
Altıntaş Online hakkında detaylı bilgi almak ve kampanyadan faydalanmak için: https://www.altintasonline.com/
Bize özel ekstra %10 indirim kodumuz: altintasXosb
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "Altıntaş Online" hakkında reklam içerir*
Transkript
Altıntaş Online'ın sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'nin sevgili takipçileri merhaba.
Merve açılışını mı değiştirdin?
Hayır aslında dün bir takipçim demiş ki Merve açılışını böyle yapar mısın benim için?
Seni mi kıracağım? Yaptım.
Şimdi bugün bir biyografi bölümüyle geldim arkadaşlar.
Çok heyecanlıyım çünkü anlatacağım kişi Türkiye Edebiyatı'nın mihenk taşlarından uzun zamandır bu bölümü bekliyorsunuz.
Sonunda o an geldi.
Küçükken yaşadığı mahalle sakinlerinin deyimiyle sabah yıldızı Sabahattin Ali'den bahsedeceğim sizlere.
Bundan 92 sene önce Sinop cezaevinde yazdığı şiiriyle açmak istiyorum bu bölümü.
Başın öne eğilmesin, aldırma gönül aldırma.
Ağladığın duyulmasın, aldırma gönül aldırma.
Sevgili Edip Akbayram'ın seslendirdiği az önce de benim bet sesimle dinlediğiniz bu müthiş parça biliyorsunuz ki Sabahattin Ali'nin eseri.
Sabahattin Ali deyince direkt böyle son dönemlerde Kürk Mantolu Madonna kitabı geliyor eminim akıllara.
Ben de çok severim o kitabını.
Bütün kitaplarını okudum.
Aralarında ayrım yapamasam da sanırım Kuyucaklı Yusuf'un yeri bir başka bende.
Dün de edebiyatçı arkadaşımla konuşuyorduk dedim.
Senin için hangisi hani favori?
O da aynısını söyledi.
Kitaplarına ara ara değineceğim ama bugün asıl amacım onun hayatını sizlere aktarmak ve maalesef hazin sonunu da anlatacağım.
Eminim bu bölümden sonra onun kitaplarını okurken böyle çok daha başka hislerle donanacaksınız.
O zaman bu bölüm tüm edebiyat severlere gelsin diyorum ve başlıyorum.
En baştan başlayalım. Sabahattin Ali.
Bu arada Ali değil Ali diye telaffuz ediliyor.
Dikkat dikkat ama ben neden Ali diyorum nedenini az sonra açıklayacağım.
Yüzbaşı Ali Selahattin Bey'in ilk oğlu 1907'de doğuyor ve babası ona arkadaşı Prens Sabahattin'in adını vermiştir.
Bu arada Sabahattin güzel anlamına geliyor.
Prens Sabahattin de Türkiye'nin ilk muhalefet partisinin kurucusudur arkadaşlar.
Osmanlı Ahrar Fırkası'nın Abdülmecit'in de torunudur aynı zamanda.
Çünkü bu detaylara girmesem ölürüm.
Neyse işte soyadı kanunu yürürlüğe girdikten sonra gidiyor.
Babasının adını soyadı olarak almak istiyor.
Aslında almak istediği soyadı Ali ama olmuyor.
Çünkü nüfus memuru diyor ki özel adları yani Ali gibi isimleri soyadı olarak alamazsınız diyor.
O da diyor ki o zaman Ali olsun hani bir şap.
Ama nefret ediyor Ali denmesinden.
Çünkü bir arkadaşına yazdığı mektupta bunu belirtmiş.
Sakın diyor benim adıma Ali yerine Ali yazdırmasınlar.
Ali adı kadar sinirlendiğim kelime azdır diyor.
O yüzden ben de onun istediği şekliyle ona Ali demeyi tercih ediyorum arkadaşlar.
Ali değil zaten Ali de diyemiyorum.
Tuhaf geliyor. Şimdi 25 Şubat 1907'de Edirne Eğriderede doğmuştur Sabahattin Ali.
Annesinin adı Hüsniye.
Hüsniye Hanım ile babası Ali Selahattin Bey Eğridere'de tanışıyorlar ve evleniyorlar.
Annesi evlendiği zaman henüz 14 yaşında ve babası annesinden 16 yaş büyük.
Bu daha sonra sorunlara sebep olacak.
Geleceğiz oralara. İlkokulu bitirir bitirmez evleniyorlar.
Çok süsüne düşkün bir kadınmış annesi.
Okumayı seven, güzel giyinen ve aynı zamanda da hafızlık eden genç bir kızmış.
İki oğlu bir kızı oluyor.
Diğer oğlunun adı da Fikret.
Bu arada Tevfik Fikret'in Fikret'idir o da.
Ama o dönemler savaş yılları ve eşi Sabahattin Ali'nin babası yani İtalyan ve Balkan Harbi'ne katılıyor.
Sürekli asker olarak görevlendiriliyor ve en son 1.
Dünya Savaşı esnasında görev yeri Çanakkale'ye çıkıyor.
Ailesini de yanına alarak Çanakkale'ye gidiyor.
Fakat Hüsniye Hanım'ın işte bu savaşlar dolayısıyla ruhsal dengesinin bozulduğu düşünülüyor.
Yani düşünsenize sürekli bomba sesleri etrafınızda ve eşiniz de o savaşta görevli.
Hatta Sabahattin Ali ile kardeşi Fikret annelerinin koynunda uyurmuş korkudan geceleri.
İşte o gecelerden birinde Hüsniye Hanım çocuklar uyurken bileklerini keserek intihara kalkışıyor ve küçük kardeş Fikret bunu görüyor maalesef.
Selahattin Bey de bu olaydan sonra karısını çocuklarla birlikte Edremit'e ailesinin yanına gönderiyor.
Fakat bu sefer de deniz yolculuğu esnasında Hüsniye Hanım kendisini vapurdan aşağı atmaya çalışarak intihara teşebbüs ediyor.
Yine kurtarılıyor.
Hüsniye Hanım'ın derdi ne demiş olabilirsiniz.
Hem çok erken yaşta evlenmesi çocuk sayılabilecek bir yaş 14 yaş.
Çocuk gelinler malum o yaşta.
Hem savaş hem yokluk bir taraftan.
Bütün bunlar yani bu kaos aslında ruhi bir bunalama yol açmış olabilir deniliyor.
Bir de eşinin vaktinden önce çökmesi.
Dediğim gibi aralarında baya bir yaş farkı var.
Bunu da kafasına takıyormuş.
Hani kendisi çok genç eşi yaşlı.
Sabahattin Ali bir mektubunda annesinden bahsederken şöyle söylüyor.
Her akşam yorgun argın eve gelen babamla muhakkak bir bahane bularak kavga çıkarıyor, tartışma çıkarıyor.
Adama yediğini içtiğini zehir ediyor demiş.
Hatta annesinde terbiye noksanlığı olduğunu ve görgüsüz olduğunu da söylemiş bu mektubunda.
Babası annesinden 16 yaş büyük.
Annesi en başta işte sen benim hem kocamsın hem babamsın dermiş ama sonraları onu beğenmemeye başlamış, aşağılamaya başlamış çocuklarının yanında.
