
Karaca hakkında detaylı bilgi almak ve kampanyalardan faydalanmak için: Tıklayın
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Farkındalık Defteri : https://tamadres.com/farkindalik-defteri-ciltli-ortamlarda-satilacak-bilgi-kitabi-244721-9786254497148
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "Karaca" hakkında reklam içerir*
Transkript
Karaca'nın sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz ben Merve.
Bugün sevgiden bahsedeceğim, gerçek sevginin ne olduğunu konuşalım istedim ve psikoloji alanındaki en önemli çalışmalardan biri kabul edilen psikanalist Eric Fromm'un sevme sanatından bahsetmek
istedim sizlere. Sevme sanatı aslında sevme eyleminin ana hatlarını belirleyen ve bunu böyle felsefe, psikoloji temelinde ele alan, incitmeyen bence bu kısmı çok önemli.
Geçtirmeyen dili ve içeriği aradan yıllar yıllar geçmiş olmasına rağmen asla eskimeyen ve 34 dile çevrilmiş oldukça önemli bir kitap.
Nasıl bu kadar zamanla direnebilmiş?
Çünkü sevgi konusunu From kadar güzel ve özel böyle içten samimi bir şekilde ele alanların sayısı çok az.
From zaten insanları oldukça seven biri, hümanist bir insan ve bize sadece psikanaliz çerçevesinden vermiyor bu sevme sanatını.
Kendi içinde bir yerlerden bize seslenmesi benim çok hoşuma gidiyor.
Yani açıkçası benim sevdiğim özelliği şu didaktik bir tavrı yok ve asla sizi pohpohlamıyor.
Zayıflıklarımızı görüyor ve bizim risk altında olduğumuz yerlere vurgu yaparak bunu göstermeye çalışıyor.
Daha içimizden biri daha samimi dostumuz gibi açıkçası.
Böyle onun kitaplarını okurken hani böyle kahve içip sohbet ettiğiniz samimi arkadaşınız vardır ya öyle hissediyorum öyle bir his.
O zaman bu podcastı da Karl Marx'ın şu sözleriyle açmak istiyorum.
Onun sevgi üzerine şöyle bir söylemi var çok hoşuma gitti.
İnsanı insan olarak düşünün ve onun dünya ile ilişkileri de insanca olsun.
O zaman sevgiyi sadece sevgiyle...
Güveni güvenle değiştirebilirsiniz.
Eğer sanattan tat almak istiyorsanız sanatkarca eğitilmiş olmanız gerekir.
Eğer başka insanları etkilemek istiyorsanız onlar üzerinde gerçekten uyarıcı ve geliştirici etki yapan bir kişi olmalısınız.
İnsanlarla ve doğayla olan her ilişkiniz sizin iradenizin nesnesi olan gerçek bireysel yaşamınızın En net yansıması olmalıdır.
Burası çok ömelli. Eğer sevginiz sevgi doğurmuyorsa bu sevginizin sevgi üretmediği anlamını taşır.
Eğer seven kişi olarak yaşamınızı ortaya koyuyor ama sevilen bir kişi olamıyorsanız sevginiz güçsüz demektir ve şanssızlıktır diyor.
Harika değil mi ya? Çok hoşuma gitti.
O zaman dünyanın en büyük, en eşsiz sevgisiyle başlamak istiyorum bu bölüme.
Geçenlerde bir videoya denk geldim.
Bir iş mülakatı videosu bu.
İş başvurusu yapanlarla online bir mülakat gerçekleştiriyorlar ve iş şartlarını söylüyorlar.
Diyorlar ki 7-24 mesai yapacaksınız.
Bazen geceniz gündüzünüz olmayacak.
Kendinizden çok karşı tarafı düşünmek zorundasınız.
Çünkü bu iş dünyanın en en en önemli işlerinden birisi.
Asla sıradan bir şey.
iş değil. Sürekli ayakta durmanız gerekecek.
Bunun için dayanıklı ve enerjik olmalısınız.
Öğle tatili diye bir şey yok.
Çok geç saatlere kadar mesai yapacaksınız bazen.
Tabii bunları duyunca katılanlar şok oluyor iş başvurusu görüşmesine.
Diyorlar ki bu şaka mı?
Yasal mı bu dedikleriniz?
Evet diyorlar yasal. Sonra iş veren kişi diyor ki bazen diyor yemek bile yiyemeyeceksin.
Bırak hani öğle tatilini. Bir iş arkadaşınız var ve siz ondan sonra yemek yiyeceksiniz diyor.
Ayrıca diyor acil yardım bilmeniz gerekiyor.
İşte finans konusunda biraz uzmanlığınız olması gerekiyor.
Ve mutfak konusunda da tabii ki yetenekli olmanızı, el lezzetinizin olmasını bekliyoruz diyor.
Yani birçok işi aynı anda yapmanız gerekiyor.
gerekiyor diyor. Birlikte çalışacağınız kişi de 7-24 ilgi ve alaka bekliyor sizden.
Hatta bazen bütün gece onunla mesai yapmak zorunda kalabilirsiniz diyor.
Resmi tatil diye bir şey yok.
Onu da unutun. Yılın 365 günü çalışmak zorundasınız.
Hafta sonu tatili hiçbir şey yok diyor.
İşveren kişi tabii herkes bu resmen delilik çok zalimce şaka mı bu iş görüşmesi falan diyorlar.
Şoklardalar böyle. Kölelik resmen bu diyorlar.
İnsanlık dışı bir şey yani.
Ve en son işte İşlerinden biri diyor ki ücreti ne hani böyle bir iş sundunuz bize ama ücreti ne diye soruyorlar.
İşveren de diyor ki para falan almayacaksınız ücretsiz yapacaksınız.
Şaka gibi değil mi aynı. Sonra işveren diyor ki ama diyor bu pozisyonda milyarlarca çalışan insan var.
Tabii hiç kimse inanmıyor.
Kim diyorlar o milyarlarca çalışan kim böyle bir işi bedavaya yapar ki diyorlar.
Adam da diyor ki anneler.
Ve Merve ağlıyor.
Ya aşırı duygulanmıştım izlediğimde gerçekten ağladım.
Bazen bizim için verilen bu emekleri, fedakarlıkları görmediğimizi düşünüyorum.
Çünkü alışkanlığa dönüşüyor bir yerden sonra.
Bu arada anneler gününe de çok az kaldı.
Şimdiden çocuğuna sadece biyolojik annelik yapmayan annelerin.
Kendini anne gibi hissedenlerin, anne olan olmayan hiç fark etmez.
Anne gibi hissetmeniz yeterli.
Kendi kendine annelik yapmış olanların, içinde annelik şefkati taşıyan bütün kadınların anneler gününü kutluyorum.
İyi ki varsınız. Bu arada geçenlerde bir hanımefendiyle tanıştım 65 yaşlarında ve şimdi çok genç yaşta kaybetmiş.
İki küçük çocuğunu tek başına büyütmüş.
O zorlu mücadeleyi böyle tek başına sırtlanmış bir kadın.
Böyle anlatırken o kadar duygulandım ki o mücadelesini dinlerken.
Böyle dayanamadım yeni tanışıyorduk.
Ellerini tuttum ve böyle bir anda ağlamaya başladık birlikte.
O yüzden o kadar zor ki yani çocuğuna hem analık hem babalık yapan canım kadınlar.
Tüm o yükü tek başına sırtlanan anneler size ne denir bilmiyorum ya ayağınıza taş değmesin çok kıymetlisiniz.
O zaman sevme sanatı bölümümüzü başlatalım.
Şimdi Eric Fromm diyor ki sevgiyi varoluş sorununa olgunlaşmamış bir yanıt olarak mı ele alıyoruz?
