
Altıntaş Online hakkında detaylı bilgi almak ve kampanyadan faydalanmak için: https://www.altintasonline.com/
* Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB * Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com * *Bu bölüm "Altıntaş Online" hakkında reklam içerir*
Transkript
Altıntaş Online'ın sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz ben Merve.
Yayına başlamadan önce size güzel bir haberim var.
Artık beni Fizi platformunda da dinleyebileceksiniz.
Hatta size çok güzel sürprizlerim de olacak.
En kısa zamanda duyuracağım.
O yüzden takipte kalın derim.
Hadi başlayalım. Bugün uzun zamandır merakla beklediğiniz bir konuyla geldim.
Simyacılık. Kim bu simyacılar?
Amaçları ne? Şimdi sokaktan birini çevirip sorsam desem ki kardeşim simyacılık ne bana anlat bana der ki sıradan bir metali altına çevirmeye çalışan kişi derdi ölümsüzlüğü bulmak aradığı şeyde felsefe
taşı derdi muhtemelen.
Peki sadece bu kadar mı?
Yani bununla mı sınırlı? Hayır.
Bugün bunun alt metnini okumaya çalışacağız ama takdir edersiniz ki konu çok uzun ve çok meşakkatli.
Öyle bir podcast ile anlatılacak bir şey değil.
O yüzden böyle genel olarak genel hatlarıyla ama yine derinlemesine inmeye çalışarak anlatmaya çalışacağım.
Şöyle şimdi simya ilmine göre dediğim gibi felsefe taşı adı verilen bir taş var.
Ve bu taş dokunduğu her nesneyi altına dönüştüreceğine inanılan taş.
Bunun peşindeler. Neden?
Çünkü bu taş hem ölümlü...
Hem de maddeyi altına çevirmek için gereken şey.
Ve ezoterizmde bu taş zaten insanın içinde bulunur arkadaşlar.
Aklında ve bilgeliğinde.
O taşı bulmamızın tek yoluysa onu aramaktan geçer.
İşte bu arayış, bu yolda oluş o taşa ulaşmaktan bile daha kıymetlidir.
Hani Paul Cole'un simyacı kitabı vardı ya onun bir baş kahramanı vardı.
Çoban Santiago hazinesini aramak üzere yola çıkmıştı.
Bayılıyorum o kitaba yani o yolda oluş haline bayılıyorum.
Ben de hep söylüyorum ya bir yere varmaktansa yolda olma halini daha çok seviyorum diye.
Bu kitapta şöyle bir söz vardı.
Çünkü yüreğin neredeyse...
Hazinende oradadır.
Hadi o zaman en baştan başlıyoruz hazinemizi keşfetmeye.
Şimdi simya en başından beri bir gizlilik, bir yasaklanmış aurasıyla çerçevelenmiştir.
Ve dediğim gibi olay böyle sadece işte felsefe taşını keşfedelim, hadi bakalım ölümsüzlüğü bulacağız öyle bir şey değil.
Simya aynı zamanda...
İnsan ile doğanın, ruh ile maddenin çok sıkı bağlarla birbirlerine bağlı olduğuna dayanan bir dünya görüşü yansıtıyor en başından beri.
Peki Merve bu simya nereden çıkmış en başta dediğinizi duyar gibiyim.
Şöyle şimdi Büyük İskender M.Ö.
332'de Mısır'ı FETÖ diyor arkadaşlar ve bu ülkenin kültürel açıdan böyle uzun süredir Yunanlara örnek oluşturduğunu da biliyor zaten.
Nereden biliyor Merve?
Tarihçi Herodot'un yazılarından tabii ki.
Bir de Pisagor var. Pisagor Herodot'tan önce bu topraklara Mısır'a gitmiş ve burada hem Mısırlıların dini inançlarını hem de teknik ve bilimsel alandaki bilgilerinden istifade ettiği söylenir.
Güya Büyük İskender Mısır'ı fethettiği zaman Hermes'in mezarını buluyor ve bu mezarda zümrüt tabletlere ulaşıyor bunları açığa çıkarıyor.
Zümrüt tabletler de simyacılığın mihenk taşı arkadaşlar ve bunları bir şekilde Yunan dünyasına ulaştırıyor.
Tabii bu bir rivayet, devam edelim.
Şimdi bu fetih sonrası Arap-Yunan kültürleri böyle karışıyor ve Helenizm doğuyor diyebiliriz.
İşte bu iki geleneğin, iki kültürün karşılıklı etkileşimi sonucunda yeni fikirlere ve yeni yaklaşımlara son derece açık bir pozisyon oluşuyor, bir düşünce biçimi oluşuyor.
Bu da aslında simyanın gelişmesi için elverişli bir zemin oluşturuyor diyebilirim.
Bunu biraz açalım. Şöyle ki şimdi her ikisi de nehirlerle bağlantılı olan iki gelişmiş kültür.
Fırat ve Dicle nehirlerinin o çevrelediği bölge.
Babil, Asur ve bir tarafta da işte Nil Vadisi'nin Firavunlar İmparatorluğu.
Bunlar çok gelişmiş kültürler ve Babililerin inanışına göre beş duyu ile algılanan gerçek dünyanın ardında bir gerçeklik daha söz konusu.
Bu gizlenmiş bir gerçek.
İşte bu gizlenen gerçeklikle, perde arkasındaki gerçeklikle, gerçek dünya arasında karmaşık bir etkileşim mevcut Babililere göre, onların inanışına göre.
Ve bu iki farklı dünyanın bir araya gelmesi sonucunda oluşan bütüne de evren olarak bakıyorlar, öyle kabul ediyorlar.
