
Philips LatteGo 5400 Serisi Hakkında detaylı bilgi almak için:
https://www.philips.com.tr/c-p/EP5447_90/philips-5400-series-tam-otomatik-espresso-makineleri
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Farkındalık Defteri: https://www.podcastbpt.com/ortamlarda-satilacak-bilgi*
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Patreon'dan destek olmak için: www.patreon.com/osbpatreon
*Bu bölüm "Philips" hakkında reklam içerir*
Transkript
Herkese merhaba.
Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Hatırlarsanız geçenlerde kahve içmek size ne hissettiriyor arkadaşlar diye sormuştum.
Gelen cevapların çoğu şöyleydi.
Huzur. Mutluluk ve terapi gibi dediniz.
Ben de geçen hafta zaten size huzurla ilgili bir bölüm çekmiştim.
Kahve sohbeti yapmıştık.
O bölümü çok sevmişsiniz ve genelde Instagram'dan gelen mesajlar şöyleydi.
Merve sanki karşımdaydın kahve içtik sohbet ettik çok keyifliydi dediniz.
Şimdi yine kahvelerinizi koyun arkanıza yaslanın.
Çünkü yine sohbet edeceğiz ama bu sefer sizi biraz içinize döndüreceğim.
Kendi kendinize terapi yapacağınız bir bölüm olacak bu.
Bugün size geçenlerde önerdiğim bir belgesel vardı hatırlıyorsanız.
Psikiyatr Phil Stotts'ın belgeseli.
Bundan bahsedeceğim. Neden?
Çünkü şunu fark ettim.
Bu aralar buluştuğum her arkadaşıma buradaki terapi yöntemlerinden bahsederken buluyorum kendimi.
Yani ruhuma işlemiş belli ki.
Size de iyi geleceğini biliyorum.
Merve takipçisini tanır arkadaşlar.
Bu bölümü biraz da kendim için kaydediyorum.
Tıpkı hayatı sorgulatan sorular bölümü.
Ömrüm gibi olacak. Ne zaman başım sıkışsa gerçekten açıp dinleyeceğim bir bölüm yapmayı planlıyordum.
O da bunlardan birisi. Bu arada farkındalık defterimde sizler için 100 belgesel önermiştim.
Bunu da eklemeyi çok isterdim ama maalesef sonradan izlemiş oldum.
Artık kendiniz eklersiniz.
O zaman ne zaman başınız sıkışsa açıp dinleyeceğiniz bölümlerden biri bu.
Hadi başlayalım. Şimdi Dr.
Phil Stutz kim? New York'ta ünlü bir psikiyatr ve onu diğerlerinden ayıran şey şu hastalarına yardım etmek ve onları gerçek potansiyellerine ulaştırabilmek için aletler adını verdiği bir yöntem
kullanıyor. Yani size balık vermiyor arkadaşlar balık tutmayı öğretiyor.
Kendinizi anlamanız için size yardım ediyor.
Phil zaten Jonah Hill'in de terapisti ünlü oyuncu ve yönetmen.
Zaten belgeseli çeken de o ve aralarında inanılmaz samimi bir sohbet var ya terapiden ziyade gerçekten böyle kahvesini almış sohbet.
Fetheden iki arkadaş gibi geldi bana.
Ve en etkilendiğim şey de Phil bir psikiyatr olmasına rağmen onun da hayatla başı dertte.
Hala mücadeleler veriyor.
Kendisiyle çözmeye çalıştığı açmazları var.
Bunları çok güzel bir şekilde gösteriyor.
Ya ben aslında bu samimiyeti çok seviyorum.
Çünkü bence çoğumuzun kafasında şöyle bir şey var.
Abi bu psikologların hiç derdi tasası yoktur.
Onlar zaten her şeyi kafalarında psikolojilerinde halletmiştir diye düşünüyoruz.
Ama geçen psikiyatr Gülcan Özer'i izliyordum.
Ebeveynlikle ilgili kendi açmazlarını anlatıyordu ve o kadar hoşuma gitti ki.
Hatta sonra bu belgeseli klinik psikolog Şeniz Ünal'a dağıttım.
Hocam dedim böyle bir belgesel varmış siz ne düşünüyorsunuz?
Hani onun da fikrini almak istedim.
O da dedi ki evet biz psikologlar hala kendimiz üzerinde çalışıyoruz.
Bu bitmeyen bir süreçtir dedi.
Çok hoşuma gitti. Ve aklıma o anda Irvin Yalom geldi.
Biliyorsunuz çok sevdiği bir eşi vardı.
65 sene evli kaldılar Merlin Yalom'la.
O da feminist bir yazar ve aynı zamanda profesör.
Merlin Yalom'a kanser teşhisi konuldu ve onun arkasından tuttuğu bir yaz süreci var Irvin Yalom'un ve belki de hayatının en zorlu deneyimini bizlere aktarıyor ve bunu aktarırken O
insani yönünü görebilmek yani o psikiyatr kimliğinden çıkıp bizim tarafımıza geçmesi.
Ben bunu çok seviyorum işte bunu çok samimi buluyorum.
Çünkü yani ölüm karşısında hepimizin hissettiği korku, inkar, kabul etmemek süreci, acılar bunlar çok duygu dolu anlar.
Ve bunu o kimliğinden sıyrılarak sana tüm samimiyetiyle geçirmesi sanırım filistatsız sevme sebebim de bu.
Hadi o zaman başlayalım. Bugün kendi hayatımızı nasıl iyileştirebiliriz bunu konuşacağız ve Dr.
Philly'in gereçlerini tek tek anlatmaya çalışacağım size her detayıyla.
Bu arada başlamadan şunu da söyleyeyim.
John'a Philly bir yerde şey diyordu.
Birine para ödüyorsun abi ve bütün sorunlarını ona saklıyorsun ve o sadece seni dinliyor.
Oysa aptal arkadaşların sana tavsiye veriyor.
Sen istemeden de veriyorlar.
Oysa sen arkadaşların dinlesin, terapiste tavsiye versin istiyorsun.
İşte bu bölüm öyle bir bölüm.
Fizistats'ın tavsiyelerini dinleyeceğiz.
Şimdi dediğim gibi gereçler adını verdiği kendine ait görsel çizimleri var Phil Stotts'ın.
Bunları danışanlarına veriyor.
Neden? Çünkü hayatlarını daha hızlı bir şekilde nasıl iyileştirebilirler?
Bunu amaçlıyor. Şimdi bu gereçleri sizlere tek tek tanıtmak istiyorum.
Birinci gereç hayat enerjisi.
Bu Phil Stotts'ın danışanlarına çalıştırdığı ilk şeymiş.
Hayatını değiştirebilecek anlık bir şey hayat enerjisi.
Bu yolunu ve yönünü kaybedenlere gelsin.
Hani bazen şöyle diyoruz ya hayattaki amacımı, hayatta yapmam gereken şeyi bir bulsam.
Ah bir bulsam onu çok iyi olurum dediğimiz şey var ya.
Yapman gereken şeyi.
Hayat amacını bilmemek gerçekten çok zor.
İnsanı depresyona sokan yokuşlu bir yol bu.
İşte bu noktada olanlar varsa aramızda...
İlk gereç hayat enerjisi arkadaşlar.
Hayatınla ne yapman gerektiğini bilmiyorsan kim olduğunu öğrenmenin tek yolu.
Bu arada kendini bil diye bir bölüm yapmıştım.
O bölümü de dinleyebilirsiniz.
O zaman bu hayat enerjisi, bu gereç tüm kaybolmuşlara gelsin.