Yoksa ortak yaşamın birliği diyebileceğimiz sevginin olgunlaşmamış biçimleri olarak mı ele alıyoruz?
Şimdi burada ortak yaşam birliği dediği şey şöyle.
Aynı hamile bir anne ile bebeği arasında olan o biyolojik ilişki gibi.
İki kişiler evet ama aslında birler değil mi?
Bebek annenin bir parçası.
Anne bebeğin adeta dünyası.
Onu besliyor, koruyor ve annenin kendi yaşamında bir değişimi oluyor.
Bebeğiyle beraber o yaşantısı daha bir yoğunluk kazanıyor.
Ortak yaşam birliği yani sevginin tam olgunlaşmamış hali edilgendir arkadaşlar.
Mazoşist, mazoşist, mazoşist, mazoşisttir.
Mazoşist kişi boyun eğen kişidir ve boyun eğdiği şeyin gücünü abartır.
Der ki ben hiçbir şeyim o her şey der değil mi?
Ya da benim onun parçası olmamdan başka hiçbir değerim yok der mazoşist insan.
Bir puta tapar gibi tapar sevdiği insana.
Sevdiğini putlaştırır.
Bunun tam karşıtı ruh bilimsel olarak sadizmdir.
Sadist kişi ne yapar?
Bir başkasını kendine araca der değil mi?
Diğeri tam tersi. Kendine tapan kişidir ve bu sayede kendini yüceltir, yüceltir, abartır sadist kişi.
Emreder, sömürür, can yakar, aşağılar.
Ve aslında bu ikisi birbirinden çok farklı değillerdir.
Mazoşist ve sadistten bahsediyorum.
bakın burada ben olgunlaşmamış sevgiden bahsettim mazoşist ve sadist tanımlarını yaptık burada ne var aslında bütünleşmeden Birleşme var değil mi?
Çok farklı farklı şeyler anlattım size.
Bu olgunlaşmamış sevgi biçimiydi.
Bir de arkadaşlar gerçek sevgi var oraya gelecek olursam.
Gerçek sevgi, olgunlaşmamış sevginin az önce anlattığım sevgi biçiminin aksine kişinin kendi bütünlüğünü, kendi bireyselliğini koruyarak gerçekleştirdiği
birliktir. Muhteşem bir tanım bence bu.
Tekrar etmek istiyorum o yüzden.
Kişinin kendi bütünlüğünü, kendi bireyselliğini koruyarak gerçekleştirdiği birliktir.
Gerçek sevgi için bunu söylemiş.
Ve sevgi kişiyi diğer insanlardan ayıran, duvarları yıkan, onu diğerleriyle birleştiren, insanın içinde olan etkin güçtür.
Sevgi kişinin soyutlanma ve ayrı olma duygularını yenmesini sağlar.
Kendi olmasına, bütünlüğünü yitirmemesine yol açar.
Bu çok önemli. Kendi olmak ve bütünlüğünü yitirmemek.
Sevgi de bir olan iki varlığın iki ayrı varlık olarak kalabilmesidir.
Bence bu çok önemli. İki varlık iki ayrı varlık olarak kalıyor.
Sevme sanatı bence tam olarak budur.
Ve sevgi eğer bir faaliyetse, bir iş ise sevgi.
Bunu şöyle düşünün.
Etkin bir faaliyette bulunurum değil mi?
Yani sanayide çalışırım, doktor olurum ya da işte bir faaliyet gösteririm.
Ama tüm faaliyetlerimizin ortak bir özelliği vardır.
Nedir? Başarılacak bir amaca yöneliktir değil mi?
Bir amaç olması gerekiyor ortada.
Ama hiç dikkate almadığımız bir şey var.
Şu soruyu sormak gerekiyor.
O faaliyeti başlatan şey ne?
Şöyle düşünün bunu. Hırs için mi çalışıyorsun?
Para tutkusuyla mı çalışıyorsun?
Ya da başarı tutkun mu var?
Ne için çalışıyorsun? Oradaki seni tetikleyen şey ne?
Faaliyete seni böyle iten şey ne?
Ve aslında diyor ki onların faaliyetleri edilgendir diyor.
Çünkü o bu duruma itilmiştir.
Yani o sahnede oyuncu değildir.
Suflördür diyor. Yani bildiğiniz faaliyet anlayışı budur diyor.
Dıştaki amaçlara erişmek için çaba harcamak.
Bir diğer faaliyet anlayışı ise dış etkenlere bakmadan insanın içsel güçlerini kullanması.
Spinoza'nın yaptığı ayrım gibi düşünün.
Spinoza tavırlarımızı etken ve edilgen tavırlar olarak yani eylemler ve tutkular olarak ayırıyor.
Etken tavır dediği şeyde kişi özgürdür arkadaşlar.
Kişi kendi eyleminin efendisidir.
Edilgende ise kişi kullanılır.
Az önce söyledim ya para tutkusuyla mı yapıyorsun hırsla mı yapıyorsun ne var arkasında dedim ya.
Yani bir dürtünün nesnesi olur.
Ve bütün bunların sevgiyle ne alakası var Merve demiş olabilirsiniz.
Spinoza erdemle gücün bir ve aynı olduğunu düşünür arkadaşlar.
Haset. Kıskançlık, hırs bunların tümü tutkudur.
Sevmek dediğimiz şey ise bir zorlama olmadan sadece özgür olunduğu zaman içten gelerek yaşanabilecek bir eylemdir.
Lütfen buraya dikkat.
Sevmek bir eylemdir dedim.
Edilgen bir duygu değil.
Sevmek bir şeyin içinde olmaktır.
Bir şeye kapılmak değildir içinde olmaktır.
Ve en en en önemlisi sevmek.
Almak değildir. Vermektir der Fromm.
Vermek dediği şey de bir şeyden vazgeçmek değildir arkadaşlar.
Çünkü insanlar vermek deyince direkt bunu anlıyor.
İşte ben yoksun kalacağım.
Benden gidecek bir şeyler uğruna kurban olacağım.
Vermek demek bu değil.
Sadece kişiliği gelişmemiş bencil ve istifçi insanlar böyle düşünür.
Yani sevgi de verme konusunda.
Fromm öyle söylüyor. Tıpkı tüccarlar gibi diyor.
Sadece sevgilerini karşılığında eğer bir şey alacaksa bir menfaati var.
Varsa verecek olanlar vardır.
Onlara tüccarlar diyor. Bir şey almadan vermek onlar için kandırılmaktır tüccar kişilik.
Üretici olmayan insanlar verdikleri zaman yoksullaşacağını düşünürler.
İşte o yüzden çoğu insan vermeyi reddeder.
Sevgilerine esirgerler.
Bazıları da vermeyi bir özveri gibi görür.
Erdem gibi görür. Bu da hoş değil.
Ve onlara göre vermenin erdemi o büyüklüğü bir şey uğruna fedakarlık yapmayı kandırır.
Ama...
Üretici kişi için durum böyle değildir.
Üretici derken sevgi üreticisi.
Böyle insanlar için vermek güçlerinin göstergesidir.
Ruhsal zenginliktir, canlılıktır, muhteşem bir şeydir.
Hatta Fromm cinsellikten de burada örnek veriyor.
Diyor ki erkek kendini, bedenini kadınına verir ve doyum anında tohumlarını kadına verir.
Onun içerisine saçar. Ve kadın alma edimi içinde kendini erkeğine verir.
Ama eğer kendini tam anlamıyla vermeden alıyorsa, soğuk bir kadın olduğu ortaya çıkar diyor.
Çok enteresan gelmişti bu bana okuyunca.
Ve kadın da verme eğilimi sevgili olmanın dışında bir de anne olarak belirir.
Yani anne içinde büyüyen çocuğa kendini verir, sağlığını verir değil mi?
