocalara onları desteklemeye istekli ve yeterli olduğu için çalışmak zorunda olmayan birçok kadın çalışmayacaktır.
Çalışan kadınların sayısındaki artış önemli ölçüde bozulan evliliklerin artmasıyla ilgili diyor.
Çalışan kadınların %42'si evin reisidir diyor.
Bir eş olmaya bağladığımız o sahte güvence bizi bir kör noktaya sürüklüyor.
İşte Cinderella kompleksinin de en acı sonu bu yaşlılıkta terk edilmek.
Yani bir başkasının bize bakacağına, kendi refahımızdan sorumlu olmak zorunda kalmayacağımıza öylesine umutsuzca inanmak istiyoruz ki.
Bir de bir parantez açıyorum annelerimizin durumu da bu noktada çok önemli.
Yani Cinderella kompleksinde psikiyatristler diyorlar ki anneleriniz ne kadar kısıtlı ve ne kadar bağımlıysa bizim de farklı doğrultularda böyle ilerleme konusunda o kadar kaygılı olacağımızı söylemişler.
İkinci bölümün özeti şu kadınlar korkmaktan vazgeçmedikleri sürece özgür olamayacaklardır.
Kendimizi böyle becerikli ve bütün hissetmemize engel olan o kaygıları aşma sürecine Başlayıncaya kadar yaşamımızda gerçek bir değişme, gerçek bir özgürleşme olmayacaktır.
Üçüncü bölüm kadınca tepki.
Bu kısım gerçekten çok sarsıcıydı.
Karşı fobik yapılı kadınlardan bahsetmiş yazar burada.
Bu tarz kadınlar böyle dışarıdan aşırı özgüvenli, çok güçlü, çok dayanıklı, öz yeterliliği yüksek görünebilir.
Çünkü aslında bunun için korkunç bir çaba harcarlar.
Böyle genç kadınların varoluş nedeni güvensizlik ve korkularını böyle gizleyebileceği bir kale inşa etmek aslında.
Kadınlardaki fobileri inceleyen Alexander Simons tarz diyor ne olursa olsun bu insanların mesajları aynıdır diyor bu kadınların.
Hiç kimseye ihtiyacım yok kendi başımın çaresine kendim bakarım imajı.
Böyle baskıcı, çok patronca ve kendinden çok emin hatta oldukça iyi bir konuşmacı olabilirler demiş bu kadınlar için.
Açık saçı konuşurlar hatta bazen çok saldırganca bir erotik konuşmadan bahsediyorum çok ulu orta.
Ve siz zannediyorsunuz ki vay be ne kadar özgüvenli, ne kadar cesaretli kadın.
Hani bu kadar açık saçı konuşabiliyor herkesin içinde.
Kendi sırlarını bazen ifşa ediyor ama bilmiyorsunuz ki aslında böyle içlerinde fırtınalar kopuyor.
Kendi çekiciliğinden işte kendi göğüslerinin güzelliğinden belki emin olmadığını bilmiyorsunuz diyor.
Çünkü o gizli bir fobik yani maskelemek için aslında dışarıya bu şekilde bir tavır sergiliyor.
Ve böyle bir kadının asla böyle sırtını bir erkeğe dayamayacağını düşünürsünüz.
Oysa gizli isteği bu olduğu için aslında çelişkili sistemi ağır basar o maskelemeyi yaptığı için ve erkek de kadının o öz yeterlilik maskesinin ardına gizlendiğini anlamaz.
Ve bu kadınlar genelde böyle kendi imajlarını süsleyecek işler seçerler.
Hatta bu kadınlar böyle çaresizlik ve korku duygusunu öylesine tehdit edici bulurlar ki.
Enerjilerinin tamamını kendileri de dahil olmak üzere herkesi ürküten bir yaşam kurmaya harcarlar.
Uçlarda bir yaşam.
Hani şey vardır ya işte ben bunu desem veya bunu yapsam anam babam beni evlatlıktan reddeder diyeceğiniz şeylerden bahsediyorum.
Onları söylerler ve yaparlar sizi şok ederler.
İşte ulu ortağı cinsel fantezilerini anlatırlar.
Cinsel hayatlarını anlatırlar böyle seks konusunda ahkam keserler.
Neden? Çünkü aslında derinlerde bir yerlerde korkunç bir yalnızlık duygusu var diyor yazar.
Kendini bırakmaktan korkuyor insanlara ve aslında bir başka insanla kaynaşmaktan o yetiden yoksun olmasını yarattığı bir yalnızlık var.
