
Evital, online sağlık hizmetlerini erişilebilir hale getiren bir dijital sağlık platformdur.
Kullanıcılar; psikolojik danışmanlık ve beslenme danışmanlığı hizmetlerini online olarak alabilir, ücretsiz ön görüşmeyle ihtiyaçlarına en uygun uzmanı seçebilirler.
Daha fazlası için: https://s.evital.app/osb25
OSB25 koduyla tüm psikolojik danışmanlık veya beslenme danışmanlığı seansınız %20 indirimli.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Yeni çıkan kitabım “Kendimi Nasıl İyileştiririm?”i almak için: https://amzn.eu/d/0wFlqHl
Bu bölüm "Evital" hakkında reklam içerir
Transkript
Evital, Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün yine Türk Edebiyatı'nın yıllardır en sevilen kalemlerinden birini konuşacağız arkadaşlar.
Yine çok istenen bölümlerden biriyle geldim.
Said Faik, Abası Yanık.
Hani bir kız vardı ya kitap tanıtıyordu.
Said Faik'in Abası Yanık kitabını okuyacağız.
Ve sırada ne varmış?
Seçme hikayeler. Said Faik'in Abası Yanık kitabı.
Aklıma direkt bu geliyor.
Hadi başlayalım. Meşhur adalı yazarımızı, Türk Edebiyatı'nda çağdaş öykücülüğün kurucusu olan Said Fai'yi anlatmaya.
Kendisinden en son Ahmet Arif bölümünde bahsettim diye hatırlıyorum.
O bölümü de mutlaka dinleyin arkadaşlar.
Muhtemelen Fizi'ye çekmiştim o bölümü.
Bu arada Fizi'de bir sürü birbirinden özel bölümüm var.
Başka hiçbir platformda yok.
Oradaki bölümlerimi de dinleyin derim.
Said Faik 18 Kasım 1906 yılında dedesi Seyit Ağa'nın Adapazarı Semerciler mahallesindeki evinde doğuyor.
Evin tek çocuğu bu arada.
Babası Mehmet Faik Bey, annesi Makbule Hanım.
Said Faik'in gerçek adı Mehmet Sayık'tır arkadaşlar ve ailesi Adapazarı'nın yerlilerindendir.
Dedesi Seyit Ağa kasabanın aydınlarından aynı zamanda babası ve amcası da aydın kişilerdir.
Ailesi büyük dedesinden itibaren Abasızlar lakabıyla anılıyormuş.
Babası zahire alım satımı yapıyormuş yani tahıl ticareti yapıyormuş Mehmet Faik Bey.
Ve Mehmet Faik Bey Kurtuluş Savaşı yıllarında Adapazarı'nda belediye başkanlığı yapıyor ve hizmetlerinden dolayı İstiklal Madalyası almıştır.
Dediğim gibi gerçek adı aslında Mehmet Said.
Sonradan Mehmet ismini atıyor.
Babasının adı olan Faik ismini alıyor ve Said Faik oluyor.
Soyadı kanunu çıkınca normalde lakapları Abasız oğulları iken Said Faik'in isteğiyle Abası Yanık soyadını alıyorlar.
Çocukluğu ada pazarında geçmiştir ama 1910 yılında babasının tayini tahrirat katibe olarak yani kaymakamlıkta yazı işleri görevi çıktığı için Kocaeli Karamürsel'e taşınıyorlar arkadaşlar.
Babası daha sonra kereste ticareti işine giriyor.
Ve Said Faik'in 7 ile 11 yaş arasında aslında hayatını etkileyen en önemli olaylardan biri yaşanıyor.
Annesi ile babası ayrılıyorlar arkadaşlar 7 ile 11 yaş arası.
Yani ayrı yaşamaya başlıyorlar.
Büyük bir küslük oluyor aralarında.
Annesi evi terk edip gidiyor.
Ve Said Faik'i o dönem dedesi Seyit Ağa ile babaannesi büyütüyor.
Bir tık daha müsamahalı, böyle şefkatli bir ortamda büyüyor.
Hani dedeler ve işte babaanneler, anneanneler, torunlarını biliyorsunuz genelde şımartırlar.
O da öyle bir ortamda büyüyor.
Dedesi Seyit Ağa'nın bir kıraathanesi varmış Adapazarı'nda ve burada kasabanın aydınları toplanıyormuş.
Bu arada Said Faik'in bu 7 ile 11 yaş arası işte annesinin babasının ayrılığı çok önemli.
Çünkü onun içine kapanık olmasında o fevri çıkışlarında bu dönemin çok büyük bir etkisi olduğu söyleniyor.
Dedesini ayrı bir seviyor ve dedesine olan sevgisini 1936 yılında yazmış olduğu Hancı'nın karısı hikayesinde görebilirsiniz arkadaşlar.
Orada böyle eve gelmesi beklenen bir dede var.
O dede aslında kendi dedesi.
Said Faik 1920'de Yunanlıların ada pazarını işgal etmesi üzerine kasabayı nasıl boşaltıp Sakarya Köprüsü'nü nasıl geçtiklerini ama işte o çok sevdiği, onsuz edemediği
70 yaşındaki Seyit dedesinin memleketini terk etmemesini, oradaki ısrarını bakın şöyle anlatıyor.
Memleket bir sabah birdenbire top setleriyle uyanır.