Yediğini verir, içtiğini verir, her şeyini verir.
Çünkü vermezse acı çekebilir.
O yüzden hayatımızda paha biçemeyeceğimiz tek şey anne sevgisi olabilir gerçekten de.
Ve bu sevme sanatı kitabında da Eric Fromm zaten sıkça bu sevginin karşılıksız olduğundan bahsediyor.
Onun sevgisine sahip olmak, bu sevgiyi hak etmek için bir uğraşa gerek duymayız.
Zaten bizi koşulsuzca severler diye ekliyor.
Tabii onların bu koşulsuz sevgisine biz de en güzel şekilde karşılık vermeliyiz diye düşünüyorum.
Onları gerçekten de değerli hissettirmeliyiz.
Bu bazen güzel bir söz olabilir, bazen içten bir sarılma, bazen de onları gerçekten düşündüğümüzü gösteren bir hediye alabiliriz.
Malum anneler günü yaklaşıyor, en anlamlı kelimelerin havada uçuşacağı, ellerimizin...
Birbirine sevgiyle kenetlendiği o muhteşem hediyelerin alınabileceği o gün bugün anneler günü.
Ne alacağı konusunda çok kararsız kalmış biri olarak bugün size ufak tavsiyelerde bulunmak istiyorum aslında.
Annem için benim bu yılki hediyem Karaca'dan olacak.
Çok fazla ürün vardı aslında aklımda.
Air Fryer olan Air Pro Cook mu alsam diye bir düşündüm önce.
Sulu yemek de yapabiliyor çünkü.
Sonra hatır hüps kahve makinesi mi alsam dedim.
Sonra yok yok dedim Mastermade Chef Pro Stand Mikser mi alayım dedim.
Epey kararsız kaldım aslında.
Ama eğer böyle hamur işlerine bayılan bir insansanız ve annem bana muhteşem kekler pastalar börekler yapsın diyorsanız tercihinizi Mastermade Chef Pro Stand Mikser'den yana kullanın derim.
Çok sevdiğim bir arkadaşımı da gaza getirdim bu süreçte.
Çaysız duramayan bir annesi vardı.
Onun için de böyle çayı kendi kendine otomatik demleyen çay sever roboti pro aldırdım.
Onlar da bayağı mutlu.
Yani Karaca'da gerçekten de annelerin her anına keyif katacak, kahve çay saatlerini güzelleştirecek, evlerine, odalarına, mutfaklarına yakışacak çok fazla ürün seçeneği olduğunu söyleyebilirim.
Vantuz süpürgelerden terletmeyen Nevresim takımlarına, gerçek incilerden üretilen Fine Pearl.
yemek takımlarından 316 artı çatal kaşık bıçak setlerine yani say say bitmiyor anlayacağınız siz de bir Karaca mağazalarına uğrayın hediyenizi seçin derim.
Ayrıca mağazadan farksız hediyenize artırılmış gerçeklikle yani ağrıla evde bile görüntüleyebileceğiniz bir uygulamada yapmışlar.
Onu da indirebilirsiniz dilerseniz.
Neler seçeceğinizi şimdiden merak etmeye başladım bile.
Açıklamalara bırakmış olduğum linkten Karaca'nın birbirinden muhteşem ürünlerini sizler de inceleyebilirsiniz.
Ne diyorduk? Alma verme diyorduk değil mi?
Vermekten bahsediyordum.
Ve maddeler dünyasında vermek zengin olmak anlamına gelir diyor Fromm.
Çok şey olan değil çok veren zengindir.
Bir şeyi yitirmekten korkan bir istifçi ne kadar çok şey olursa olsun yoksuldur.
Yoksundur. Ancak kendinden bir şey verebilen kişiler zengindir demiş.
Ne kadar doğru ya. Yani başkalarına kendinden bir şeyler verdiğini hisseden insanlar gerçekten zengin insanlar.
Ve hepimiz biliriz ki yoksullar zenginlerden çok daha fazla verme eğilimi gösterirler.
Ve en önemli verme edinimi tabii ki maddi şeyler değildir.
Tam aksine insana özgü o dünyasından, kalbinden, yüreğinden bir şeyler vermektir.
Ve biri başkasına ne verebilir diye sormuş Fromm.
Sahip olduğumuz en değerli şeyden, yaşamımızdan, kendimizden, yüreğimizden verebiliriz değil mi?
Sevinçlerimizi, iyiliğimizi, anlayışımızı, bilgimizi, üzüntümüzü verebiliriz ya da daha başka şeyler.
İçinde ne varsa onu verirsin karşı tarafa ve böylece yaşamından bir şeyler verdikçe karşındaki kişiyi de zenginleştirirsin diyor Fromm.
Yani kendi içindeki o yaşama sevincini coşturdukça...
Karşı taraf da coşacaktır diyor.
Almak için verme çünkü vermek zaten başlı başına bir doyum sağlar diyor.
Ve insan vermekle karşısındaki kişiyi de veren kişi yapar.
Böylece her ikisi de birlikte yaşama yeni bir şeyler getirmenin sevincini bölüşür diyor.
E daha ne olsun değil mi? Sadece sevgide değil bu olay.
Öğretmen öğrencileri tarafından eğitilir.
Tiyatro oyuncusu izleyicileri tarafından başarılı kılınır.
Bir psikolog tedavi ettiği hastası tarafından iyileştirilir.
Bu çok hoşuma gitti bu örnekler.
Yani kişilerin birbirlerini nesne olarak görmeyip aralarında sıcak ve üretken bir ilişki kurmalarının önemini aktarıyor burada bize.
Ve verme unsurunun dışında Sevmenin etken özü, sevginin her türü için geçerli olan belli temel unsurlarla da ortaya çıkar demiş Fromm.
Bunları da ilgi, sorumluluk ve bilgi olarak başlıklarda toplamış.
İlgiyle başlayalım öncelikle.
İlgi en en en açık biçimiyle annenin çocuğa gösterdiği sevgi de görülebilir arkadaşlar.
Örnek ver Merve. Eğer mesela anneniz siz bebekken sizi böyle beslemeyi, yıkamayı, ilgilenmeyi bir şekilde savsakladıysa yani size karşı ilgisi yoksa Bu sevgi diyor içten olabilir mi
diye soruyor. Yani ilgisiz bir sevgi olabilir mi?
Olamaz değil mi? Bunu şöyle düşünün.
Çiçeğimi çok seviyorum ama ne yapayım hep sulamayı unutuyorum ya desem.
Benim bu sevgide samimi olduğuma inanır mısınız?
Aynı hesap. Hani benim çok sevdiğim bir Turgut Uyar sözü var ya.
Oldlar bilir. Gizlenen, gösterilmeyen, hissettirilmeyen sevginin zerre değeri yok gözümde.
Bu duvar da beni çok seviyor olabilir.
Bilemem. Abi seviyorsanız ilgilenirsiniz bence.
Yani şimdi birbirimizi kandırmanın lüzumu yok.
Yani sevgi sevdiğimiz şeyin büyümesi ve yaşaması için gösterdiğimiz aktif ilgidir.
İlginin bulunmadığı yerde tabii ki sevgi de yoktur.
Hani Selvi Boylum al yazmalı filminde diyor ya sevgi neydi?
Sevgi emekti. O kadar doğru ki kişi uğruna emek harcadığı şeyleri sever ve kişi sevdiği şeyler için emek harcar.
Sevginin ikinci temel unsuru sorumluluktur der Eric Fromm ve bunu ilgi ortaya çıkarır der.
Sorumlu olmak demek yanıt vermeye hazır olmak demektir.
Küçük prens geldi şu an aklıma hani diyor ya ölene dek sorumlusun.
