
Şems-i Tebrizi: Mevlana'nın Yol Arkadaşı/ 10 Öğreti
15 Temmuz 2026 · 31 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
“Kendimi Nasıl İyileştiririm?” kitabımı almak için: https://amzn.eu/d/0wFlqHl
Yeni kitabım "Hikayeni Yeniden Yaz!"ı almak için: https://amzn.eu/d/ipC0Vma
Transkript
Herkese merhaba, Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün Merveler Sözünü Tutar bölümüyle geldim arkadaşlar.
Çünkü size çok önceden söz vermiş olduğum bir bölüm vardı.
Şemsi Tebrizi bölümü. Mevlana bölümünden sonra Şemsi İstiyoruz demiştiniz.
Yoğun bir istek vardı.
Sonunda sözümü tuttum.
Çünkü içime dert olmuştu.
Hadi o zaman hemen başlayalım.
Şimdi konuyu... kişiyi daha doğrusu hiç bilmeyenler için Şems-i Tebriz'i kimdir?
Önce buradan başlayalım. Şems-i Tebriz'i İslam dünyasının en önemli ve en gizemli bence bu tasavvuflarından biridir.
Ama asıl büyük şöhretini elbette Mevlana Celaleddin Rumi'yi dönüştüren kişi olarak yani onu pişiren, onu yakan hani hamdım, piştim, yandım diyor ya manevi dost olmasıyla kazanmıştır.
Asıl adı Muhammed bin Ali'dir arkadaşlar.
Şems-i Tebriz ona verilen lakab.
Tebriz'in güneşi anlamında ama Şems aslında Şemsettin'in kısaltması.
Yani dinin güneşi anlamına geliyor.
Mevlana'nın da güneşidir Şems.
Onu yakan güneştir hatta.
Mevlana, şemsi ilahi ışığın ve ilahi aşkın bir yansıması olarak gördüğü için şiirlerinde sıklıkla güneş kelimesine rastlıyoruz.
Mevlana kendisini sönük bir ay gibi, bir gölge gibi görür şemsin karşısında.
Hatta hep söylerim benim en sevdiğim şiiri etme şiiridir Mevlana'nın.
Orada şemsi tebriz eder ki hani onun gidişinin arkasından.
Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan.
Sen ayın da evini yıkmayı kastediyorsun.
Etme. Bakın burada ay dediği aslında kendisi.
Mevlana ay, Şems güneş.
Hani ay kendi ışığını üretemez ya arkadaşlar.
Gördüğümüz ay ışığı aslında güneşten gelen ışığın ay yüzeyinden yansımasıdır.
Hani ayın parlaklığı tamamen güneşe bağlıdır.
Nasıl güzel bir tanımlama ya.
Böyle yani düşündükçe çok yükseliyorum.
Şimdi az sonra geleceğiz arkadaşlar ikisinin ilahi sevgisine, o iki okyanusun birbirine kavuşmasına.
Böyle tabir edilir bu durum.
Ama önce Şems'i tebrizi şöyle bir tanıyalım istiyorum.
Şems 1185 yılında...
Tebriz'de dünyaya geliyor.
Şimdi ailesi hakkında iki temel görüş var.
Ama genel kabul görenden bahsedecek olursam babasının bir kumaş tüccarı olduğu söyleniyor.
Ve fakat hakkındaki diğer bir ilginç rivayete göre ki bu çok konuşulur.
Şems Alamut Kalesi'ndeki İsmaili liderlerinden birinin soyundan geliyor arkadaşlar.
Bu arada bir parantez açıp Fedailerin Kalesi Alamut diye bir kitap var.
Okumadıysanız Vladimir Bartol'un muhteşem kitabıdır.
Mutlaka okuyun derim. Haşilere de bölüm çekecektin.
Çekmedin. Çekeceğim. Vallahi çekeceğim.
Söz veriyorum. Şimdi başa dönüyorum.
Şimdi Şems Alamut Kalesi'ndeki dediğim gibi İsmaili liderlerinden birinin soyundan geliyor.
Ama dediğim gibi bu bir rivayet.
Hatta çok güvendiğim tarihçiler kesinlikle bunu reddediyor.
Onu da söyleyeyim. Daha sonra hatta babasının, Şems'in babasının İsmaililiğe dair olan bütün kitaplarını yakıp oğlunu Tebriz'e eğitim alması için gönderdiği söyleniyor.
Şems çocukluk yıllarında yaşıtlarından oldukça farklı, oldukça derin bir maneviyata sahip bir çocuk.
Hatta kendi anlattıklarına göre henüz er...
Genliğe girmeden melekleri, galiba alemini, kabirdekilerin hallerini görebiliyormuş.
Ve Hazreti Muhammed'e duyduğu yoğun aşktan dolayı çocukken böyle 40 gün boyunca yemeden içmeden kesildiği uzun uzun dönemler oluyormuş.
Ama babası onun bu hallerini pek anlamıyor.
