
Karaca hakkında detaylı bilgi almak ve kampanyadan faydalanmak için:
https://www.karaca.com/karaca-paye-serisi?api=&utm_source=voicemedia&utm_medium=cpm&utm_campaign=TR_KRC_DVCM_Paye_Serisi_Seri_Uretim_23&utm_term=podcast
* Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB * Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com * *Bu bölüm "Karaca" hakkında reklam içerir*
Transkript
Karaca'nın sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz, ben Merve.
Bugün yine sevdiğim gizemli bir konuyla geldim, sembolleri konuşalım istedim.
Semboller nedir?
Daha çok göstergelerdir.
Yani gösterge deyince zaten direkt aklımıza kim geliyor?
Benim aklıma tabii ki de Umberto Eco geliyor.
Gösterge bilim uzmanı, yani çok kıskandığım bir uzmanlık alanı.
Keşke benim olsa dediğim şeylerden biri.
Bugün dünyanın, ayın, güneşin, yıldızların, hayvanların hepsinin sembolik olarak çeşitli kültürlerde ne anlama geldiğinden bahsetmeye çalışacağım kısaca.
Çünkü semboller lebi derya bir konu.
Sembol kelimesi nereden geliyor?
Latince simbolium kelimesinden geliyor.
Bir araya getirmek gibi bir anlamı var.
Birbiriyle karşılaştırmak gibi bir anlama sahip.
Sembolün türetildiği sumbolonsa ki bence bu çok anlamlı.
Sumbolon bir nesnenin iki kırık parçası arkadaşlar.
Böyle kirden yapılan iki parça halinde kırılmış bir kabın iki kişi arasında pay edilen kırık parçaları.
Bunu nerede kullanıyorlar?
Anlaşmalarda kullanıyorlar.
Anlaşmanın geçerli olabilmesi için bu sumbolon gerekiyor.
Yani o elinde iki kırık parça olan kişilerin o parçaları birleştirdiği zaman böyle cuk oturması lazım.
Yani sumbolon bu. Aynı anlamın iki ayrı temsili gibi düşünebilirsiniz.
Birbiriyle irtibatlandırılan bir bütün diye düşünebilirsiniz.
Şimdi öncelikle tabii ki Türk sanatıyla başlamak istiyorum.
Hatta ejderha ile başlamak istiyorum.
Şimdi diyeceksiniz ki belki ya Türk sanatı ve ejderha ne alaka ya?
Biz onu Çin ve Hint'te görmüyor muyduk?
Şaşırın diye ejderha ile başlıyorum.
Çünkü ejderha figürlerinin sembolizmi aslında gök ve yer unsurlarına bağlı olarak çok geniş bir uygulama alanı bulmuş.
olduğumuz için Türk kültüründeki o ejder yeterince tanınmaz yani ejder aslında Türk kültüründe temel olarak iki çeşit sembolizme sahip ki başlangıçta Çinlilerde olduğu gibi bir anlamı var işte bereket ve kuvvetin
sembolü ama İslamiyet sonrasına baktığımız zaman ki çoğu sembol İslamiyet sonrasında bir değişikliğe uğruyor ejder de onlardan birisi İslamiyet sonrasında kötülüğün sembolü oluyor ama bu hayal ettiğiniz gibi bir kötülük değil
yani yer ve gök tasavvuruyla alakalı bu ejder ama mutlak bir Zıtlık gibi düşünmeyin.
Birbirini bütünleyen bir karşıtlık gibi düşünün.
Yin ve yang gibi. Yani karanlık yer ve parlak gök sembolizmidir ejder.
Yani birbirine zıt olsa da birbirini bütünler.
Artık bir ejderha görünce daha farklı bakacağınızı düşünüyorum.
Sırada at var. Şimdi Türklerde zaten at çok önemli Türk kültüründe.
At, avrat, silah derler biliyorsunuz eski Türkler.
Şamanist törenlere baktığımız zaman atın yeri tamamen sembolik.
Yani bu törenlerde at şamanın gökyüzüne çıkacağı binek hayvanı olarak görülüyor arkadaşlar.
Ve bazen aslında şamanın kendisi de olabiliyor at öyle düşünüyor.
Ve çoğu kez zaten gök tanrının timsali olarak kabul görüyor.