Gönül bağı kurduğun her şeyden yani seven insan kendisi için duyduğu sorumluluk kadar diğer insanlar için de sorumluluk hisseder.
Yetişkinler arası sevgi de sorumluluk ağırlık olarak diğer insanın ruhsal gereksinimlerine yanıt verme üzerinedir ve bu sorumluluk sevginin üçüncü unsuru yani saygıyı içermezse
zorbalığa dönme ihtimali vardır.
Saygı korkmak ve çekinmek değildir.
Hatta respect, saygı bunun kökeninde bir şeye bakmak var.
Yani bir insanı olduğu gibi görebilme yetisi.
Onu özgün bireyselliği içinde fark edebilme yetisi ve saygı, lütfen buraya dikkat, diğer kişinin olduğu gibi büyüyüp gelişmesine duyulan ilgi anlamına gelir der Fromm'lu kadar doğru.
Ve saygı sömürünün, yokluğunun kanıtıdır.
Çünkü sevgi özgürlüğün çocuğudur, zorbalığın değil der.
Yani ne toparlayacak olursam, verme eylemi karşı tarafı da buna yönlendirir dedim.
Ve Marx ne diyordu?
Sevginiz karşılığında sevgi yaratmıyorsa...
Güçsüzdür demişti değil mi?
Sevgi eşittir.
İlgi ilgi yaratır. Sorumluluk yaratır.
İlgi ve bakım sorumluluğu zaten beraberinde getirir ve bu sorumluluk da gönülden içten gelmelidir.
Saygısızca yapılmamalıdır.
Ve saygı duymak için bağımsız olmak ve kişi hakkında yeterince bilgi sahibi olmak gerekir.
Bilgisiz insanın ilgisi de saygısı da körü körü nedir der Fromm ve önyargı oluşturabilir.
Biriyle sevgi yoluyla bütünleşen insan hem kendini hem de karşısındakini keşfeder.
Ve kendimizi tanımak.
Buraya gelecek olursak kendimizi tanımıyoruz.
Yoldaşımızı da tanımıyoruz diyor From.
Bunu çözmenin yolu da tabii ki yine sevgi.
Çünkü sevgi bir başka insanın etkin bir şekilde içinde olmaktır.
Geçen Alper Asanoğlu'nu dinliyordum.
Diyordu ki bir insan kendini en iyi ilişki yaşarken tanır diyordu.
Bence bunu bir düşünün derim.
Yani içinizden canavar mı çıkıyor?
Ya ben aslında ne kadar sevgi pıtırcığıymışım mı diyorsunuz?
Bence bir bakın oraya. Ve sevgi.
Bir olmak özlemimizi gideren yegane şeydir.
İnsanın o tek başınalığının üstesinden gelen.
Gegane şey sevgidir.
Fakat tüm evrende varoluş için gereken bir şey vardır.
Biyolojik bir şey. Kadın ve erkeğin birleşmesi.
Ve bunu o kadar güzel açıklar ki Fromm.
Yunan mitolojisinde bir efsane vardır.
Sanırım Platon'un Şölen kitabında da yazıyordu.
Bu hafızam beni yanıltmıyorsa. Vakti zamanında insanların görünüşleri şu an olduğu gibi değilmiş.
Ve insanlar tek bedende iki kafa, dört kol ve dört bacaktan uçuyormuş ve androjenlermiş.
Yani aynı beden.
Hem kadın hem erkek nitelikleri barındırıyorlar ve bu insanlar çok güçlülermiş zamanla tanrılara başkaldırır olmuşlar.
Yüce Tanrı Zeus tabi ki çok sinirlenmiş ve bu insanları ortadan ikiye ayırmış ve bedenlerini dünyanın çeşitli bölgelerine dağıtmış.
İkiye bölünen insanlar androjeni olmaktan çıkıp kadın ve erkek olmuşlar.
Farklı bedenlerde yaşamaya hapsolmuşlar.
Bu insanları böyle yarım bırakarak büyük bir ceza vermiş.
İşte o günden sonra bütün insanlar yana yakıla öteki yarılarını aramaya başlamışlar.
Bazıları kayıp ruh eşlerini bulmuş, bazıları ise bulduğunu zannetmiş.
Ruh eşlerini bulanlar buna aşk demişler, bulduğunu zannedenler.
Aşk yanı ıslaması. Hani kendinizi bazen böyle na tamam hissedersiniz ki From'a göre bu çok normaldir.
Sonra bir gün biri gelir ve yap bozunuzun o kayıp parçasını tamamlar.
Aşk bence tam olarak böyle bir şeydir.
Ve bence dünyanın en güzel duygularından biri.
Bir de Eric From bize kutuplaşma düşüncesinden bahsediyor.
Bunun temelinde de arkadaşlar az önce anlattığım mit var aslında.
Hani onun gibi. Cinsel kutuplaşma insanı özel bir birleşmeye yeter.
Çünkü her iki cinste de bir diğerinin hormonu mevcuttur.
Ying ve yang gibi diyorum ben bunu.
Her dişinin içinde bir erillik, her erilin içinde bir dişillik vardır.
Her iki cinste de karşı tarafın hem hormonu mevcut hem de ruhsal anlamda birbirlerinin içindedirler.
Yani insan kendi bütünlüğüne ancak bu iki kutubu bağdaştırarak varabilir der Fromm.
Kadının erkeğin birleşmesi.
nasıl böyle bir canlı bir çocuk meydana getiriyorsa sevgi birleşmeleri de onların yeniden doğmasını sağlar.
Erkek ya da kadın kendi içindeki birliğe ancak içindeki erkek ve dişi kutupları birleştirerek ulaşabilir ve bu kutuplaşma tüm yaratıcılığın kaynağıdır.
Mevlana'nın dediği gibi alkış sesi çıkmaz asla bir elle.
Öbür elinde işe girişmeyince diyor ya Mevlana gökyüzü erkek yeryüzü dişidir akılca.
Öbürü ne atarsa diğeri yetiştirir içinde diyor Mevlana.
Hani yağmur toprağa düştüğü anda böyle tohumlar yeşerir ya onun gibi düşünün.
Alma verme kabul etme doğada da var bu.
Hatta Mevlana diyor ki gece ile gündüz görünüşte zıttır düşmanlardır ama her ikisi de bir gerçeğin kumaşını dokunmaktadır der.
Yani zıt kutupların birleşmesi simyacalık bölümünde değinmiştim bu konulara diye anımsıyorum.
Ölümsüzlük arayışında bile bu var arkadaşlar.
Yani bu birleşmeden doğan çocuğa gelecek olursak şimdi.
Anne baba ve çocuk arasında olan sevgiden bahsedeceğim size.
Fromm bunu o kadar güzel açıklıyor ki bu sevgiyi.
Anne sıcaklıktır, yiyecektir, güvendir, doygunluk sağlayandır, keyif halidir der Eric Fromm.
Freud'un deyimiyle narsesizm hallerinden biridir.
Ve dış gerçeklik, işte insanlar, eşyalar bunların hepsi bedenin iç yapısında uyandıracağı doygunluk hissi var ya bunların ya da vereceği bir rahatsızlık.
Buna ilişkin olarak anlam kazanır diyor.
Çünkü gerçek sadece...
içeridekidir bu çok hoşuma gitti dıştakiler benim gereksinimlerimle olan ilişkileri oranında bir gerçeklik kazanır diyor asla kendi öz nitelik ve gereksinimlerine ilişkin değil çok
çok çok haklı bence yani senin öz niteliğin senin değerin her neyse benim ihtiyacıma verdiğin doygunlukla belirleniyor diyor çocuk büyüyüp geliştikçe şeyleri artık olduğu gibi
kavramaya başlar işte beslenmedeki o doygunluğunu memenin başından Artık anneden ayırmaya başlar.