Sabahattin Hanım'ın babası da kendi anlatımından yola çıkarak çok sakin, çok mülayim, efendi bir adammış.
Hatta anneme diyor sırf bizim için katlanıyordu babam diyor.
Bir de bir dönem babası böyle ekonomik olarak çok sıkışıyor ve pazarcılık yapmaya başlıyor işportacılık.
O zaman annesi böyle krize girmiş resmen.
Ben demiş belli kılıçlı bir zabıta vardım pazarcıya değil.
Bu arada Sabahattin Ali'nin pazarcı öyküsündeki adam da babasına benzer dikkat ettiyseniz.
Sabahattin Ali Balıkesir Öğretmen Okulu'nda 5.
sınıfa geçtiği yılın yazında annesi iyice fenalaşıyor artık ve İstanbul'da özel bir hastaneye yatırılıyor.
6 ay yatıyor daha sonra taburcu oluyor ama zaten ekonomileri yetmemiş bu hastanenin masraflarını karşılamaya.
Düzelemiyor tekrar bir devlet hastanesine yatırılıyor.
Burada da çok uzun bir süre kalıyor.
O sırada bir de zaten küçük kız kardeşleri var Süheyla adında.
Babaları da o süreçte üç çocuğuna hem annelik hem babalık yapmış.
Ve yine bir mektubunda Sabahattin Ali'ye o zamanlardan bahsederken diyor ki babam kalbinden arızası olan yarım bir insandı.
Bu kadar şeye dayanamazdı.
Babamın ölümünden bir hafta önce annemin tamamen iyileştiğini söyledi doktorlar.
Biz de babama telgraf çektik.
Babam katibini göndererek annemi getirtmek istemişti.
Fakat katiple hastaneye gidip annemi almaya karar verdiğimiz gün kardeşim bize babamın vefat haberini bildirdi telgrafta demiş.
Zavallı babam tam 8 sene bizim için evliyaların bile sabredemeyecekleri şeylere tahammül ettiği halde Tüm bunların sebebi olan karısının o iyileşmiş halini göremeden öldü ve
ben onun ölümünün sebebi telakki ettiğim annemle kardeşimi affedebileceğimi tahmin etmiyorum.
Şimdi annem tamamıyla iyileşmiş bir halde Edremit'te annesinin yanında oturuyor.
Süheyla da onun yanında yazmış bu mektubunda.
Kuyucaklı Yusuf kitabını okuyanlar varsa ki okumuşsunuzdur.
Oradaki o Şahende karakteri biraz onun annesine benzer diyebiliriz.
Dikkatle okursanız göreceksiniz.
Babası da o kitaptaki Selahattin Bey'dir.
Sabahattin Ali hep böyle annesinin kendisini sevmediğini düşünürmüş ve kardeşi Fikret'e daha düşkün olduğunu hatta bir mektubunda da şöyle yazmıştır.
Beni annem bile sevmez.
Çok ağır değil mi gerçekten yani beni annem bile sevmez.
Sevmek istediği halde sevemez demiş.
Kendisine her türlü münasebetsizliği yapan erkek kardeşimi sever.
Küçük kız kardeşimi de sever fakat beni sevemez yazmış.
Annesine karşı ama her zaman o sorumluluklarını da yerine getirmiş.
Bir de Sabahattin Ali öldükten sonra gazetelere çıkıyor ya haberleri.
O haberleri bayağı uğraşmışlar annesinden saklamak için ama bir şekilde görüyor ve feryat ediyor.
Feryat ederken de diyor ki yavrum açlar uğruna muzdaripler uğruna eriyip giden yavrum gözü yaşlı insan görmeye tahammül edemeyen yavrum yaralı kuşların bile yarasını saran yavrum sana
nasıl kıydılar demiş.
Ezilmesin diye yollardan karıncaları toplayan soğuk kış günlerinde Köprü altında titreşenler, çeşme yalaklarında büzülüp yatanlarla hemhal olan insan evladım.
Senden ne istediler demiş.
Çok etkileyici.
Ya bence sevmedi değil sevgisini gösteremedi diyebiliriz.
Ben öyle düşünüyorum. Bana geçen hissiyat bu.
Ruhi bir bunalımda olduğu için böyle düşünüyorum.
Peki kardeşleri nasıldı Sabahattin Ali'nin?
Kardeşi Fikret işte o savaş yıllarında zaten korkudan kekeme olmuş maalesef.
Bu arada Sabahattin Ali'de de hafif perteklik vardır.
Annesinin insahırına şahit olduğu için zaten hayata bir sıfır yenik başlamış ve aileye en çok uğraştıran çocuk diyebiliriz.
Hep böyle ondan dert yanmışlar mektuplarda.
Hep böyle kavgalara karışan Evin Haylazoğlu vardır ya Fikret öyle bir karakter.
Bir gemici hikayesinde de anlattığı kişi kardeşi Fikret'tir.
Fikret de gemilerde bir dönem tayfa olarak çalışmıştır.
Sırada kim var? Eşi var.
En merak edilen isimlerden birisi Aliye Ali.
Ortaokul terktir çünkü babası maalesef okumasına izin vermemiş.
Çok güzel bir kız olduğu söyleniyor ve Sabahattin Ali Aliye Hanım'ı ilk defa amcasının köşkünde görüyor ve çok beğeniyor.
Böyle zihnine kazımış adeta.
Sonraları öğretmenliğe dönüyor ve Ankara'da yaşamaya başlayınca evlenmek istiyor.
Aslında en başta yüksek muallim mektebinden tanıştığı biri var.
Reşat Nuri Güntekin'in de öğrencisi olan yazar, tarihçi Ayşe Sıtkı İlhan.
Onunla evlenmek istiyor Sabahattin Ali.
Ama aşırı iyi arkadaşlar ve bu dostluğun bozulmasını istemedikleri için evlenmiyorlar.
İki Gözüm Ayşe diye bir kitap var.
Orada zaten cezaevinden yazdığı mektuplar var.
Sabahattin Ali'nin Ayşe Hanım'a okuyabilirsiniz.
Şimdi merak etmişsinizdir acaba ne yazmış diye.
Hadi birkaç tanesini okuyayım.
Bir yerde demiş ki kime içimi dökebilirim?
Beni senin kadar çok kim dinledi?
Benim içimin dalgalarını...
Senin kadar kim bilir ve ben senden başkasına kendimi anlatırken anlaşılacağımdan bu kadar emin olabilirim.
Seninle aramızda adeta hususi ve başka bir lisan teşekkül etti gibi geliyor bana.
Sana çok dargın olduğum halde.
Bir başka mektupta da şöyle demiş.
Ama unutma taş duvarlar arasındaki karanlığımın senden başka penceresi yok.
Ya muhteşem bakar mısınız söze.
Taş duvarlar arasındaki karanlığımın senden başka penceresi yok.
Daha ne desin? Her şeye kıymet veren faniliğidir.
Hatıralara bu kadar kıymet veren onların geçmiş olması ve bir daha gelmesine imkan bulunmamasıdır.
Hiçbir mektubumda eskimeyecek olan bir söz varsa o da şudur.
Seni çok göreceğim geldi.
Demiş ne kadar içten bir söz.
Seni çok göreceğim geldi.