Onu gizlemeye maskelemeye çalışıyor.
Hatta kaynaşsa sınırlarının ihlal edildiğini zannediyor.
O duyguya kapılabiliyor. Bu çocukluktan gelen o doyumsuz kalan sevgiden kaynaklanır diyor.
Psikolog ve derin çocukluk yalnızlığı demiş buna.
Kendini bir başkasına bırakmaya yönelik pasif.
Ama potansiyel açıdan yıkıcı bir arzu.
Çocukken böyle hiçbir zaman ihtiyaç duyduğu sevgi ve değeri almamış olmaktan kaynaklanan bir durummuş bu.
Karşı fobik kadınlar erkeklerle olumlu ilişki kurmakta da oldukça zorlanırmış.
Çünkü kendilerini böyle otorite hissetme ihtiyaçları var ya sürekli o yüzden.
Kendilerini böyle bir seks tabancası gibi gösterebilirler.
Bakarsınız çok gösterişli bir hayatı vardır, müthiş bir evi vardır, belki arabası vardır.
Arkadaşları hiç eksik olmaz yanından ama kendisi böyle hiç bağlanmayan bir sev ve terk et kadını böyle bir imaj çizer ve bundan da hoşlanır.
Genelde erkekleri aşağılarlar, küçümserler hatta işte kadınları da aşağılarlar bir yerde.
İşte ben kadınlar gibi incinen biri değilim, erkekler gibi güçlüyüm hani böyle bir imaj çizmeye çalışırlar.
Beni sömürmesi zor imajı çizerler ama dediğim gibi altyapısı bambaşka bu kadınların.
Bir de şu var üniversite sonrası hani özgürlük anlayışı diyoruz ya hani çalışma yaşamı başlıyor ve geçim sıkıntısıyla mücadele başlıyor aslında.
Orada bir çıkmaza düşüyor kadınlar ve işte bu noktada aslında kurtarılma arzusuyla kuşatılıyoruz.
Ama dediğim gibi bazı kadınlar kurtarılma arzusuna karşı rasyonel ve güçlü bir kimliğe erişebiliyor ve bu bazen az önce anlattığım gibi maske de olabiliyor.
4. bölümde ise bu kadınların nasıl bu hale geldiğini anlatmış yazar.
Korunma ve bağlanma stratejilerinden bahsediyor.
Özellikle de anne ve babamızla olan ilişkimizin burada çok etkili olduğunu vurguluyor.
Mesela bağımlılık sürecinin güçlenmesinde bir kadının Özellikle de babasının onun fikirleriyle, onun ilgi alanlarıyla alay etmesi, onu küçük düşürmesi ve küçük görmesi varmış.
Yani babasının bu tavırları çocuğun güçsüzlüğünü daha da pekiştiriyormuş.
Ve bağımsızlık düşüncesi çocuklarda ilk 6-7 yılda şekilleniyormuş.
O yüzden kadının o özgürlük gelişimi tam olarak bu süreçte desteklenmeli yani çocukken.
Bir de yetiştirilme tarzı dedim az önce.
Çünkü ebeveynler genelde erkek çocuklarına bağımsızlığı aşılıyor.
Ama kız çocuklarına çok korumacı davranıyorlar.
Bu da ileride kızları daha böyle bağımlı kılıyor.
Bir de evde anne ve babamızın ilişkisini de rol model alıyoruz.
Yani anneniz çok büyük bir etken zaten.
Çalışan böyle kendi ayakları üstünde duran bir annenin kızıysanız siz de onun gibi olabilirsiniz diyor ileride.
Bir de yine bir araştırmadan bahsediyor.
Kız çocukları küçükken böyle ağladığı zaman hani anneleri hemen yardımlarına koşar ya ama erkek çocuğu öyle değildir.
Çünkü daha güçlü diye düşünürler.
O yüzden böyle annesi hemen süpürgeyi kapatıp aman oğluma bir şey olmuş diye koşmaz diyor.
Dolayısıyla kız çocuklarında şu var.
Ben ağlarsam hemen yardımıma koşacak biri var.
Böyle bir inançla büyüyorlar.
Ama erkek çocuğunda bu yok.
Çünkü o hep böyle kendi başının çaresine bakarak büyüdüğü için ileride de bu devam ediyor.
Bir de kız çocukları böyle büyürken düştüğü zaman falan yaralandığı zaman olay çıkar biliyorsunuz ama erkek düştüğü zaman şey derler işte Survivor adası sakini öyle bir muamele görür.