Anneyle memeyi artık farklı şeyler olarak görmeye başlar.
Hatta aslında birçok şeyin farklı olduğunu, kendilerine özgü bir yapıları olduğunu görür.
Bunları bilince çıkartır çocuk ve onlara isim verir.
Onları tanımaya başlar. Ateşten eli yanar mesela ateşi tanır.
Kağıdı yırtar onun yırtılabilen bir şey olduğunu görür.
Ana kucağının sıcak olduğunu görür.
Rahatlığını tanır artık her neyse.
Nasıl anlamlandırıyorsa onu belki başka bir şeydir onun için.
Sonra bütün bu deneyimler netleşir çocuk için.
Seviliyorum der çünkü ben annemin çocuğuyum.
Seviliyorum çünkü çok tatlıyım, çok güzelim der.
Seviliyorum çünkü annemin yalnız olduğunu düşünüyorum ve bana ihtiyacı olduğunu düşünüyorum der.
Yani kısaca der ki ben böyle olduğum için seviliyorum der.
O boşluğu siz doldurun.
Ama şüphesiz en güzeli ben ben olduğum için seviliyorum.
İşte anne tarafından sevilme edileyen bir şey arkadaşlar.
Neden? Çünkü koşulsuz değil mi?
Yani sevilmek için seni bir çaba sarf etmene gerek yok.
Var olman yeterli.
Senin o annenin çocuğu olman yeterli.
Ben böyle diyorum ama anne olmakla annelik yapmayı karıştırmayın.
Ben burada anaları kastediyorum arkadaşlar.
Ana mı anne mi desem bile kafanızda bence başka şeyler canlandı.
Hani ana ve anne bence bambaşka şeyler.
Hani ana deyince az önce anlattığım profil bence.
Hani böyle boş boş otururken bile size bakıp şey yaparlar ya böyle kurban olsun anası diyen anneler vardır.
Yani onlar için var olmanız yeter.
Başka bir şeye gerek yok.
Ben çok isterdim ya öyle bir annem olmasını ama annem sevme engelli benim ya daha doğrusu sevgisini gösterme engeli var.
Ben tam tersiyim ya nasıl oldu bilmiyorum.
Hani böyle bazen ebeveynlerimize içten içe kızıp onun tam tersi bir karakter geliştiriyormuşuz ya.
Herhalde öyle oldu bilmiyorum. Adler mi söylüyordu bunu ya?
Neyse ne diyordum yine nerelere geldim.
Şöyle şimdi anneniz sizi koşulsuz sevendir dedim değil mi?
Çaba sarf etmenize gerek yok ama bunun olumsuz bir tarafı da var.
Hani hak edilmeyi gerektirmemesi diye düşündünüz muhtemelen ama öyle değil.
O sevgi elde edilmez.
Yani bir başkasından temini mümkün değil.
Üretilemez ve denetlenemez bir sevgi anne sevgisi.
Eğer varsa vardır ve o bir nimettir ve size çiçek açtırır hayatınızda ama yoksa...
Yapacak bir şey yok. Yani dediğim gibi bunu teminim mümkün değil başka bir yerden.
Yaşamın tüm güzellikleri yiter onun yokluğunda.
Ve onu yaratmak için o anne sevgisine elimizden hiçbir şey gelmez der Fromm.
Dünyanın en zengin insanlarını bile parayla satın alamayacağı bir şey sevgi.
Çok kıymetli hele ki anne sevgisi.
Bir arkadaşım var bir keresinde şey demişti.
Merve hani bu hayatta her şeyin ama her şeyin.
Sevgiyle çözülebileceğine inanıyorum demişti.
Bence çok haklı ya.
Sevginin çözemeyeceği bir şey olduğunu ben de düşünmüyorum.
Neyse dönüyorum Eric Fromm'a.
Eric Fromm diyor ki 8,5 işte 10 yaşlarına kadar çocukların çoğunda sorun hemen hemen tamamen sevilmektir ama O olduğu için sevilmektir.
Yani beni ben olduğum için sevin.
Ve bu yaşlara kadar çocuklar henüz sevemezlermiş.
Sadece sevilmeyi biliyor.
Yani minnetle ve sevinçle karşılıyor bunu sevilmeyi.
Ama dediğim gibi sevemiyor.
Ama o yaştan sonra 8'lerden sonra artık çocuklar sevmeye başlıyorlar.
Yepyeni bir şey hayatlarında.
Ve kişinin kendi çabasıyla sevgi üretme duygusu artık başlıyor.
Ve çocuğun yaşamında ilk kez sevme düşüncesi.
sadece sevilmekten ibaret olmuyor artık.
Sevmeye doğru gidiyor. Sevgi yaratmak, üretmek diyorum ya başlıyor artık.
Ve çocuk ben içinciliği bırakıyor, egosantrizmi.
Dünya benim etrafımda dönüyor.
Bunu aşıyor artık ve insanlar artık onun için sadece gereksinimlerini karşılayan araçlar olmaktan da çıkıyor.
Artık çocuk sadece almanın değil vermenin de hazdını çıkartmaya başlıyor.
Ve sevmek, sevilmekten öne geçmeye başlıyor.
Sevmek narsisizmin ben merkezciliğin yarattığı hapishanenin yalnızlık ve soyutlama hücrelerinden kurtulmaktır der Fromm.
Bayıldım bu söze. Ve çocuk sevgiyi elde etmenin getirdiği o bağımlılık yerine severek kendinde sevgi üretme gücünü duymaya başlıyor.
İşte çocuk sevgisi ne biliyor musunuz arkadaşlar?
Seviyorum çünkü seviliyorum ilkesine dayanır ama büyüklerinki öyle değildir.
Büyüklerin sevgisinin ilkesi seviliyorum.
Çünkü seviyorumdur.
Ve olgunlaşmamış sevgi der ki seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var.
Fakat olgunlaşmış sevgi sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorumdur.
Yani sizin sevginiz hangisi bir düşünün bence.
Koşulsuz sevgi tabii ki sadece çocukların değil tüm insanların aslında en derin özlemidir.
Hepimiz o anne sevgisine tutunmanın özlemi içerisindeyiz.
Peki baba, baba nerede burada?
Babayla olan ilişki farklı.
Çünkü anne içinden çıktığımız yuva, doğa, toprak, okyanus.
Baba ise bu doğal ortamda, doğal yuvada hiçbir şey temsil etmez der Fromm.
Baba linci yemeden söyleyin ben demedim bunu.
Baba çocuğun öğretmenidir der Fromm, yol gösterici.
Baba sevgisi koşulludur.
Bakın anne sevgisinde koşulu yok dedim ya.
Baba sevgisi tam tersi.
Şöyledir. Seni seviyorum çünkü.
Der baba sevgisi. Çünküleri vardır.
Bunun da olumsuz yanı şu.
Kazanılan bir sevgidir baba sevgisi.
Kazanmak için bir efor vermeniz, sarf etmeniz gerekir.
Beklentileri vardır. Ve bu beklentileri karşılamazsanız işten içe dersiniz ki acaba babamın sevgisini yitirecek miyim?
Korku dolu da bir sevgi bir yandan.
Ve bu sevginin doğasında itaat yatar, erdem vardır.
Bunlar olmazsa eğer baba sevgisi de olmayabilir diye düşünür çocuk.
olumlu bir yanı da şudur.
Bu koşullu bir sevgidir.
Hani annem gibi değil.
O yüzden ben çaba göstermeliyim.
Kazanmak için ben de bir şeyler yapmalıyım diye düşünür çocuk.
Hani hayatı sorgulatan sorular podcast'in vardı hatırlıyor musunuz?
Orada ilk eşinden boşanan bir kadın vardı.
Tony Robbins ona demişti ya, baban seni öyle bir sevmiş ki aslında sana bir kötülük yapmış.