Ve bunu düşünen sadece Babililer mi?
Elbette ki hayır. Onlar sadece bunu ön plana çıkarttı diyebiliriz ki buradaki olay din ve büyü...
ile ilgili düşüncelerin temelini oluşturmuştur.
Babil deyince büyüler geliyor aklımıza.
Şimdi bir tık daha geri gidiyorum.
M.Ö. 850 dolaylarına gidiyoruz.
Burada bilgi tanrısı Enki'nin yaşadığı yer olan Eridu kenti var ve bu Eridu kentindeki rahipler şöyle düşünüyorlar.
Evren dünyada yaşayan tüm insanların bir yansıması Kim bu adamlar peki?
Bu rahipler kim? Kaldeniler.
Duymuşsunuzdur kaldenistler. Kaldenistler olarak da adlandırılan bu rahip büyücüler.
Bakın rahip büyücü diyorum.
Büyücülüğün temellerini atıyor arkadaşlar.
Makrokozmozla mikrokozmoz arasında bir paralellik kuruyorlar ve bu temeli atıyorlar.
Bu makrokozmoz olayına az sonra geleceğim.
Simya'nın alt zemininde de bu var.
Ve bu arada büyüye dair ilk yazılı kaynaklar ta Sümerlere dayanıyor.
Çok eski büyünün tarihi, Akatlar, Babiller diye gidiyor, Asurlular hepsini de görüyoruz.
Ama dediğim gibi Babilliler için büyü hayat memat meselesi diyebilirim.
Yani adamlar hasta oldukları zaman bile buna bir inincinin sebep olduğuna, bir şeytanın sebep olduğunu düşünüyorlar.
Tüm hayatları bunları kovalamakla geçiyor.
O yüzden simya konusundan önce buraya bir projektör tutmak istiyorum.
Yani taşlar otursun diye. Büyü nedir?
Buna biraz değineceğim. Şöyle geçmişte ve gelecekte gerçekleşecek olan olayları görme yeteneği.
Daha doğrusu gördüğünü iddia etme diyelim.
Ve doğa yasalarına etki edebilme yeteneği.
Bunları yaparken nasıl yapıyorlar?
Doğa üstü güçlerden destek alıyorlar.
Büyücüler şöyle ki dünyayı kaplayan ve gözle gördüğümüzün ardındaki o iç yapıdan, o gizli bilgiden faydalandıklarını dile getiriyorlar.
Bu şekilde büyü yaptıklarını dile getiriyorlar.
Ve bu bilgiye göre de tanrılar da, iblisler de tamamen özgür değiller, belli yasalara tabiler.
İşte büyü için gerekli olan şey ne?
Bu yasalar, bu yasaları kapsıyor büyü.
Ve büyücü için öte alemin varlığı bir ilkedir.
Yani makrokozmos...
Evren mikrokozmos yani insan bunların arasındaki o paralellik o öte alem büyücülüğün ilkeleri gibi düşünebilirsiniz.
Ve bu büyülerin de tabii ki alt grupları var.
İşte simyacılığın alanına giren kısım.
Doğa büyüsü arkadaşlar. Neden?
Çünkü bu büyü türü doğal olaylara neden olan gizli ilişkileri ve nedenleri açıklığa kavuşturmaya amaçlıyor.
Yani Simya içine astrolojiyi alıyor, büyüyü alıyor, batini dallara da aracılık ediyor bir noktada.
Şimdi biraz Mısır tanrılarından bahsedeceğim.
Çünkü Simya'nın oluşumunda önemli yerleri var.
Şöyle ki şimdi tanrılar hiyerarşisine tabii ki en önemlisi Mısır için hangisi?
Güneş tanrısı değil mi?
Ra diyoruz ya. Ve işte doğa tanrıları.
Ama en en önemlisi Mısır için güneş tanrılarıdır.
Şimdi Mısır inanışına göre güneş tanrısı güneş gemisiyle gündüzleri gökyüzünde geceleri ise Osiris olarak adlandırılan ölüler ülkesinde dolaşır.
Isis ve Set isimli tanrılar burada yaşayan kötü ruhlu, güçlü bir yılanın güneşe kötülük yapmasını engeller.
Mısırlıların en büyük korkularından birisi de güneşin bir daha hiç gelmemesi, ölüler diyarına gidip bir daha dönmemesi ve sonsuza dek gecenin, karanlığın hüküm sürmesinden çok korkarlar.
Ve ölümden sonra yaşama inanıyorlar.
Yani yeraltı dünyasının hükümdarı dediğim gibi Osiris.
Osiris ölüleri yargılıyor kimlerin ebedi yaşamı hak ettiğine, kimin ölü yiyici dişi yılan, buraya dikkat dişi yılan tarafından boğulup yutulacağına karar veriyor.
Bir de Mısır'ın en büyük ana tanrıçası var İsis arkadaşlar.
Gökyüzü tanrıçası Nut'un kızı Set ile Osiris'in de kız kardeşi.
İsis yeryüzüne hükmeden tanrıça ve bonus büyücülerin efendisi.
Şimdi İsis ve Osiris efsanesi çok önemli.
Mısır dininin bütünü açısından önemli.
Şöyle ki Osiris Mısır'a uygarlığı getirmiş olan ve ilk mitolojik hükümdar olarak kabul ediliyor.
İsis de onun kız kardeşi dediğim gibi.
Erkek kardeşi Set tarafından öldürülüyor.
Kilitli bir tabut içerisinde Nil nehrine atılıyor ve nehir Osiris'in tabutunu sürüklüyor.