Ne oluyor demeye kalmadan şehrin 3-5-16 yaşındaki çocuğuna jimnastik hocasının kumanda ettiği milis kuvvetler koşarak şehre girer.
Düşman geliyor kara haberi yayılır.
O zaman bohçalar, denkler hazırlanır.
Bir inek damdan çıkarılıp arabaya koşulur.
Bir korkunç ve baht kalabalık mahşer günü haliyle köprülerden Sakarya'ya geçer.
Sonra köprüler yakılır yıkılırdı.
Memleket böylece bomboş düşman eline bırakılır, kaçılırdı.
Ben de çocukluğumda Sakarya Köprüsü'nde işte böyle kaçmıştım.
Arkamda onsuz edemediğim 70 yaşındaki dedem kalmıştı.
O evini bırakıp gitmek istememiş ve ortadan kayboluvermişti.
O bir gemi kaptanıydı.
Gemisini bırakıp gidemezdi.
Tarlamızda mahsul boyumu çoktan aşmıştı.
Neredeyse sapsarı sarkacaktı.
Dedem babama nasıl olsa onu buradan atacaksınız.
Ne diye evimi bırakayım?
Yaksınlar yıksınlar mı?
70 yaşında adama ne yaparlar?
Şuradan şuraya gitmem.
Siz döndüğünüz zaman ekmek istersiniz oğul demişti.
Biz döndüğümüz zaman o yoktu.
Odası hala kaçak tütün kokuyordu.
Saç sobanın üstünde ıhlamur ibriği duruyor.
Lambanın kırık yerine yapıştırdığı sigara kağıdı.
Aynada hala düşük sarı bıyıkları, kır sakalları, mavi gözleri sararıyordu.
Onun sayesinde evimiz yerindeydi.
Onun sayesinde mahsulümüzün bir kısmı aşırılamamıştı.
Ama kendisi bir akşamüstü dudaklarında hepimizin adı Ahmet, Mehmet, Fatma, Münire, Said göçüyüp gitmişti diyor.
Arkadaşlar bu kısmı özellikle okumak istedim.
Neden biliyor musunuz? Çünkü bazen bu vatanın ne zorluklarla kurulduğunu ve nasıl kurtarıldığını unutuyoruz.
Boşlu olduklarımızı unutuyoruz.
O yüzden kısa bir hatırlatma olsun istedim.
İşte Said Faik'in çok sevdiği dedesi bu şekilde vefat etmiştir.
Çocukluk yıllarında çok sevdiği bir koyunu varmış.
Onu böyle gözü gibi bakmış, beslemiş, büyütmüş ama kurban bayramında başına geleni tahmin ediyorsunuz.
Bu da aslında onun çocukluğunda derin iz bırakan şeylerden biri.
Ya buna mı üzülmüş diyenler olacaktır.
Evet buna üzülmüş.
Bunu yaşayan çok fazla çocuk vardır eminim.
Annesi Makbule Hanım onun çok yaramaz bir çocuk olduğunu ve Sırf bu yaramazlığından ötürü artık böyle dayanamayıp hani illallah ettikleri noktalar vardır ya bebeğimlerin.
O noktaya gelip artık bütün isteklerini yaptıklarını söylüyor.
Bir de tek çocuk olduğu için tahmin ediyorsunuz arkadaşlar.
Ama hiçbir zaman ne düşündüğünü, ne hissettiğini kesinlikle belli etmeyen bir çocukmuş.
Çok içine kapanıkmış. Okula başladığı gün okumaktan hiç hoşlanmadığını söylüyor ailesine.
Annesi onun hariciyeci olmasını istiyor.
Babası da kendi işlerine devranmasını istemiş her zaman ama o kendi yolunu seçmiş.
İnsana dair hikayeleriyle edebiyat dünyasına adını altın harflerle yazdırmayı başarmış.
İyi ki de kendi yolunu seçmiş.
Hani diyor ya Said Faik, bir insanı sevmekle başlar her şey.
Belki de o insan bazen kendimiziz arkadaşlar.
Kendimizi ihmal ettiğimiz, duymadığımız, görmezden geldiğimiz, bastırdığımız bir biz.
İşte tam da bu yüzden kendine iyi bakmanın yollarını ararken...
Dijital çağ bize yepyeni bir kapı açıyor.
Evital. Evital, Sağlık Bakanlığı tescidi bir platform.
Psikolojik danışmanlıktan, beslenme desteğine, doğum koçluğundan, kurumlara özel paketlere kadar birçok hizmeti evinizin konforunda alabiliyorsunuz arkadaşlar.
Böyle bir sistem. Yani bir telefon ya da bir bilgisayar ve internetiniz varsa bir uzmana ulaşmak işte bu kadar kolay.
Bazen bir görüşme yetmez ya arkadaşlar, başka bir uzmanın da fikrini almak istersiniz.
Evital burada da yanınızda.
Üstelik bütçenizi zorlamadan taksitli ve indirimli paketlerle OSB25 koduyla psikoloji ve beslenme danışmanlıklarında %20 indiriminiz var.
Tıpkı Sait Fai'in dediği gibi dünyayı güzellik kurtaracak ve bir insanı sevmekle başlayacak her şey ve bazen o sevgi kendimize gösterdiğimiz bir şefkatle başlıyor.
Daha fazlası için açıklamalara bırakmış olduğum linkten Evital'e ulaşabilirsiniz arkadaşlar.