Ve şu satırlara bakın.
Niçin ruhumuzun asla ısınmadığı kalıplarda kalmaya mecburuz?
Bir insana bundan büyük işkence olur mu?
Demiş Sabahattin Ali.
Ve neden evlenmediklerini de şu satırlardan anlıyoruz.
Bu dostluğu hatta evlenmek pahasına da olsa yani seninle evlenmek feda etmediğimiz belki de çok iyi oldu.
Bunları kendimi kandırmak için söylemiyorum hakikaten.
Gerçekten böyle görünüyor bana.
Sen ne fikirdesin? Ben de eminim ki sen evlensen, çoluk çocuk sahibi olsan ben senin için bugünkü Sabahattin olmaktan çıkmayacağım.
Sen kocandan iyi beni, ben karımdan iyi seni anlayacağım.
Gözlerinden öperim Ayşe.
Demiş. İşte böyle yani sonuç olarak evlenmiyorlar.
Ayşe Hanım daha sonra biriyle evleniyor ve mektupları saklamak durumunda kalıyor.
Yıllar sonra eşi öldükten sonra işte bu mektuplar ortaya çıkıyor ve kitaba dökülüyor.
Yani dediğim gibi sonuç olarak evlenmiyorlar ve Sabahattin Ali, Aliye Hanım'la evlenmeye karar veriyor.
Hani amcasının köşkünde gördüğü o güzel hanımefendiyle.
Ve amcasının eşi Aliye Hanım'ın annesine bir mektup yazıyor.
Bu isteklerini bildiriyor. Ama Ali Hanım'ın babası Sabahattin Ali'nin polis tarafından fiştenliğini bildiği için bu evliliğin gerçekleşmesini istemiyor.
Ali Hanım Ankara'da yaşamayı zaten çok istemiş ve diretmiş ve başarmış da.
O süreçte böyle ayrı ayrı şehirdeler ama sürekli mektuplaşıyorlar.
Çok romantik mektuplar.
İşte o mektuplardan birinde Sabahattin Ali şöyle yazmış nişanlısına.
Beni düşündüğünü gösteren satırların kalbimin sana karşı olan bağlarını bin kat daha kuvvetlendirdi.
Benim için dünyada her şey sensin.
Bunun için benim de her şeyim senindir.
İlk günlerde pek lüks yaşamasak da muhakkak ki seni dünyanın en mesut insanı yapmak için her şeyi yapacağım.
Çünkü sen sevginle beni...
Dünyada erişilebilecek saadetlerin en büyüğünü eriştirdin demiş.
Yani şu mesajı alan bir kadın mutluluktan dört köşe değilse ben de bilmiyorum yani.
Merve kaldı mı böyle aşklar sevgiler ya?
Keşke biz de böyle sevsek, aşık olsak, evlensek dediğiniz biriyle umarım karşılaşırsınız.
Ama bu ekonomide tabii evlenmek zor iş.
Hani nişandı, düğündü, kınaydı, takıydı.
Hani olur da böyle hayatınızın aşkını bulursanız, sevginizi de şöyle güzel bir alyansla veya şık bir altın takıyla taçlandırmak isterseniz.
Size bir indirim koduyla geldim.
Bu bölümün destekçisi Altıntaş Online tabi ki.
İnternet sitesindeki %20 indirime ek %10 indiriminiz daha var.
Kodumuz altıntasxosb açıklamalara bırakıyorum bu kodu.
Bu arada sitede harika tek taşlar var.
Hani tek taşımı kendim aldım tek başıma kendim taktım.
Girmesinler havaya diyenler için.
Öykü kristal altın yüzükle dev zirkon tek taş favorimdir bilesiniz.
Evleniyorum güzel bir set bulamadım Merve diyorsanız baget suyolu altın gerdanlık takımına bir bakın derim.
Sadece özel günlerde değil böyle sürekli takabileceğiniz bir set.
Pragmatik Merve yine iş başında.
Geçen hani şey sormuştum ya paranızı enflasyondan nasıl koruyorsunuz diye.
Instagram'dan sormuştum.
Çoğu kişi altına yatırım yaparak demiş.
E ben de yıllardır altındayım biliyorsunuz artık.
Altın yatırımcısını gerçekten hiç üzmüyor.
Altıntaş Online'da 5000'den fazla ürün çeşidi var.
Sektörde zaten yarım asırı devirmiş güvenilir bir mücevherat markası.
Ürünleri kullandığınız sürece ömür boyu garantisi var.
Tamiri bakımı ücretsiz yapılıyor.
Kişiye özel tasarımları da var.
Web sitesinden Altıntaş Online'den 16.30'a kadar vermiş olduğunuz siparişler anında sigortalı kargo ile gönderiliyor.
Açıklamaları bırakmış olduğum linkten altıntaşxosb koduyla indirimden hemen faydalanabilirsiniz.
Takılarınızı taktıkça beni hatırlayın.
Saadetlerin en büyüğüne aşkla erişen Sabahattin Ali, Aliye Hanım'la 16 Mayıs 1935'te nikah masasına oturuyor.
Ankara'ya yerleşiyorlar.
Ulus Işıklar'da Menekşe Apartmanı'nın çatı katına yerleşmişler.
Birbirlerine çok düşkün bir çift böyle ayrı kalmaya bile dayanamıyorlar.
Evlendikten iki sene sonra 1937'de bir kızları oluyor.
Adını Filiz koyuyorlar.
Hani bir kitap var ya canım Aliye ruhum Filiz diye.
Filiz onun kızı Profesör Filiz Ali Türkiye'nin en değerli isimlerinden.
Piyanist Mimar Sinan Üniversitesi'nde müzikoloji bölüm başkanlığı da yaptı.
Türkiye'de çok sesli batı müziğinin yaygınlaşmasına yönelik çalışmaları var.
Alanında pek çok ödülü var.
Babasına ait ne varsa günümüze ulaşmasına vesile oldu.
Ve Sabahattin Ali çocuğu olacağını öğrendiği zaman Almanca çocuk bakımı kitapları okumaya başlamış.
Ve Filiz Ali'ye o kadar güzel bakmış ki yani her şeyiyle ilgilenen bir babaymış.
Yemek listesine kadar hazırlarmış.
Ve Filiz hasta olduğu zaman o kadar panikliyormuş ki hemen doktoru çağırıyormuş.
Böyle elinden hiç derecesi düşmüyormuş.
Hatta bir gün doktor onun bu paniğinden dolayı böyle evdeki bütün dereceleri kırın demiş.
Hani artık bakmasın diye.
Evinin kapısına çocuk uyuyor zile basmayı bile yazmışlığı var.
Yani uyku düzeni bozulacak diye çok korkarmış.
Yakın arkadaşı Niyazi Berkes diyor ki Sabahattin Ali'nin babalığıyla alakalı.
Ben Sabahattin'in cinsinden babayı ondan sonra bir daha hiç görmedim demiş.
Öyle bir baba. Şimdi buraya kadar genel olarak hayatındaki en önemli insanları anlattım sizlere.
Annesini, babasını, kardeşlerini, eşini ve kızını.
Peki Sabahattin Ali nasıl bir çocuktu?
Biyografilerde biliyorsunuz.
en sevdiğim şey çocukluklarını anlatmak.