Ve kardeşinin yasını tutan Isis çakal başlı Anubis'in yardımıyla abisini buluyor ve Mısır'a geri götürüyor.
Ve bunun üzerine Set Osiris'in cesetini bu sefer parçalara bölüyor.
Ama Anubis parçaları tekrar birleştiriyor ve onu diriltmeyi başarıyor.
Isiris Osiris'ten Şahin başlı Tanrı Horusu dünyaya getiriyor.
Isiris ne ya? İsis.
İşte Horus daha sonra insana dönüşecek olan firavunların atası denilir.
Horus'un gözü. Hani bu işte İlluminati'de bir göz vardır ya meşhur.
O onun gözü olduğu söylenir.
Yani şöyle ki aslında bu ay gözü, sol göz.
Daha önce anlatmıştım bunu. Vicdanımızın gözü.
Hani oradan hiçbir şey kaçmaz demiştik ya.
İşte Tanrı Kral Horus genellikle bir şahin olarak ya da işte insan vücutluğu şahin kafasıyla tasvir ediliyor.
Seth'le savaşırken gözlerini kesiyor Seth onun ve sonrasında da Thoth'un yardımıyla gözleri iyileşiyor.
Thoth'u unutmayın aklınızda tutun bu önemli çünkü.
O yüzden Horus'un gözü koruyucu bir semboldür muska niyetine kullanılır.
Yani korunmak amacıyla kötülüklerden.
Neyse Osiris en sonunda Seth ile arasındaki o savaşı kazanıyor ve Mısır'ın baş tanrısı oluyor.
Osiris'in yeniden yaşama dönmesi ve Horus'un doğumu bu aslında simyanın temelinde belirli bir değişim geçirmiş şekliyle bu efsane yatıyor diyebiliriz.
O yüzden anlattım bunu. Dönüyorum güneşe.
Güneş çok önemli dedi Mısır'da.
Sadece tanrı olduğu için mi?
Hayır. Çünkü altınla ilişkilendirilir.
Yani ay gümüşle güneşse altınla ilişkilendiriliyor.
Altın ve gümüş zaten kutsal metallerdi.
Ticarette kullanılmadan önce de bu böyleydi.
Altın ve gümüş yani güneş ve ay bu yüzden semavi çift olarak görülüyor.
Ruh ve nefsin bütün gerçekliklerinin dünyevi yansımaları olarak görülüyor.
Beni uzun zamandır takip edenler bilir.
Ben altını çok severim.
O ışıltısını, rengini ve özellikle de ona yüklenen anlamları yani bu anlamları bildikten sonra gözümde yeri zaten bambaşka olmuştur.
Mesela tasavvufta felsefe taşına kibri ahmer derler.
İşte felsefe taşı dokunduğu şeyi altına çeviriyor dedik ya öyle olduğu düşünülen taş.
Ve bunun kişinin çıkabileceği en üst, en sonsuz olgunluk mertebesi olduğu düşünülüyor.
İbni Arabi ve Mevlana kibri ahmer yani herkesin peşinde olduğu bu ikisinin aşk olduğunu söylemiş arkadaşlar.
Çünkü aşk... İnsanı sıradanlıktan çıkarma iksiridir bir yerde.
Tıpkı sıradan bir madeni altına çeviren o kibri ahmer gibi o felsefe taşı gibi.
Hatta Yunus Emre de aşkın insanı ölümsüzleştirdiğine inanır.
Hani der ya aşıklar ölmez.
O yüzden altın deyip geçmemeli.
Yani yeryüzünün en kusursuz metali insanlar boşuna peşine düşmemiş ki zaten altın takmanın sağlık üzerinde de geçmişten günümüze olumlu etkileri hep kanıtlandı.
Siz de benim gibi böyle altını çok sevenlerdenseniz size güzel bir haberim var arkadaşlar.
Bu bölüm destekçimiz olan Altıntaş Online'da ortamlarda satılacak bilgi dinleyicilerine özel bir indirim var şu anda.
Sınırlı sayıda kişi için geçerli.
Kodumuz ortamaltıntaş20.
Bu kodla aşağı bırakacağım linkten Altıntaş Online'ın online sitesinden %20 indirimli alışveriş yapabilirsiniz arkadaşlar.
Altıntaş 1972'de kurulmuş ve tam 50 senelik bir geçmişe sahip kuyumculuk ve mücevherat markası.
Alacağınız tüm ürünler kullandığınız süre boyunca ömür boyu garantili.
Tüm tamir ve bakımları da ücretsiz bu arada.
Online mağazadan yapacağınız tüm alışverişlerde saat 16.30'da...
kadar vereceğiniz siparişler aynı gün hop kargolanıyor.
Tabii ki sigortalı kargoyla.
Ayrıca kişiye özel tasarımları da mevcut.
Ürün çeşitliği zaten çok fazla.
Hem mağazalarını ziyaret ederek görebilirsiniz hem de online web sitelerini.
5000'den daha fazla ürün çeşidi var.
Bu arada erkekler içinde bayıldığım modeller var.
Bileklikler çok hoşuma gitti. Nasıl seçeceksiniz bilmiyorum.
Şimdiden hepinize kolay gelsin arkadaşlar.
Hadi o zaman devam edelim.
Simya'nın kökenine baktığımız zaman Kadim Mısırlıların ruhban sanatını göreceğiz.
Neden ruhban sınıfı?
Neden rahipler burada devreye giriyor?
Çünkü bu değerli madenlerle olan işlemleri en saygın sınıf elinde tutuyor.
Yani bunlar da rahipler. Kısaca böyle anlatabilirim.
İşte Simyacılık buradan yayılıyor arkadaşlar.