Çünkü sen sevilmek için hiçbir çaba sarf etmeme gerek yok diye düşünmüşsün babanın yüzünden demişti.
Bunu anneler yapıyor genelde.
Geçenlerde hatta ailesinin tek çocuğu olan bir kadınla konuşuyordum.
Bana aynısını dedi. Dedi ki ben o kadar alışmışım ki koşulsuz sevilmeye.
Aynısını eşimden bekledim.
Ellendikten sonra hani o el bebek gül bebek onun devam etmesini bekledim ama o öyle olmayınca tabii ki duvara tosladım.
Çünkü annesi ve babası onu yani koşulsuz sevdiği için karşı taraftan da bunu bekliyor.
Hani benim hiçbir şey yapmama gerek yok sen beni sevmek zorundasın ki çoğu kişi bence bunu yaşamıştır diye düşünüyorum ilişkilerinde ve evliliğinde.
Eric Fromm diyor ki annenin işlevi...
Çocuğu yaşamda güvenli kılmaktır.
Babanın işlevi ise öğretmeni olmaktır, yol göstericisi olmaktır.
Ve en en ideal anne sevgisi çocuğu büyümekten alıkoymaya çalışmamaktır.
Çocuğun çaresizliğine prim vermeye çalışmamaktır.
Çocuğunun bağımsızlığını desteklemektir.
Kendinden ayrı bir kişi olmasını dilemektir ideal annelik.
Ve babalar da aynı şekilde.
kendi yetkisi, kendi otoritesi olmasına izin vermelidir ideal babalar.
Neden? Çünkü çocuk ileride yetişkin olacak ve kendi kendisinin anne babası olacak değil mi?
Dıştaki ana babadan kurtulmuş ama onları aslında kendi içinde yeniden oluşturmuş olacak.
Ve sıkı tutunun ben bunları neden uzun uzun anlattım?
Çünkü psikanalist Eric Fromm diyor ki ruhsal sağlığı ve olgunluğu başarmanın temelinde ana yönelimli bağlılıktan baba yönetimli bağlılığa doğru gelişmenin
o sonundaki sentez yatar diyor.
İşte o yüzden bu kadar uzun anlattım bu kısmı.
Bu gelişmenin başarısız olması nevrozların temelini oluşturur diyor.
Bu çok çarpıcı geldi bana.
Örnek ver Merve demiş olabilirsiniz.
Şöyle ki mesela Eric Fromm diyor ki örneğinde bir erkek çocuğun onu seven aşırı yumuşak bir annesi var.
Nasıl da çok ilgisiz diyelim. O zaman o erkek çocuk anneye olan o ilk bağımlılığında kalır.
Ve alıcı insan özellikleri gösterir yetişkinliğinde.
Yani sevgisi genelde alma üzerinedir.
Verme değil. Korunup kollanmak ister.
Anne sevgisi gibi bağımsızlık yoktur hayatında.
Yani kendi yaşamının otoritesi olma, disiplin.
Bunlar yoktur. Çünkü baba dedim ya yetersiz.
Baba niteliklerinden yoksun kalabilir.
Ve her önüne çıkan kadından bir annelik bekleyebilir.
Eğer anne çok otoriterse ne olur?
Çocuk babaya yönelir arkadaşlar ve baba yönelimli gelişir.
Baba ne demek? Otorite demek değil mi?
O zamanda ne yapar?
Bütünüyle yasalara, otoriteye bağlı, koşulsuz sevgi almayı bilmeyen, şartlı seven birine dönüşebilir diyor.
Ya da saplantı şeklinde nevrozu olanlar.
Bunlar tek yanlı baba bağlılığından olabilir diyor.
Tek yanlı ana bağlılığı olanlarsa histeri, alkolizm, kendini kabul ettirememe bunlar gelişebilir diyor.
Çok çarpıcı ya bütün bunlar.
Eric Fromm anne sevgisinin üzerinde çok duruyor.
O yüzden ben de bu kadar hani fazla anlatıyorum.
Bence çok da haklı çünkü gerçekten hayatımızı komple şekillendiren şeylerden biri bu diye düşünüyorum.
Özellikle de o 0-3 yaş arası.
Hatta bir belgesel izlemiştim geçenlerde size de önereyim Netflix'te.
Belgeselin fikri çok hoşuma gitti.
0-3 yaş arası o çocukların düzgün yetiştirildiği takdirde tüm dünyaya nasıl güzel bir şekilde etki edebileceğini gösteriyor.
Ve dedim ki izlerken keşke bizim ülkemizde de bu kavransa hatta tüm dünyada çocukluk döneminin önemi kavransa, pedagoji üzerine daha çok ailelere eğitim verilse.
Yani onların eğitimi için daha çok çabalanmasını çok isterdim.
Belgeselin adı Hayatın Başlangıcı arkadaşlar.
Hayata sevgiyle başlayan çocukların dünyaya katmış olacağı olumlu etkileri göreceksiniz izlerken.
Kadın doğum uzmanlarının reçetelere yazması gereken belgesellerden.
İzlemeyenler için çok kısa bir özet geçeceğim.
Çünkü bu belgeselde çok fazla araştırmacı var.
Çeşitli üniversitelerden katılmışlar.
Diyorlar ki öğrenme anne karnında başlar.
Bu çok ilginç gelmişti bana.
Bebek doğar doğmaz başlar diyoruz ya.
Araştırmalar bunu gösteriyor.
Ama anne karnı da şu an konuşuluyor.
Ve zaten bebekler artık 3 yaşına geldikleri zaman yalan söylemeye başlıyorlar.
Empati kurmaya başlıyorlar. Ve diyorlar ki bebekler...
Kainattaki en iyi öğrenme makineleridir çünkü önceden işte şey diyorlarmış ya bebekler için işte çok ben merkezci sebep sonuç ilişkisi kuramayan empati yapamayan Yaramaz şeyler.
Ama geçtiğimiz 30 senede bilim bunun aksini ispatlamış.
Çünkü biz onları normalde hani boş bir sayfa olarak görüyoruz ya.
Hani önceden öyle görüyorduk ama onlar kainatta gördüğümüz en en iyi öğrenciler, en iyi bilim insanları diyorlar bebekler için.
Çünkü şöyle bebeklerin hani dikkatlerini bir yere sabitleyemediğini düşünüyoruz ve aslında tam tersiymiş.
Onlar için hani dikkatlerini bir yere sabitlememek mümkün değil.
Çünkü etraflarında olup bitenlere karşı aşırı duyarlılar, aşırı dikkatliler.
Yani bebeklerden gerçekten öğreneceğimiz çok şey var.
Çünkü şöyle mesela bir şeyi yere atıyorlar biz anlamıyoruz yani yere attığını.
Orada aslında ondan çıkan sesi duyuyor.
Sonra bir daha atıyor bir daha dinliyor aynı ses çıkacak mı diye.
Yani dünyada ne olup bittiğine dair bebeklerin tahminleri var işte hipotezleri var.
Algılamaya çalışıyorlar tahminlerini doğrulamaya çalışıyorlar.
O yüzden işte o sandalyeden aşağı kaşığı atıyor sen tekrar veriyorsun bir daha atıyor.
Ses çıkacak mı diye bakıyor.
Yani bebekler dünyanın aslında ne derecede...
öngörülebilir olduğunu görmek istiyorlar.
Bunu anlamakla meşguller.
Dünya nasıl işliyor? Bunu görmeye çalışıyor.
Gerçekten küçük filozof onlar.
Bir de fark ettiyseniz sürekli bir şeyleri deniyorlar.
Yanılsalar bile. Kanepeye tırmanmaya çalışıyor.
Oradan küyüt aşağı düşüyor.