Yani oğlan çocuğu vardır ya böyle işte okuldan dayak yer gelir sokakta dayak yer gelir o kadar da hani mesele olmaz erkek olduğu için ama kız aynısını yaşasa fırtınalar kopar.
Hani doğasında var gibi düşünülüyor erkeklerin.
Halbuki o da evlat, o da evlat.
Yetiştirilme tarzı işte. Hatta benim bir kuzenim var.
Çok güzel bir kız. Babası onu böyle erkek kız ayırt etmeyen babalar vardır.
Aynı öyle yetiştirdi. Hani kızı da olsa aynı, erkek olsa da aynı.
Ve gerçekten ben onun etkisini görüyorum baktığım zaman.
Hani böyle kavgaya bile girer erkeklerle hiç sakınmaz.
Ama ben böyle izlerken şok olurum onu.
Çünkü ben böyle tam kız çocuğu gibi büyütülmüşüm.
Sonradan fark ediyorum bunu. Yetiştirilme tarzı o yüzden tamamen.
Zaten sonra o tek başına yaşamaya başladı.
Çok erken ayrıldı aile evinden.
Çalışma hayatına da çok erken başladı.
Yani Cinderella kompleksinin S'si yoktur onda öyle söyleyeyim.
O yüzden bence çocuk büyütürken bunları göz önünde bulunduralım derim.
Bir de araştırmacılar zeki kızların özgüven sorunu yaşadığını ve yeteneklerini küçümsediğini söylemişler.
Hatta demişler ki vasat kızların kendilerine ilişkin beklentileri zeki kızlardan daha yüksek.
Yani anlayacağınız düşük özgüven birçok kadının vebası.
Lewis Hoffman diyor ki kızların başkalarından desteğe aşırı ihtiyaç duyan erişkinler olmasıyla sonuçlanan bir gelişim seyri var diyor.
Onu da şöyle açıklıyor. Küçük kız bağımsızlık yönünde daha az teşvik ediliyor.
Derken ailesi aşırı korumacı davranıyor.
Annesinden ayrı bir kimlik oluşturması yönünde daha az bir bilissel ve toplumsal baskı görüyor.
Derken annesiyle ayrılma sürecini belirleyen o anne çocuk çatışmasını daha az yaşadığı için çevresini bağımsızca keşfetmeye daha az yöneliyor.
Sonuç olarak çevresiyle başa çıkma becerileri ve bunu yapma yeteneğine olan güveni gelişmiyor arkadaşlar.
Ve kendi sorunlarının çözümü konusunda erişkinlere bağımlı olmaya devam ediyor hayatı boyunca.
İleride de Cinderella kompleksinde tutuluyor.
Burada yine altını çizdiğim çok güzel bir yer var.
Bağımsızlık kişinin kendi başına başarabileceğini, kendi yeteneklerine, kendi yargısına güvenebileceğini öğrenmesinden kaynaklanır.
Beşinci bölüme geldik.
Kör Adanış bölümün adı.
Kadının kendisini böyle eşiyle var etmesinden bahsediyor burada.
Yani eşinin başarısıyla güçlenen kadınlar.
Kendini onun kimliği üzerinden tanımlayan kadınlar.
Yani Kocişko'sunu prensesi biliyorsunuz bunu yazanlar.
Mesela işte bu kitabın yazarı kendisi de yazar olmasına rağmen.
Hem ev işlerini yapıyor hem kocasına yardım ediyor.
Yani onun yazılarını daktilo ediyor demiştim.
Yani buradaki olay şu aslında erkeğin sorumluluğu evi geçindirmek, para kazanmak.
O yüzden kadının evi çekip çevirmesi erkeğe böyle her türlü ettiği yardım ve ona bağımlılığı kutsal olarak görülüyor.
Yani kadınlar eşlerini seçerken aslında prenslerini yani onları sorumluluktan kurtaracak kişiyi seçerler diyor.
Ve bu noktada iyi bir seks hayatı ve iyi bir arkadaşlık.
İkinci plana atılır demiş. Bir de evlilik psikolojisi literatüründe kaynaşma diye bir şey var.
Bu da eşlerden birisinin veya her ikisinin birden ayrı veya yalnız olmaktan korktuğu ulaşılmaya çalışılan bir kaynaşmalı kimlik.
Ve bu kimlik uğruna kendi bireysel kimliklerinden vazgeçtiği bir ilişkiyi tanımlamak için kullanılıyor.
Aslında bir nevi kendi başına ayakta durma korkusu diyebiliriz bu kaynaşma olayı için.