Sabahattin Ali'nin Üsküdar'da başlayan çocukluğu Çanakkale ve Edremit'te sıkıntılı bir biçimde geçiyor.
Annesinin ruhsal hastalığı, intihar teşebbüsleri, babasının cephe görevleri, sonra işsiz kalması ve pazarcılık yapması.
İşte o dönemde küçükken babasının işporta tezgahında çalışmış bir dönem Sabahattin Ali ve bir mektubunda da bundan bahsetmiş.
Demiş ki akşamüstere babam benim boynumdan işportayı çıkarır, yaşaran gözlerini göstermemek isteyerek benim küçücük yanaklarımı öperdi.
Ela gözlüğü, açık tenli, kumral, böyle dalgalı saçları olan bir çocukmuş Ali ve mahallede ona bu yüzden sabah yıldızı derlermiş.
Çok güzel bir çocukmuş. Biraz arkadaşlarından bahsedecek olursak zaten Kuyucaklı Yusuf'un baş kahramanı Yusuf, onun çocukluk arkadaşı Ali Demirel.
Hatta Kuyucaklı Yusuf da Yusuf'un başına gelenlerden dolayı spoiler vermek istemiyorum.
Çocukluk arkadaşı Ali Demirel'in Sabahattin Ali'ye böyle bir tavır aldığı söylenir.
Bir de çocukluk arkadaşı Ali Demirel hep onu korurmuş, kollarmış, zorbalık yapan çocuklara karşı.
Çünkü Sabahattin Ali böyle hani bir köşeye çekilip kitap okumak isteyen bir çocuk ama arkadaşlar hadi oynayalım falan diyor.
Sonra da zorbalık olunca arkadaşı koruyormuş onu.
O da ona hep derslerinde yardım ediyormuş.
Çünkü Sabahattin Ali okulun en başarılı öğrencisiymiş.
Bir de çocukken işte okuldan eve dönüyor bir gün.
Yolda yürürken bile kitap okumak gibi bir alışkanlığı var.
Bir gün yine öyle yürürken seksek oynayan kızların böyle farkında olmadan oyununu bozmuş, çizgilerini bozmuş.
Oyunu bozulan kızlardan biri de ona taş atmış sinirlenip.
O sırada annesi de camdaymış ve olanların hepsini görmüş.
Demiş ki al bu taşı sen de o kıza at demiş eline vermiş taşı.
Sonra pencereden böyle gizlice bakmış ne yapıyor diye.
Bir bakmış ki Sabahattin Ali böyle köşeyi döndüğü anda taşı yere bırakmış.
Sonra geri dönmüş annesi de o kadar kızmış ki neden demiş karşılık vermiyorsun neden sen de taş atmıyorsun.
Sabahattin Ali de annesine demiş ki onun da mı canı yansın anne.
Yani o kadar ince ruhlu bir insan küçükken bile belli zaten.
Bir gün babasının bir eri serçe yakalıyor eve getiriyor.
Kardeşi Fikret de hemen kafese koyuyor bu serçeyi ama...
Sabahattin Ali duramıyor hani o serçe o kafesteyken bir şekilde salıyor onları.
Okul hayatı da bu arada bu çok farklı şehirlerde devam ediyor.
Sürekli kesintiye uğraya uğraya işte Çanakkale, İzmir, Edremit, Balıkesir, İstanbul aksında gelip gidiyor.
Ve okulda öğretmen olmadığı zamanlar tahtaya çıkarmış Sabahattin Ali ve öğretmenlik yaparmış.
Zaten böyle bir hevesi varmış ve 1922'de Balıkesir öğretmen okuluna başlıyor.
Edebiyat hayatının tohumlarının atıldığı yerdir bu okul.
Ve öğretmenine aşık oluyor.
İlk aşkı öğretmeni.
Kendisinden 10 yaş büyük.
Ve okulda aldığı bir ceza nedeniyle mezuniyetine bir sene kala okul değiştiriyor.
İstanbul'a gidiyor. Buradan sonra da artık öğretmenlik mesleğine başlıyor.
İşte Yozgat Cumhuriyet İlkokulu'nda başlıyor.
1927 yılında.
Yozgat'ı hiç sevmemiş arkadaşlar.
Hep böyle bunaltılar içerisinde bahsediyor Yozgat'tan.
Hatta yat ve uyu, mefküreci, bedbin şiirlerini burada yazmıştır.
Bedbin şiirinde diyor ki.
Kimse baş çevirip de bakmayacak gebersem.
Bilmem gönül ne cevap verecek şöyle dersen.
Gayen ne manasız yaşayışta asersem.
Böyle paçavra gibi ömür sürüklenir mi demiş.
Bunu Yozgat da yazıyor.
Zaten 1928'de İstanbul'a geri dönüyor.
Ondan sonra da Almanya'ya gidiyor.
Marif vekaletinin sınavını kazanıyor ve Alman edebiyatıyla burada bayağı haşır neşir oluyor.
Çok mutlu günler yaşamış Almanya'da.
Bir mektubunda diyor ki benim diyor talebeliğimin en güzel tarafı Almanya'daki tahsil hayatımdır diyor.
Gerçekten biyografisini okurken o süreçte ne kadar mutlu olduğunu görüyorsunuz.
Almanya'ya trenle giderken o sırada işte bazı Türk öğrenciler var trende.
Melahat Togar isimli bir genç kızla tanışıyor.
Onunla da aralarında bir yakınlık olmuş.
Daha sonra mektuplaşmalara devam ediyor.
Hani Almanya'da sürekli görüşüyorlar.
Ama 1930'da Sabahattin Ali Almanya'dan geri dönmek zorunda kalıyor.
Daha doğrusu gönderiliyor. Nedeni de işte o zamanlar yakın arkadaşı daha sonra düşman oldular biliyorsunuz.
Nihalatsız'a bir mektup yazarak anlatıyor.
Mektubunda demiş ki Alman talebelerden biri ben geçerken işte bu parazit Türkleri buradan kovmalı diye sesleniyor Sabahattin Ali'ye.
O da dönüp diyor ki biz sizin hükümetinize hükümetimiz tarafından verilen parayla okuyoruz burada.
Biz parazit değiliz sözünü geri al diyor.
Alman öğrenci sözünü geri almayınca Sabahattin Ali de okkalı bir tokat atıyor.
Tabi okuldan atılıyor bu olaydan sonra memlekete geri gönderiliyor ilk trenle ve dönünce zaten Almancası çok iyi olduğu için Almanca öğretmenliğine atanıyor Aydın'a ve o süreçte toplumcu gerçekçi öyküler yazmaya
başlıyor ve öğrenciler üzerinde çok etkili bir öğretmen çok idealist.
Derken asılsız ihbarlar sebebiyle 1931 yılında tutuklanıyor Sabahattin Ali.
Olay da şu erkek öğrencilerin dolabından Türkiye Komünist Partisi'nin Kızıl Gazetesi çıkıyor ve öğrenciler sorguda Sabahattin Ali'nin propaganda yaptığını söylemişler.
İşte bu sebeple 3 ay hapis yatmıştır Aydın'da.
Hapiste yatarken de çevresini çok dikkatle gözlemlemiş.