Yani ondaki o maneviyatı anlamlandıramayan bir babası var.
Dolayısıyla oldukça kopuk bir ilişkisi var babasıyla.
Hatta bu ilişkiyi şöyle tanımlıyor Şems.
Seninle ben... Tavuğun altına konmuş kaz yumurtası gibiyiz.
Kaz yavrusu yumurtadan çıkıp biraz palazlanınca su kenarına gelir ve hemen suya atlar.
Ama tavuk ise kümes kuşu olduğu için suya giremez ve çırpınıp çırpınıp durur.
Babacım ben kendimi yüzecek bir derya içinde görüyorum.
Benim yurdum o denizdir.
Eğer sen benden sen gel, değilsen git kümes kuşlarına karış demiş.
Şu anda aklıma bir şey geldi.
Mevlana Celalettin Rumi adında bir dizi var.
Keşke bu bölümü çekmeden önce izleseydim ama 3 sezon olduğu için açıkçası bir gözüm korkuyordu.
Bugün başladım izlemeye.
Çok da hoşuma gitti onu belirteyim.
Devamında ne olur bilmiyorum ama şu an iyi gidiyor.
Dizinin ilk bölümünde bir sahne vardı.
Mevlana böyle kendi aynasıyla konuşur gibi bir sahne.
Yani kendisiyle konuşuyor aslında böyle bir rüya halinde.
Gölge olan Mevlana ona diyor ki sen hakikatin kıyısındasın.
Ama biz seni çok yakında deryalara, denizlere daldıracağız diyor.
Yani Şems'le tanıştıktan sonra zaten böyle oluyor.
Şimdi Şems'in sadece dini ilimlerde bilgisi yok arkadaşlar.
Astronomi, astroloji, mantık, felsefe, simya gibi alanlarda da oldukça yetkin bir eğitim aldığı söyleniyor.
Platon'a, Sokrates'e, İbn-i Sina'ya da baya hakim.
Ama tasavvuf yolundaki ilk rehberine bakacak olursak Tebriz'de böyle geçimini sepet örerek sağlayan bir şeyh var.
Şeyh Ebu Bekir Selebaf.
Bu Şems-i Tebrizli'nin ilk rehberidir arkadaşlar ve yaklaşık 10 yıl boyunca onun hizmetinde kalmıştır.
Ondan tabii çok şey öğreniyor ama Şems'in içinde öyle bir sır var ki yani öyle bir manevi ateş yanıyor ki kendi ifadesiyle söyleyecek olursam o ilahi ateşi Şeyh-i Ebu Bekir bile yıllarca
görememiştir. Yani onu pek tatmin edemiyor mürşidi öyle söyleyeyim.
Hep böyle içindeki o ilahi aşkı paylaşabilecek bir dost arıyor kendine ve o dostu bulma arzusuyla Şeyh'inden izin alıyor ve Tebriz'den ayrılıyor.
Derken Şam'a gidiyor, Bağdat'a gidiyor, Halep, Kayseri, Sivas, Erzurum.
Daha nice diyarlar geziyor.
Hatta o yüzden ona şemsi parende de derler.
Yani uçan şems. Gittiği yerlerde o devrin ünlü din alimleriyle, mutasavvıflarıyla işte oturup kalkıyor.
Ve bunlardan biri de Muhyiddin İbnül Arabidir.
Ona da bölüm gelecek arkadaşlar.
Şems o dönemlerde geçimini sağlayabilmek için inşaatlarda çalışıyor.
Sepet örüp satıyor.
Şalvar bağ satıyor. Yani uçkur satıyor.
Böyle böyle geçimini sağlamaya çalışıyor.
Ama dervişlerin giydiği kıyafet...
Hani özel bir hırka vardır ya dervişlerin giydiği.
Onu giymeyi her zaman reddediyor Şems.
Siyah bir aba giyiyor.
Hani hiç dikkat çekmeyen böyle mütevazı bir giyim tarzı var öyle söyleyeyim.
Tekkelerde, medreselerde kalmıyor.
Kervansaraylarda kalıyor. Bazen mescitlerde uyuyor.
Hatta böyle üstü başı perişan olduğu için mescit görevlilerinden şiddet gördüğü de söylenir.
Hatta bir rivayete göre yine işte böyle bir şiddete uğruyor bir mescit görevlisi tarafından.
Ve bunu yapan kişi yani şiddet uygulayan kişiye bir anda felç iniyor arkadaşlar.
Tabii bunlar rivayet ben anlatıyorum ama.
Şimdi Şems hem melamidir hem de kalenderi meşreplidir.
Melamiliği daha önce biraz anlatmıştım diye hatırlıyorum.
Hatta sevdiğim bir türküden. Ben bahsetmiştim.
Haydar haydar türküsü.
Oradan aklınıza gelsin.
Melamilik. Hani diyor ya ben melamet hırkasını kendim giydim eynime.
Ağrı namus şişesini taşa çaldım.
Kime ne? Sofular haram demişler aşkın şarabına.