Avrupa'ya, Yakın Doğu'ya, Hindistan'a, Çin'e buralara yayılıyor.
Ama kökeni dediğim gibi burası.
Simya geleneğinin kurucusuna baktığımız zaman kim çıkıyor karşımıza?
Hermes Trismegistus.
Trismegistus yani üç kere büyük Hermes demez Trismegistus.
Bu da Kadim Mısır Tanrısı arkadaşlar.
Az önce anlattığım Thoth ile özdeşleştiriliyor.
Thoth bütün ruhban sanatlarına ve bilimlerine başkanlık eden isim.
Bunu az sonra açacağım.
Öncelikle simyanın nereden geldiği bu ifadenin nereden geldiğine değinelim.
Simya yani alşimi ifadesi Arapça el kimyadan geliyor.
Bunun da aslında Mısır'ın bir ünvanı olan ve muhtemelen simyacıların materya prima dedikleri bir sembol olmuş olan kara toprak ibaresinde bir gönderme olduğu düşünülüyor.
Kem ülkesinin sanatı simya.
Elem terefiş, kem gözlere şiş geldi mi aklınıza?
Kem, Mısır'a verilen at.
Kara anlamında. Mısır kara imparatorluk olarak anılıyor.
Simya'da zaten kara sanat olarak anılmıştır.
Bu yüzden sırrı ve karanlık sanat olarak anılmıştır.
O yüzden sadece ve sadece bu sırrı taşıyacak kişilere verilir bu bilgi.
Neden bize verilmiyor?
Çünkü şifayı olarak aktarılmak kutsal sanatların temel özelliği.
Yani hermetik öğretileri bilenler zaten konuşmaz.
Bu bir sır gibidir arkadaşlar.
Öyle herkese söylenmez. Herkes de zaten anlayamaz denilir.
Yani benim bu podcastta anlattıklarım %1'i falandır herhalde.
O bile değildir belki. Şöyle ki şimdi Hermes total atfedilen bütün metinleri içine alan Corpus Hermeticum diye bir şey var.
Yani Hermetic Külliyat. Bu eserin en önemli parçası.
Zümrüt tableti arkadaşlar.
Zümrüt devha bu çok önemli.
Çünkü simya dediğimiz an aklımıza gelmesi gereken şey bu.
Bu tablette hermetik öğretinin prima materyası bulunduğu iddia ediliyor.
Prima materyene Merve felsefe taşı arkadaşlar.
Felsefe taşı için yani gereken başlangıç materyali demem daha doğru olur.
Şimdi bu zümrüt tablet kompakt ve şifreli ve fenike diliyle yazıldığı düşünülüyor.
Yazarının da Hermes Trimagistus olduğu iddia ediliyor.
Ya Merve bunlar ne deli.
Lise açması şeyler diyorsanız bu işe Isaac Newton bile yıllarca kafa yormuş ve daha sonra herhalde kafayı yakmış.
Muhtemelen işin içinden çıkamayıp her şeyi yakıyor.
Yani bugün modern kimya biliminin kurulmasının altyapısında simyacılık var arkadaşlar.
Simya ilmi, ökültizm, kimya ve din gibi konuları birbirinden ayrı ve bağımsız konular olarak ele almaz.
Yani onları kesin bir şekilde ayırmaz.
Hayatın ve tezahür noktasının birliğini, bütünlüğünü ileri sürer.
Simya biliminin teorisinde de şu var.
Zuhur eden bütün evrenin birden çıktığı varsayımı.
Ve Hermesçi metinlerde de bu şöyle ifade ediliyor.
Kül birin aracılığıyla birden çıkmıştır.
Yani çokluk bu tek olandan çıkmıştır.
Yani bir olan zuhur edince çok olmuştur.
Şimdi simyacılara göre birden yani tohumdan 3 çıkıyor arkadaşlar.
3 şey. Civa, sülfür ve tuz.
Sonra bu üçten de çokluk çıkıyor.
Civa, sülfür, tuz mu dostum demiş olabilirsiniz ya o da nesi?
Öyle basite indirgeyerek düşünmeyin.
Nefis, ruh ve beden.
Civa, ruhu yani filozofların beşinci elementini temsil ediyor.
Bu da hayat suyu yani abi hayat dediğimiz şey.
Filozofların civası da denir buna.
Çok uçucu olduğu için kartal da denilir civa için.
Ve civa ruhun temsilidir.
Metallerin tohumu bölündüğü zaman.
O zaman bu tohumdan akcibe ve sülfür çıkar.
Sülfür tıpkı güneşin o altın kırmızı rengi gibi olduğu için ona kızıl aslan da deniliyor sülfür için.
Güneş zaten aslan burcunun temsilidir astrolojide.
İşte bu iki öge ak ve kızıl.
Eril ve dişil ilkeler, negatif ve pozitif, ay ana ve güneş baba dedik en başta.
Yani dişi ve eril ya da işte negatif pozitiflik fikirleri zamanın başlangıcından beri var olduğu kabul edilen öğeler arkadaşlar.
Semboller bölümünde de değinmiştim hatırlarsanız.
Metallerin gezegensel etkilerinden bahsetmiştim ve bu gezegensel etkilerin tezahürü olarak kabul edildiğini söylemiştim bu metallerin.
İşte altın güneş olarak adlandırılıyor o yüzden altın aşırı aşırı.
önemli. Gümüş ay demiştim.
Civa merkür ki dipnot ikizler burcu civa gibidir derler ya ele avuca sığmaz derler.
Yönetici gezegeni merkür.
Civa gibi bir anda uçup gider havayı.