Vazgeçmiyor. Bir daha, bir daha, bir daha başarana kadar.
Ya da yemek yemeye çalışıyorlar.
Üstleri başları mahvoluyor.
Hiç umurlarında değil. Devam ediyorlar.
O yemek döküle saçı da böyle yeniliyor.
Hep bir deneme modundalar fark ettiyseniz.
Hiçbir şey onları yıldırmıyor. Bisikletten düşüyorlar.
Hadi bir daha. Bir de onlar gerçekten çok orijinal muicitler.
Dünyanın hani bizim gördüğümüz şekliyle dünyaya bakmıyorlar.
Daha farklı bir şekilde algılıyorlar.
Ve zaten beyin hücreleri inanılmaz hızlı çalışıyor.
Yani her saniye 700 ila 1000 yeni bağlantı kuruyor.
Beyinleri düşünsenize.
Ve işte bebeğin gelişimi sırasında bu rotalar yoğun olarak kullanılıyor.
Ve bakımları yapılıyor, güçlendiriliyor.
Ama kullanılmayanlar tamamıyla kaybolup gidiyor.
Buradaki en önemli şey ne biliyor musunuz?
Sevgi. Çünkü sevgi aslında nöronları birbirine bağlayan bir elektronik band gibi.
Ve bağlantı kurulduğu zaman sevgi devreye giriyor ve bu da...
O kadar o bağı güçlü kılıyor ki sistem asla bozulmamış oluyor.
O yüzden anne ile çocuğun iletişimi çok önemli.
Çünkü anne çocuğun iletişim kurduğu ilk insan arkadaşlar.
Yani annenizle olan ilişkiniz çok önemli.
Diğer insanlarla olan ilişkimizi belirliyor diyebilirim.
Bir de belgeselde diyordu ki lütfen çocuklarınızı dinleyin.
Eğer çocuklarınızı dinlemezseniz onları kaybedersiniz.
Ne derlerse desinler söylediklerini dinleyin.
Saçma da olsa deli.
Bir saçması da olsa dinleyin.
Çocukların duydukları kelime sayısını da burada konuşuyorlardı.
Hani 30 milyon kelime muhabbeti var ya o kadar önemli ki.
Hatta bu isimde bir kitap var.
30 milyon kelime. Eğer ebeveyseniz yani yeni doğan bir çocuğunuz varsa bence mutlaka okuyun derim.
Çocuğun kelime farkını biz yaratıyoruz.
Onlarla konuşarak, iletişim kurarak, kitap okuyarak.
O yüzden çocuğunuzla mutlaka konuşun.
İletişim kurmak parayla değil.
Yani hiçbir şey yapamıyorsanız bunu yapın diyorlar.
Böyle bir belgesel. Eric Fromm'a geri dönüyorum.
Şöyle ki Eric Fromm diyor ki annenizin hayata karşı olan, yaşamaya karşı olan tavrı da aslında sizi çok etkiliyor.
Huzursuz bir anneniz mi var, mutlu bir anneniz mi var?
Bunlar size de yansıyacaktır diyor.
O yüzden annenizin hayata karşı olan tavrını bir düşünün derim.
Bir de cinsel sevgide baktığımız zaman ayrı olan iki insan bir oluyor değil mi cinsel sevgide?
Ama anne sevgisinde bir olan iki kişi ayrılıyor ve anne bu ayrılığı hoş...
Bu ayrılığı körüklemelidir diyor.
Neden? Çünkü anne sevgisi karşılığında sevilen insanın mutluluğundan başka hiçbir şey istemeksizin sevebilme yetisidir.
O yüzden çok önemlidir. Ve çocuk annenin rahminden, memesinden kurtulup sonunda tümüyle ayrı bir insan olmalıdır.
Yani anne de onun gitmesine müsaade etmelidir.
Anne sevgisi budur diyor Fromm.
O yüzden uzun uzun anlattım bu kısmı.
Şimdi diğerlerinden bahsedeceğim sizlere.
Eric Fromm'un o sevme sanatını yazdıran tutkulu ilişkisinden bahsedeyim mesela.
Annis Freeman diye bir kadınla bir beraberlikleri var.
28 yıl sürmüş ve onun öncesinde de From'un zaten böyle bir sürü ilişkisi olmuş.
Evlenmiş ayrılmış ama annesi çok sevmiş ve sevme sanatında dediğim gibi bu kitapta kendinden yola çıkarak bir şeyler yazıyor.
Yandım yandım kime yandım bana şarkılar yazdıran kadın gibi olmuş biraz.
Yine çarpıcı bulduğum görüşlerine değinmek istiyorum.
From diyor ki birey olma cesareti gösterin diyor.
Bunu istiyor bizden. Çünkü aksi takdirde eğer birey olma cesareti...
gösteremezsek asla ve asla gerçek sevgiye erişemezsiniz diyor sevgi kişinin bütünlüğünü koruması koşuluyla birleşmedir diyor yani bütünlüğünüzü koruyarak bir başkasıyla birleşmek
bir başkası olmadığınızda kendinizi na tamam hissetmeniz de çok normaldir diyor ve sevgi ibadet gibidir disiplin odaklanma ve sabır gerektirir cesaret gerektirir diyor sevgi
kendi içinizde geliştirebileceğiniz bir yetenektir diyor Ve sevgiye erişmek için verdiğiniz tüm çabaları kendi kişiliğinizin bütünlüğüyle yaratıcı yönde geliştirmediğiniz
sürece başarısız olursunuz diyor.
Alçak gönüllü, cesaretli, inançlı ve disiplinli olmadan hatta komşunu sevmeden derler ya komşunu sevmeden sevme sanatını öğrenemezsiniz diyor Dick Fromm.
Sevmek bir sanattır.
Bilgiye ve çabaya ihtiyaç vardır burada.
İnsanlar sayısız kez aşkta kaybeder ama buna rağmen bir kez olsun oturup düşünür.
Dönmezler aşka dair, sevgiye dair.
Ben nerede hata yapıyorum ya?
Sevgi nedir diye düşünmüyorlar diyor.
Bence çok doğru. Sevgi nedir diye bir podcast'ım vardı.
Balık sevgisi diye bir şeyden bahsetmiştim.
Çoğumuzun sevgi anlayışı, balık sevgisi.
İnsanlar aslında sevgiye açlar.
Ama biz ne yapıyoruz?
Hep sevinmek istiyoruz değil mi?
Hani sevmeye kafa yormuyoruz.
Aman herkes bizi sevsin. Ve erkekler daha çok güç ve para ile sevgiyi satın almaya çalışıyorlar.
Kadınlar da diyor vücutlarıyla, güzel görünümleriyle bunu yapıyorlar.
Aa bilmiyordum çok şaşırdım.
Karşılıklı çıkar alışverişi diyor.
Yani sevgi sahip olma olgusuna dayalı bir nesneye dönüşüyor bu şekilde.
Biriyle yakınlaştığınız zaman aranızda coşkulu bir etkileşim olur, cinsel bir çekim olur.
O zaman diyor aşka düşmek dediğimiz o yanılsamaya kapılırsınız.
Ve ilk başta yalnızlığımız, o açlığımız geçer bir süreliğine ama sonrası nedir?
Hayal kırıklığı. Çünkü o bir anda böyle bir alevlendi, bir anda bir şeyler oldu.
Sonra gerçek yüzünüzü gördünüz ve buna mı aşık olmuşum?
Yani gerçek sevgi...
ile ilgili burada temel sorun aşka düşmekle aşık olmak arasındaki o ayrımın fark edilmemesi.
Ve sevgi de diğer sanat dalları gibi başarısızlıkların üstüne gitmeyi çabalamayı gerektirir diyor.