Yani gökyüzü seyahatine çıkışın sembolik temsilidir at.
Hani Burak gibi düşünün.
Şaman'ın cennete erişebilmesi için bir aracıdır at.
O yüzden bazen kanatlı olarak görüyoruz.
Bir de at zaten Türk mitolojisinde ölümün de mistik bir semboldür.
Hani cennetle okey alakası var ama.
Çünkü mistik yolculuk sırasında ölünün bedenini taşıdığı, öte aleme geçirdiği düşündüdür atın.
Aklıma şu an Orhan Gazi'nin oğlu Rumeli Fatih Süleyman Paşa geldi.
Hani öldüğünde atıyla beraber gömülmüştür.
Asya Türk geleneğinde bu çok sık karşımıza çıkıyor.
Atilla'da Hülagu Han, Kubilay Han, Cengiz Han bunlar hep atıyla beraber gömülmüştür.
At gerçekten Türk kültüründe en önemli hayvanların başını çekiyor diyebilirim.
Fatih Sultan Mehmet öldüğü zaman atının kuyruğu bağlanmış bir şekilde cenazeye getiriliyor.
Şimdi kuyruğu düğümlenmiş attan bahsetmek istiyorum çünkü anlamlı bulduğum hadiselerden biri bu kuyruk düğümleme.
Ölüme hazırlık demektir yani ölümle neticelenebilecek bir savaşa gidilirken işte o mücadeleye girmeden önce yapıyorlar bunu genelde.
Ama bazı tasvirlerde göreceksiniz atların kuyruğu daha böyle mücadele savaş esnasında kesilmiş bu şekilde görürseniz.
Bu da ölümü kabulleniştir, yenilgiyi kabulleniştir ama aslında bu şamanik bir ritüel.
Yani İslamiyet sonrasında da devam ettiğini görüyoruz.
Savaş sırasında eğer ki Türk Hakan'ı hayatını kaybederse savaş sonrasında o atın kuyruğu kesilir.
Sebebi de yaz tutmaktır, yaz alametidir.
Bu da önemli bir detaydı diye düşünüyorum.
Sırada... Kurt var arkadaşlar.
Özellikle de hayvancılıkla geçinenler tabii ki de kurttan çok korkmuşlardır ve ona tabiatüstü güçler atfetmişlerdir.
Zaten az sonra kurt adamlara değineceğim.
Ama biliyorsunuz ki zaten Türklerin dişi bir kurttan türediğine inanılıyordu bir zamanlar.
Meşhur Bozkurt destanımız yani Türklerin kutsal hayvanıdır, yol göstericidir.
O yüzden Türklerin ulusal sembolüdür ki Cumhuriyet'in ilk dönemlerine bakacak olursanız Türk parasının üzerinde Bozkurt kullanılmıştır.
Atatürk ulusal sembol olarak kullanmıştır Bozkurt'u.
Hatta CHP'nin embleminde de Bozkurt vardır en başlarda.
Daha sonra İsmet İnönü bunu değiştiriyor.
Postopulumuz Bozkurt, Atatürk'ün yazdırdığı marşın adı Bozkurt, Atatürk'ün dış basındaki unvanı zaten Bozkurt.
Nazım Hikmet'in şiirini hatırlayın diyordu ya sarışın bir kurda benziyordu ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yani arkadaşlar kurt ile ilgili zamanla gelişen o hayvan ata kavramı devlet, hükümdarlık gibi unsurların da sembolü oluyor.
Kurt Türk mitolojisinde göksel unsurların alameti yani gök kurtu anımsayın.
Buna bağlı olarak da...
Aydınlığın sembolüdür, biçim değiştirmenin sembolüdür.
Aslında tanrısal bir konumu var ama İslamiyet sonrası tek tanrılı dine geçişle beraber sadece yiğitlik ve güç sembolü olarak kalmıştır.
Aslan sembolü arkadaşlar bu da Türk sanatına Budizmle beraber giriyor ve Selçuklu sanatında görünmeye başlanıyor.
Güneşin, aydınlığın, iyiliğin, gücün, üstünlüğün temsilidir, simgesidir.
Hükümdarlığın simgesidir ki kudret sembolü olduğu için saraylara konulur, işte kalelere, şehrin giriş kapılarına aslan konur ki hani düşmandan korunma amaçlı kullanılır.