Asalakça böyle simbiyotik bir şekilde birbirine bağımlı olmak ve bunun köklerinde yine çocukluğumuz var.
Çocukluktaki o anne karnına tekrar dönme arzusuna dayanan bir şey bu.
Henüz kendi kimliğinden emin olmayan ve ayrılma konusunda kaygı duyan ve ayrı bir varoluşun farkında olmadığı her şeyi kapsayan böyle annesiyle kaynaştığı bebeklik dönemine gerilemeye itilen
çocuğun gelişiminde o ilk ayrılma evresi.
Ruhsal açıdan tehlikeli bir dönemdir denilmiş.
Hatta böyle yıldan yıla kaynaşmış halde kalan evliliklerde karı koca ruhsal açıdan çocuksu bir gelişme düzeyine sıkıca kök salar denilmiş.
Yani az önce anlattığım şey.
Hatta bu evlilikler için deniliyor ki kendini tekrarlayan öldürücü bir dansla kenetlenmiş iki gri figür.
Çok güzel bir tanım gerçekten.
Bazı kadınlar böyle kocaları olmadan yapamayacaklarına inandıkları için Kendilerini onlar için vazgeçilmez kılmaya çalışır diyor Colette.
Bir de iyi kadın sendromundan bahsetmiş burada.
Biraz acımasız olacak ama altını çizdiğim yerlerden birisi.
Diyor ki Colette yaşamının tamamını kocasını düzenli tutmaya ve çocuklarını korumaya adayan bir kadın aziz değil sığıntıdır demiş.
Özgür olmanın, kendi yaşam öğelerini bulup sağlama almak zorunda olmanın.
Korkularını yaşamak yerine olumsuzlukları göster ve bunda gerçekten iyiyse pek acı çekiyor gibi gözükmez bile.
İyi kadın insanı paramparça edecek durumlarda bile çok güçlü görünmeyi başarabilir diyor.
Yani dışarıdan arkadaşlar mekanizma çalışıyor gibi görünebilir ama bu kadınlar içeriden mutlu değiller.
Çünkü yaşamlarında akut bir anlam yokluğu hissedebilirler.
Çünkü tek becerileri duyguları kontrol edebilmek, bağımlılık yoluyla istediklerini almaktır.
Yani bir bağımlılık ilişkisinde istenen dengeyi kurmanın da çeşitli yolları vardır.
Kadın bazen kocası üstünmüş gibi davranır.
Hani sen ağzın sen paşasın her şey okey.
Bu zaten büyük çarpıtmalar gerektirir diyor.
Bazıları öyle az şey yapar ki yaşamlarını o kadar çok kısıtlarlar ki kendilerini gerçekten daha az becerikli zannederler.
Öyle kılarlar. Ya da erkekleri küçümserler.
İşte aynı çocuk gibiler derler.
Ya da erkeklerin hepsi aynı derler.
Yani ya çok yüceltiyorlar ya da çocuk gibi diyerek küçümsüyorlar.
Hani bana ihtiyacı var gibilerinden.
6. bölüme geldik.
Cinsel kimlik paniği arkadaşlar.
Burada da yine kadının ev içinde çalışması ve dışarıda çalışması üzerinde duruyor.
Kadınların başarı korkusundan bahsetmiş.
Diyor ki pek çok kadını bir konuda gerçekten iyi olmak, başarmak, yaşamların akışında elle tutulur bir şey üretmek çok korkutur demiş.
Sevgiyi riske atmak yerine kendimizi değerden düşürmemiz, doğal yeteneklerimizden uzaklaşmaya çalışmamız cinsel kimlik paniğinin bir sonucudur demiş.
Ve bir kadının evliliği çözüldükten sonra yaşadıklarına bakın diyor.
Onlar çok aydınlatıcıdır.
Birdenbire çiçeklenir.
Yetişkin olmak bu muymuş der.
Artık böyle mali bir sorumluluk alır ve bundan dolayı zorlanır.
Bazen ipotek ödemelerini karşılamaya çalışır.
Çocuklarına ayakkabı almak zorunda kaldığı için ikilik bir çatışma yaşar.
Gözden kaybolur. Artık böyle cinsel kimlik paniğiyle savaşmak ya da işte yaptığı şeyin doğru olup olmadığını düşünmek ya da kadınca olmayan bir şey gibi gözükmekten korkmak zorunda olmaz.
Bu da aslında ne kadar büyük bir rahatlıktır diyebilir.
Bu bölümde bir anketten bahsedilmiş.
Bence çok doğru burada çıkan sonuç.
Çalışan kadınlar ulusal komisyonu anketi.