Şimdi hayat enerjisini arkadaşlar bir piramit gibi düşünün.
Bu piramidin üç kademesi var.
En alt kademe fiziksel bedenimizle ilişkili body kısmı.
Piramidin orta kademesi insanlarla olan ilişkimiz people diyor buna.
En üst kademeye de yourself demiş.
Yani en önemli kısım burası.
Yani kendimizle olan ilişkimiz piramidin tepesi.
Peki biz bu piramidi nasıl uygulayacağız?
Şöyle en alt kademede fiziksel bedenimiz var dedim.
Yani önce fiziksel bedenimizi iyi çalıştırmalıyız.
Egzersiz yapmalıyız.
Kısa bir yürüyüş bile olur.
Yani bedenini harekete geçir diyor.
Egzersiz deyince öyle çok büyük olaylar canlandırmayın hemen kafanızda.
Bir de bizde genelde şöyle bir kafa var bence.
Psikolojim bir düzelsin ondan sonra spora başlayacağım.
Hayır işte hemen başlamamız gerekiyormuş.
Hatta benim çok sevdiğim bir arkadaşım var.
Spor sayesinde depresyonunu düzeltti.
Hatta düzeltmekle kalmadı.
Vücutçu yalvaç oldu.
Hatta geçen dedim ki seni dedim 14.
yumurtaya geldiğinde durduran şey ne oldu?
Dedi ki bana resmen hayatım yoluna girdi spora başladıktan sonra.
Gençleştim resmen bu kadar mı fark eder?
Tabii ki arkadaşlar yapabiliyorsanız en iyisini yapın.
Ama yarım saat bile olsa bedeninizi hareket ettirin diyor.
Sanki bana diyor. Gerçekten ben bir ara o kadar güzel spor yapıyordum ki şu aralar yapamıyorum.
İşlerden ötürü. Bu bir bahane değil.
Bence bahane olmamalı. Tekrar başlayacağım.
Şöyle ki gerçekten bedenimize iyi baktığımız zaman zaten hayat enerjimiz gerçekten yükseliyor.
Hatta tam burada Zona çok güzel bir şey söyledi.
Küçükken dedi keşke bana akıl sağlığım için...
Ebeveynlere sesleniyorum.
Gerçekten düzenli spor yapan insanlara bakın.
Depresyon yalnız. Depresyon.
Depresyona o kadar az rastlanıyor ki.
Neden? Çünkü vücutları sürekli dopamin, endorfin salgılıyor.
Bunlar mutlulukla alakalı hormonlar.
Sürekli aktive onlar da.
Yani en tipik sorun...
Egzersiz eksikliği diyor, fill stats.
Diğeri de beslenme ve bir diğeri de uyku zaten.
Bunların bizim daha iyi hissetmemize olan katkısı %85 desem eminim şaşırırsınız.
Ben de duyunca şaşırdım. İyi beslenme, kaliteli uyku ve egzersiz bu üçünün etkisi paha biçilemez diyor.
Zaten farkındalık defterinin en başında bunlar var dikkat ettiyseniz.
Bu üçlü komboyu bir deneyin derim.
Gelelim ikinci kademeye insanlarla olan.
ilişkimiz piramidin orta kısmı insanlar depresyona girdikleri zaman ilişkilerini koparıp atmazlar diyor fil burada çok hoşuma giden bir şey söyledi yani bence depresyon daha iyi tanımlanamazdı
diye düşünüyorum depresyonda olan kişiler ufukta gözden kaybolan bir gemi gibi hayatlarından yavaş yavaş uzaklaşmaya başlarlar dedi Ama bu noktada insanlarla
olan ilişkileri de hani böyle dağa çıkarken çiviyi çakarsın o tutamak gibi olur ya sana.
İşte ilişkiler kendini hayata o dağda tutamak gibi dedik ya geri çekmeni sağlayan o tutamaklardır.
İnsanlarla olan ilişkimiz bizi bir şekilde hayata bağlar.
Ya ben insanlarla işte ilişki kurmak istemiyorum.
Yok abicim öyle bir dünya mecbursun.
Birbirimize mecburuz.
Bunu anlamamız gerekiyor bence.
Gelelim piramidin en üst katmanına.
Kendinle olan ilişkin en önemli kısım bu.
Yourself. Yani kendinden kastı da şu.
Bilinçaltımız. Bilinçaltınla ilişki kurman gerekiyor diyor Phil Stutz.
Kuralım Merveciğim ama nasıl?
Yazın diyor abi. Nasıl yazacağım ben?
Yazar değilim ki ya demeyin.
Dökün içinizi. Çünkü yazma eylemi gerçekten bir ayna gibi.
Bilinçaltınızda ne varsa onları kağıda yansıttığınızı göreceksiniz bir noktadan sonra.
Ve günlük şeklinde yazarsanız da babanız yakalarsa.
Yakın abi. Bildiğinizi bilmediğiniz şeylerin.
açığa çıktığını göreceksiniz bunu bir deneyin arkadaşlar yazmak kadar rahatlatan basit masrafsız bir eylem daha bilmiyorum diyecektim bir de okumak var tabi okumak artık biraz masraflı oldu ama Bununla
ilgili de 1986'da bir çalışma yapılmış.
Deney grubundaki katılımcılara yaşadıkları bir travma hakkında, kontrol grubundakilere de yüzeysel bir konu hakkında 4 gün boyunca 15 ila 30 dakika yazmalarını istemişler.
Sonuç ne Merve?
Tabii ki travmaları hakkında yazanların kan basıncı normale dönmüş ve daha az hastalanmışlar.
Streslerinin de düştüğü gözlenmiş çünkü onların günlüklerini kovalayan bir babaları yokmuş.
Abi gerçekten niye günlük kovalayan insanlar var?
Hiç yakalandı mı günlüğünüz?
Yazsanıza bana Instagram'dan aile facialarınızı dinlemek istiyorum.
Günlüğümün zamanında yakalandığını anlamışsınızdır herhalde.
Hani bir karikatür vardı ya sevgili günlük.
Bugün günlüğümü yedim.
Ben de size diyorum ki bilinçaltınızı yazın.
Hani bırakın günlüğü bilinçaltı falan diyorum.
Daha da tehlikelisi.
En iyisi yakın.
Her gün 20 dakika yazmak gerçekten bir katarsis yöntemi.
Deneyin, görün demek istiyorum.
İşte piramidin en üst basamağı bu.
Kendimizde olan ilişkimiz.
Kaybolduysan onu çözmeye çalışma diyor Phil Stutz.
Hayat enerjinin üstüne çalış.
İşte o zaman gerçek tutkun da bir şekilde açığa çıkacaktır diyor.
Çünkü en başta da dediğim gibi esas mesele ne?
Tutku. İlk atacağımız adım kendi hayat enerjimizle bağ kurma yönünde olmalı.
Bu konuda tutkulu olmak. Yani sadece şu piramidi yapsanız bile gerçekten hayatınızda tüm taşlar yerine oturacaktır diyor Phil Stutz.
Gelelim. İkinci araca arkadaşlar.
Bu araç çok önemli. X tarafı adını vermiş buna.
Part X diyor. Ama bu gerece geçmeden önce kendime hızlıca bir kahve söylemem gerekiyor.
Evime barista aldım da arkadaşlar.
Şimdi adı ne Merve diyeceksiniz.
Philips Lattego 5400.
Bana bir espresso yapar mısın bile demiyorum.
Sezgisel dokunmatik bir ekranı var.