Hadi devam edelim. Said Faik ilk başta mahalle mescidine gönderiliyor arkadaşlar eğitim alması için.
3 yıl burada okuyor ama Adapazarı'nı çok özlüyor ve 1913 yılında nihayet Adapazarı'na ailece geri dönüyorlar.
Ve rehberi Terakki adlı özel okulda okumaya başlıyor.
Bu okulda da yabancı dil öğretiliyor arkadaşlar.
Yabancı dil öğretildiği için halk arasında buraya gavur mektebi deniliyormuş.
Said Faik'in İhtiyar Talebe diye bir hikayesi var.
Orada anlatmış olduğu arkadaşı da bu okuldan yakın arkadaşı olan Derviş Ulucan'dır.
Hatta birlikte daha sonra Avrupa'ya gitmişlerdir.
1924 yılında babasının ticaret işleri artık böyle büyüyor ve İstanbul'a taşınıyorlar ve eğitimine İstanbul Erkek Lisesi'nde başlıyor.
Peki bu okuldaki öğretmeni kim?
Nurullah Ataç. Bu arada arkadaşlar yıl 1924 dedim dikkatinizi çekerim.
Cumhuriyetin ilanından bir sene sonra.
Hani Alemdağ'da var bir yılan kitabı vardır okuduysanız eğer.
Orada der ki günlerden cuma, mektep, tatil.
Kirazlı Mescit Sokağı'nda oturuyoruz.
Ben 17 yaşlarındayım.
Münirpaşa Konağı'nın çam ağacını hatırlıyorum.
Lisenin bahçesindeki...
Büyük çam ağacı bir yangında yanmış olabilir.
Münirpaşa konağının yağlı boya tavanları çoktan duman ve kül olmuştur.
Tahta kuruları da yanmıştır.
Yatağım, yorganım, gözyaşım yanmıştır.
Yapraklarını kışın dökmeyen ağaçlar da yanmıştır.
Anılar, anılar yanmıştır.
Yanmış oğlu yanmıştır.
Beni bugüne kadar getiren kitaplar yanmıştır diyor.
Bu hikayede anlattığı kendi okuludur arkadaşlar.
Kendi hikayesidir. Lisedeki bir öğretmenin aktardığına göre Said Faik çok sessiz, çok çekingen, hiç soru sormayan, oldukça kendi halinde olan bir çocukmuş.
Lisedeyken çok büyük bir olay yaşıyor.
Arapça öğretmenin sandalyesine dik bir şekilde bir arkadaşı iğne koyuyor.
Ama olay kime kalıyor?
Said Faik'in başına kalıyor.
Ve dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Subi Tanrıöver bu öğrencilerin derhal başka liselere aktarılması talimatını veriyor.
Said Faik ve arkadaşları Bursa'ya sürülüyor.
İğneyi koyanı bulamadıkları için hatta bütün sınıf cezalıyor ve 40 arkadaşıyla beraber Bursa'ya sürülüyorlar.
İğneyi koyan kişinin çok yüksek bir ihtimalle İhsan Sabri Çağlayangil olduğu iddia edilir.
O da daha sonra dışişleri bakanı olmuştur.
Yani Said Fai'in bir Bursa hikayesi var.
O da bundan dolayı işte 10.
sınıftan sonrasını Bursa'da tamamlıyor.
Liseyi yani. Ve ilk öyküsü olan İpekli Mendil'i de Bursa Lisesi'nde yazmıştır.
Hatta edebiyat dersi ödevi olarak yazmıştır bunu.
Uçurtmalar ve Zemberek hikayesini de yine burada öğrenciyken yazmıştır.
Lise hayatında başarılı olamıyor Said Faik ve arkadaşından aktardığına göre genelde böyle bahçede yalnız başına takılırmış.
Sınıfta da çok sakinmiş, çok dalgınmış, öyle kimseyle muhatap olan bir çocuk değilmiş.
Ama lisede edebiyat ödevi olarak yazmış oldu az önce bahsettiğim İpekli Mendil hikayesini.
Öğretmeni çok beğeniyor ve diyor ki bu hikayeyi sınıfta oku sesli bir şekilde.
Sonra da diyor ki öğretmeni eğer diyor sen bu şekilde yazmaya devam edersen çok iyi bir hikayeci olacaksın diyor.
İşte bu söz onu çok yüreklendirmiştir arkadaşlar ve daha sonra işte hikayelerinin devamı bu şekilde gelmiştir.
Yani öğretmeninin bu yüreklendirmesiyle ve lise yıllarında şiir denemeleri yapıyor.
Ki Said Faik'in şiirlerini de çok beğenenler var.
Onlardan biri de benim. Hatta öykülerinden daha çok beğenenler var arkadaşlar.
Bence gerçekten çok iyi.
Hikayelerindeki karakterleri etrafındaki kişilerden seçiyor.
Hatta daha iyi gözlem yapabilmek için yalnız başına dolaşırmış.
Yani bunu sık sık yaptığı bir şey.
Yalnız başına dolaşıyor. Hani sessiz sakin zannediyorlar.
Aslında o sırada gözlem yapıyor.
Bu arada Reşat Ekrem Koçu'yu biliyorsunuz.
İstanbul Ansiklopedisi'nin de yazarıdır.
Düşmanlar yani Said Faik ile düşmanlar okulda.