Peki kaplan ne Merve dediniz şu an eminim.
Kaplanlar da eski Türk kabilelerinin, alplerinin en eski tözlerinden biri.
Aynı Çin'deki anlamını koruyor bize geldiği zaman da güç ve iyiliğin sembolü, tahtın sembolüdür.
Geyik yine Türk kültüründe çok önemli çünkü şaman törenlerinde yine kılığına girilen hayvandır geyik.
Yani hayvan ata olarak görülüyor.
Yol göstereceği, bolluk ve bereketin timsalidir ama şu an aklıma ne geldi?
Cengiz Aytmatov ki kalemini çok sevdiğim yazarlardan biridir.
Beyaz Gemi adlı kitabı geldi.
Boynuzlu Maral Ana efsanesi vardı orada.
Çok güzel bir kitaptır.
Okumak isteyenlere tavsiye ederim.
Ama tabii gözyaşlarınızı tutabileceksiniz.
Bir de geyikli baba var arkadaşlar hatırlayacak olursanız.
Özellikle Bursa'da yaşayanlar hatırlayacaktır.
Geyikli baba bir eren.
Yani Orhan Gazi yönetiminde Bursa'yı kuşatan ordunun başında geyiye binmiş bir erenin savaştığına inanılıyor.
İşte ona da geyikli baba diyoruz.
Sırada kuş var ki kuş bizim kültürümüzde çok önemli.
Çünkü köklü bir inanışa göre insan ruhu öldükten sonra kuşa dönüşür ve kanatlarını sonsuzluğa açar.
O kuş insan ruhunun simgesi, koruyucusu ve sonsuzluğa uçuşudur.
Kuşlar genellikle göklerin, ruhsal yükselişin, yüksek şuur hallerine geçişidir.
Yani ortamdaki yükselişin, o dünyadan uzaklaşmanın vermiş olduğu hafiflik, semavilik, sezgi, ilham, renkarnasyon, ruhun ebediliği, gök ile yer arasındaki irtibat bunların sembolüdür
kuş. O yüzden bizim kültürümüz de çok önemli.
Bir de özellikle Selçuklu sanatında, Çinilerde ve mimaride çok sık karşımıza çıkar kuş figürleri.
Bence böyle yüklenen anlamları bilince evimizde kullandığımız eşyalardaki desenlere bambaşka bir gözle bakmaya başlıyoruz.
Daha bir paye veriyoruz gibi geliyor.
Tıpkı Karaca'nın bin yıllık Selçuklu ve Türk beylerinin kültürüne ait Anadolu desenlerine sahip özel tasarım, el yapımı, paye serisi gibi Karaca'nın Mayı serisinin devamı
olan bu seride beş ana desen kullanılmış ve bu seride Ömür Akkoğur danışmanlığında hazırlanmış bir seri.
Türk-Çinli sanatının en önemli ustalarından İbrahim Kuşlu tarafından Bursa'da özel olarak üretilen sınırlı sayıda handmade ürünlere sahip.
Bu beş ana desen neler?
Kuş, enginar, keçi, mavi ve sarı.
Kuş motifi dediğim gibi insan ruhunun koruyucusu ve sonsuzluğa uçuşunu.
Enginar deseni dimdik vakur duruşuyla asareti.
Keçi sonsuz serüveni.
Sarı yerle gök arasında dünyevi ve uhrevi yaşamı sembolize ederken mavi dünyada olanın dünyaya döneceği yaşam sarmalına simgeliyor.
Çok anlamlı. İbrahim Kuşlu'nun dediği gibi.
El sanatları böyle bir şey işte.
Nesilden nesile ustaların el vermesiyle aktarılan tarihi bir miras.
O yüzden Karacan'ın paye serisi modern sofralara çok büyük anlamlar katan bir seri.
Sınırlı sayıda tasarlanan el yapımı bu paye serisini aşağıya bırakmış olduğum linkten inceleyebilirsiniz.
Bin yıllık kültürümüzü sofralarınıza daha anlamlı bir şekilde taşıyabilirsiniz.
Sırada balık var arkadaşlar.
Hristiyanlar için çok önemli çünkü Hazreti İsa'nın sembolüdür balık.