Ona basıyorum. Bir saniye basalım.
Evet sesini duyuyorsunuz.
Bence şu an ekranda terapi yükleniyor yazmalı.
Philips Latte Go 5400 serisiyle amerikanodan tutun makyatoya kadar 12 farklı içecek yapabiliyorsunuz.
Emer ve biz kalabalık bir aileyiz diyorsanız veya arkadaşlarınız da sizin kadar kahveye bayılan insanlarsa hepsine tek tek ayrı ayrı kahve yapmanıza gerek yok.
Çünkü 4 farklı kullanıcının kahve kaydını tutabiliyor Philips Latte Go 5400 serisi.
4 farklı kullanıcı profili benim en sevdiğim özelliklerinden biri.
Üstelik siz de kahvenizi nasıl seviyorsanız onu kişiselleştirebiliyorsunuz.
İstediğiniz arama gücünü, kahvenizin uzunluğunu, sıcaklık ayarlamasını hepsini ama hepsini kendi zevkinize göre ayarlama imkanınız var.
Hatta ekstra şat fonksiyonu da var güçlü kahve sevenlere duyurulur.
Dipnote kahvenizi acıtmıyor arkadaşlar denendi ve tescillendi.
Bu arada kahve makinesi iyi güzel hoş Merve ama latte sevenlerin çilesi ne olacak demiş olabilirsiniz.
Çünkü o kahveyi içtikten sonra o makinenin gizli haznesini mi yıkayayım hortumunu mu yıkayayım be Merve.
Dediniz bunu duyuyorum.
Philips Lattego 5400 serisinde öyle şeyler yok.
Süt haznesi var hemen çıkarıyorsunuz 15 saniye suyun altına tutun hop mis gibi oluyor.
E ben onunla da uğraşamam diyorsanız.
Atın bulaşık makinesine.
Zaten makinede de yıkanabiliyor.
Ben öyle yapıyorum. Ben şimdi terapi gereçlerine devam ediyorum.
Ve bence hayatımızın en güzel terapilerinden biri tabii ki kahve kokusu ve yanına da kitap okumak bence.
Ve kahve içmek. Aşağı bırakmış olduğum linkten tek dokunuşla size daima terapi yapacak Philips Light Dego 5400 serisini detaylı olarak inceleyebilirsiniz.
Eminim siz de evinizde böyle bir barista isteyeceksiniz.
Hadi devam edelim. Ne diyorduk?
Başka bir araç.
Part X çok önemli dedik.
Nedir bu? Yani evil, şeytani tarafımız.
Şöyle ki Phil Stutz X tarafıyla nasıl tanışmış?
Önce ondan bahsetmek istiyorum. 9 yaşındayken 3 yaşında bir erkek kardeşi varmış Phil Stutz'ın ve maalesef tümörden dolayı hayatını kaybetmiş.
Diyor ki kardeşim gittiği zaman hepimiz ailece...
Yaz tutmak yerine inkara geçtik.
Olanları inkar etmek istedik.
Ve bunu yapmak üzere herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu.
İşte babam işe yetişmeye çalışıyordu.
Herkes hani o olay yaşanmamış gibi davranmaya çalışıyordu.
Hiç kimse bunu kabullenmek istemedi.
Yüzleşmedi. Yaz tutmadı.
Yaz süreci var ama herkes bu yaz sürecini bir inkarla geçirdi.
İşte bu X tarafıydı dedi.
X tarafı dediği şey...
gereçlerin nasıl işlediğini anlamak için önemli arkadaşlar.
Hayatta karşımıza bir takım zorluklar çıktığı zaman X tarafınızda yüzleşirsiniz.
İşte bu bir fırsattır diyor.
X tarafı senin yargılayıcı tarafındır.
Seni değişmekten, seni gelişmekten alıkoyan o görünmez güç.
Potansiyelini engeller, birey olmanı engeller, imkansızlığın sesidir.
Ve senin hikayenin kötü kahramanıdır X tarafı.
Yapman gerekeni söylediğin zaman sana imkansız olduğunu söyleyen o iç sestir.
Pes et der sana, bırak der, git der, vazgeç der, yapamazsın der.
Senin kim olduğuna karışır, senin neler yapabileceğine dair net fikirleri vardır ve sınırlar çizer.
Şimdi iki tarafınıza sorun.
Size ne diyor? Kulağınızın dibindeki o kötü ses, o iç ses size ne diyor?
Atıyorum çok istediğim bir iş var ve bunu sıfırdan kuracaksın.
İçinde korkular var, endişeler var ve içindeki o kötü ses part X diyor ki asla başaramayacaksın.
Boşuna kürek çekiyorsun abi diyor.
Bu hep olur yani bundan bizim kurtuluşumuz yok.
Siz o kötü sesin susacağını zannediyorsanız yanılıyorsunuz.
Geçici olarak gider ama yine gelecek.
Bu yüzden ne yapmamız gerekiyor?
Gerçekliğin üç ögesi adı verilen şeyleri bilmemiz gerekiyormuş.
Bunlar nedir? Birincisi arkadaşlar acı.
İkincisi belirsizlik.
Üçüncüsü ise daima çaba.
Şimdi bunları açmak istiyorum.
Hani Joseph Campbell'ın kahramanın yolculuğu hadisesi var ya.
Yani her hikayenin aslında...
Kötü bir adama ihtiyacı yok mu arkadaşlar soruyorum sizlere.
Çok sevdiğiniz o filmleri düşünmenizi istiyorum.
Atıyorum işte Matrix.
Abi orada ajan Smith olmasa Neo'yu kim ne yapsın?
Ya da Fight Club, Tyler Durden olmadan olur mu?
Edward Norton'u ne yapayım yani?
Ya da Joker, Batman'i ne yapayım Joker olmadan?
Yani öyle bir film düşünün ki adam veya kadın hiç fark etmez.
Hiç çabalamadan, yoluna hiçbir engel çıkmadan.
Hani Truman Show'un o ilk yarısı vardı ya hayat sevinceye güzel tadında.
Ne kadar sıkıcı olurdu öyle bir hayat düşünsenize.
O yüzden her hikayenin aslında X tarafına...
ihtiyacı var. Kötü bir kahramana.
Bunu kendi hayatlarımız için de söylüyorum.
Yoksa hikayemiz çok sıradan kalmaz mı?
Şimdi diyeceksiniz ki Merve sen mazoşist falan mısın?
Hayır. Bunu ben demiyorum.
Doğru gelişim olmaz diyorlar.
Değişim olmaz. Cesaret olmaz.
Hayatında bir handikap yoksa hayatında bir x tarafı, part x kötü adam yoksa, kötü kahraman yoksa negatif yoksa sen büyüyemezsin.
Ve hikayen çok sıradan kalır.
Doğru gelişim gösteremezsin.
Değişim olmaz, cesaret olmaz.
O yüzden daima X tarafının negatifine ihtiyacımız var eğer büyümek istiyorsak.
X tarafını böyle sihirli bir değnek gelse, yok etse o zaman da zaten bizim ilerlememiz pek de mümkün olmazdı.
Walt Disney'i hatırlayın, onu kovan kötü patronunu düşünün.
Kovulmasaydı belki de asla kendi değerini ve neler yapabileceğini görmeyecekti.
Yani onun hikayesinin X tarafı buydu.
Yani acı, belirsizlik ve daimi çaba bunları sevmeye öğrenmeliyiz.
İşte gereçler aslında burada devreye giriyor.
Onları tespit edip etkisiz bırakabiliyoruz.