Bu az önce anlattığım olay var ya işte iğne koyma olayı.
Bu olayı ispiyonlayan kişi de Reşat Ekrem Koçuymuş.
Edebiyat dedikoduları.
Okulda yalnız dolaşmasının sebebi de dediğim gibi gözlem yapabilmek için arkadaşlar.
İşte derken liseyi bitiriyor İstanbul'a dönüyor.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine kaydoluyor.
Ama iki yıl sonra okulu bırakıyor.
Çünkü eski Türklerin alfabeleri var, işte Uygurca var vs.
Şu anda da sanırım böyle bir müfredat var.
Bunlar pek dikkatini çekmiyor ve bırakıyor.
Üniversitede okuduğu dönemde Beyoğlu'na çıkıyormuş ve Şehzade başındaki kıraathanelere gidiyormuş gözlem yapabilmek için, hikaye yazmaya devam edebilmek için.
1930 yılının eylülünde 10 hikayesi gazetede yayınlanıyor.
Ama babasının isteği üzerine ekonomi eğitimi almak üzere 1931 yılında İsviçre Lozon'a gidiyor Said Faik.
Ve burada 15 gün kaldıktan sonra Fransa'ya geçiyor ve aslında kendisini siroz eden o kötü alışkanlıkları da...
Burada kazandığı söylenir.
Üç dönem edebiyat eğitimi alıyor.
Paris'te üç yıl yaşıyor.
Başıboş dolanıyor.
Daha doğrusu dışarıdan öyle görünüyor.
Başıboş dolanıyormuş gibi. Halbuki insanları gözlemliyor.
Edebi kişiliğini olgunlaştırmaya çalışıyor değil mi?
1934 yılında ailesinin isteği üzerine İstanbul'a geri dönüyor.
Ve babasının ısrarıyla yine ticaret hayatına atılıyor.
Tahıl alım satımı yapıyor.
Yani baba mesleğini devam ettirmeye çalışıyor ama yapamıyor.
Hatta o sıralar Ahmet Muhib Dranas'la çok yakın arkadaşlarmış.
O da baba mesleğini devam ettiren kişilerden biri ama aslında edebiyata ilgisi olanlardan biri.
İlhan Berk yine iş yerine gidip gelirmiş.
Onu da onunla tanıştıran kişi Abidin Dino'dur.
Ama dediğim gibi babasının işinde başarılı olamıyor.
Ve devamlı bu yüzden babasıyla bir tartışma içerisinde 6 ay sonra da babasına işi devrediyor.
Yapamıyorum diyor. Yazı hayatına geri dönüyor.
Bir ara Türkçe dersi veriyor.
Böyle çok kısa bir öğretmenlik macerası olmuştur.
Dediğim gibi yazı yazarak hayatını idame ettirmeye çalışıyor ama yetmiyor.
Hani orada pek bir para alamıyor oradan.
Öğretmenliği de çok kısa bir dönem yapıyor.
Bir ay yapıyor. Neden bırakıyor öğretmenliği?
O da şöyle bir gün sınıftaki çocukları susturamıyor.
Susturamayınca da tepesi atıyor işi bırakıyor.
Yani aslında hikaye şöyle arkadaşlar.
Çalıştığı okulda bir papaz var.
Papaz kapıyı açıyor ve Saritifaya diyor ki niçin çocukları susturma orsuzluğu diyor.
O da sıkıysa sen sustur ulan diyor.
Cevap olarak o günde öğretmenlik hikayesi sona eriyor.
Artık işten çıkarıldı mı kendime çıktı bilmiyorum ama hikaye böyle.
1936 yılında babasının maddi desteğiyle Semaver adlı ilk kitabı çıkıyor.
Çok mutlu tabii. Hatta hallaç hikayesinde o günü bakın nasıl anlatıyor.
O gün ne güzel bir gündü.
Deniz ne serindi. Ne güler yüzlüydü sandallar, çocuklar, kadınlar.
Sanki kimse kimseye bütün gün sövmemişti.
Dünya yüzünde bir tek kötü lakırtı, kötü hareket, kötü düşünce o gün için insan elinden, insan dilinden, insan kafasından çıkmamış bir akşam oldu.
Ben her zamanki gibi kimsesiz pazarımı bitirmiştim.
Hayatımdan memnundum.
Hayattan da memnundum.
Her şey ışıl ışıl, her şey mavi akşama doğru kırmızı, sonralar civert oldu.
Bugün kimse ölmesindi.
Bugün dövüş edilmesin.
Bugün kimse ağlamasındı, diyor.
Sonra arkadaşlar İpek Mendil hikayesi Varlık Dergisi'nde yayınlanıyor.
Hani lisede yazmış olduğu ve öğretmenin çok beğendiği o hikayesi.
Edebi kariyeri zaten burada aslında başlıyor.
Yani burada adım atıyor.
Ama ilk başlarda Varlık, Said Fai'nin hikayelerini pek yayınlamak istemiyor.
Araya Cemal Süreyya falan giriyor işte onun hikayelerini Ses Dergisi'ne yolluyor.
Onlar da diyorlar ki ya sen de hep serserileri yazıyorsun diyorlar Said Fai'ye.
Bazıları hikayelerini çok kozmopolit buluyor ama nihayet onun özgünlüğü fark ediliyor arkadaşlar.