İşte kalay jüpiter'dir, demir marstır, savaş gezegenidir.
Bakır venüstür, kurşun satürndür.
Bunlar ne alaka Merve demiş olabilirsiniz.
Şöyle ki bu öğretiye göre metaller belli takım yıldızların titreşimleri ve enerji dalgalarıyla oluşmuştur ve sonuç olarak onun yönetici gezegeninin niteliklerini taşır.
Güneşin bu gezegendeki hayatın tezahürü olması gibi.
Altın da kusursuz metalin tezahürüdür ve onun negatif yönü aydır, gümüştür.
Merkür dediğim gibi civa, Merkür gezegenini sürekli o hareket halindeki yüzeyi gibi uçucu bir yapıya sahip.
Demir güç ve kuvvet demek.
Gezegeni Mars. Rengi altını andıran bir bakır, Venüs.
Güzellik ve sevgi gezegeni.
Kurşun sınayıcı ve soğuk Satürn'e temsil ediliyor ki kabalacı öğretilerde metallerin kökü olarak biliniyor.
Kalay Jüpiter refah ve iyiliğin gezegeni değil mi?
İşte bütün metaller sürekli bir gelişme halinde.
Neden? Çünkü altına ulaşmak yani en kusursuz metal en yukarıda olan altına ulaşmak, mükemmelliğe ulaşmak için diğer metaller de altın olma yolunda ilerliyor.
Yani Simyacılar doğanın bu yıllar içinde yavaşça yaptığı şeyi Simya ile yapmak istemişler.
Peki neden felsefe taşı diyoruz?
Bu taş nedir? Şimdi bunu biraz açmak istiyorum.
Şimdi arkadaşlar en başta demiştik ya Büyük İskender Mısır'ı fethetti diye.
Yani fethetti de ne oldu değil mi?
Ben onu niye söyledim? Şöyle ki bir rivayete göre Büyük İskender burada Hermes Trimegistus'un mezarını buluyor.
Ve burada zümrüt tabletleri bularak açığa çıkardığı söyleniliyor.
Bu kesin mi değil mi bilmiyoruz.
Dediğim gibi bir rivayetten ibaret.
Ama Albertus Magnus diye biri var.
De Mineralibus diye bir eseri var.
Orada bunu şu şekilde dile getiriyor.
Diyor ki bu tabletler...
Hermes'in ölü bedeninin bulunduğu bir mağarada onun ellerinin arasında bulundu.
Bu şekilde dile getirmiş. Peki ne yazıyormuş bu tabletlerde?
Bu tabletlerde yaralan ve henüz açığa kavuşmuş 12 madde var.
Ama tabii ki hepsini henüz çözebilmiş değiller.
12 madde şöyle hatta Isaac Newton'un çevirisiyle sizlere bunu söyleyeceğim.
Dediğim gibi zümrüt tabletlerin orijinal kaynağını bilmiyoruz.
Dünya üzerindeki en gizemli en eski metinlerden biri.
Latince orijinal metinden Isaac Newton'ın çevirisi şu şekilde.
Bu yalansızdır, barizdir ve en gerçektir.
Tek bir şeyin mucizesini gerçekleştirmek adına aşağıdaki yukarıdaki ile yukarıdaki de aşağıdaki ile aynıdır.
Ve bütün her şey bir olandan geldiğinden, bir olanın düşüncesinden gelmiştir.
Böylece her şey...
Bu tek olandan uyum sağlayarak çıktı.
Güneş onun babasıdır.
Ay annesidir.
Rüzgar onu karnında taşımıştır.
Toprak onu beslemiştir.
Dünyadaki bütün mükemmelliğin babası buradadır.
Onun gücü eğer toprağa dönerse her şeye yeter.
Toprağı ateşten ayıracaksın.
İnce olanı... Kalın olandan.
Bu büyük bir mahiretle olmalı.
Topraktan gökyüzüne çıkacak ve yeniden toprağa inecek.
Ve daha üstün ve alkaç her şeyin kuvvetini alacak.
Bu şekilde tüm dünyanın görkemi senin olacak.
Böylece tüm karanlık senden uzaklaşacak.
Onun kuvveti tüm kuvvetlerin en kuvvetlisi.
Çünkü her ince şeyi yener ve her katı şeyi deler geçer.
Böylelikle dünya yaratıldı.
Hayranlık verici biçimler bundan çıktı.
Bunların ortamı buradadır.
Bu yüzden bana üç kere büyük Hermes denir.
Bütün dünyanın felsefesinin üç bölümü de bendedir.
Güneşin işletişi hakkındaki söylediklerim böylece bitiyor ve tamamlanıyor.
Bu Isaac Newton'ın çevresi dediğim gibi şu anda Cambridge Üniversitesi'nde King's College kütüphanesinde bulunan simya kağıtları arasında yer alıyor arkadaşlar.
Ve bu zümrüt tabletin Hermes'e yani Hermes Trimegistus.
veya işte Thoth dediğimiz veya Peygamber Enoch ya da İdris'e ait olduğu düşünülüyor.
Onun yazdığı düşünülüyor. Zaten hepsinin de aynı kişi olduğu düşünülüyor.
Renkarne olayı da bu. Ve bu tabletin olayı da ölümsüzlüğün sırrını barındırması arkadaşlar.
Yani öyle düşünülüyor. Aklınıza şu an Harry Potter geldi eminim.
Felsefe taşığı ve zümrüdü anka.
Hatta Harry Potter'cıların çok iyi bildiği bir isim Nicholas Flamel.
Öyle bir adam var mı gerçekte?