Hatta Phil Stutz diyor ki, Bunu öğrettiğiniz birisi bütün hayatını değiştirebilir diyor.
Oldukça iddialı bir cümle farkındayım ama öyle söylüyor.
Neden? Çünkü bir insan için en büyük yaratıcı ifade şekli aslında zorluklar karşısında yeni bir şey yaratabilme becerisidir.
Ve lütfen buraya dikkat.
Zorluk ne kadar büyük olursa fırsat da o kadar büyük olur diyor Phil Stott.
Hatta bunu kendi hayatından bir örnek de açıkladı.
Çok acı bir örnek ama.
Anlatacağım. Hani acı, belirsizlik, çaba diyoruz ya ve işte iki tarafından bahsediyoruz.
Her hikayenin bir kötü kahramanı vardır.
İşte hayatımızda yaşadığımız kötü olaylardan bahsediyoruz.
Onun için bu kardeşinin ölümüymüş.
Çünkü diyor ki onun öldüğünü öğrenmek benim için yeni bir dünyayı keşfetmek gibiydi.
Ve bu benim de başıma gelebilir mi diye sormaya başladım.
Ama ben daha çocuğum dedim diyor.
Henüz daha 9 yaşında. Ve anne ve babası bu kardeşinin vefatından sonra Çökmüşler doğal olarak ve bana diyor en büyük etkilerinden biri de bu oldu.
Ben artık duygusal açıdan bana ebeveynlik yapamayan insanlarla hayatımı idame ettirmek durumundaydım.
Bütün yetileri gidiyor ebeveynlik yetileri ve ben onları hiç suçlamadım diyor.
Ve bu olay benim hayatımı değiştirdi diyor.
Çünkü her şey bir anlamda çift anlamına kavuşuyor.
Yani oyun oynamaya gidiyorum bir dakika yemeğe geç kalsam.
Çocuğum halbuki ama ailemin bir anda gözü dönüyor.
Ve çocukluk dönemim bitti diyor bu olaydan sonra.
Her şey bir anda ciddileşti.
Hata yapmamam gerekiyordu.
Ve ölümü omzumda taşıman gereken ağır bir yüke dönüşmüştü diyor.
Ama hiç kimse o yükün varlığını kabul etmiyordu diyor.
Ve şunu hiç unutmuyorum diyor.
Bir arkadaşım çok kötü bir şekilde yaralanmıştı.
Babamla hastaneye gitmiştik ve çıkışta bana babam dedi ki işte Tek meslek bu demiş babası.
Yani doktorluk dışında herhangi bir meslek yaparsan.
Çünkü bir kardeş kaybı var orada.
İstenmeyen kişi olursun demeye getirmiş.
Seni seviyorum amalarımız var ya öyle bir an bu.
Ama seni seviyorum ama.
Bence amadan sonra gelen sözcükler çok değersiz.
Her şeyin değerini silen bir şey ama.
Seni seviyorum ama da öyle işte.
Doktor olmazsan sana asla saygı duymam demeye getirmiş babası.
Bu hikayedeki X faktörünü gördünüz değil mi?
Aslında ölüme karşı büyük bir savaş var.
Ama diyor ki ben bu savaşa katılmak zorundaydım.
Eğer katılmazsam ailem dağılacaktı diyor.
Küçücük bir çocuk orada ipi göğüslemiş.
Ebeveynlere ebeveynlik yapmıyor.
Duygusal açıdan bir boşlukta.
Burada aslında kahraman yolculuğu dediğim şey var ya.
O hikayede bir blokaj oldu gördüğünüz gibi.
Bir tıkandı orası yani.
X faktörü geldi ve ondan sonra da hayatı başka bir yöne evrildi.
Bir de bu hikayede şu yok mu?
Hani bir şeylerin nasıl aktarıldığını görüyorsunuz değil mi?
İşte sadece tek saygın meslek bu.
Doktorluk diyor babası ve daha sonra gidiyor doktor oluyor gibi gibi gibi.
İşte hatta diyor ki ben 12 yaşında bile aslında terapistim.
Eve gelen herkes derdini tasasını bana anlatıyordu.
Bence insanlar sizi tanıyorlar ya.
Kime derdini anlatacağını insanlar biliyor diye düşünüyorum.
Hatta bir bölümde demiştim ya psikologların çoğu çocukken yaralananlar aslında.
O kendini onarmak istiyor ve mesleğine bunu yansıtıyor.
Hani o meslekle aslında bir yerde de kendini onarmaya çalışıyor demiştim.
Hatta Gandhi için de aynısını demiştim ya.
Gandhi çocukken çok büyük adaletsizlikleri gördüğü için büyüdüğü zaman avukat oluyor.
Yani çocukken büyük adaletsizliklerle karşılaşanların genelde avukat olduğu söylenir.
Bilemiyorum Altan. Devam ediyorum.
Bir de başarısızlık korkusu var arkadaşlar.
Bu konuda gerçekten çok savunmasız değil miyiz?
Yani bir işi mahvetmek, batırmak, başarısız olmak.
Halbuki savunmasız olmadan da ilerleyemezsiniz diyor Phil Stotts.
Yani diyor ki, bu çok hoşuma gitti.
Farkındalık defterime yazdım bunu.
Başarısızlık, zayıflık, savunmasızlık.
Tıpkı bir bağlantı aparatı gibi seni dünyaya bağlar diyor.
Çok güzel bu. Ve hayatta ilerlerken hepimiz arkadaşlar hepimiz başarısız olabiliriz.
Herkesin yardıma ihtiyacı olabilir.
Bu ayıp değil.
Bu utanılacak bir şey değil.
Başarısızlıktan korkmamamız lazım.
Savunmasız olduğumuz noktalardan biri bu çünkü.
Ve bazen bir şeyleri biz de batırabiliriz ya.
Utanç, mahcubiyet evreni bir arada tutan tutkaldır diyor Phil Stutz aslında.
Ve böyle durumlarda şunu dememiz gerekiyormuş.
Ben şimdi elimden geleni yapacağım.
Bir sonraki işte yine elimden geleni yapacağım dememiz gerekiyormuş.
Belki çok klişe belki çok yüzeysel geliyor kulağınıza ama öyle değil.
Ne kadar kötü olursa o kadar başarılıyız.
O zaman ne diyoruz?
Bir sonraki inciyi...
İpe dizeceğim demelisiniz diyor.
Burası çokomelli nutellalı arkadaşlar.
Yeni bir gereç geliyor. Hazırsanız arkanıza yazsanız kahvelerinizden bir yudum alın.
Adı İnci dizisi.
Damlaların sürekliliği dedikleri şey aslında bu.
Yani bu motivasyon açısından çok önemli bir gereç olduğunu düşünüyorum.
Nedir bu? Şu gerçek özgüven diyor Phil Stutz.
Belirsizlikte yaşamaktır ve ilerlemektir.
Ve kazanan daima en iyi kararları veren.
veya en iyi görünen değildir.
Kazanan daima bu döngüyü izleyendir.
İnci dizisi döngüsü. Risk almaya gönüllü olan insan kazanır.
Burası önemli. Bir miktar inançla hareket edendir başaran.
Sonuçları göğüsleyendir.
Sonuçları göğüslemek de önemli.
Ve eğer sonuçlar kötüyse döngüyü yani o inci dizisini baştan tekrar edersin.
Bu ne demek arkadaşlar inci dizisi?
Şöyle düşünün hatta çizin.
Bir çizgi çiziyorsun sonra bir daire tekrar bir çizgi sonra tekrar daire çizgi daire çizgi daire.