Budist mitolojisinde de bazı tanrılar balık üzerinde tasvir edilir.
Altay yaratılış destanında balık tıpkı böyle Hint mitolojisinde olduğu gibi dünyanın yaratılışı ve düzenin sağlanmasıyla ilgili böyle çok önemli bir görevi üstlenmiş durumdadır.
Şöyle ki... Efsaneye göre her yer uçsuz bucaksız bir su birikintisi halindeyken Tanrı Ülgen biçim değiştirmiş bir biçimde suların üzerinde uçmaktadır ve konacak
bir yer bulamaz Tanrı Ülgen ve bu esnada Ülgen'in gönlüne bir ilham gelir.
İşte altı aylılarca kabul edilen iki dişi ruhtan birisi olan Ak Ana ülgene yaratma kudretini ve ilhamını verir.
Bu arada Ak Ana tanrısal böyle iki dişli ruhtan biridir.
Böyle boynuzları olan ve beliden aşağısı balık şeklinde olan böyle deniz kızı gibi bir şey Ak Ana.
Anadolu ırmak tanrıçası.
Şimdi bu efsanede dünyanın altındaki balıkların aslında dünyanın dengesini sağladığı düşünülmüş.
Yani balık dünyayı taşıyor, dengede tutuyor gibi düşünülmüşler.
Balık bizde de Hint mitolojisinde olduğu gibi insanın yaratılışının, hayatın yeniden doğuşunun, üremenin, bolluk ve bereketinin simgesi arkadaşlar.
Madem efsanelere girdim Hint mitolojisindeki tufan efsanesine de değinmek isterim.
Bu efsane mitolojik ilk insan Manu'nun kızı İda adına.
Şöyle sabahleyin Manu'ya ellerini yıkaması için bir su getiriyorlar ve ellerini yıkarken bir balık geliyor eline.
Balık Manu'ya diyor ki eğer beni doyurursan seni korurum.
O da diyor ki beni neden koruyacaksın?
Çünkü diyor bir sel gelecek ve bu sel bütün yaratılmışları taşıyacak.
Ben seni bu selden kurtaracağım diyor.
Mano da diyor ki peki ben sana nasıl bakacağım?
Balık da diyor ki biz çok küçük olduğumuz için bizim için bu olay çok büyük bir yıkım yaratacak bu sel felaketi diyor.
Çünkü balık balığı yok edecek.
İlk önce sen diyor beni al bir kavanozun içinde sakla büyüdüğüm zaman da bir çukur kaz ve beni o çukurun içerisine koy.
Ben daha da büyüdükçe de beni denize bırak diyor.
Çünkü o zaman ben kurtulmuş olacağım bu şekilde kurtulabilirim diyor.
Ve kısa bir süre içinde o küçük balık, büyük balık oluyor arkadaşlar.
Hatta bütün balıkların en en büyüğü oluyor.
Ve bunun üzerine diyor ki falan yıl içerisinde bir sel gelecek.
Sonra sen benim tavsiyelerimle hazırladığım bir gemiyle beni bekleyeceksin diyor Manu'ya.
Sular yükseldiği zaman sen gemiye bineceksin ve ben seni o selden koruyacağım diyor bu balık.
Ve bu şekilde onu büyüttükten sonra Manu onu denize götürüyor ve bırakıyor.
Sonra balık ona bir gemi hazırlıyor.
Gemiye biniyor Manu. İpini balığın boynuzuna bağlayarak yüzdürmeye başlıyor.
Ve böylece Kuzey Dağı'nın ötesine hızlıca geçmeyi başarıyorlar.
Sonra balık diyor ki ben seni korudum.
Sen de gemiyi git bir ağaca bağla.
Dağın tepesindeyken su seni sürüklemesin diyor.
Bu şekilde yaparsan sürüklenmezsin.
Ve sonra bütün yaratıklar sele kapılıyor.
Ve sadece Manu hayatta kalıyor.
Bir de meşhur Mahabarata var biliyorsunuz.
Hintlilerin ulusal destanı Mahabarata.
Orada da şöyle bir hikaye geçiyor.
Yine Manu bu hikayenin baş kahramanı.
Manu Hünnap ağacı ormanında bin yıldan fazla bir süredir çok zor ve sert bir çile hayatı sürüyor arkadaşlar.