Ben doldurur. Ben içerim.
Günah benim. Kime ne?
Diyor bakın. Melamilik biraz böyle bir şey arkadaşlar.
Hani dış görünüşüne önem vermez.
Kim ne demiş vesaire bunları aldırış etmiyor.
Hani kınanacağım diye böyle bir korkuyla yaşamıyor melamiler.
Kendilerini kusurlu görüyorlar.
Hani bileisteye bakın kusurlu görüyorlar ki bu şekilde defislerini terbiye ettiklerine inanıyorlar Melamiler.
Kalenderilikte herhangi bir tekkeye, herhangi bir tarikata bağlı olmayan toplumsal normlara aykırı olan dervişlere deniliyor.
Hani öyle makamla, mevkiyle işi olmayanlara deniliyor.
Şems her ikisi de hem Melami hem Kalenderi dediğim gibi.
O yüzden de çok marjinal bulunan bir derviş, mistik bir derviş.
Şimdi Şems 60 yaşına kadar...
arayışını sürdürüyor arkadaşlar ve kendi hakikatine aynı olabilecek bir dost bulabilmek için Allah'a her gece yalvarıyor ve bir gece rüyasında ona aradığı o yüce dostun
Anadolu'da diyarı Rum'da olduğu ve bu kişinin Bahattin Veledinoğlu olan Muhammed Celaleddin yani Mevlana olduğu bildiriliyor.
Hatta rivayete göre kendisine bu rüyada Bütün kainatta Mevlana-yı Rumi hazretlerinden başka senin şerefli arkadaşın yoktur şeklinde bir nida ulaşıyor.
Şems de bu rüya üzerine büyük bir şükür ile böyle dosta canım feda diyerek hemen yola koyuluyor.
Gerçekten canını feda edeceğini bilmeyerek.
Derken 1244 yılında Şems-i Tebriz Konya'ya varıyor ve Şekerciler Hanan'a yerleşiyor.
İlk karşılaşma anları bence çok etkileyici.
Bir gün Mevlana medresedeki dersinden çıkıyor ve talebeleriyle beraber atının üzerinde böyle evine doğru ilerlerken baştan aşağı siyahlar giyinmiş şemsi tebrizi aniden kalabalığı
yararak Mevlana'nın karşısına dikiliyor.
Mevlana'nın bindiği atın yularını tutuyor ve ona o meşhur soruyu soruyor arkadaşlar.
Diyor ki söyle bana Hazreti Muhammed mi daha büyük yoksa Beyazeti Bistami mi diyor.
Beyazıt-ı Bistami Ariflerin sultanı olarak bilinen bir mutasavvıf, büyük bir din alimi.
Mevlana tabi çok şaşırıyor bu soru karşısında ama hiç tereddüt etmeden hepimizin beklediği cevabı veriyor.
Elbette Hz. Muhammed diyor.
Bütün mahlukat hatta Beyazıt onun hürmetine yaratıldı diyor.
Bunun üzerine Şems asıl can alıcı ikinci sorusunu soruyor.
Diyor ki peki Hz. Muhammed ya Rabbi biz seni layığıyla bilemedik derken Beyazıt-ı Bistami nasıl olur da ben kendimi noksanlı sıfatlardan tenzih ederim.
Benim şanım ne yücedir diyebilir diye soruyor.
Bu nasıl izah edilir diyor Mevlana'ya.
Yani aslında diyor ki arkadaşlar Hz.
Muhammed bile Allah karşısında böyle bir tevazu gösteriyorken nasıl olur da.
Beyazıt-ı Bistami bu şekilde büyük büyük sözler edebiliyor.
Muhtemelen Beyazıt-ı Bistami bu sözü Hallacı Mansur'un enel hakı gibi söyledi arkadaşlar.
Yani benlik haliyle değil fena haliyle dedi.
Tasavvufta fena. kişinin kendi benliğinin ortadan kalkması.
Yalnızca Allah'ın varlığını görmesi anlamına geliyor.
Ve Sufilere göre Beyazıt-ı Bistami o anda muhtemelen kendi nefsini değil Allah'ın tecellisini görerek bunu söyledi.
Yani ben yüceyim diyen aslında Beyazıt'ın nefsi değil.
Allah'ın onda tecelli eden kudreti.
Anlatabildim mi? Peki Mevlana ne cevap veriyor Şemse?
Diyor ki Peygamber Efendimizin mübarek kalbi uçsuz bucaksız bir deryaydı diyor.
İlahi tecellilerle okyanus gibi her an daha da genişledi.
Her yeni makama ulaştığında bir önceki halini eksik bulup istiğfar ediyordu.
Beyazıt'ın kalbi ise küçük bir kase gibiydi.
İlahi tecellinin tek bir damlasıyla hemen dolup taştı ve vardığı ilk makamın sarhoşluğuna kapılarak O sözü söyledi diyor.
Mevlana böyle açıklıyor. Ama başka bir rivayete göre şöyle söylediği iddia ediliyor.