Derken Varlık Dergisi'nde her ay iki hikayesi çıkıyor.
Fransızca romanları tercüme ediyor.
Bir gün hikaye değil de artık böyle roman yazma gayesi var.
Hatta sanıldığı gibi hikayeden romana geçmeyi düşünmemiştir Said Faik.
Aslında hep roman yazma gayesi vardır.
Kur'un gazetesi 1923 sonrası yetişen genç edebiyatçılarla konuşmalar yapıyor.
Hatta aralarında Nazım Hikmet de var.
Ahmet Muhib Dranas bu konuşmalardan birinde söylediyor.
Said Faik ve Sabahattin Ali'nin hikayelerinin hiç korkmadan Avrupa ile mukayese edebileceğini söylüyor Dranas.
Ve varlığın kurucu isimlerinden Nahit Sırrı.
en yeni edebiyatçılardan Said Faik'in hayranı olduğunu söylemiştir.
Diyor ki berrak, taze, yepyeni ve sanatına insana eşini benzerini yazmak aslında böyle pek kolaymış sandığını veren fakat eşsiz lisanına hayranım diyerek ona övgüler düzüyor.
Said Faik ise roman yazmak için Proust'u bir hazmetmesi gerektiğini, Gide anlaması gerektiğini, Dostoyevski ile beraber olması gerektiğini, Thomas Mann'la doymak istediğini söylüyor arkadaşlar.
Bunlar onun en beğendiği isimler.
Hikaye olarak da Peyami Safa'nın 9.
Hariciye Koyuş'unu çok beğendiğini söylüyor.
Ben de beğenirim o kitabı. Bu arada arkadaşlar Şerif Hulusi, Said Fahiye diyor ki iyi hikayeci olmak için Gorki'yi okuman lazım.
Ama Said Faik Gorki'yi hiç sevmiyor.
Rus edebiyatına favorisi daima Dostoyevski olmuş ve onun özellikle de Budalah kitabını çok severmiş.
Gorki'yi Nazım Hikmet çok seviyor.
Hatta bir yazısında şöyle diyor.
Derler ki Dostoyevski ve Gorki 19.
asır sonları ve 20.
asır başlangıcı Rus edebiyatının iki kutubudur.
Dostoyevski maziyi, karanlığı.
Hatayı, bezginliği ve insanın zavallılığını temsil eder.
Gorki istikbali, aydınlığı, sıhhati, kavgayı ve insanın kudretini abideleştirir diyor.
19. asır Rusyası 20.
asrın 17. yılında yuvarlanıp gitti.
Dostoyevski de roman sanatındaki bütün hünerlerine, tiplerini tahlil edişindeki bütün kudretine rağmen bu göçen alemle birlikte devrildi diyor.
Ama Gorki her zaman yaşıyordu ve yaşayacak diyor.
Nazım Hikmet'e katılmıyorum arkadaşlar onu da söyleyeyim.
Eğer başıma bir şey gelmeyecekse hani Gorki'yi severim elbette okumayı seviyorum ama hani bir Dostoyevski ile kıyas bile edemem öyle söyleyeyim ki o dönemlerde zaten çok karşı çıkan olmuş bu dediklerine Nazım Hikmet'in.
Fakat şöyle bir şey var Said Faik'ten hep böyle bir Gorki çıkarmaya çalışmışlar.
Abidin Dino diyor ki Gorki'nin Rus edebiyatına yaptığı hizmeti Adalı yani Said Faik Türk edebiyatına yapacak diyor.
Yani üzerinde böyle de bir şey var Said Faik.
Bu arada arkadaşlar eğer içinizde Said Faik'i okuyanlar varsa belki dilini böyle çok savruk bulanlar olacaktır.
Belki hikayelerini çok basit bulmuş olabilirsiniz.
Halbuki en zoru bir şeyi bence basitçe anlatabilmektir.
İşte Said Fay'in yaptığı şey bu ve onun vefatından sonra onun notlarına bakanlar hayret ediyorlar.
Çünkü hani biz çok basit zannediyoruz ya o işte çok basit bir şey anlatıyormuş gibi duruyor.
Halbuki bir cümleyi 20-30 kere tekrar tekrar tekrar değiştirerek yazıyormuş.
Yani o basit zannettiğimiz cümlelerin üzerinde Defalarca çalışmış bir cümlenin üzerine yani bu kadar büyük bir mesai harcamış.
Hani o basitliğin arkasındaki o emeği görün diye anlatıyorum bunu.
Ve Sightify'in kütüphanesinde en çok eseri bulunan Fransız yazar André Gitte'dir arkadaşlar.
Bu da bir yazar hakkında bilmemiz gereken bence en önemli detaylardan biri.
Acaba en çok kimi okudu sorusunun yanıtı André Gitte.
Ve Said Faik'in ailesinin durumu çok iyiymiş.
Hani yoksulluk çekmemişler ki çoğu yazar biliyorsunuz yoksulluktan gelmiştir.
Ama hiçbir zaman kendini böyle halktan üstün, halktan uzak görmemiştir.
Aksine halkla birlikte yaşamıştır, onlarla birlikte yürümüştür.
Ve onun için en önemli şey zaten yazmaktır, yaşamaktır.
Yaşadıklarını yazar arkadaşlar Said Faik.
Halktan kopuk değildir.
Halktan uzak yaşayan aydınlardan da hiç az etmez.