Bir gün Şirini kıyılarına yaklaşan bir balık elbisesini ıslatarak ona şöyle diyor.
Saygıdeğer efendim ben diyor zavallı küçücük bir balığım büyük balıklardan çok korkuyorum.
Bu yüzden lütfen beni onlardan koruyun ben de sizin bu iyiliğinizi bir şekilde ödüllendireceğim diyor.
Ve balığın bu sözleri üzerine Manu merhamet ediyor ve elleriyle...
balığı sudan çıkarıyor ve sudan çıkardığında görüyor ki balığın vücudu böyle ışıl ışıl ay ışığı gibi böyle onu topraktan bir kabın içerisine koyuyor ve Manu onunla tıpkı bir çocuk gibi ilgilenmeye
başlıyor bu balıkla. Bir müddet sonra bu balık o kadar çok büyüyor ki kabına sığmaz oluyor.
Bu toprak kabın içerisine sığmıyor ve bunun üzerine Manu'dan diyor ki beni daha geniş bir yere geçirmen gerekiyor.
Bunu istiyor. Manu da öyle yapıyor tabii ama bir müddet sonra balık bu geniş yerde de rahat edemiyor ve Manu'ya diyor ki beni diyor Ganj nehrine bırak.
Ganj nehri biliyorsunuz Hindistan'ın kutsal nehri ve Manu balığı Ganj nehrine bırakıyor.
Ama balık orada da çok kısa bir süre içerisinde büyüyor ve bu defa balık Manu'dan kendisini denize bırakmasını istiyor.
Ve Manu o büyük balığı büyük bedenine karşın çok kolay bir şekilde taşıyarak denize bırakmayı başarıyor.
Ve denize bırakılan Manu ona şöyle söylüyor.
Ey şanslı insan beni çok özenli bir şekilde korudun, şimdi de beni çok dikkatli bir şekilde dinle.
Zamanı geldiği zaman senin için bir şey yapacağım.
Dünya yakında karanlığa boğulacak.
Büyük ve sağlam bir gemi yapman gerekiyor ve bu gemiyi uzun iplerle bağlaman gerekiyor.
Ve yedi ermişle beraber bu geminin üzerine çıkman gerekiyor.
İşte eski zamanlarda var olan ve Brahmanalarda adı geçen birçok tohumu da lütfen yanına al diyor.
Ve onları çok dikkatli bir şekilde koru bu tohumları.
Beni orada bekle diyor.
Ben diyor sana boynuzlu bir balık olarak görüneceğim ve sen beni bu şekilde tanıyacaksın diyor.
Sonra gidiyor. Ve diyor ki giderken de benim dediklerimi yerine getir.
Çünkü sen benim yardımım olmadan bu selden asla kurtulamazsın diyor.
Ve balık böyle söyledikten sonra çekip gidiyor.
Ve daha sonra tabii fırtına kopuyor ve balık söylediği bir şekilde görünüyor.
Ve Manu balığın başının üstüne kement gibi bir ip atarak gemisini bağlamayı başarıyor.
Ve balık gemiyi büyük bir güçle tuzlu suda çekmeye başlıyor.
Dünya işte böyle bir selle boğuşurken sadece Manu...
Yedi ermiş ve balık görünüyor denizin içerisine.
Balık çok büyük bir dikkat ve çok büyük bir sabırla gemiyi selde çekiyor ve sonunda gemiyi Himavat Dağı'nın zirvesine getiriyor arkadaşlar.
Sonra balık ermişlere dönüp şöyle söylüyor.
Ben diyor bütün yaratılmışların efendisi olan Tanrı Bırahma'yım.
Aslında o balık Tanrı'ymış ve benden daha büyük ve kuvvetli yoktur.
Sizlere balık formunda göründüm ve sizi afetten korudum diyor ve Manu tekrar bütün canlıları yaratacak dedikten sonra bu balık...
Ortadan kayboluyor. O yüzden Hint mitolojisine balık çok çok önemli bir figürdür arkadaşlar.
Dünyanın yaratılışıyla ilgili.
O zaman madem dünya dedim kozmostan devam edelim.
Daha evrensel sembollere geçiyoruz artık.
Ama dediğim gibi semboller konusu çok geniş.
Bugün sadece bir kısmını ele alacağım.