Mevlana bunu bir dağ metaforuyla açıklıyor arkadaşlar.
Diyor ki uzaktan dağa bakan kişi dağı bütünüyle gördüğünü zanneder.
Ama diyor dağın eteklerine varan insan o zirvesini göremediği için dağı göremedim der diyor.
Yani Hz. Muhammed ilahi hakikatin eteklerindeydi.
O yüzden öyle bir cümle sarf etti ama Beyazıt dağa uzaktan baktı ve gördüğüyle yetindi diyor.
İşte bu cevabı duyan Şems yıllardır aramış olduğu o dualarında seslendiği manevi yoldaşı bulmanın coşkusuyla yere yığılıyor.
Bir nara atarak Allah diyerek yere yığılıyor.
Bazı rivayetlere göre öyle bir soru ki bu Şems-i Tebriz'in sorduğu.
O sorunun heybetinden Mevlana'nın atından düştüğü ve kendinden geçtiği söylenir.
Her neyse kendilerine geldiklerinde bu iki büyük mana okyanusu Oldukları yerde birbirlerine sarılıyorlar.
Mevlana Şems'in elini tutuyor ve diyor ki evimiz size layık değilse de zatı halinize sadık bir köle olmaya çalışacağım diyor.
Bakın hikaye burada başlıyor.
Yani koskoca Mevlana hiç tanımadığı, hiç bilinmeyen bir adama diyor ki sizin köleniz olmaya çalışacağım sadık bir köleniz diyor.
Ve onu alıp medresesine götürüyor.
Derken aylarca sürecek o kapalı sohbet dönemi başlıyor.
Bir de şöyle bir hikaye var arkadaşlar.
Mevlana bir süs havuzunun başında oturuyor.
Yanında da böyle babasına ait, babası da çok büyük bir zattı bu arada.
Babasına ait bir takım notlar, işte büyük mutasavvıflara ait bir takım kitaplar var.
Bunları okuyor. Böyle kendinden geçmiş bir şekilde kitabını okuyor, notlarını okuyor.
O sırada yanına Şems geliyor.
Şems bu kitaplar nedir diye soruyor Mevlana'ya.
Mevlana da Şems'in dış görüntüsüne bakarak onun bu tarz zahiri ilimlerden anlamayacağını düşünüyor.
Ve diyor ki bunlar diyor teorik bilgi.
Senin bunlarla işin olmaz diyor.
Şems de bütün o kitapları alıp...
Bir anda havuza fırlatıyor.
Mevlana tabii çok üzülüyor.
Ne yapıyorsun? Ne ediyorsun? derken Şems bir anda elini suya sokuyor ve kitapları tek tek çıkarıyor.
Mevlana tabii koşarak bakıyor kitaplarına ve bir görüyor ki kitapların hiçbiri ıslanmamış.
Hepsi kupkuru. Tabii çok şaşırıyor ve hayretler içinde dönüp Şems'e soruyor.
Derviş diyor bu nasıl bir sırdır?
Şems de diyor ki bu zevktir.
Sen bundan ne anlarsın diyor.
Mevlana onu küçük görmüştü ya az önce.
O da aynısını ona söylüyor.
Buradaki olay şu arkadaşlar. Mevlana kitaplardaki ilme çok bağlı.
Kitap bilgisiyle, kitabi bilgiyle hareket etmeye çok meyleden.
bir zat. Ama Şems o kitapları suya atarak aslında buna engel olmak istiyor.
Burası çok önemli. Hakikati yani ilahi aşkı orada değil kalbinde ara demeye getiriyor.
Çünkü Şems-i Tebriz'i başkalarının sözlerini nakletmekten ibaret olan nakilci bilgiye karşı yani Kılı Kale çok karşı.
Döneminin şeyhlerini ve alimlerini bu sebeple çok eleştiriyor.
Geçmişteki büyüklerin eserlerini tetkik edip onlardan söz aktarmalarını eleştiriyor.
Kendiniz diyor kalbinizle bir şeyler ortaya koyun.
Çünkü ona göre kişinin bilgi pınarı kendi iç dünyasından, kendi gönlünden coşup gelir.
Kendi gönül ilhamıyla konuşur.
Yani onun tasavvufi öğretisi temel olarak aşk, niyaz ve fenafillah üzerine kurulu arkadaşlar.
Çünkü Şems'e göre İnsan ile Allah arasındaki en temel iletişim, en temel köprü ilahi aşktır.
Ve Allah karşısında kendi hiçliğinin, kendi aczinin farkındadır Şems-i Tebriz.
Ve ölmeden önce ölünüz öğretisini hayatının tam da merkezine koyuyor Şems-i Tebriz.
Mevlana yaşanmak istediği de bu.
Mevlana Şems'den önce çok saygın bir alim.
Çok böyle temkinli, toplumsal normlara çok uyan biri.
Şems'e bakın. Tam tersi.
Kalenderi zaten. Melana ile Şems çok zıt karakterler.