Ama sevginin kolay ve basit bir şey olduğunu düşünen birisi zaten bunu yapmaz.
Sevgi eylemi dediğimiz şey bir etkinliktir.
Pasif değildir ve en başta dediğim gibi vermek almaktan daha önemlidir.
Çünkü ne dedik? Bizi zenginleştirir dedik.
Bir de Eric Fromm işte anne sevgisi, kendini sevme, kardeş sevgisi, cinsel sevgi, tanrı sevgisi diye ayırıyor bizim sevgi biçimlerimizi.
Ben anneye uzun uzun anlattım.
Kendini sevmek için diyor ki mesela insanın kendini sevdikçe bencilleştiğini düşünüyor insanlar.
Hayır diyor bu çok yanlış bir şey.
Önce tabii ki kendinizi seveceksiniz.
Hani Freud'un kendini sevmek narsisizmdir dediğine bakmayın.
Çünkü kişinin kendi yaşamını, mutluluğunu, gelişmesini, özgürlüğünü işte bunların olumlamasının kökleri aslında onun sevebilme yetisine bağlıdır.
Yani kendinizi ne kadar sevdiğiniz başkalarına duyacağınız sevgiyi de gösteriyor aslında.
Mabel Çiçek'in dediği gibi kendi dağını.
Kalına düşman bu çiçeği nasıl sevsin?
Eğer kendinizi severseniz başkalarını da kucaklamayı öğrenirsiniz.
Yani kendiniz kadar başkalarını da sevebilirsiniz.
Kendini sevmeyen bir insan bence başkalarını sevemez zaten.
Ve bir başkasını kendinizi sevdiğinizden daha az seviyorsanız kendinizi sevmekte gerçek bir başarı sağlayamazsınız.
Bencilce olan sevgiden bahsetmiyorum kendini sev derken.
Bencillikle kendini sevmek bambaşka şeyler.
Bencil kişiler görünüşte evet kendileriyle çok ilgilidirler.
Siz dersiniz ki o ne kadar kendini önemsiyor.
Ama aslında bunu gerçek kimliğine ilgi göstermedeki beceriksizliğini üstünü kapatmak için yapıyor.
Yani sevgiyi başkalarından alıp kendine yönlendirme çabası var orada.
Ve bu onları narsisist yapıyor.
Beyincililer kendilerini sevme yetisinden yoksun olan insanlardır.
O yüzden kendini sevmekle başkadır bunlar.
Tanrı sevgisi yalnızlıktan kurtulma, birliğe erme güdümüzden kaynaklanır.
Kardeş sevgisi eşitler arasındaki sevgidir.
Cinsel sevgi sahip olma isteği vardır onun kökünde.
Oradan doğan bilgi vardır.
İşte karşımdaki insanı kendi varlığımın ve onun varlığının özünden sevmek tanımaktır.
Bunları ayrı ayrı anlatmak istiyorum bu bölümde o yüzden çok uzatmayacağım.
Ama sevme sanatı için gerekenler kısaca şu.
Gerçek sevgide iki insan aynı kabukta.
Aynı dünyayı yaşayarak kendi değerlerini de.
Söndürmeden besler.
Hani Engin Günaydın'ın aşk için yaptığı bir açıklama vardı hatırlıyor musunuz?
O benim de aşk anlayışım diyordu ya.
İlişkide insanlar birbirinin tatili olmalıdır diyordu.
Hayat zaten çok stresli yani insanlar birbirini de dinlenebilmeli.
Ama ülkemizde herkes birbirini daha çok strese sokuyor demişti.
Bence Engin Günaydın çok haklı bu konuda.
Eric Fromm da aslında benzer şeyler söylüyor.
Sevme sanatında bir de odaklanma şart arkadaşlar.
Odaklanma, sabır ve disiplin.
Bundan bahsediyor. Günümüz tüketim toplumunda artık insanlar da bir tüketim nesnesi gibi bakıyor ilişkilerine birbirlerine.
Hani tüketeyim hemen böyle atayım bir kenara.
Sevme sanatı için diyor mesleğinde ustalaşmak isteyen bir çırak gibi düşünün.
Kendinize adamalısınız, odaklanmalısınız, ustalaşmak için bunu yapmalısınız, disiplinli olmalısınız diyor.
Bir de çok hoşuma giden bir detay var bazı insanlar asla yalnız kalamazlar böyle illa hayatlarında biri olmalı kendi kendisiyle kalmaktan korkarlar çünkü ama bir arkadaşım var 5 senedir
sevgilisi yok ve Yalnız hani duyanlar inanmasa da öyle.
Niye inanmıyorlar? Çünkü bu çağda bu inanılmaz geliyor kulağa.
İşte artık sosyal medya var, o var, bu var.
Hani herkes çok kolaylıkla birilerini bulabilir ama o öyle bir ilişki istemiyor.
Hani o yüzden yalnız. Kendini biliyor, kendini tanıyor, kendiyle yalnız kalmaktan korkmuyor.
Halbuki insanın kendisiyle kalabilmesi aslında sevmeyi öğrenmesinin ön koşuludur der Fromm.
Eğer kendi ayaklarım üzerinde duramadığım için ben gidip birine bağlanıyorsam...
Bu aslında benim karşımdaki insana bir can kurtaran muamelesi yaptığımı gösteriyor.
Sizce bu gerçek sevgimi sormak istiyorum.
O yüzden sevme sanatında yalnız kalabilme yeteneği çok önemli.
Hatta sevebilme yeteneğimizin ön koşulu.
O yüzden karşınızdaki insanın gözlerinin içine bakın.
Onu dinleyin. Gerçekten dinleyin.
Dikkatinizi vererek, konsantre olarak dinleyin.
Ve narsisizminizi yenmeye çalışın.
Alçak gönüllü olun der Fromm.
Ve karşınızdaki insana inanın.
Çünkü sevgi bir inanç işidir.
İnancı az olanın sevgisi de azdır der Eric Fromm.
Kendinizi tanımaya çalışın.
Çünkü kendini tanımadan bir başkasının kollarına atılmak, onu sevmeye çalışmak gerçekten facialarla neticeleniyor.
Yani benim anlattıklarımla da kalmayın zaten.
Sevme sanatını okuyun derim.
Ama öyle hazır hap bilgiler...
Beklemeyin baştan söyleyeyim çok derinlikli bir kitap böyle dikkatli okuduğunuz zaman zaten kendi de bunu vaat etmiyor.
Yani belirli bir olgunluk düzeyine erişmeden sevgiye de ulaşamazsınız diyor.
Sonuç olarak arkadaşlar sevgi sorunu nesne problemi değil yetenek problemi yani bizimle alakalı bir durum.
Birini sevmek yalnız güçlü bir duyguya kapılmak değildir.
Bir karardır, bir yargıdır, bir söz vermedir der Eric Fromm.
Ve unutmayalım ki sevgi olmadan insanlık...
bir gün bile var olamazdı.
Ve son olarak şu şarkı sözleriyle kapatmak istiyorum bu bölümü.
Aşk dediğin laftır derler.
Sakın kanma onlara.
Yalnız sevinmekle kalma.
Bir de sevmeyi ara.
Sevmeyi arayalım.
Bu sanatı öğrenelim.
Saf sevginizi.
Saygınızı, ilginizi yürekten vereceğiniz insanlarla karşılaşmanızı diliyorum.
Ve bu sanatı bize hayatımızda ilk defa öğreten bütün annelerin anneler gününü şimdiden kutluyorum.
Siz de annenize anneler gününde asla unutamayacağı çok güzel bir hediye vermek isterseniz açıklamalara bırakmış olduğum linkten Karaca'nın birbirinden güzel ürünlerini inceleyebilirsiniz.
Kendinize iyi bakın, hoşçakalın, sevgiyle kalın, bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