Şöyle ki şimdi geçmiş çağlarda insanlar evrenin hareketlerine bakarak onun doğal ritmine ilişkin hep bir görüş geliştirdiler.
İki gün önce Maya Uygarlı Podcast'ı yapmıştım.
Sürekli böyle göğü izleyip nasıl kusursuz bir takvim geliştirdiklerini anlatmıştım.
Bence güneş, işte ay, yıldızlar bunlar yapay ışıkların keşfinden önce tabii ki insanoğlu için daha anlamlıydı.
Yani onları tanrılaştırmaları, onlara bir kutsiyet atfetmelerinin bir sürü sebebi var.
Onlara adaklar adıyorlar, çeşitli ritüeller yapıyorlar ama dediğim gibi nedensiz değil hiçbir şey.
Ne zaman doğal bir afet yaşansa, kuraklık, sel, deprem bunları hep tanrıların gazabı olarak nitelendiriyorlar.
E tabi bolluk bereket de aynı şekilde.
Yani arkadaşlar kozmik sembolizm elbette ki ve elbette ki din ile yakın temasta.
Ama bu bölgelere göre, kültürlere göre değişebiliyor.
Örnek vermer ve mesela güneş ilahi gücün evrensel bir simgesi ve dinler tarihinde genelde gökyüzü tanrısal bir mesken olarak görülür.
Ama mesela ateş Budizm'de cehaleti ortadan kaldıran bir bilgeliktir.
Su bir arınma simgesidir Hindular ve Hristiyanlar için.
Ki erken dönemlerde bilim, kozmosun dört ana elementi olan toprak, ateş, su, hava yani tahta esprisi yapmadan duramayacağım kusura bakmayın.
Bu arada daha önce astroloji ve Hazreti İsa podcastı yapmıştım.
Ortada değindim diye hatırlıyorum bu elementleri ufaktan.
Şöyle ki hava ile ateş sembolik olarak eril ve aktif diyebilirim.
Toprakla su dişil ve pasif görülüyor diyebilirim.
Ve bu elementler arası denge kozmik ahengin temsili sayılıyor arkadaşlar.
O zaman güneşle devam edelim.
Şöyle aslında kendimizi biz böyle eski çağlarda yaşıyormuş gibi hayal etsek ve sürekli güneşi gözlemlesek muhtemelen biz de güneşe benzer anlamlar yüklerdik.
Yani ilk insanlar gibi her şeyin büyümesini sağladığını görürdük.
Sıcaklık kaynağımız olduğunu ışık kaynağımız yani aydınlık aydınlanma anlamları yüklerdik.
Şimdi kimi geleneklerde güneş evrensel babadır doğması ve batması doğum.
Ölüm ve dirilişin sembolüdür.
Pantagrator İsa'ya anımsayın.
Hz. İsa'nın başındaki o ışık hüzmesini anlatmıştım size.
Güneş halesini. Yani Hz.
İsa da güneşle özdeşleştirilmiş bir karakter.
Güneş genelde eril olarak görülüyor arkadaşlar.
Koruyan, kollayan bir baba gibi.
Meşhur güneş tanrıları da erkektir biliyorsunuz ki.
Mesela Apollon, Yunan tanrısı, altın saçlı, enerjik genç.
Surya, Vedik güneş tanrısı.
O da ölümsüzlüğün sembolü.
Ateşten yedi atın çektiği arabası var ve göğü her gün bir uçtan bir uca kat eder.
Zümrüdanka yani Feniks, evrensel bir ölüm, yeniden doğuş ve güneş simgesi.
Yani genellikle böyle alevlerden yükselen kartal benzeri bir kuş olarak görüyoruz onu.
Kanalında zaten Simurgh podcastı var dinlemek isterseniz.
Güneş demişken İkaros'u anmadan geçmeyelim.
Yunan mitolojisinde Balmumundan yapay kanatlarıyla babasının sözünü dinlemeyen ve güneşe çok yaklaştığı için kanatları eriyip düşen İkaros.
İkaros'un düşüşü deriz hatta.
İkaros güneşe çok yaklaşıyor, kanatları yanıyor.
Yani güneş dediğimiz burada baba, otorite.
Otoriteye başkaldırı İkaros'un temsil ettiği şey.