Şems inandığı şeyleri böyle pervasızca söylüyor.
Eleştiriyor. Çok sert bir dili var.
Ama Melana tam tersi.
Zaten şiirlerini okuyunca çok yumuşak fark ettiyseniz.
Şems öyle değil ama. Şems Melana'ya ne öğretmek için geldi?
Esas sorumuz bu olmalı.
Şöyle der Şems-i Tebriz'e.
Ben ona onda olmayan hiçbir şey öğretmedim.
Aksine onda olanı görmesini sağladım.
Aklının esaretinden kurtulmasının yollarını öğrettim.
Ölmeden önce ölmüş olmayı öğrettim.
Bu yokluk sırrına ermektir.
Allah'ın varlığında yok olmak erimek anlamına gelir diyor.
Bence gerçek dostluk böyle bir şey ya.
Birbirimizi ayna tutmak diye düşünüyorum.
Peki Şemsi Tebrizi'nin 10 öğretisi olsaydı bunlar kısaca ne olurdu?
Bunlara bakalım. Birinci öğretisi mutlaka dürüstlük olurdu.
Çünkü Şemsi Tebrizi der ki dürüstlük bir şehirdir.
Ben de o şehrin sultanıyım.
Onda kendim yaşayayım, kendim öleyim, kendim korunayım der.
Zaten arkadaşlar dürüstlük tasavvufun tam da özünde olan bir şey.
Özü sözü bir olmak deriz ya ne kadar önemli bir şey.
Bu insanı kamil olma yolculuğunun yani olgun insan olma yolculuğunun en temel taşlarından biri.
Tasavvufta kalp Beytullah diye geçer arkadaşlar.
Yani Beytullah nedir?
Allah'ın evidir. Her kim ki...
kalbine yalan sokarsa, rüya sokarsa oraya ilahi aşk falan giremez.
Çünkü kirli bir kalple iyi bir insan olamazsınız.
Şems de Mevlana'ya kılavuzunun daima kalbi olması gerektiğini aşıladı.
Kılavuzumuz kalbimiz olsun ama dürüst bir kalpten bahsediyorum.
İkinci öğreti sabır arkadaşlar.
Çünkü Mevlana her şey vaktini bekler der bilirsiniz.
Şems'e göre de sabır dikene bakıp gülü görmektir.
Geceye bakıp gündüzü hayal edebilmektir.
Tasavvufta sabır çok önemli çünkü aktif bir rıza ve derin bir güven halidir sabretmek.
Şems'in Mevlana'yı terk edişinden bahsedeceğim az sonra size.
Bu da bir aslında sabır imtihanı.
Çünkü Mevlana o sabırla, o devasa acıyla dünyayı sarsan mesnevisini, divanı kebirini yazdı.
Hamlıktan pişme evresine geçti.
Şems Mevlana'yı Mevlana yapmak için onun o hasret ateşinde yanmasına sabretti arkadaşlar.
Üçüncü öğreti dinlemeyi bilmek.
Çünkü Şems der ki söz dinlemeye kabiliyetli kimse bulunmazsa o söz geldiği yere geri gider.
Yani dinlemek çoğu zaman söylemekten daha değerlidir.
Dördüncü öğreti şükür üzerine arkadaşlar.
Çünkü bazen hep söylüyorum istediğimiz olsun diye belki günlerce gecelerce ağlıyoruz, dualar ediyoruz.
O şey olmadığında çok üzülüyoruz ya işte belki de üzülmemek lazım.
Çünkü olmaması bazen gerçekten bizim hayrımıza oluyor ama hep söylüyorum bunu seneler sonra fark ediyoruz genelde.
Hani Mevlana diyor ya istediğin şey olursa bir hayır ara, olmazsa bin hayır ara.
Şems de diyor ki bir dua edersin sonra olmadı mı sızlanırsın.
Ama gün gelir o dua olmadı diye şükredersin.
Gelelim beşinci öğretiye.
Beşinci öğreti istemeyi bilmek üzerine arkadaşlar.
Şems diyor ki insandan isteme.
İnsan seni sevmez.
Allah'tan iste ki. Allah isteğini sever der ama nasıl istediğiniz çok önemli.
Altıncı öğreti acele etmemek ve isyan etmemek üzerine.
Çünkü acele edenler sadece görünüşe bakarlar, sureti görürler ve işin derinliğini kavrayamazlar.
Sabır ne kadar Allah'tansa acele de o kadar şeytandandır ve acele etmek zamanı yaratana isyan etmektir.
Yedinci öğreti, tövbe makamının hep açık olması.
Hatada ve günahta direnmek şeytandandır şemse göre ve tövbe Allah'tandır.
Şemse göre sağlığımızı korumak, sağlık aramaktan, günahtan korumak ise tövbe istemekten daha kolaydır.
Sekizinci öğreti, kalbimizi ancak iyilikle harmanlarsak.
kötülüğün işleyemeyeceği bir kalkana sahip oluruz.