Ve bu daireler yani incilerin hepsi aslında bir kararımıza denk geliyor.
Ve her inci dizisinin değeri aynı.
Aynı hiçbir farkı yok.
Bunlar eyleme dönüştürdüğümüz alışkanlıklarımız, varlığımızı tanımladığımız şeyler.
Bir başarısızlık veya büyük bir başarı olduğu zaman yani her türlü...
O ipe o inciyi dizeceksin arkadaş diyor.
Yoluna devam edeceksin. Hatta sabah yataktan kalkmamız bile bir inci dizmekmiş.
Hepsi aynı değere sahip.
Hiçbirinin bir farkı yok. Önemli olan o incileri her türlü ipe dizmeniz.
Ve bu küçük incilerin içinde de karanlık bir daire çizin diyor arkadaşlar.
O daire de şu demek. Gösterdiğin her çabada her ne olursa olsun asla.
Ama asla kusursuz bir iş çıkmayacak.
Bunu bil. Buradan mükemmelliyetçilere sesleniyorum.
En iyiyi ararken iyiyi kaybetmeyin.
Kendime de söylüyorum. Hareket edin diyor.
Boşverin kusursuzu. Bir sonraki inceyi ipe dizin.
Yapmaya çalışın. Bunu yapmaya çalışın.
İlla mükemmel olsun diye uğraşmayın.
Gelelim bir başka gelece.
Bu da çok önemli. Gölge.
Sanırım en ilgimi çeken araçlardan biri bu oldu.
Zaten buna ayrı bir bölüm yapacağımı söylemiştim.
Gölgelerin gücü adına.
Şimdi gölge ne demek biliyor musunuz?
Dünyada en çok gizlemek istediğimiz tarafımız var ya.
Kimsenin duyup bilmesini istemediğimiz o herkesten sakladığımız sen.
Kim o? O işte senin gölgen.
Mesela oyuncu Jonah Hill diyor ki küçükken ben diyor çok kilolu bir çocuktum.
Öz saygım yoktu.
Öz saygım çok kusurluydu.
Sonra diyor yetişkin oldum.
Belki zayıfladım fit bir vücuda kavuştum ama ben kendimi hala o kilolu halimle görmeye devam ediyordum.
Utancım olduğu yerde duruyordu diyor.
Yani aslında ne kadar başarılı olursam olayım.
Adam bu arada Oscar ödülü aldı biliyorsunuz.
DiCaprio'nun efsane bir filmi var ya The Wolf of Wall Street filmi.
Orada en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü aldı diye hatırlıyorum.
Ama diyor ki ben diyor hala özümde o sevilesi olmayan kişiyim.
Ve yavaş yavaş kabule geçebildim.
Yıllar geçmiş aradan daha yavaş yavaş kabul edebiliyorum diyor.
Senin sayende diyor Phil Stutz'a.
Gölge mevzusu gerçekten çok önemli.
Hani Jung diyor ya gölge.
Fark edildiğinde yenilenmenin kaynağıdır diyor.
Bence çok doğru. Tohumlar karanlıktan beslenir hesabı.
Herkesin bir gölgesi var arkadaşlar.
Herkesin utandığı bir yönü var.
O zaman ne yapmamız gerekiyor?
İlk iş olarak o gölgemizi bulmamız gerekiyor.
Onunla bir yüzleşme gerekiyor.
Onunla çalışmayı öğrenmemiz gerekiyor.
Şimdi o zaman arkanıza yaslanın.
Gözlerinizi kapatın ve şunu düşünün.
Küçük düştüğünüz, utandığınız.
Çaresiz hissettiğiniz o ana gidin.
Keşke öyle olmasaydım dediğiniz yönü bulun.
Eğer o ana gittiyseniz utandığınız, sakladığınız o yönünüze yani gölgenize ne derdiniz?
Gölgene senin hakkında...
Ne düşündüğünü sorsaydın ne derdin?
Bu aşamaya listen to your shadow aşaması deniliyor.
Burada Jonah 14 yaşındaki haline gitti.
Mesela 14 yaşında oldukça kilolu, sivilceli ve dünyaya diyor çok sevimsiz gelen bir çocuktum.
Yani öyle olduğunu düşünüyor.
Ve gölgesiyle konuşuyor.
Bu kısım bence çok çarpıcıydı.
Gölgesi ona diyor ki varlığımı yok saydın.
Benim varlığımdan utanç duydum diyor.
Ve bu konuda ne hissettiğini sordu Phil Stutz.
Çok yaralı dedi, çok öfkeli, çok üzgün.
Ve sonra Phil dedi ki ona gölgenin ilgiye ihtiyacı var.
Ama bu ilgi dünyadan gelecek bir ilgi değil.
Senden gelecek bir ilgiye ihtiyacı var.
Oscar ödülü falan istemiyor senin gölgen.
Gölgenin ilgisine muhtaç olduğu tek varlık sensin diyor.
Gölgene sor. Gözler tabii kapalı o anda hala.
Onu bu kadar uzun süre görmezden gelmeni telafi etmek için ne yapabilirsin?
O da diyor ki onu diyor hayatıma dahil etmem gerektiğini söylüyor ve hayatımı gölgemle paylaşmam gerektiğini.
Onu takdir etmemi istiyormuş.
Kendimle gurur duymamı.
Yani bir sosyal ortamda iş yerinde ya da aşk ilişkilerinde ne yapıyoruz?
Direkt gölgemizi yok sayıyoruz değil mi?
Ama onun diyor hem varlığını normal hem de senin güzel bir yönünü oluşturuyor aslında.
Peki gölgemizle barışmamız bu kadar önemli mi?
Evet. Çünkü çekingenliğe iyi geliyor.
Kalabalığa sunum yapacaksak iyi geliyor.
Eşimizle yüzleşeceksek, sevgilimizle yüzleşeceksek iyi geliyor.
Ne olduğu fark etmez.
Ya da biriyle çıkacağın zaman ya da tırnak içinde kusursuz olmanı gerektiren, yüksek risk barındıran, yüksek baskı içeren herhangi bir şey yapacaksan yine gölgenle yüzleşmek sana iyi gelir diyor.
Neden? Çünkü eğer gerçek benliğinden memnun olursan başkalarının fikirleri sana daha az etki edecektir.
Ama eğer gölgeni yok sayarsan, yokmuş gibi davranırsan sana diyor yıkıcı şeyler yaptıracaktır.
Yani hem sana anında iyi hissettirecek bir gereç bu hem de insan olarak nereye gidiyorum dedirtecek bir felsefe var burada.
Gölgeyle uyumlu olma fikri eşittir bütünlük duygusu yaratıyor arkadaşlar.
Bütünlük ne demek? Başka bir şeye ihtiyaç duymamak.
Ben bu halimle bütünüm demek.
Bu da oldukça özgürleştirici bir şey.
Buradan çıkardığımız sonuç şu bence gölgemizi yok saymamamız gerekiyor.
Çünkü gölgeler bence böyle denizin dibinde batırmaya çalıştığımız plastik toplar vardır ya ama bıraktığın anda son kuvvet yukarı çıkar daha güçlü bir şekilde.
Yani onları yok sayarsak bastırmaya çalışırsak daha yıkıcı bir şekilde geri dönerler diye düşünüyorum.
Gelelim bir başka gereçe arkadaşlar.
Enstantane. Buna yanılsamalar diyorlar.
The snapshot da deniliyor.
Yani x tarafı gibi bir şey.
Şeytani bir şey. Neden?