Burada iş bittikten sonra eve geldiği zaman kadınlar ikinci bir işte devam ediyorlar.
Yani belki önce şef patron.
Sonra da bir hizmetçi belki dadı bakıcı rolü oynuyor demişler.
Ve keşke günün ortasında çocuklarımın, kocamın, patronumun istekleri olmadan geçirebileceğim sadece kendime ait.
Bir saatim olsaydı demiş kadınlar bunun hasretini çekiyorlarmış.
Çok üzücü gerçekten. Bu çifte bir yük.
Çok ağır. Yani erkeklerin çoğu için evleri böyle güzelce dinlenip hizmet alabilecekleri bir sığınakken çalışan kadınlar için durum öyle değil.
Ve Colette diyor ki kadın tam gün çalışan hatta kocasından çok maaş alan biri olsa bile konu ev işi veya işte çocuk olduğu zaman yine her şeyi o kadın yapıyor.
Yani bütün yük yine o kadının omuzlarında.
Bir de şu var bazı kadınlar istese böyle ev işleri için yardımcı tutabilir eşi der hatta hadi sana yardımcı olalım sen yorulma birini alalım diye ama kadın istemez.
Çünkü yardıma eğer biri gelirse o tamamen boşa çıkacak yani özgür olacak özgür olduğu ortaya çıkacak daha doğrusu ve çalışmaması için herhangi bir gerekçe kalmayacak.
O yüzden korkarlar ve hiç kimseyi almazlar demiş Colette'in böyle bir teşhisi var.
7. ve son bölümde ise özgürlüğe uyanış arkadaşlar.
Burada özgür olmayı istemekle koruma altında olmayı istemek arasındaki çatışmadan bahsediyor.
Çok sinsi bir çatışmadır bu diyor.
Olduğunuz yerde kalmanızı mümkün kılar demiş.
Bağımsızlık istediğimiz düşüncesi yine çok istediğimiz ancak kabul edemediğimiz bağımlılık için bir kılıf işlevi görür.
Ve sonuç olarak da enerji kaybına yol açar demiş.
Enerji kaybı kararsızlıkta ve eylemsizlikte kendini gösterir.
Ve bir bakmışsınız o çatışmalı kadın sonsuzda salınıyor.
Yani şu işe mi koşsam bu işe mi gitsem?
Onu sevmeli miyim yoksa onu terk mi etmeliyim?
Yani hep böyle bir ileri bir geri.
Derken erteleme hastalığı başlar.
Böyle basit bir rapor yazacaksınızdır ya da bir lavaboyu temizleyeceksinizdir.
Bir bakmışsınız saatleriniz bitmiş.
Saatleri harcarken bulursunuz kendinizi.
Çatışmadaki bir kadının ruh hali bu şekildedir.
Ve böyle kadınlar için en basit işler bile olağan dışı ölçüde çaba gerektirebilir.
O yüzden kendiniz üzerine odaklanın, düşünün böyle ne hissettiğinizi düşünün.
Bu gizli kalmış yanınızı kabul edin, görün, inkar etmeyin.
Kendi senaryonunuzu yaşayın.
Yani başarısız olma korkusundan korkmadan kendi senaryonunuzu yaşayın.
Yeteneklerinizi, sınırlarınızı böyle gerçekçi bir şekilde ele alın.
Ve son olarak Colette diyor ki öğrendiğim bir şey varsa o da özgürlüğün ve bağımsızlığın başkalarından alınamayacağı sadece yoğun emekler sonucu.
içeriden yetiştirilebileceğidir.
Ve buna ulaşmak için kendimizi emniyette hissetmek amacıyla kelepçe gibi kullandığımız her türlü bağımlılıktan vazgeçmek zorundayız.
Kendine inanan kadın, yetenekleri dışındaki şeylere ilişkin boş hayallere, kendini aptal yerine koymak zorunda değil.
Aynı zamanda usta ve hazırlıkta olduğu işlerle de karşılaşınca geri de çekilmeyecektir.
Böyle bir kadın gerçekçidir, ayakları yere basar, Kendilerini sever ve sonunda başkalarını sevmekte de özgürdür.
Çünkü kendini sevmektedir.
Bütün bunlar özgürlüğe uyanan bir kadının özelliğidir.
L'Oreal Paris'in sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'nin sonuna geldik.
Tüm kadınların özgürlüğe ulaşmasını diliyorum.
Kendine bir güzellik yapmak isteyenleri açıklamalardaki linke davet ediyorum.
Haftaya tekrar görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