Dokuzuncu öğreti kendi kusurlarımızı görmek üzerine.
Çünkü bir ayna ne görürse bize onu gösterir değil mi?
Aynada gördüğümüz şeyi bize gösteriyor.
Biz bir kusuru aynada gördük diye o aynayı yere çalıp kırmamalıyız.
Çünkü başkalarının değil kendi kusurunuzu görün önce der Şems-i Tebrizi.
Ve son öğretisi umutsuzluğun mutsuzluk getireceği üzerine.
Çünkü umutsuz olmayın der Şems.
Yüzün saf aynaya tertemiz ışığa dönsün.
İnsanı doğruya, huzura, rahata kavuşturan şey umuttur der.
Karanlık, bulanık günler elbet geçecektir der.
Umarım diyorum ve Şems'in hayatına devam ediyorum.
Şimdi Mevlana ve Şems'in yolu ikiz ruhlar olarak tanımlanıyor arkadaşlar.
Çünkü aralarındaki ben ve sen perdesi tamamen ortadan kalkmış durumda.
Biz olmuşlar. Tek bir ruh olmuşlar.
Kimin kime mürşit, kimin kime mürit olduğu birbirine karışmış onların ilişkisinde.
Bu manevi benlik ötesi bütünleşme için Emir Hüsrev Dihlevi der ki Ben sen oldum, sen de ben oldun.
Ben ten oldum, sen can oldun.
Artık bundan sonra kimse ben ayrıyım.
Sen ayrısın diyemezler ki zaten Mevlana da her zaman tek ruh olduklarını vurgulamıştır.
Şems Mevlana'ya onun içindeki o ilahi koru gösteren ve onu alevlendiren bir ayna olmuştur arkadaşlar.
Mevlana da Şems de kendi hakikatini görmüştür.
Peki bu ilahi buluşma sonrası neler yaşandı ona bakalım.
Dediğim gibi aylarca medresede bir odada kapanarak sohbet ediyorlar.
Kapalı bir sohbet gerçekleştiriyorlar ve bu süre zarfında Konya halkı çok sevmiş oluyor.
Mevlana'sından mahrum kalıyor.
Çünkü artık Mevlana müritleriyle ilgilenmeyi bırakıyor.
Şems'i de biz geldikten sonra.
Halka vaaz vermeyi bırakıyor.
Ve bütün zamanını Şems ile sohbete ayırıyor.
Ve onun öğretmiş olduğu o ilahi aşkı tefekküre ayırıyor arkadaşlar.
Haliyle bu Konya halkı arasında çok büyük bir kıskançlığa yol açıyor.
Ve ahali Şems'i Mevlana'yı yoldan çıkaran, onu kendilerinden koparan bir büyücü gibi görmeye başlıyorlar.
Ve onun hakkında bir takım dedikodular ortaya saçılıyor.
Halkı ve ulemayı en çok şok eden olaylardan biri de Mevlana'nın şems ile olan döneminde camiye bile gitmemesi oluyor.
Sonra Mevlana zamanla şems gibi giyinmeye başlıyor.
O pür upak, o pırıl pırıl giysilerini çıkarıyor.
Dervişlerin giymiş olduğu böyle Hint alacasından bir hırka giyiyor.
Öne açık bir gömlek giymeye başlıyor.
Bir de bal rengi bir külah takıyor kafasına.
Ayağına da Mevlevi çizmeleri giyiyor.
Bu da tabii halkta şok etkisi yaratıyor.
Çünkü dediğim gibi... Mevlana öncesinde çok böyle şaşalı giyinen biri.
Sonra o güne kadar hayatında hiç müzik ve dans yokken bir anda neyi üflemeye başlıyor?
Kudüm eşliğinde dönmeye başlıyor.
Sokaklarda bile coşku içinde dönüp sema etmeye başlıyor.
Şiirler söylemeye başlıyor.
Ve dönemin bağnaz softaları diyorlar ki bu çengilik de nereden çıktı?
Halbuki Şems Mevlana'yı aklın esaretinden kurtarıp ilahi aşka dalması için sema etmeye teşvik etmiştir.
O yüzden müziğe neye teşvik etmiştir.
Bu arada neden neyi çalmak değil de neyi üflemek deniliyor biliyor musunuz?
Bunu Ali Uçar'ın Kitap Dokununca Yüreğe adlı eserinden öğrendim.
Ali Uçar'ı unutanlar olduysa çok önceden 2015 yılında fabrikada işinden dönerken Toplu taşımada kitap okuduğu için bir kadın fotoğrafını çekmişti ve altına işte entel
olacağım, kız tavlayacağım diye kendini yırtan izman kekosu.
Terliklerine bayıldım yazıp aşağılamıştı.
Sonra Beyazıt Öztürk Ali Uçar'a ulaştı.
Ali Uçar şöyle bir açıklama yaptı.
Arkadaşlar fotoğraftaki kişi benim ve hiç utanmıyorum.
Karşımdaki kızın...