Var. Simyacıların en büyük hayali olan bu felsefe taşını yani ölümsüzlüğün sırrını bulduğu iddia edilen kişi 116 yaşına kadar yaşadığı söylenilir.
Emer ve madem ölümsüzlüğü bulmuş, yaşasaydı demiş olabilirsiniz.
Zaten yaşadığı düşünülüyor, hala yaşadığı düşünülen birisi.
Tabii bu bir rivayet. Dönüyorum Zümrüt Tablet'e.
Zümrüt Tablet hakkında elimizde olan ilk versiyon Apollyon yasağı ait.
Arapça metinlerde Balinus olarak geçen kişi.
Ve sıkı tutunun Pisagor'cu bir filozof.
Pisagor'u az sonra geleceğiz.
Bu filozof İsa'dan sonra 1.
yüzyılda yaşamış ve döneminde ökültü bilgileriyle öne çıkmış.
Ayrıca büyü ve simyan üzerine de çalışmış bir kişi.
İşte bu filozofa atfedilen çok önemli bir kitap var.
Yaradılışı Sır Kitabı bu kitabın adı.
Bu kitapta da Zümrüt Tablet metninin bir versiyonu var arkadaşlar ve giriş kısmı çok ilginç.
Şöyle. Diyor ki yaşadığım yerde tahta bir sütunun üzerine dikilmiş bir heykel vardı.
Sütun içerisinde şu yazılar okunuyordu.
Ben kendisine ilim verilmiş olan Hermes'im.
Eserim önce herkese açıktı ancak daha sonra benim kadar bilge biri tarafından yeniden bulunsun diye sanatımı sakladım.
Heykelin göğsünde eski dilde yazılmış şu yazılar vardı.
Varlıkların yaratılışının sırlarını merak ediyorsa ayaklarımın altına baksın.
Herkes bu heykeli görmeye gelirdi.
Ayaklarının altına bakıp bir şey bulamazlardı.
Ben ise... Küçük, zavallı bir çocuktum.
Fakat büyüyünce o yazıyı okudum ve anlamını kavradım diyor.
Ve toprağı kazmaya başlıyor.
Toprağın altında da içinde güneş girmeyen karanlık bir geçit buluyor.
Meşalesini bile yakamıyor.
O kadar çok rüzgar var ki.
Sonra içeride uyuyakalıyor ve bir sesle uyanıyor.
Bu sesin sahibi kendisine böyle tıp atıp benzeyen bir ihtiyarmış.
Ve bu ihtiyar ona diyor ki kalk.
Ve yer altına gir. Bu yol seni yaratılışının sırrına götürecek ve doğanın nasıl oluştuğunu göreceksin diyor bu ses.
Neyse Balenus ihtiyara soruyor.
Sen diyor kimsin kardeş? O da diyor ki ben senin yaratıcınım.
Yaratıcınım ne ya?
Yaratıcınım, mükemmel olanım diyor.
Balinus da ihtiyarın dediğini yapıyor.
Yer altına iniyor ve orada altın bir tahtın üzerinde oturan yaşlı bir adam görüyor.
Ve bu adamın elinde de zümrüt bir tablet var.
Ve tabletin üzerinde doğanın varoluşu buradadır yazıyor.
Önünde duran kitapta da bütün var olanların yaratılış sırrı ve her şeyin nedenlerinin bilimi buradadır yazıyor.
Balinus tabii koşarak kitabı alıp çıkıyor.
Var olanların yaratılış sırrı kitabında yazan her şeyi öğreniyor.
Her şeyin nedeninin bilgisine erişiyor ve bu ilmi onu meşhur kılıyor.
Tılsım ve doğaüstü şeylerin bilgisini öğreniyor ve dört elementin birleşmelerini, çekimlerini, itimlerini tanıdım diyor.
Sembollerle dolu bir anlatım tabii bu.
Yani zümrüt tabletlerle ilgili en eski yazılı kaynak olduğu için bunu anlattım.
Ama bu tabletlerin önemi dediğim gibi hermetik bilgileri mihenk taşı olarak kabul edilmesinden geliyor.
Ve bu tabletin de ilk çıkış noktasının Atlantis yani Muğ kıtası olduğu düşünülüyor.
Şimdi önceki podcastlerimi dinleyenler diyecekler ki Emer ve Gizemli Maya uygarlığı podcastinde de sen işte Atlantis'ten Muğ'dan bahsetmiştin.
Hatta Mayaların onların işte torunları olduğu düşünülüyor demiştim orada.
Şimdi Mısır'dan bahsederken yine karşımıza Atlantis ve Muğ kıtası çıktı diyebilirsiniz.
Hatta ve hatta Göbekli Tepe bölümünde.
de bahsetmiştim bundan. Platon'dan bahsetmiştim.
Yine buralara geldik.
E Merve nasıl oluyor bu demiş olabilirsiniz.
Zümrüt tablette Atlantis Mu ile alakalı olduğu düşünülen bir kısım var arkadaşlar.
Batan bir kıtadan bahsediliyor.
Diyor ki cezalandırılanların toprakları gömüldü ve bu kısmın Atlantis'i kastettiği düşünülüyor ama tabii bir kesinlik var mı?
Yok. Ayrıca Thoth'un da Atlantis'te olduğunu düşünenler var.
Thoth yani Hermes Trimegistus 3 kere büyük Hermes.
Niye 3 kere? Çünkü 3 boyutta da yaşamış, bilgi taşımış, bir zaman yolcusu gibi düşünün.
İnsanlığın daha önceki hayatlarında da yaşamış olma ihtimali var.
Ve 3 boyutta yaşama olayı ona tanrısal bir karakter kazandırıyor.