Ve hiçbir şeye, hiçbir fikre bağlı olmadan yazar.
Ismarlama şeyler yazmaz.
Yazamaz çünkü doğasına aykırı.
Bu arada askere de gitmemiştir.
Hatta ilk kitabı Semaver çıktıktan sonra askere çağrılıyor.
Fakat asabiye kliniğinden almış olduğu bir rapor dolayısıyla askerlikten muaf tutulmuştur Said Faik.
Yaşar Nabil Nayır yakın dostlarından arkadaşlar bu konuyla ilgili şöyle diyor.
O diyor askerlik yapmadı.
Ruh hastası olduğuna dair asabiyecilerin vermiş olduğu rapor tıbbi bir gerekçeye mi dayanıyor yoksa hatır için mi verildi bunu bilmiyorum diyor.
Ruh hastası olabilir mi bilmiyorum arkadaşlar.
Bu çok ciddi bir itham ama çok asabi, çok kavgacı, çok fevri hareketleri olduğunu biliyoruz.
Der ve biz bilmiyoruz derseniz hemen anlatayım.
Mesela bir gün bir yerde yemek yiyor.
Karşısına oturan bir adam var.
Adama durup dururken omuz atıyor arkadaşlar.
Adam merdivenin kenarında oturuyor sırada.
Tepe taklak yuvarlanıyor aşağı merdivenlerden.
Arkadaşı diyor ki niye böyle bir şey yaptın?
Makarna yemesine gıcık oldum diyor.
Doğru düzgün yeseydi diyor.
Yani bakın asabi biriymiş bayağı.
Neyse devam edelim. 1937 yılında şöyle bir Marsilya'ya gidip geliyor.
1938 yılında babası Burgazadası'nda Çayır Sokak'ta bir köşk satın alıyor.
Ailesi kışları İstanbul Şişli'de yaşıyor.
Yazları da Burgazada'da kalıyorlar.
1939 yılında babası vefat ediyor ve Said Faik annesiyle kalıyor.
Ölene dek de annesiyle yaşamıştır.
Hatta annesine çok düşkünmüş.
Burgazada sakinleriyle de çok iç içe.
Normalde uyumsuz çok geçimsiz bir insanmış ama bayağı da bir arkadaşı var arkadaşlar.
İşte Burgazada'da Aleksandra adında bir kız arkadaşı oluyor.
Onunla evlenmeyi çok istiyor fakat kızın amcası asla ikna olmuyor.
Fakat Said Faik bu kızın onu sevdiğine hiçbir zaman inanmamış.
Hatta bir gün onu denemek için bir arkadaşına gönderiyor.
İşte kızda görüşmek istediğini söyle bakalım diyor kabul edecek mi diyor.
Kız da kabul ediyor ve Said Faik o kadar sinirleniyor ki kızın üzerine yürüyor arkadaşlar.
O şekilde de bitiyor bu ilişki.
Ama kızı unutamamış. Sonra ardından işte bir şiir yazıyor.
Dediğim gibi ben şiirlerini severim Said Fahin.
Diyor ki bize bir masa ayır.
Yana kimi? Aleksandramla benim için bir masa.
Üstü çiçeksiz, örtüsü gazeteden, şarabı aşktan, hem hülyadan diye devam ediyor.
Said Fahin kitaplarının çoğunluğunda Adapazarı ve Bursa'da geçirmiş olduğu çocukluk günlerine atıflar var.
Yurt dışında yapmış olduğu gözlemler var.
Bunlara yer vermiştir. Ve 1940 yılında üçüncü kitabı olan Şahmer'dan yayınlanıyor.
Bu kitaptaki çelme hikayesiyle halkı askerlikten soğutmakla suçlanıyor ve mahkemeye veriliyor arkadaşlar.
Beraat ediyor yetmesine fakat annesi çok korkuyor.
Hani bu yazarlık senin başına bela olacak diyor.
Ve annesi hiçbir zaman bu işlerle uğraşmasını istememiştir oğlunun.
Ama yine de kıyamıyor annesi ve 1944 yılında hiçbir yayın evinin basmadığı Medarı Maişet Motoru adlı kitabına annesi maddi destek oluyor.
Ve ilk romanı olan bu kitap kısa bir süre sonra bakanlık kurulu kararıyla toplatılıyor.
Bu kitapta emeklilik yıllarını ailesiyle birlikte geçim sıkıntısı içinde geçiren memur Ali Rıza Efendi'nin hayata tutunma çabası anlatılıyor arkadaşlar.
Neden toplatıldı Merve diyorsanız kitabın kahramanlarından biri eski bir asker kaputu giyiyor arkadaşlar.
O yüzden de sıkı yönetim mahkemesince toplatılıyor.
Toplatılma nedeni Türkiye'de o dönemde uygulanan aslında istibdatın da en güzel örneklerinden biri olarak tarihe geçmiştir arkadaşlar.
Yani bir kitap karakteri bile olsa bir asker eski bir palto giyemez.
Kaput dediğimiz şey palto. Ve askeri bu şekilde resmetmek askeri küçük düşürmektir gibi algılanıyor.
O yüzden de henüz 99 adet satmışken hemen kaldırıyorlar arkadaşlar.
Bu olay onu çok saçmıştır yani Said Fai'yi.
Hatta bundan sonra şöyle bir şey söylüyor kitap toplatıldıktan sonra.