Çünkü mükemmel bir deneyim arayışımızı ifade ediyor.
Mükemmel bir eş istiyoruz.
Çok para istiyoruz. Normal bir para değil.
Çok para. Mükemmel bir iş istiyoruz.
Mükemmel bir başarı. Artık her neyse.
Ama gerçek şu ki. Gerçekte böyle bir şey yok.
Bu bir yanılsama. Yani sadece kafamızdaki bir imge, bir fantezi dünyası.
Hani tipik şey vardır ya çoğumuz böyle kavuşunca çok mutlu olacağımızı hayal ettiğimiz düşler kurarız.
Sihirli mükemmel bir dünya vardır.
Aslında öyle bir dünya yok.
Kafamızda yarattığımız bir şey.
Yani hayatımızda yakalamayı arzu ettiğimiz o yanılsamalar.
Mesela işte çok param olursa şöyle bahçeli güzel bir ev alırım.
E mutlu da olurum herhalde.
Ya da işte evlenince mutlu olacağım.
Kariyerimde zirve olduğum zaman mutlu olacağım çünkü bana saygı duyacaklar gibi gibi gibi.
Ne demek istiyorsun Merve?
Şunu demek istiyorum. Hayali bir şeyler var ve bu hayali bir şeylerin bizim hayatımızı kurtaracağını falan zannediyoruz.
Ve o hayale erişmek için hayatımızı harcıyoruz.
Çabalıyoruz sürekli. Sonra ulaşıyoruz bir bakıyoruz.
Ben aradığım şey bu değilmiş.
Oscar Wilde podcastında bir deniz kızı hikayesi anlatmıştım.
Onun gibi. Ulaşıyoruz.
Aa diyorum aradığım şey bu değilmiş.
Depresyona giriyorum sonra.
Sonuç parayla Sadet Olmaz kapısına çıkıyor yine.
Kendinize diyor bu şekilde köstek oluyorsunuz diyor Filstat.
Hatta burada Jonah'nın annesi geldi.
Annesiyle bir yüzleşmesi vardı.
O da çok hoşuma gitti. Belki de yani onu izlerken böyle şey dedim.
Annesinin de enstantanesi buydu herhalde dedim.
Şöyle Jonah kilolu bir çocukmuş küçükken.
Onu öyle kabul etmemiş annesi.
Yani bilmeden oğlunu incitmiş.
Çünkü kendisi de vakti zamanında bunu yaşamış.
Sesinde incitilmiş aynı şekilde ama bilmeden oğlunu da aynı şekilde incitiyor.
Ve Jonah burada annesine dedi ki beni olduğum gibi kabul etmedin.
Hani az önce dedim ya şöyle olursam şöyle olur işte evim olursa mutlu olurum bilmem ne.
Aslında bir hep şey var böyle hayali dedik ya hayali bir dünya.
Beni diyor olduğum gibi kabul etmedin.
Hayalinde bir çocuk var ona ulaşmayı amaçlıyor.
Anneniz senin enstantanesi bu.
Bunun için diyor ben de seni düşman olarak gördüm.
Beni kabul etmediğin için varlığımı ve kafamda senin yüzünden tüm kadınların beni böyle bu görüntümle kabul etmeyeceği fikrini oluşturdun diyor.
Ne kadar önemli bir şey ya bu.
Yani çocuklara söylediğimiz laflar onların iyiliği için söylüyoruz ama bakar mısınız sonucuna?
Ve John'a diyor ki ben diyor varlığımı kabul edilmediğini düşündüm.
Sonra diyor ideal görüntüme kavuştum.
Oscar aldım ama yine depresyona girdim diyor.
Bu da başka bir ikisi tarafı işte aslında.
Labirent diyor buna Phil Stotts.
Hatta burada kendi annesini de örnek verdi.
Phil Stotts'ın annesinin çocukluğu da berbat geçmiş bu arada.
Çocuklarını döven işkenceci bir adam düşünün ve büyük buhran zamanında 40 yıl boyunca ne ailesini arıyor soruyor ne çocuklarını ortadan kayboluyor gidiyor adam.
Ve Phil Stotts'ın annesi de o günden itibaren erkeklere tabii ki de diş biliyor düşman oluyor.
Ve diyor ki her akşam diyor bizi akşam yemeği yerken babama notuk çekerdi erkeklerle ilgili.
Erkekler şöyle erkekler böyle ve diyor zavallı babam da ona hak vermek zorunda kalırdı ne yapsın diyor.
Ben diyor 13-14 yaşıma gelince ben de erkeğim ama kafasına girdim yavaş yavaş diyor.
Yani annesi kendi labirentine sıkışmış bir kadın Phil Stotts'ın deyimiyle ve 50 yıl boyunca bu labirentten çıkamadı, sıkıştı kaldı diyor.
Labirent ne Merve demiş olabilirsiniz.
Labirent daima başkalarını içeriyor.
Yani iki tarafı dediğimiz o evil var ya onun ürünü.
Çünkü iki tarafı dediğimiz şey aslında adalet istiyor.
Örnek ver Merve. Hayatının bir noktasında sana haksızlık edildiğini düşün.
İşte o haksızlık edildiği yön var ya her neyse artık o.
Onunla ilgili bir adalet arayışına giriyorsun ve bu adalet arayışın senin hayatını askıya alıyor.
Sen adaleti ararken o labirentte kayboluyorsun.
Zaman hızla akıyor ve bizim bu saçmalığa vaktimiz yok.
Hayat akıp gidiyor diyor.
O labirentten çıkman gerekiyor diyor.
Yani diyeceksiniz ki ben bunu telafi etmeye çalışacağım.
Hani adalet arayışı var ya.
Artık önüme bakacağım.
Öfke veya aldatma her ne yaşadıysan ne olduğu fark etmez.
Sana haksızlık edildiğini düşündüğün ne varsa hayatında.
Orada bir adalet arayışın var biliyorum ama bu senin hayatını askıya alıyor diyor.
O yüzden zamanınızı bu saçmalıklarla harcamayın.
O labirentten çıkmaya bakın diyor.
Peki ne yapmamız gerekiyor?
Şimdi burada başka bir araç devreye giriyor arkadaşlar.
İlerleme yani geçmişe takılıp kalma aracı diyor buna.
Labirentten çıkma safhası oluyor bu kısım.
Bütün hayatını labirentte geçirenler yani bir şeyin karşılığını alamadığı zaman haksızlığa takılıp kaldığını düşünenler ve bu hislerle hayatının her anını böyle yavaş yavaş eritip tüketenler.
Neden bunu yapıyoruz?
Ortalama insanız. Ve ortalama insan diyor Phil Stutz adalet ister.
Karşılık ister, bekler.
Her şeyin dengeli ve adil olmasını ister.
Sevgi verirsin, karşılık beklersin.
Ortalama insanız. Her verdiğimiz şeyin bir karşılığını görmek isteriz.
Neden? Çünkü insanız.
Çok normal. İşte bunun yolu şuymuş.
Aslında her şeyin dengelendiğini hissetmemizin yolu eylemin kendisinden Tatmin olmamızmış.
Buna da aktif sevgi adını vermiş.
Burada yine gözlerimizi kapatıyoruz ve şunu hayal ediyoruz.
Diyor ki Phil Stutz tamamen sevgiden oluşan bir evren tarafından çevrelendiğinizi düşleyin.
Sevme enerjisinin yoğunlaştığı bir dünya hayal edin.
Ve evrendeki tüm sevgiyi içinize çektiğinizi hissedin.