Namusuna bakmadığım için.
Ben belki cebi çok zengin bir insan değilim.
Hatta ilkokul altıdan terkim.
Annem babam ayrı ama ben toplumun huzurunu kaçıran bir serseri olmadığım için utanmıyorum.
Elbisem kirli, terliğim belki bindiğim metroya uygun değil.
Zihnimi kirletmiyorum. Param yettiğince kitap alıyorum.
Kütüphaneye gidiyorum demişti.
Yani verilebilecek en güzel cevap ve gerçekten yerli Martin Eden diyoruz biz arkadaşımla ona.
Bu olaydan sonra kendisi bir kitap çıkardı.
Az önce dedim ya başımıza gelen kötü olaylara üzülüyoruz ama aslında bizi neyin beklediğini bilmiyoruz diye.
Tam da bu hikaye uymuş oldu burası.
Arkadaşım da destek olabilmek adına ikimize birden almış onun kitabını.
Ben de uçakta okudum ve altını çizdiğim bir yer var.
Neyle ilgili? Şöyle diyor.
Bak evlat en başta şunu anlatmak isterim.
Ney diğer enstrümanlara benzemez.
O yüzden ney için çalmak yerine üflemek tabiri kullanılır.
Burada üflemenin mecazi bir anlamı vardır.
Allah insanı yaratırken insan ruhunu üfleyerek yaratmıştır.
Bunu unutma. Muhakkak flüt çalmışsındır.
Hiç dikkat ettin mi?
Flüt çalarken ağızdan tü sesi çıkar.
Yan flüt çalarken fü sesi çıkar.
Ney üflenirken ise hu sesi çıkar.
Hu ise yaradandır.
Ney üflendikçe o anılır.
Bundan dolayıdır ki öteden beri ney?
Anadolu tasavvuf kültüründe büyük bir öneme ve değere sahiptir demiş.
Neyi üflemek deyince de bunu anlatmak istedim.
Devam edelim. Şimdi bir gün Celaleddin Karatay'ın medresesinde büyük bir toplantı yapılıyor arkadaşlar.
Burada Şems ahalinin arasında böyle kapıya çok yakın bir yerde oturuyor.
En alt sıralarda bir yerde oturuyor.
Mevlana'ya içeri gelen insanlar soruyorlar.
Bu Sedir'in baş köşesi nerede diye orayı bulup oturmak istiyorlar.
Mevlana da diyor ki Alimlerin sediri sofanın ortasıdır.
Ariflerin sediri evin köşesidir.
Sufilerin sediri sofaların kenarındadır.
Aşıkların mezhebinde sedir.
Dostun yanıdır diyor.
Ve oturduğu yerden hemen kalkıp en baş köşeden kalkıp en alt köşeye Şems-i Tebrizli'nin yanına oturuyor.
İşte bütün bunlar halkı Şems'e karşı iyice biliyor arkadaşlar.
Ve bu nefret öyle bir boyuta ulaşıyor ki Şems 1246 yılında aniden bir gün Konya'yı terk ederek sırra kadem basıyor.
Şam'a gittiği düşünülüyor.
Ve aslında bu ayrılığın amacı dediğim gibi Mevlana'nın içindeki o pişme ve ayrılık ateşini harlamak.
Mevlana onun ardından öyle şiirler öyle mektuplar yazıyor ki ve tabi sonsuz bir gözyaşı büyük bir keder içerisinde.
Ona atfedilen bir mektup var arkadaşlar bir kısmını okumak istiyorum.
Diyor ki şaheserin olan ben gün geçtikçe viraneye dönüyorum ama sen hala bana dönmüyorsun.
Muradım Rabbül Alemin bu sevdanın kadrini ve kıymetini kimseye muhtaç etmesin.
Sonsuz geliştiklerin sırrı.
İki dudağının arasında saklı.
Bir kelam söyle ne olur.
Her hecenin tınısında duymak istiyorum.
Rüzgarlar savursun beni.
Yağmurların hepsi alnıma düşsün.
Taşların hepsi göğsüme düşsün.
Senin ayaklarını öpen kocaman bir dağ olayım.
Çöller savrulsun dağlar aradan çekilsin.
Yokuşlar ve inişler bitsin ki yürüdüğün yollara toz olayım.
Çöldeyim susuzum.
Kuyularda Yusuf'um.
Sözlerin bana Züleyha.
Ateşlerde İbrahim'im.
Gözlerin bana derya.
Sancılar içinde bir Meryem'im.
Bakışın bana İsa.
Yaralar içerisinde Eyüp'üm.
Hasretin bana şifa.
Ölüler içerisinde bir ölüyüm.
Ellerin bana musalla demiş.
Bu nedir ya? Tüyler diken.
Bu arada ben hepsini okumuyorum arkadaşlar.
Beğendiğim yerleri aldım. Şu zaten çok meşhur biliyorsunuz.
Duydum ki bizi bırakmaya azım ediyorsun.
Etme. Başka bir yar.