Kimine göre kahraman tabii ki, kimine göre de yapılan hat.
Altyazı M.K. gururu ve tanrılar karşısındaki saygısızlığı onun sembolik düşüşüne neden olmuştur.
Severim İkaros'un düşüş hikayesini.
Güneşe çok yaklaştığını unutmayın.
Bir de Kepri var.
Sembolü gübre böceği.
Yani eski Mısır'da doğan güneş tanrısıdır Kepri.
Şimdi abi ne alaka dışkıyla beslenen bir böcek demiş olabilirsiniz.
Yani gübre böceği ve güneş ne alaka diyorsanız o da şöyle.
Mısır'da güneş tanrısı Ra'nın güneşi itip yükseltmesiyle bu böceğin Gübre topunu yuvarlayıp itmesini aynı görüyorlar.
Bu arada Fransa kralı 14.
Louis kendisine simge olarak güneşi seçmiştir arkadaşlar.
Güneş kralı olarak tanınmıştır.
Yani kısaca güneş kozmozun sembolik merkezi, gök cisimlerinin en parlağı.
Krallık ve imparatorluklarla özdeşleştirilmesi de bundan kaynaklanıyor.
Ama dediğim gibi eril demiştim ya Japonlar içinse güneş dişidir arkadaşlar ki ulusal amblemleri güneştir zaten.
İmparatorları güneş ana çünkü.
Bu güneş ananın adı da Amaterasu ondan geldiğine inanıyorlar.
Ve Japonların bayrağında o doğan güneşi simgeleyen kırmızı daire onun temsilidir.
Gelelim ayağa gizemli ay.
İnsanların hep düş gücünü tahrik etmiş böyle gecenin o karanlığında gökyüzünde bir...
Lamba, umut ve aydınlanmanın simgesi.
Aslında güneş gibi.
O da böyle çoğunlukla doğum, ölüm ve dirilişle ilişkilendiriliyor.
Suları kontrol altında tuttuğu düşünüyor ve bereketin simgesi olduğu.
Ve aynı zamanda rüyalarımızı da ayın yönettiği düşünülmüş.
Ayın karanlık yüzü ise büyücülükle ilgili arkadaşlar.
Peki büyücü kim? Cadı.
Yani kadın aynı zamanda zaten ayla temsil edilir.
Hilal, ay, dolunay, karanlık ay.
Bakire kızı doğurgan kadın menopoz dönemindeki kadın bu cadı oluyor işte zaten bunlara detaylı podcast gelecek.
Peki ay tutulması ne Merve?
O da şöyle ki dünyanın her yerinde efsanelere sebep olan bir gökyüzü olayı ay tutulması.
Felaket tellahı gibi görülüyor yani ay tutulunca hemen bunun bir hükümdarın ölümünün haberi olacağını düşünmüşler.
Ya da bir doğal afet beklemişler.
Yani ay deyince ilk akla gelen şeylerden biri de Meryem Ana tabii ki.
Bakire Meryem. Çünkü ay dediğim gibi kadınlık evrelerinin temsili.
Bir de ay tutulması var tabii onu unutmayalım.
Ay tutulması da dünyanın her yerinde esnanelere sebep olan bir gökyüzü olayı.
Ama genelde böyle felaket tellahı gibi görünmüş.
Yani ay tutulduğu zaman ya işte hükümdarımız ölecek ya da doğal bir afetle karşılaşacağız diye düşünmüşler.
E mermi ay deyince benim aklıma kurt adam geldi diyenler.
Yalnız değilsiniz. Biçim değiştirenler zaten çoğu kültürde var.
Özellikle de Dolunay sırasında böyle vahşi hayvanlara dönüşme öyküleri görüyoruz.
Bu hikayeler sembolik olarak ayın karanlık yüzüne yani az önce dediğim gibi büyüyle alakalı büyü ilişkisine bağlanabilir.
İnsanın çok kolaylıkla hayvani içgüdülerinin egemenliğine girmesinden duyulan korkuyu yansıtır aslında bu.
Aklıma şu an Salvador Dali ile Buñuel Saycos'un filmi geldi.
Bir endülüs köpeği. Hatırlıyor musunuz?
Balkondan böyle adam dışarı bakıyordu ve bir anda hayvani içgüdüleri böyle dolunayla beraber aktive oluyordu.