Zaten Thoth'un şöyle bir özelliği var.
Biri öldükten sonra ruhunun nereye gideceğine o karar veriyor, o yargılıyor.
Elinde bir terazi var, yüreğini tartıyor insanların ve yazıyor.
Hiyorogliflerin, simyanın, büyünün, bilgeliğin tanrısı olarak anılıyor.
Ve bütün bunları da zümrüt tablete bakarak yapıyor.
Yani kutsal bir metine bakarak, insanların ona uyup uymadığına bakarak yargılıyor.
Tek tanrılı dinlere benziyor değil mi?
Kutsal kitaplar ve yargılamaları gibi tanrısallığı da buradan geliyor diyebilirim.
Ve dediğim gibi Thoth, Hermes yani Enoch, İdris, Kur'an'da da geçer İdris peygamber.
Bunların aslında aynı kişinin enkarne olmuş hali olduğu düşünülüyor.
Bunu unutmayalım. Enkarne olmak hatta zümrüt tabletlerde hiçbir şey yoktan var olamaz.
Var olan da yok olmaz gibi bir öğreti var.
Ruhun büyük yaratıcıdan gelen bir parça olduğunu bu yüzden yeniden ona yaratan kişiye döneceği düşünüyor.
Yani onunla yeniden buluşana kadar da kendi bilgeliğini arttırmak zorunda olduğunu ve bunu da zaman içerisinde sürekli olarak kendini yenileyerek, yeniden yeniden bedenlenerek yani enkarnasyonla
başarabileceğini söylüyor.
arkadaşlar ruh tekamülleri için defalarca gelir gider.
İşte Hermes de böyle bir zaman yolcusu olarak kabul ediliyor.
Zamanda ileriye ve geriye giderek insanoğlunun gelecekte yaşayabileceği felaketleri onlara bir şekilde anlatmaya çalışıyor bu tabletlerde.
Hatta insanoğlunun hırsının, kibrinin, egosunun bütün dünyayı mahvedeceğini de iletmeye çalışmış.
İşte bu süreçte bazı insanların ilmiyle, farkındalığıyla aslında hermetik bilgilere vakıf olduğu düşünülüyor.
Hani çağın çok ötesinde adamlar var ya diyoruz ki ya çağ açtı, çağ kapattı.
Böyle adamların aslında hermetik bilgilere vakıf olduğu düşünülüyor.
Şimdi Mu kıtasına dönecek olursak bu kıtada 50 bin yıl önce 64 milyon kişinin yaşadığı düşünülüyor.
Ve bu insanların sembolizme dayanan tek tanrılı bir dini olduğu düşünülüyor arkadaşlar.
Hayatını biliyorsunuz ki bu işe vakfeden araştırmacılar var Mu kıtasını Atlantis'e adayan insanlar.
Bunlardan en önemlisi de James Churchward.
Diyor ki Mu imparatorunun adı Ramu.
Ra'nın kim olduğunu biliyorsunuz.
Mısır'ın güneş tanrısı.
Mu zaten belli.
Mu kıtası. İşte bu bilginin Atlantis'ten Mu'ya taşındığı düşünülüyor arkadaşlar.
Teknolojik olarak çok gelişmiş olan Mu uygarlığının 70 bin yıl önce diğer kıtalarda koloniler oluşturmaya başladığı ve bunların da işte Hindistan, Pers, Babil, Mısır, Maya
kolonileri olduğu iddia ediliyor.
O yüzden diyorum işte pek çok yerde karşımıza çıkıyor.
Hatta diyor ki en büyük Koloni Büyük Uygur İmparatorluğu'na aitti.
Atatürk de bu yüzden acaba Türklerin kökeni Mu'ya mı dayanıyor diye araştırmaya başlamış.
Bunu anlatmıştım diğer bölümde.
Ve Mu kıtasının bir tufandan dolayı ya da işte bilinmeyen bir sebeple battığı düşünülüyor.
Antik Maya uygarlığın yapıtlarında da Mu ile ilgili bilgiler olmasından dolayı kafalar bir şekilde karışıyor.
Atlantis kıtası Mu uygarlığının kolonisi böyle düşünülüyor arkadaşlar.
Ve Atlantis'ten ilk bahseden de Platon.
Bir gecede okyanusa batan uygarlık olarak bahsediyor.
Sonra bu iddialar alıp yürüyor tabii ki.
İşte bu üç kere büyük Hermes Trimegistus diyoruz ya.
Yani üç kere ermiş Hermes.
Onun da Atlantis'li bir başrahip olduğu düşünülüyor arkadaşlar.
Ve bu batan kıtadan kurtularak Atlantis'in o büyük sırlarını Mısır'a taşıdığı düşünülüyor.
Yani Atlantis çok ileri bir teknolojideydi dedim ya.
Bunları Mısır'a getirdiği düşünülüyor.
Hermes, Thoth Yunan mitolojisinin Hermes'i ki Merkür iletişimini anıyoruz.
Merkür'ü ulak olarak görüyoruz.
İnsanlara bilgi yaymakla anılır astrolojide de.
Kur'an'da İdris peygamber ki Kur'an'a göre İdris peygamber Adem'in oğlu Şit'ten sonra gelmiş.
Üçüncü peygamber kalemle yazı yazan ilk insan olarak biliniyor.
Tevrat'ta da İdris Hanok olarak geçiyor.
Çok uzun süre yaşadığı ve yaşamının sonunda ölmediği tanrı katına alındığı düşünülüyor arkadaşlar.
3 kere diyoruz. 3 sayısı zaten hermet içinde çok önemli ve simyada az önce dediğim gibi 3 aşamalı değil mi?