Medari Mayşet isimli bir hikaye kitabı çıkarmıştım.
Hayatı toz pembe görmüyorum diye mahkeme masrafı ödedim.
Üzüntüsü de caba. Kahramanlarım rahat etmek için hapse giriyor.
Bütün sebep bu demiş arkadaşlar.
Ve bu kitapta der ki Said Faik bizim yaratılışımızdaki insanlar birbirine sevgi için doğmuştur.
Said Faik'in yakın dostlarından biri de Orhan Veli'dir arkadaşlar.
Onun da fiziğide özel bir bölümü vardı.
Mutlaka dinleyin derim.
Said Faik'i romantik yazar olarak buluyor dönemin edebiyatçıları.
Çünkü o insanları dıştan değil içten anlatıyor arkadaşlar.
O yüzden romantik görülüyor.
Bir gün bu mahkeme olaylarından canı o kadar sıkılıyor ki zaten diyor kazanacağım 3 kuruş para.
Dünyanın diyor mahkeme parasını ödedi.
Ben artık bu işi yapmayacağım artık yazmayacağım diye isyan ediyor.
Sabahattin Eyüpoğlu'na söylüyor bunları.
O da diyor ki son okumasında seni okuyan bir lise talebesi varsa onun için yazmalısın diyor.
İşte o da onları düşünüp bu gençleri düşünüp yazı yazmayı bırakmıyor.
Ülkenin geleceğine bir katkım olur diye düşünerek.
Pozu vardır teknede köpeğiyle böyle fötür şapkalı meşhur bir pozu vardır Said Faik'in.
Siyah beyaz. Onu da Ara Güler çekmiştir arkadaşlar.
Bu arada köpeklerin adı Arap ve Picoz'dur.
Ara Güler Said Faik için diyor ki çok tarz bir adamdı diyor.
Pardesüyle gezerdi. Ben onu bir kilometre öteden tanırım.
Çok acayip bir herifti diyor.
İnsana yakın bir adamdı diyor.
Lisede de bej rengi bir pardesüsü varmış.
Hep onunla gezermiş. Said Faik Burgazada'daki bakkalı onun için şöyle söylüyor.
Sevdiğini çok severdi ama sevmediğini hiç sevmezdi diyor.
En çok Orhan Veli ile dostluk ederdi diyor.
Son derecede düzgün bir insandı diyor.
Orhan Veli'nin vefatının ardından ondan bahsederken Said Faik şöyle söylüyor.
Dilimin tatlı çok az gelmiş şairlerinden biridir.
Canım Orhan'ım diyor yani doyamadım ona diyor.
Said Faik'in şimdi sevişme vaktidir diye bir şiiri var.
Orada da Orhan Veli'den bahsediyor.
Hani diyor ya. Bir kere duyursam hele güzelliğini, tadını.
Sonra oturup hüngür hüngür ağlasam.
Boş geçirdiğim, bağırmadığım, sustuğum günlere.
Mezarımda bu güzel uzun kaşlı boyacı çocuğunun oğlu bir şiir okusa Karacaoğlan'dan, Orhan Veli'den, Yunus'tan diyor.
Onun hikayelerinde de Yunus'un insan sevgisi gibi aslında evrensel bir sevgi var arkadaşlar.
Biz varız. Sokaktaki sıradan insanlar var.
İdeolojik kaynakta olmayan bir toplumcu toplumsallık var.
Tıpkı Orhan Veli'nin İstanbul şairi olması gibi.
Onun da İstanbul'da yazmadığı yer yoktur, kalmamıştır yani.
Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.
Burgaz'a da tabii ki onun yine edebiyatının en önemli noktalarından biridir.
Burada sadece yazı yazmakta kalmadı, balıkçılıkta yaptı.
Bir de Said Faik'in çok açık sözlü olduğunu, lafını hiç esirgemediğini, kırıcı derecede açık sözlü olduğunu söylerler.
Hatta bir gün şair olmak isteyen bir adam Said Faik'e diyor ki bugün birlikte takılalım mı?
O da tamam diyor. Bütün gün yiyorlar, içiyorlar, geziyorlar, dostluk ediyorlar.
Said Faik adamdan ayrılırken diyor ki bugün diyor çok güzeldi.
Ama berbat bir şairsin.
Adadaki çoğu kişi onun yazar olduğunu bilmiyor.
Tamirciler, hamallar, arabacılar, boyacılar, balıkçılar herkesle ahbaplık ediyor.
Ama onu çok sıradan biri zannediyorlar.
Hatta kimsesiz bir balıkçı var bu adada.
Ayı Mehmet lakabında.
En yakın dostlarından biri de o.
Bu arada Ayı Mehmet de nasıl bir lakap arkadaşlar.
Body shaming ötesi.
Adalıların gözünde Said Faik az konuşan, alıngan.
Huysuz, küfürbaz ama çok sıcak, çok kalender, çok sevecen iyi bir insanmış.
Kestaneci dostum diye bir öyküsü var Said Faik.
Orada arkadaşlar kestaneci bir çocuğun arabasına tekme atıyorlar.
Ve bunu o kadar gerçek anlatmış ki gerçek de olabilir bu arada bu hikaye.
Polis Said Faik'i karakola çekiyor.
Kim vurdu diyor bu kestanecinin arabasına anlat diyor.