Ve nazikçe ama sıkıca o sevginin tamamını kalbinize doldurmaya çalışın.
İşte tam o anda sen tüm evrendeki sevginin baş önderi olduğunu gör hayalinde.
Ve şimdi kızgın olduğun, nefret ettiğin, tiksindiğin kişi her kimse.
Onu gözünün önüne getir ve yoğunlaştığın tüm sevgiyi o kişiye yolla diyor.
Hiçbir şeyi esirgeme.
Her şeyi ver hayalinde.
Hisset. Sadece hayal etme, hisset diyor.
Diğer kişinin bedenine sevginin girdiğini hisset.
Burası çok önemli. Bir anlığına fark edeceksiniz ki o nefret ettiğiniz insanla bir olacaksınız.
İşte o noktada şöyle düşünün.
Ben bu adiyle bile bir olabiliyorsam herkesle bir olabilirim.
İşte marifet bundadır diyor.
Ustalık buradadır diyor. Bunu labirentten kurtulmak için kendini bütün hissetmen gerektiği zamanlarda yapıyoruz.
Haklı mı olmak istiyorsunuz yoksa...
Bir şey yaratmak mı istiyorsunuz?
Hangisini istiyorsunuz? İş aslında burada bitiyor.
Hayat ilerliyor ve vaktini oyunla geçirmek istiyorsan buyur diyor.
Ama o günleri, o saatleri geri alamayacaksın.
O yüzden adalet arayışını bir daha düşün diyor.
Mesela Phil Stutz'ın annesi yaşlılığında sosyal örgütlenme uzmanı olmuş.
Aslında o labirentten çıkmış.
Çok iyi olmuş. Yani kadın erkeklere olan o trajedisini almış.
Oradan beslenmiş. Onlardan korkmama ve iyilik yapma süper gücüne dönüştürmüş.
Labirentten böyle çıkmış.
Gelelim bir başka yeni araca.
Minnet akışı.
Bu da X tarafı yani şeytani tarafımız.
Hep böyle bir olumsuzluk arayışında dedim ya.
İçimizi karartıyor, bunaltıyor.
Minnet akışı da. Burada devreye giriyor bu gereç yani olumsuz akışı kesmeye yarayan gereç minnet akışı.
Burada minnet dolu düşünceler yaratıyoruz arkadaşlar ve onu yarattığımız güç kısmı önemli minnetten daha önemli hatta.
Çünkü o güç diyor palazlandıkça seni ele geçirecek.
Bunu olumsuz düşüncelerimiz kontrolden çıktığı zaman yapabiliriz.
Hayatımızdaki olumlu şeyleri düşünüyoruz burada.
Hatta gözlerinizi kapatın minnettar olduğunuz şeyleri düşünün.
Yani ufak tefek bile olsa düşünün minnettar olduğunuz şeyleri.
Ama aceleye getirmeyin.
Gerçekten minnet dolu bir kalple bunu hissederek söyleyin.
Buna minnet akışı adını veriyor fil.
Hayatımda böyle çok kötü şeyler yaşadığım anlarda gerçekten beni ayakta tutan şeylerden biri bu.
Tüm samimiyetimle söylüyorum.
İyiye odaklanın arkadaşlar.
Çünkü zaten kötüyü düzeltemiyoruz bazen.
Şimdi minnettar olduğunuz şeyleri düşünmenizi istiyorum.
Köpeğiniz olur, kediniz olur, balığınız olur, spor yapmak olur, kardeşleriniz olur, anneniz, babanız, belki bir arkadaşınız.
Saymaya devam edin, bırakmayın.
Gerçekten gözlerinizi kapatıp bunları düşündüğünüz anda içinizde bir rahatlama geliyor.
Böyle olumlu duygular sarıyor dört bir yanınıza.
Burada olay şu değil yalnız.
Minnet duyduğunuz şeyleri böyle habire tekrarlamak bu değil.
Bunu yaratıcı bir eyleme dönüştürün diyor.
Minnet duyduğumuz şeyleri bulmak için çalışıp çabaladığımız zaman bu sürecin kendisi bile bizim ruh halimizi değiştirecektir.
Yani minnettarlık şu demek de değil.
Ya çok şanslı biri bana yardım etti bu değil.
Minnettarlık sürekli mümkün olduğu kadar sık bir şekilde içinde bulunmamız gereken ruh halidir diyor Filistat.
Yani üzerimizdeki kara bulutları dağıtmaya yarayan bir şeydir.
X tarafı size minnet duymamanızı söyler.
Sürekli mahvolduğunuzu, mağdur olduğunuzu, niye minnet duyacağınızı söyler.
İşte o zaman bu geleceği devreye sokun diyor Phil Stutz.
Gelelim bir başka geleceğe.
Eminim çoğumuzun buna ihtiyacı var.
Kayıp hazmetme. Bu konuya içsel huzur bölümünde de değinmiştim.
Yani tek çaremizin olmadığı şey, tek gücümüzün yetmediği şey daha doğrusu ölüm demiştim.
Yani bir kaybı nasıl hazmederiz?
Bu sadece ölüm değil.
Bir eş, bir dost da olabilir.
Kaybedilen her şey olabilir.
Romantik ilişkiler de olabilir.
Hatta çoğumuz daha kayıp yaşamadan kaybedeceğimizden endişe duymaya başlıyoruz.
Daha en başında başlıyoruz endişelenmeye, o kaybetme korkusuna.
Peki ne yapacağız bu durumda?
Buna katılırsınız katılmazsınız bilemiyorum.
Ama Phil Stutz diyor ki bağlanmamanın gücüne erişmelisiniz.
Bağlanmamanın gücü. Ben katılıyorum buna ama önemli olan katılmak değil hayata geçirebilmek.
Nedir bu bağlanmamanın gücü Merve?
Yani bir şeyin peşine düşebilirsin diyor.
Okey ama onu elde etmek zorunda değilsin.
Peşinde ol tüm azminle peşinde ol ama şunu da de kaybetmeye de varım.
Kaybetmeye de hazırım.
İşte bunu demek zaten çok zor.
Şunu bir yürekten desek özgürleşeceğiz.
Burada yaptırdığı şey benim çok hoşuma gitti.
Hadi biz de yapalım. Şimdi gözlerinizi kapatın ve kaybetmekten ölesiye korktuğunuz o şeyi düşünün.
Bu işiniz olabilir, sevgiliniz olabilir, arkadaşınız hiç fark etmez.
Düşünün. O şey her neyse...
Kaybettiğin zaman hayatının alt üst olacağından korktuğun şey her neyse onu düşün.
Şimdi hayalinde bu şeye tutunduğunu hayal et.
Sanki bir ağacın dalına tutunuyormuşsun gibi.
Hani filmlerde vardır ya uçurumun kenarında böyle tek bir ağacın dalı kalır.
Kahraman da ona tutunur.
Biz de orada heyecanlanırız acaba düşecek mi diye.
Öyle bir sahne canlandırın gözünüzde.
Ve şimdi ellerinizi bırakın.
Düşmeye başladığınızı hayal edin.
Yavaş yavaş düşüyorsunuz ve düşerken her şeyi kaybetmeye razıyım deyin içinizden.
Tüm kalbinizde ve bunu söylediğiniz an altınızda bir güneşin belirdiğini hayal edin.
O güneşin yüzeyine düştünüz ve artık her şeyinizi kaybettiniz.
Artık sahip olma aracınız yok.
Yani fiziksel bedeniniz yok.