Yani Anadolu insanını belki de ilk kez bu kadar yakından tanıma fırsatı bulmuş.
Bir de Sabahattin Ali zaten çok gözlemci bir adam.
İşte Almanya'ya gidiyor ya trenle her durakta ne gördüyse yollarda hepsini not etmiş.
Böyle bir özelliği var. Zaten fotoğraf da çekiyor.
Hani her şey bir kaydetme özelliği var.
Ya yazıyla ya fotoğrafla.
O yüzden hapiste yatarken de dediğim gibi çevresini gözlemliyor ve Kuyucaklı Yusuf'un temelleri burada atılmış diyebiliriz.
Bu arada filmi de var bu kitabın.
Kuyucaklı Yusuf'ta bir söz vardır.
Varlığı... Büyük boşlukları dolduracak mahiyette değildi fakat yokluğum müthişti cümlesi beni benden alır ve şöyle bir cümlede var.
Perişan bir haldeydim fakat içimde kendimden bile sakladığım bir ümit vardı.
Aslında daha çok yer var çizdiğim ama oralara girersek çıkamayız.
Sabahattin Ali hapisten çıktıktan sonra Konya'da artık Almanca öğretmenliğine başlıyor.
Hatta annesini ve kız kardeşini de yanına alıyor bu süreçte.
1932'nin sonlarına doğru 6-7 ay önce düzenlenen bir toplantıda güya Atatürk aleyhinde şiir okuduğu için tekrar tutuklanıyor.
Aslında olay şu şimdi Kuyucaklı Yusuf Yeni Anadolu diye bir gazete var.
Burada tefrika ediliyor ve okurlar tarafından çok seviliyor.
Gazete satışları baya baya artıyor.
Ama buna rağmen telifini ödemiyorlar Sabahattin Ali'nin.
O da tefrikayı 26.
sayıda bırakıyor sinirlenip.
Hani parasını ödemiyorlar sonuçta.
Bırakınca da bir husumet oluyor.
Derken Sabahattin Ali muallimler tasarruf sandığındaki usulsüzlükler hakkında bir yazı yazıyor.
Şikayette bulunuyor. Yani sen bana böyle yaparsan ben de sana böyle yaparım gibi bir şey.
Derken olaylar raydan çıkıyor ve Sabahattin Ali'ye Atatürk'e hakaret etti diye bir komplo kuruyorlar.
Sabahattin Ali'nin işte bir zaman önce gazeteye yayınlaması için bıraktığı bir şiir var.
Bu şiiri alıp değiştiriyorlar.
Bir öğretmen de diyor ki evet ya diyor bu şiiri şiirin adı memleketten haber bu arada.
Ben diyor 7-8 ay önce bir dost meclisinde Sabahattin Ali'den duymuştum.
Okumuştu bu şiiri diyor.
Ama bu şiiri Sabahattin Ali Almanya'da yazmış.
Yani Sivas'taki Vektarşı Hareketi için yazdığı bir şiir.
Ve içerisinde Atatürk, Gazi bunlar zaten geçmiyor.
Dediğim gibi şiir değiştirilmiş.
Ve Konya cezaevinde 5 ay yatıyor.
Ondan sonra Sinop cezaevine naklediliyor.
Ve toplam 14 ay yatıyor bu sebepten dolayı.
Ve hapse girdiği zaman Atatürk'e bir mektup yazıyor.
Ben böyle bir şey yapmadım.
Suçsuzum diyor. Bu mektubu Atatürk gördü mü bilmiyorum ama 14 ay yattığını biliyoruz Sabahattin Ali'nin ve cezaevi sürecinde memuriyetini bile silmişler.
Koğuştaki arkadaşların anlattığına göre Sabahattin Ali sürekli kitap okuyormuş.
Genelde Almanca kitaplar ve bir şeyler yazıp çiziyormuş.
Hapishanede Karadağ olarak anılan 3.
bölümün 2. katında denize bakan küçük koğuşta kalmış.
Hapisteyken çeviriler yapıyor.
Jack London'ın Demir Ökçesi'ni de burada çevirmeye başlamış.
Çok severim o kitabını. 29 Ekim 1933'te Cumhuriyet'in 10.
yılında af çıktıktan sonra Sabahattin Ali hapisten çıkıyor ve yeniden memur olabilmesi için bağlılığını ispatlaması isteniyor ondan.
O da Atatürk'e Benim Aşkım adlı bir şiir yazıyor.
Yani keşke hiç böyle şeyler yaşanmasaydı.
Neyse bu vahim olaya bir es vermek istiyorum.
Nukhet Duru'nun Eskisi Gibi adlı bir şarkısı var.
Hani seneler sürer her günüm yalnız gitmekten yorgunum.
Hani ben yine sana vurgunum diye bir parça var ya.
İşte onu The Weekend biliyorsunuz Of'un parçasında Nukhet Duru'nun sesini kullandı.
Aslında bu şarkının sözleri yani bu şiir Sabahattin Ali'nin şiiridir.
Sözleri ona aittir.
Seneler sürer her günüm yalnız gitmekten yorgunum.
Zannetme sana dargınım ben yine sana vurgunum.
Çok seviyorum bu parçayı.
Neyse Sabahattin Ali hapisten çıktıktan bir süre sonra evlenmek istiyor ve dediğim gibi çok yakın bir arkadaşı olan Ayşe Sıtkı İlhan'la aslında en başta evlilik düşünüyor.
Zaten hapisteyken sürekli mektuplaşıyorlar.
Neden evlenmek istediğini de Ayşe Sıtkı İlhan'a yazdığı bir mektupta şöyle açıklamış.
Birisi sorarsa niçin evleniyorsun derse ona vereceğim cevap şudur.
Çalışabilmek için ben kendi kendimi her hususta idare edemiyorum.
Halbuki muhakkak muntazam ve ölçülü bir hayata muhtacım.
Ancak bu şekilde faydalı işler çıkarabilirim.
Bu serserilikte şiir ve hikayeden başka hiçbir şey yazamıyorum.
Ve hatta bunlar da istediğim ve yapabileceğim miktar ve kıymet de değil.
Yani Sabahattin Ali düzen istediği için evlenmek istiyor biraz ve 1933'te sevgili eşi Aliye Hanım'la evleniyor ve Ankara'ya geliyorlar.
Ankara zaten o zaman pek çok edebiyatçıyı ağırlayan bir şehir.
Askerliğini de evlendikten sonra yapıyor.
1937 yılının Mayıs'ında İstanbul'da ve Eskişehir'de yapmış.
Kızı Filiz babası askerdeyken doğuyor ve 2.
Dünya Savaşı patladıktan sonra yine askerlik vazifesine çağrılıyor Sabahattin Ali.
Hatta askerde yanında arkadaşları var.
Pertev Naili Boratav, Bedri Rahmi Eyüboğlu.
Bedri Rahmi deyince de aklıma hemen Karadutum, Çatalkaram, Çingenem, Nartanem, Nurtanem, Birtanem bu şiiri geliyor.
Onlar boğazın savunulmasında görev almışlar.
Çadırda kalıyorlar ve çadırda kalırken Sabahattin Ali zaten bir sakatlık geçirmiş.
O sakat koluyla...