Ve inandıramıyor. Başı derde giriyor bu hikayeden sonra.
Ve ondan sonra hikayenin adını değiştiriyor ve lüzumsuz adam koyuyor.
Okumuşsunuzdur. 1947 yılında artık bazı hastalık belirtileriyle doktora gidiyor.
Burnundan sık sık kan geliyor.
Çok sevdiği doktor ve yazar olan arkadaşı Fikret Ürgüp.
Bu arada arkadaşlar oldular hatırlamıştır.
Fikret Ürgüp 18 yazar 18 kitap bölümünde kendisinden bahsetmiştim.
Bence gerçekten müthiş bir yazar arkadaşlar Fikret Ürgüp.
Ama nedense çok öne çıkmamış Türk edebiyatında.
O beni çok şaşırtıyor. Belki de tarzından dolayı.
Yani çok bilindik bir tarzı yok bence Fikret Ürgüp'ün.
Fikret Ürgüp ona karaciğerinin büyüdüğünü söylüyor.
Acilen alkolü bırakması gerektiğini söylüyor.
1948 yılında da Said Fai'ye siros teşhisi koyuluyor arkadaşlar.
İşte Fransa'ya gidiyor tedavi olmak için.
Gidiyor gitmesine ama orada duramıyor arkadaşlar.
Ölüm korkusu sarıyor. Ve gittikten 5 gün sonra geri dönüyor.
Hatta acil yatış veriyorlar Fransa'da.
O gece otelde duramıyor çünkü ertesi gün hastaneye yatırılacak.
Sabaha hemen dönüş biletini alıyor Türkiye'ye dönüyor ve o gece için şöyle diyor.
İnsanın içine bir defa sıhhat kaygısı ve ölüm korkusu girmeye görsün.
Ne yaptığını bilmez. Benim gitmem fena olmadı, doğruydu ama gelmem doğru değildi demiş.
Orada kalamama sebeplerinden biri de annesine olan düşkünlüğü arkadaşlar.
Çünkü küçükken yaşadığı o 3,5 senelik ayrılığın acısını çıkarır gibi annesinden asla ayrı kalamazmış.
Paris dönüşü arkadaşlar bir çöküş dönemi olmasına rağmen yazarlık açısından da çok verimli yıllarıdır.
1953 yılında Amerika Birleşik Devletleri Mark Twain derneği Said Fahy'e çağdaş dünya edebiyatına.
yapmış olduğu katkılardan dolayı onuru ödülü vermiştir ve bu cemiyetin ilk üyesi de Atatürk'tür.
Yaşar Kemal de sonradan bu derneğe üye seçilmiştir.
Ama Türk yazarlarının bu dış dünyada seslerini duyurmaya başlamalarının öncüsü Said Faik olmuştur arkadaşlar.
Son yıllarında dediğim gibi siroz tedavisi görüyor fakat iyileşemiyor.
10 Mayıs'ı 11 Mayıs'a bağlayan gece 1954 yılında maalesef Said Faik aramızdan ayrılıyor.
Bu büyük öykücümüzün İstanbul'da, Burgazada'da yaşamış olduğu köşk Said Faik Müzesi'dir eğer ziyaret etmek isterseniz.
Daha önce Tevfik Fikret bölümünden sonra onun müzesine aşiyana baya bir giden olmuştu.
Çok sevinmiştim. Asaf Halet Çelebi sevdiğim bir şairdir.
Said Faik için şöyle söylüyorum.
Said Faik kendi ismi içinde mahsur kalacaktır.
Ne kendisinden önce ne de sonra ona yakın kimse gelmediler ve onun eşsizliğini, Türk edebiyatıcının eşsizliğini böyle vurgulamıştır.
Bu bölümün sonuna gelirken belki de Said Faik'in bize en büyük vasiyeti şuydu arkadaşlar.
Bir insanı sevmekle başlar her şey.
Yalnız adalara değil, kalplere de kürek çeken bu adam, balıkçıları, garsonları, serserileri, çocukları, delileri, denizleri, kuşları, düşleri sevdi.
Ve biz unuttukça onun satır aralarından biri çıkıp pısıldıyor.
Bak, insanlara iyi davran, hikayelerini dinle.
Çünkü bir gün herkes bir Said Faik hikayesine dönüşebilir.
Said Faik yaşarken yaşamı çok sevdi ama karşılık beklemeden en çok da sıradan insanları sevdi bence.
Sokakta yürüyen isimsiz bir adamı, denize bakıp iç çeken bir kadını, balık tutamayan bir çocuğu, kahvede sessizce yapayalnız çayını içen o ihtiyarı.
Bir insanı anlatmak için aslında onu tanımak yetmez.
Onu hissetmek gerekir.
Umarım bu bölümde onu size hissettirebilmişimdir.
Said Faik bir ömrü hikayelere sakladı.
O hikayeler şimdi bize ait arkadaşlar.
Lütfen okumayı ihmal etmeyin.
Bu değerli edebiyatçımızı anlattığım için de çok mutluyum.
Kendinize iyi bakın arkadaşlar. Evital Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
OSB25 kodunu kullanarak psikoloji ve beslenme danışmanlıklarında Evital'de %20 indirimden faydalanabilirsiniz.
Detaylar açıklamalardaki link de sizleri bekliyor.
Hoşçakalın. Kendinize iyi bakın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