Artık o olmadığı için sen de bir sürü binlerce güneş ışığını içinde sadece bir güneş ışınısın şu anda ve tüm yönlere doğru ışın saçıyorsun ve o saçtığın şey çok akıcı
bir his yaratıyor sende.
Şimdi etrafına bakıyorsun.
Ve tıpkı senin içinde bulunduğun o güneşe benzeyen sonsuz sayıda güneş görüyorsun ve hepsi de ışın saçıyor.
Sonra o güneşler hep bir ağızdan sana şunu söylüyorlar.
Biz her yerdeyiz.
Bu aleme güneş alemi deniyor.
Sadece verebilirsin, alamazsın.
Buraya dikkat. Sadece verebilirsin ama alamazsın.
Hiçbir şeye tutunamazsın.
Şimdi gözlerinizi açabilirsiniz.
Ne hissettiniz bilmiyorum ama.
Bu yaptığımız saçma bulanlar olabilir ama yaptıran kişi dünyaca ünlü bir psikiyatr ve bu alanda okuduğum kitaplarda böyle seanslarla çok sık karşılaşıyorum.
Hatta kendim de yapıyorum. İçimizdeki insanlar podcastinde de yapmıştık herhalde bunu.
Gizli bahçe olayını anlattığımı bilmiyorum ama ben arkadaşlarımla her sohbette hadi o gizli bahçeye gidelim diyorum mesela.
Neyse dönelim bağlanma mevzusuna.
Ne yapacağız Merve?
Kimseye bağlanmayalım mı?
Hayır. Kaybetmekten korktuğunuz zaman...
Bağlanmamaya yelteneceksiniz diyor.
Yani amaç bağları koparmak değil.
Ayrıca zaten insanız.
Bağlanmamak gibi bir durum söz konusu değil.
Amaç tam olarak ne biliyor musunuz?
Burayı lütfen iyi dinleyin.
Herhangi bir insan, bir yer veya bir şey seni terk ettiği zaman tüm varoluşunu, tüm bütünlük hissini de alıp götürmemesini sağlayabilmek.
Olay bu. Ve o kaybetmekten korktuğunuz şey her neyse.
Korkularınızı, acılarınızı dile getirin.
Çünkü daha da özgürleşeceksiniz diyor John'a.
Ve Phil Stutz diyor ki ölüm kalıcı bir durum değildir.
Ölümden korkabilirsiniz.
Bu gayet doğal. Ama ölümden sonra bir şey hissettiğin sürece yani korkman gerekir.
Çünkü bir şey hissetmiyorsun. Ölüm aslında yeniden doğumdur diyor.
Hayatın gerçekleri.
Hayat devam ediyor demeye getiriyor Phil Stutz.
Demesi kolay. Bazen insan öyle özleniyor ki özlenen bilse yokluğundan utanır dedim Phil Stutz'a burada.
Ama bu konuda çok kıymetli bir isim var psikiyatri profesörü Vamık Volkan'ın bakış açısı.
Onu çok seviyorum. Diyor ki ölüm kayıpların en somut ve en acı verici olanı.
Aslında bizim ölüme karşı verdiğimiz tepkilerimiz de farkında olmadan geçmişimizdeki o yarım kalmış, o dayatılmış ya da aceleye getirilmiş ayrılıklarımızın bilinçaltımızdaki kalıntıları.
Yani yaz tutma bizim sandığımız gibi böyle sadece ölüme karşı verilen bir yanıt değil.
Yaz tutma herhangi bir yitim ya da değişikliğe verdiğimiz psikolojik bir yanıt ve iç dünyamızla gerçeklik arasında uyum sağlayabilmemiz için yaptığımız uzlaşmalar.
Hiç böyle düşünmüş müydünüz soruyorum size.
Şimdi size Phil'in çok güzel bir çocukluk anısı ve bir çocuğun dünyayı nasıl algıladığına dair son bir şey anlatmak istiyorum.
Phil Stutz 9 yaşındayken babasıyla beraber bir uçağa biniyor.
Ve o günde böyle hava çok kapalı, çok kasvetli.
Ve çocuk Phil tabii ki de korkuyor.
Babasıyla paylaşıyor bu korkusunu.
Babası da ona diyor ki merak etme oğlum diyor.
Bulutların üstüne çıktığımız zaman güneşi göreceğiz diyor.
Ama Phil inanmıyor tabii.
Çocuk haklı ve soruyor babasına diyor ki iyi de diyor hava bu kadar kapalı ve bulutluyken güneş nasıl hala orada olabilir?
Sonra uçak en yüksek irtifaya çıkıyor.
Kara bulutların üstüne çıkıyorlar ve bir anda güneş ışıl ışıl parlıyor.
Phil gözlerine inanamıyor ve diyor ki sanki tüm evren algım bir anda değişti ve artık gerçekliğin tabiatını o son 5 dakikadaki deneyimlerimle yargılamıyordum
diyor. İşte bu hayatımızda da geçerli arkadaşlar.
Belki şu an hayatının en kötü dönemini yaşıyorsun öyle düşünüyorsun ama şunu bil.
Güneş daima orada.
Bulut belki hep güneşi engelleyecek ama sen o bulutu geçemediğin için kötü bir gün geçirdiğini düşüneceksin.
Hatta belki kötü bir hayat geçirdiğini düşüneceksin.
Bu podcastı o bulutu delip geçmeniz için hazırladım arkadaşlar.
Belki her şeyi çözemeyeceğimizi kabullenmemiz gerekiyor.
Zaten hiç kimse her şeyi çözemez.
Esas mutluluk bunu nasıl kabullendiğimize ve bu konuda ne yaptığımıza bakar diyor Phil Stutz.
Ama kabullenmeyi de bir yenilgi olarak görmeyin.
Bir sonraki inciyi ipe dizip devam edelim lütfen ve bulutların üstündeki o güneşi anımsayalım daima.
Bu kabullenmek konusuyla alakalı çok sevdiğim Hititlere atfedilen bir dua var.
Çok anlamlı buluyorum. Diyor ki Tanrım.
Beni yavaşlat, aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir.
Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele.
Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükunetini ver.
Sinirlerim ve kaşlarımdaki gerginliği belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür.
Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol.
Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret.
Bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı, güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı, güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı, balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi öğret.
Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat.
Hatırlat ki yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini, Yaşamda hızı arttırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim.
Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla.
Bakıp göreyim ki onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır.
Beni yavaşlat Tanrım ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine doğru göndermeme yardım et.
Yardım et ki kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha sağlıklı olarak yükseleyim.
Ve hepsinden önemlisi Tanrım.
Bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret, değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için sabır, ikisi arasındaki farkı bilmek için akıl ve beni aşkın körlüğünden, yalanlarından
koruyacak dostlar ver.
Bir bölümün daha sonuna geldik.
Yine böyle sohbet havasında bir bölüm olduğunu düşünüyorum.
Kahvelerimizi içtik, kahve terapimizi yaptık.
Ben şimdi Philips Latte Go 5400 serisiyle kendime bol köpüklü güzel bir latte yapmaya gidiyorum.
Siz de Philips Latte Go 5400 serisini detaylı olarak incelemek isterseniz açıklamalardaki linke tıklayabilirsiniz.
Kahve keyfiniz hiç bitmesin arkadaşlar.
Bu cömertesi yeni bir bölümle tekrar karşınızda olacağım.
Beni Instagram'da takip etmek isteyenler için adresim aşağı.
bırakıyorum ve farkındalık defterimin linki de aşağıda olacak arkadaşlar.
Hoşçakalın kendinize iyi bakın bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