Kürk mantolu Madonna'yı yazmaya başlıyor.
Düşünün yani öyle bir atmosferdi.
Bu arada böyle işte tek tek yıl yıl onu yaptı, bunu yaptı, şunu yaptı, bu şekilde anlatmak istemiyorum.
Kendimce önemli gördüğüm yerlere değiniyorum.
Sanki karşımdaymışsınız gibi arkadaşıma anlatıyormuşum gibi.
Hatta geçen edebiyatçı bir arkadaşımla bu konuyu konuştuk, tartıştık.
İşte Nihal Hatsız'la Sabahattin Ali olaylarını.
Ruh Adam kitabına da değindik.
Ne kitaptı ama diye. Şimdi kısaca olay şu Sabahattin Ali Almanya'ya gittikten sonra fikirleri değişiyor.
Giderken Nihalatsız gibi Türkçü ama tabii ki onun kadar uçlarda değil ama döndükten sonra sosyalist olarak dönüyor.
Olabilir insanların fikirleri değişebilir bence saygı duymalıyız.
Nihalatsız da işte o Konya cezaevindeyken ona bir mektup yazıyor.
Çok ağır bir mektup diyor ki sen bir zamanlar...
Adam akıllı, milliyetperverdin.
Birkaç salak senin fikrini nasıl çeldiyse şu zıkkıma meylettin anlamıyorum.
Senin hiçbir zaman komünist olamayacağını biliyorum.
Fakat biraz üzerine iradeni takın.
Sana hiçbir zaman benim gibi şovan, işte nasyonalist, faşist, militarist ol demem.
Fakat artık çocukça hareketlerinden de vazgeçmeni tavsiye edebilirim.
Demiş Nihal Atsız. 1940'lara kadar böyle aralıklı bir şekilde yazışmaya devam ediyorlar.
Ama Sabahattin Ali içimizdeki şeytan kitabını yayınladıktan sonra ipler kopuyor.
Ondan sonra düşman oluyorlar.
Çünkü oradaki Nihat karakteri Nihal Atsız aslında.
Yani bu kitap milliyetçi grupları çok kızdırıyor.
Çünkü üniversiteyi yakından tanıyan bu gruplar roman kahramanlarının gerçek kişilerden alındığını söylüyor.
Profesör Hikmet'in, tarihçi Mükrim'in Halil, işte Muharir İsmet Şerif'in P.
Yağmiz Safa ve adı söylenmeyen o tatar suratlı adamın da Profesör Zeki Velidi Togan olduğu düşünülüyor veya Abdülkadir İnan.
Ama bunlar Nihal Atsız'ın iddiaları.
Sabahattin Ali'nin işte Türkçülüğü, Turancılığı, Milliyetçiliği baltalamak istediğini düşünüyor Nihal Atsız.
Sonra hızını alamıyor ve içimizdeki şeytan kitabına karşılık olarak o da gidip içimizdeki şeytanlar diye bir broşür bastırıyor ve bu broşürde Sabahattin Ali'ye çok ağır hakaretler var.
Şöyle söylemiş Kirye Sabahattin'a ki o da ne Merve Sabahattin Ali'nin Rum kökenli olduğundan dem vurmuş burada.
Fikirlerine ve irfanına göre yoldaş Sabahattin Aliyev sen Kanı bozuk oflu, Rum dönmesi ve Marx'ın fikri veledi yazıyor bu broşürde.
Hatta Sabahattin Ali'yi ciddi ciddi kılıçlı düelloya bile davet etmiş.
Diyor ki sana gayet samimi ve erkekçe bir teklifim var.
Sen yedek subay olduğun için süngü kullanmasını bilmiş olman icap eder.
Bu davayı kökünden halledebilmek için benimle şehirlerden çok uzak bir yerde süngü ve kılıçla bir ölüm dirim çarpışmasını göze alacak kadar yüreğin var mı yazmış.
Sonra Sabahattin Ali tabii onu mahkemeye veriyor.
Hakaret davası da açmış.
Duruşmada o kadar yüksek bir tansiyon var ki.
Bu arada işte o mahkemeye kadar atsız küfür mektupları yazıyor sürekli.
Ali işte vatan hainiyle suçluyor.
Küfür kıyamet ve o sıralarda Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ile Sabahattin Ali zaten.
çok yakınlar ve aynı görüşteler.
Onun desteği ile hani sol görüşlü aydınların devlet kadrolarına yerleştiğini söylüyor.
Yani arkadaşlar aslında bir tarafta solcular bir tarafta da sağcılar var.
Kısaca olay bu. Milliyetçilikte çok yükselen bir trend o zaman ve mahkemede işte duruşma esnasında milliyetçi bir öğrenci maalesef Sabahattin Ali'ye saldırıyor.
Olaylar çığırından çıkıyor.
Dava 3 Mayıs'a erteleniyor.
3 Mayıs günü de mahkemeye sağcılar alınmıyor.
Onlar da gidiyor ulusla eylem yapıyorlar.
Sabahattin Ali'nin kitaplarını yakıyorlar.
İşte kahrolsun komünistler çok yaşa baş bu diyerek böyle nidalar atılıyor.
Dava sonunda da Nihal Atsız 4 ay hapis cezasına ve para cezasına çarptırılıyor.
Ama cezası erteleniyor.
Daha sonra tutuklanıyor. Sabahattin Ali de tutuklanıp 12 gün yatıyor bu arada.
Yani anlayacağınız eski yoldaşlar düşman oldu.
Bu davanın avukatı diyor ki bu dava iki şahsın değil iki inancın çarpışmasıdır.
Bence de tam olarak böyle.
Şimdi onu bekleyen acı sona gitmeden önce onu biraz daha böyle yakından tanıyalım istiyorum.
Sabahattin Ali deyince benim aklıma hep böyle gülen aydınlık yüzlü kır saçlı işte gözlükleri olan işte şık giyimli piposu olan bir adam geliyor.
Eminim sizin de aklınıza geliyor fotoğraflardan dolayı bu.
Cidden giyimine çok özen gösterirmiş.
Hatta üstüne başına çok para harcamakla eleştirirlermiş onu.
Halbuki çok ucuz kumaşlar alıp kendisi diktiriyormuş.
Gözleri ileri derecede bozukmuş miyop.
Saçlarına ilk ak 19 yaşında düşmüş.
Hatta hemen o beyazı görür görmez gidip beyaz saçlarına şiir yazmış.
Demiş ki inmiş sırtına ömrün insafsız bir kırbacı.
Gördüm başımda bugün beyazlaşan ilk saçı.
Bir de bir takıntısı varmış böyle birisi konuşurken hani olur da diksiyon hatası yaparsa hemen onu düzeltme gereği hissedermiş.
Bu yüzden diyor karımla bile ağız tadıyla böyle bir kavga edemedim demiş.
Ve o konuşurken herkes böyle ağzı açık dinlermiş gerçekten çünkü çok iyi bir konuşmacı olduğunu söylüyorlar.
Hafif de böyle peltekmiş ama bir şey anlatırken hani öğretmenlik esnasında o kayboluyormuş.
Bir de öğrencilik zamanında yatakhane arkadaşlarının gürültüsünden usanıp sabaha karşı 4-5 gibi kalemini kağıdına alıp okulun çatısına çıkarmış.