Başka bir dosta meylediyorsun.
Etme diyor Mevlana.
Aramadan bulduğum, yola koyulmuş göçüm.
Bir türlü kavuşamadığım, kavuşmaya doyamadığım.
Dışında olamadığım, içinden çıkamadığım.
Gecelerin hakimi, gözyaşlarımın pınarı efendim.
Tozunu yıkamaya erişemediğim, pasını silemediğim.
Karanlığım, güneşim, gönlüm, aziz dostum.
Nerelerdesin diyor. Siz mektupları mutlaka okuyun.
Şems gidince Mevlana gördüğünüz gibi arkadaşlar virane, hayata küsüyor.
Şam'a böyle hasret dolu mektuplar, gazeller gönderiyor dönmesi için.
Ve en sonunda oğlu Sultan Veled'i bulup onu getirmesi için Şam'a gönderiyor.
Oğlu Şems'i ikna edip Konya'ya geri getiriyor.
Ve Şems'i de kaldıkları yerden devam ediyorlar.
Ama Mevlana bu sefer Şems'i Konya'da temelli tutabilmek için bir plan yapıyor.
Ve onu evinde evlatlık olarak büyütmüş olduğu...
Kimya Hatun'la evlendiriliyor ama Kimya Hatun'a Mevlana'nın küçük oğlu olan Alaaddin'in de aşık olduğu rivayet ediliyor arkadaşlar.
Ve Kimya Hatun bu evlilikten kısa bir süre sonra maalesef hayatını kaybediyor.
Şöyle deniliyor Şems'e duyduğu yoğun bir aşk ve ruhi bunalım nedeniyle olduğu rivayet ediliyor ama bir başka rivayete göre Kimya Hatun Alaaddin'e aşık ve Şems'in çok kıskanç olduğu söyleniyor.
Bunu öğrendikten sonra da hayatına son verildiği söyleniyor ama burası kesin değil.
Bunlar rivayet arkadaşlar. Derken bütün bu olaylar sonrasında Şems'e sadece halk değil Mevlana'nın oğulları da ailesi de bilenmeye başlıyor.
Ve Şems oğul Sultan Veli'de diyor ki bu kez öyle bir gideceğim ki izimi hiç kimseler bulamayacak diyor.
Ve derken 1247 yılında bir gün yine Şems ve Mevlana odalarında böyle sohbet ederken dışarıdan biri Şems'i çağırıyor.
Şems de diyor ki giderken beni ölüme çağırıyorlar diyor.
Ve bu şekilde dışarı çıkıyor.
Dışarıda içinde...
Alaaddin Çelebi'nin de bulunduğu, Mevlana'nın oğlunun bulunduğu 7 kişilik bir suikast grubunun Şems'e saldırdığı iddialı oluyor arkadaşlar.
Ve Şems'in Allah diye bir nara attığı ve geriye sadece birkaç damla kan lekesi bırakarak ortadan kaybolduğu rivayet ediliyor.
Ama bu olayın bir cinayet mi olduğu yoksa Şems'in bile isteye bir sırra kadem mi bastığı bilinmiyor.
Günümüzde bile bir muamma bu.
Peki daha sonra ne oluyor? Mevlana tabi uzun bir süre Şems'in ölümüne inanmıyor arkadaşlar ve çok büyük ıstıraplar içerisinde.
kalıyor. Hatta onu bulmak için Şam'a bizzat kendisinin gittiği de söylenir ve onu madden bulamayınca maneviyatına sığınıyor.
Onu kalbinde aramaya başlıyor ve ömrünün geri kalanını semaya, şiire ve irşada adıyor.
Daha sonra iki manevi yoldaşı daha oluyor ama elbette hiçbiri Şems'in yerini tutmuyor.
Şems'in yokluğunda Mevlana öyle acılı bir halde ki bir gün biri gelip Mevlana'ya diyor ki Şems'i gördüm.
İşte bu haber üzerine Mevlana sevincinden böyle üstünde başında ne varsa derhal çıkarıp o adama bağışlıyor.
Her şeyini veriyor. Hulk diyor ki yalancı bu adam inanma diyor Mevlana'ya.
Ama Mevlana diyor ki ben onun yalanına hırkamı verdim.
Doğru söyleseydi canımı bile verirdim diyor.
Evet arkadaşlar bir bölümünden sonuna geldik.
Şems der ki sevmek bu kadar güzelse...
Kim bilir sevmeyi yaratan ne kadar güzeldir.
Ve der ki aradığın şey o kitaplarda değil.
Aradığın şeyi okuyarak bulamazsın.
Sende eksik olan şeyi gözlerinle tamamlayamazsın.
Aradığın şeyi yüreğinle bulacaksın.
Dünyadaki tüm kitaplar, tüm hesaplar, tüm akıl oyunları, sayfalarca laflar sevginin yerini tutamaz.
Okuyarak öğreneceksin ama severek anlayacaksın.
Sonsuz sevgiler. Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın. Bay bay. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