Simgesi de üçgen simyacılıkta.
3 kere 3, 9 ve ezoterizmde 9 ölümün ve yeniden doğuşun sembolü arkadaşlar.
Ezoterizm de Merve ilk defa duyanlar olabilir.
Şöyle ki derin böyle kadim bilgilerin sır gibi saklanması ve sadece bir üstad yoluyla işin ehli olan kişilere öğretilmesi.
Öyle herkes öğrenemez dedim ya.
Bunu öğrenebilmek için belirli kademelerden geçmek.
gerekiyor. Bu da insiyasyon yoluyla oluyor.
Ve bu inisiyasyonu yani spritüel rehberinin kılavuzluğunda olan süreci tamamlayanlara da inisiye ediyoruz arkadaşlar.
Kabul görmüş kişi anlamında kabul edilen kişi.
Örnek vermer ve işte eski Mısır'da çok yaygın mayalar da var, pisagorculuk da var.
Yani pisagorun Mısır'a gittiğini söylemiştim.
Bu da mesela bir inisiye olduğunu söyleyebiliriz.
Platon'un da öyle olduğu söylenir.
Hermestri Megistus öyledir.
Hani inisiye olduğu söylenir.
Hatta Hazreti İsa için bile bu söylenir.
Ama dediğim gibi burada olan burada kalır.
mantığı var. Yani Fight Club gibi bir sır var ortada.
Sadece belli sayıda layık görülen kişilere veriliyor.
Ama bence en önemli isimlerden biri Pisagor bu noktada.
Çünkü doğayı evreni anlayabilmek için geometri, müzik ve astronomi şart ona göre.
Bu önemli simyada.
Neden? Çünkü bunlar aslında şifrelerle dolu.
Yani yaratıcının Evreni kurarken geometriden faydalandığı, işte o süreçteki plan projeleri matematikle yaptığı, sayıların gücüyle yaptığı ve evrenin armonisinin de müzikle olduğu yani yaratılışın
sırrı bir senfoni ve bu müzik de ruhu gibi görülüyor arkadaşlar.
Sayıların gizemi bölümünde Pisagor'dan bahsetmiştim.
Zümrüt tablet bulunduktan sonra arkadaşlar Yunanistan'a getiriliyor ve Platon'un Zümrüt tabletlerle ilgili bilgeliğinin de meşhur Atina okulu öğretilerinde karşımıza çıktığını görüyoruz yer yer.
Pisagor'un da sayı hermeti üzerine olan bilgilerinin yine bu tabletten olduğu düşünülüyor.
Peki neden filozof taşı diyoruz, felsefe taşı diyoruz?
Çünkü arkadaşlar simyacılıkta ruhunun, zihninin, bedeninin temizlenmesi lazım.
Yani sadece olay altın değil gördüğünüz gibi.
Sadece maddi elementlerle uğraşarak o sırra vakıf olunamıyor.
Önce insanın ruhunda bir dönüşüm, bir simya gerçekleşmesi gerekiyor.
Yani aslında insanın özü kutsal bilginin tamamına vakıf.
Ama sınırlı bilincinden dolayı bir perde var bütününü göremiyor.
Sadece bir kısmına erişebiliyor.
Hani Hallacı Mansur Enel Hak dediği için öldürüldü ya ya da işte Mevlana hamdım piştim yandım der Mevlana.
Aslında maneviyatındaki o simyayı görüyoruz burada.
Simyacılar arkadaşlar kırmızı iksir adını verdikleri bir karışımla değersiz metalleri altına dönüştürmeye çalışıyorlardı.
Ama bu kırmızı iksir için önce ne gerekiyor?
Simyacının o imbimdeki maddenin çürümesi gerekiyor.
Ve bu madde çürüdükten sonra o kırmızı iksire dönüşebiliyor.
Ve bu metalin altına dönüşmesi arkadaşlar aşama aşama.
Önce ham. Sonra arınmış, sonra altın olmuş gibi düşünün.
Hamdım, piştim, yandım.
Zümrütü Anka gibi küllerinden doğmak, ruhsal bir dönüşüm.
Yani Mevlana'nın nefsini yenişi ve yanarak olgunlaşması.
İlahi aşka ulaşması yani özüne.
Dünyada ateşle buluşmayan hiçbir şey olgunlaşmamıştır der bir simyacı.
Ve Paul Kolheu simyacısında der ki en karanlık an şafak sökmeden önceki andır der.
Biz gördüğünüz gibi bu konudan çıkamayız.
Mevzu çok uzun çok derin ama simyacılık deyince sadece böyle uyduruk metali altına çevirmeye çalışan adamlar hayal etmeyin.
Altın tüm metallerin en kusursuzu ve simyacılara göre dünyadaki tüm metaller en değersizi bile zamanla altına dönüşebilir.
E o altının ne olduğunu artık biliyoruz.
Bu podcasti latince bir simya formülüyle bitiriyorum arkadaşlar.
Vitriol yani dünyanın derinliklerini.
İçini ziyaret et, damıtırken, aratırken o gizli felsefe taşını bulacaksın.
Altının değerini sarraf bilir derler.
Altıntaş Online'ın sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'nin sonuna geldik.
Açıklamalara bırakmış olduğum linkten Altıntaş Online'ın birbirinden güzel ürünlerini incelemeye başlayabilirsiniz.
Bize özel indirim kodundan faydalanmayı unutmayın.
Kodumuz ortamaltıntaş20 Bu hayatta felsefe taşı arama yolculuğumuz hiç bitmesin.
Yolda olmak çok güzel.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