Orada yazı yazıp kitap okurmuş o sessizlikte.
Bir de çok komikmiş yani bütün arkadaşları bunu söylüyor.
İnanılmaz iyi bir taklit yeteneği olduğunu söylüyorlar Sabahattin Ali'nin.
Ve en büyük meraklarından biri de fotoğraf.
Makinesinin yanından ayırmıyormuş öyle düşünün.
Hatta ödül de almış çektiği fotoğraflarla.
Kitap sevgisini zaten anlatmama gerek yok ama şöyle söyleyeyim.
Kitaplarının sayfalarını böyle açıp açıp severmiş.
Öyle bir sevgi. Ve kitaplarını ödünç vermekten nefret edermiş.
Verince de verdiği tarihi hemen bir yere not edermiş.
İyi fikir. Kitaplarının çizilmesine işte kıvrılmasına asla tahammül edemiyormuş.
Hatta bir kere bir kitabını arkadaşı kırmızı kalemle falan çizmiş böyle notlar almış.
Olay çıkmış. Hatta arkadaşı onun kitabını bir arkadaşına veriyor.
O da bunu öğreniyor. Gidip arkadaşının evini basıyor.
Sen benim kitabımı nasıl bir arkadaşına verirsin?
O arkadaşın da nasıl kitabımı bu hale getirir diye.
Bayağı böyle uğraşmış onları silmeye.
Başarmış da yani. Benim kitaplarımı görse muhtemelen baygınlık geçirirdi.
Bir de mektuplaşmayı çok seviyor.
Canım Ali'ye Ruhum Filiz'de yayınlanan mektuplarından zaten onun hayatını, duygularını daha net görebiliyorsunuz.
Nasıl bir baba, nasıl bir eş olduğunu.
Orada diyor ki etrafın seni sıktığı zaman kitap oku.
Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim.
Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş olmuştu demiş.
Ya bir de demiş ki eşine yazdığı bir mektupta gözlerimi kapadığım zaman senin hayalini görüyorum diyorsun.
Ah Aliye ben gözlerim açıkken bile hep seni görüyorum yazmış.
Çok romantik. Bir de Sabahattin Ali deyince ilk aklımıza gelen yeşil mürekkep.
Çünkü yeşil rengini ve yeşil mürekkepli kalemle yazmayı çok seviyor.
En büyük tutkularından biri. Ve yine çok merak edilen konulardan biri.
Nahit Gelenbevi. Tabii ki oraya geleceğiz.
Ona olan aşkı. Sabahattin Ali'nin ilk büyük aşkı diyebiliriz.
Yozgat'a gitmeden önce tanıştığı ve çok aşık olduğu bir kadın.
Nahit Gelenbevi Orhan Veli'nin de büyük aşkıdır biliyorsunuz.
İşte Can Yücel, Turgut Uyar, Cemal Süreyya, Edip Cansever.
Cip Fazıl Kısakürek gibi şairlerle de yakın dostluk kurmuş bir isim.
Edebiyat fakültesi mezunu bir öğretmen.
Orhan Veli'nin aşk mektuplarından tanıyoruz Nahit Hanım'ı.
Nahit gelen bebi için Rönesans gibi kadın derler.
Cumhuriyet gibi kadın.
Böyle benzetmeler yapmış şairler.
O olmasaydı eminim pek çok şiir olmazdı.
Orhan Veli'nin hiçbirine bağlanmadım.
Ona bağlandığım kadar dediği kadındır.
Sabahattin Ali'nin de ilk büyük aşkıdır.
Ona Yozgat'tayken çok mektup yazıyor ama aşkına karşılık alamamış maalesef.
Hatta onun da bir şiiri vardır ona.
Beni en güzel günümde sebepsiz bir kedar alır.
Bütün ömrümün beynimde acı bir tortusu kalır demiş Sabahattin Ali.
Bir de şu şiir. Neticesiz bir aşka verdim gençliğimi.
Ne ufak bir temayül ne de bir iltifat gördüm.
Önünde yalvararak söylerken sevdiğimi.
Gözlerinde yüzüme inen bir tokat gördüm yazmıştır.
Peki Merve Sezen Aksu'dan dinlediğimiz çocuklar gibi şarkısını kime yazdı Sabahattin Ali?
Başımı göğsüne sakla sevgilim, güzel saçlarında dolaşsın elim, bir gün ağlayalım, bir gün gülelim, sevişen yaramaz çocuklar gibi.
Bu şiiri de 1931 yılında Konya'da öğretmenlik yaparken aşık olduğu öğrencisi Melahat Muhtar'a yazdığı söyleniyor.
Ama onunla evlenme isteği Melahat Hanım'ın babası tarafından geri çevrilmiştir.
Şimdi biraz da romanlarından bahsetmek istiyorum.
En çok merak edilen roman tabii ki Kürk Mantolu Madonna.
Sanırım yani onun kim olduğunu merak ediyorsunuz.
Yani bu konuda aslında ortaya pek çok iddia atıldı.
Bir arkadaşı diyor ki eskiden Taksim'de Camlı Köşk diye bir yer vardı.
Orada bir Macar orkestrası vardı.
Orkestra kadınlardan kuruluydu ve Sabahattin bu kadınlardan biriyle arkadaş oldu.
Kadın gri renkte bir kürk giyerdi.
Sarışın adı da Lili'ydi.
Çok da iyi keman çalardı.
Sanırım Kürk Mantolu Madonna oydu demiş.
Bu beyefendinin bahsettiği kişi Ferdit Stadler'in eşi Lil Stadler olduğu düşünülüyor.
Sabahattin Ali'nin Almanya'da birlikte okuduğu arkadaşı Melahat Togar'da benzer şeyler söylemiş.
İstanbul'a bir Macar orkestrası gelmişti.
İşte toplulukta bir Yahudi kadın kemancı vardı.
Sabahattin Ali onunla ilişki kurmuştu.
Kürk Mantolu Madonna'nın kahramanının o kadın olduğunu bana sonradan açıkladı demiş.
Bir başka ihtimaldi hani işte Konya'da öğretmenlik yaptığı sırada aşık olduğu birinden bahsettim ya Melahat Muhtar.
O da olabilir diyorlar.
Çünkü onu uzun bir süre unutamamış, aklından atamamış.
Bence değil. Bana sorarsanız Almanya'da tanıştığı bir kadın Kürk Mantolu Madonna neden böyle düşünüyorum?
Çünkü cezaevinden yazdığı bir mektup var Ayşe Sıtkı İlhan'a.
Burada demiş ki Almanya'da Fräulein Puder isminde bir hatuna ziyadesiyle aşıktım demiş.
O zamanlarda ise Berlin'de şu meşhur deli şarkıcı filmi oynamıştı ve oradaki Johnny Boy şarkısı herkesin ağzındaydı.
Şimdi bunu mırıldanınca sisli ve yağmurlu teşrini evvel günlerinde 28 ile bu arada kadına 28 diyorlar Kürk Mantolu Madonna'ya hatta kitabın adı da 28 olacakmış sonra değişmiş müzelere
veya sinemaya gidişim aklıma gelir.