Kurt adam deyince o sahne geldi aklıma.
Şimdi buradaki irade dışı şekil değiştirme aslında tutsaklığı simgeliyor.
Kurt adam olayındaki iradeyi dönüşümse özgürleşmeyi temsil ediyor.
Kurt adam Avrupa'da yaygın bir motif ama başka yerlerde de biçim değiştiriciler görüyoruz.
Şaguar adam, kaplan adam, tilke adam, porsuk adam var da var.
Bir de şamanlarla cadılara, insanlar ve ruhlar alemi arasında yolculuk ettikleri için biçim değiştirme güçleri atfedilmiştir.
Sırada ne var? Gezegenler var ki ilk astronomlar güneş ve ayın yanı sıra gökyüzüne baktıkları zaman çıplak gözle seçilebilen 5 küçük hareketli ışık daha bulunduğunu fark ediyorlar.
Bunlara gezginler adını veriyorlar.
Gezegenler eşittir gezginler.
Çok hoşuma gitti bu. İşte bu gezegenlere de isim olarak ne diyorlar?
Eski Roma tanrılarının isimlerini veriyorlar.
Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn.
Bu beş gezegenin adı da eski Roma tanrılarından geliyor.
Bir de şöyle bir şey var. Orta çağda simyacılar gezegenleri çeşitli metallerle ilintilendiriyorlar.
Mesela Merkür, Civa.
Venüs, Bakır, Mars, Demir, Jüpiter, Kurşun.
Merkür zaten haberci tanrı, Venüs aşk tanrıçası olarak görülüyor.
Mars güçlü bir erkek olarak görülüyor.
Jüpiter denge ve adaletin simgesi.
Satürn ise sakallı, yaşlı bir gezegen, ahlak timsali.
Ve bugün astrolojide kullanılan işaretler 1660 yılında Andreas Celarius'un çizdiği Kozmos tasvirinden geliyor.
Gezegenleri böyle tanrılar olarak betimlemek için her bir planeti gösteren işaretler kullanıyor.
Ve bu işaretler Simya'da da kullanılıyor arkadaşlar.
Sırada yıldızlar var.
Amerikan yerlileri yıldızların atalarının kamp ateşi olduğuna inanıyorlarmış.
Diğer kültürlerde cennet kapısı ya da tanrıların ulağı olarak görülüyor çoğu zaman.
Ki Hristiyanlıkta Beytül Lahim yıldızının Hazreti İsa'nın doğumunu müjdelediği söylenir.
Beş köşeli yıldız var.
Bu beş köşeli yıldıza baktığınız zaman böyle sanki kolları ve bacakları açık bir insan görüyor gibi oluyorsunuz.
Da Vinci'nin Vitruvius adamı gibi.
Ama bu yıldızı ters çevirirseniz eğer şeytani bir anlamı var.
Pentagram oluyor. Düz halis.
Hristiyanlar da Hazreti İsa'nın sembolü hatta alfa ve omega diyorlar.
İlk ve son manasında alfa ve omega yani Hazreti İsa'nın sembolüdür onlara göre.
Altı köşeli yıldız Yahudilerin Davut yıldızı yani heksegram.
İki üçgen iç içe bu şekilde oluşuyor.
Biri düz biri ters yani eril ve dişil anlamı var.
Cennet ve yeryüzünün bağının sembolü yani zıtların birleşimi bizim Süleyman Mühri dediğimiz o Kral Süleyman'ın yüzüğünün desenidir bu aynı zamanda.
Peki Merve bir yıldız kaydığı zaman hani dilek tutuyoruz ya nedir bu kayan yıldızlar?
O da şöyle düşünülüyormuş cennet ateşinin kıvılcımını temsil ediyormuş ve insanlara daha yüce bir yaşamın varlığını anımsatan göksel haberciler olarak görülüyorlarmış.
Bir podcastın daha sonuna geldik arkadaşlar.
Diğerlerinin nesne gördüğü yerde gösterge bilimci anlam görür diyor Umberto Eco.
Umarım biz de anlamları görmeyi başarabiliriz.
Açıklamalara bırakmış olduğum linkten Karaca'nın paye koleksiyonunu sizler de inceleyebilirsiniz.
Bu çarşamba yeniden görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