Yolda mütemadiyen kızcağızın yüzüne dalar önümü göremezdim.
O da hafif bir tebessümle başını bana doğru çevirerek bu salaklığımı mazur gördüğümü anlatmak isterdi.
Aşık olduğum kimseler arasında bana bu kadın kadar iyi muamele edeni olmamıştır.
parmağının ucunu bile koklatmadığı halde beni hiç kırmaz, aramızda genişlemeyen ve daralmayan muayyen bir mesafe muhafaza etmesini gayet iyi bilirdi demiş mektubunda daha ne
desin. Kürk Mantolu Madonna kitabı da yani keşke hiç okumasaydım da tekrar okusaydım dediğim kitaplardan aynı zevkle okumak istediklerimden yaşattığı hisler yani dün gibi kalbimde.
Bu arada yazıldığı dönem arkadaşları tarafından beğenilmiyor Kürk Mantolu Madonna çok fazla.
Hızla romantik ve anlamsız bulmuşlar.
Ama daha sonra 20 ülkede yayınlandı ve çevrildi.
Milyonlarca satmış bir kitap.
Ama benim favorim Kuyucaklı Yusuf.
Yani o da 1937 yılında mahkeme kararıyla toplatıldı.
Halkı aile ve askerlikten soğutuyor diye.
Yani yazdığı zaten pek çok şiir beslenendi biliyorsunuz.
Göklerde Kartal Gibiydim, Volkan Konak, Geçmiyor Günler, Ahmet Kaya, Zülfü Livaneli'nin Leylim Ley, Çocuklar Gibi, Sezen Aksu, Melankoli, Nükhet Duru, Aldırma Gönül, Edip Akbayram
gibi gibi gibi. Çok da aşık olan bir adam Sabahattin Ali bir mektubunda yine Ayşe Hanım'a yazdığı bir mektup diyor ki Bende aşk mıknatisiyet gibi bir şey.
Daima mevcut. Yalnız mıknatıza yapışan cisimler değişiyor demiş.
Yani birazcık çapkın.
Sabahattin Ali şiirden yazarlığa geçiyor.
Hani net bir geçiş yapmasını sağlayan isimlerden biri de Nazım Hikmet'tir.
Nazım Hikmet beğeniyor Ali'nin yazılarını.
Bu gençte ışık var diyor onu gördükten sonra.
Onun ilk yazısını okuduktan sonra.
Ve Sabahattin Ali toplumcu gerçekçi bir yazar biliyorsunuz.
Nazım Hikmet de öyledir. İşte Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Fakir Baykurt bunlar benim çok...
sevdiğim yazarlar. Yani okurken en keyif aldığım yazarlar.
Toplumcu gerçekçiler. Zaten Sabahattin Ali'nin kitaplarını bu kadar sevme sebebimi daha önce bahsetmiştim.
18 kitap 18 yazar bölümünde.
İnsan psikolojisini o kadar iyi tahlil ediyor ki ve çok derin çok ruha dokunan bir yanı var yazdıklarının.
Bir de o karakterlerle ben sanki gerçekten oradayım.
Aynı masadayız. Oturuyoruz.
Aynı duyguları hissediyoruz.
Yani duygudaş yapıyor beni o okuduğum insanlarla.
O çok hoşuma gidiyor. Çok da zor bir şeydir o kitap.
Tabını içerisine sokmak. Okuyucuyu.
Yavaş yavaş sona gidiyoruz artık.
Sabahattin Ali Nihalatsız'da olan o davasından sonra memuriyetten uzaklaştırılıyor.
Ne yapacak artık? Hani gazetecilik yapayım diyor.
İstanbul'a gidiyor. Daha sonra çalıştığı gazete sıkıntıya düşüyor.
Tan Gazetesi saldırıları oluyor.
O da işsiz kalıyor o dönem.
1947'ye kadar Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'la birlikte Marco Paşa dergisini bilirsiniz.
Orada yazmaya başlıyor. Türk basın tarihinin en yüksek tirajlı yayınlarından siyasi bir mizah dergisidir.
adındaki paşa da İsmet Paşa'ya gönderme yapıyor diye kapatılmıştır.
Bir sürü isim alıyor. Sürekli isim değiştiriyor.
Halbuki bence deyimlerin hikayelerinde size Marco Paşa'nın hikayesini anlatmıştım hatırlarsanız.
Derdini git Marco Paşa'ya anlat olayı.
Bana o gibi gelmişti bilmiyorum.
Bu derginin baş yazarı da Sabahattin Ali ve dolayısıyla sürekli gözaltına alınıyor.
1948'de cezaevine giriyor.
3 ay sonra çıkıyor.
Çıktıktan sonra işsiz kalıyor ve artık hiçbir gazete hiçbir dergi onunla çalışmak istemiyor.
Korkuyorlar çünkü. O da son çare olarak yurt dışına gitmeyi planlıyor.
Pasaport için müracaat ediyor fakat reddediliyor.
Yasal yolla gidemeyeceğini anladığı için.
Kaçak olarak gitmeyi planlıyor ve kendisini Bulgaristan üzerinden Avrupa'ya geçirecek kişi yani bunu geçirmeyi vaat eden kişiyle anlaşarak yola çıkıyorlar.
Sınırı geçtikten sonra beraber yolculuk yaptığı şahıs tarafından milliyetçi gerekçeler sebebiyle maalesef öldürülüyor vahşi bir şekilde.
Milli duygularım tahrik oldu diyor öldüren kişi ifadesinde.
Naşra'da bir çoban tarafından ormanlık bir alanda bulunuyor maalesef 16 Haziran 1948'de.
Kimliğini bile tespit edememişler.
O günün gazetelerine bir göz atarsınız daha sonra olaylarla ilgili.
Hala tam net olarak bir açıklığa kavuşmuş değil.
Buraları gerçekten anlatmak bile istemiyorum.
Çok üzgünüm. O zaman bu podcastımı onun kürt mantolu madonnasından en sevdiğim şu cümlelerle kapatmak istiyorum.
Tesadüf seni önüme çıkartmasaydı gene aynı şekilde fakat her şeyden habersiz yaşayıp gidecektim.
Sen bana dünyada başka türlü bir hayatında mevcut olduğunu, Benim de bir ruhum bulunduğunu öğrettin demiş Sabahattin Ali.
Aynısını ben de onun için düşünüyorum.
Bu dünyadan çok güzel bir insan geçti Sabahattin Ali.
Onu buradan sevgi, saygı ve özlemle anıyorum.
Bu bölüm destekçimiz Altıntas Online'ın birbirinden güzel ürünlerini incelemek isterseniz açıklamalara bırakmış olduğum linke tıklamanız yeterli.
Sitedeki %20 indirme ek, bizim de %10 indirimimiz var.
Bize özel indirim kodumuz altıntasxosb zaten açıklamalarda bulacaksınız bu kodu.
Bu cuma ve bu cumartesi yeni bölümler gelecek.
Beni her nereden dinliyorsanız şu anda takip etmeyi ve bildirimlerinizi açmayı unutmayın.
Beni Instagram'da takip etmek isterseniz de açıklamalara bir adres bırakıyorum.
Merve biz de buradayız ve seni dinliyoruz demek isteyenler bana bu adresten ulaşabilir.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
