
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Transkript
Altyazı M.K.
Merhabalar, Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün programın açılışını Nietzsche'nin meşhur sözüyle yapmak istiyorum.
Nietzsche demiş ki, yaşamak için bir nedeni olan kişi hemen her nasıla dayanabilir demiş.
Neden bu sözle açılış yaptığıma gelirsek?
Şimdi günlerdir Instagram storylerini takip edenler görüyor.
Sürekli arkadaşlar Bal Ülkesi diye bir belgesel var.
Bunu izleyin diyorum. Çünkü podcast'i gelecek diyorum.
Bülent Ersoy'un dediği gibi.
Evet. Öyle bir içimden geldi.
Aslında bu yoktu. Bu yoktu.
Anasını satayım.
İçimden geldi. Hani bazen diyorsunuz ya Merve her gün podcast çeksen de dinlesek diyorsunuz.
İşte bugün size bonus bir bölüm yapmak istedim.
Böyle arada bonus bölümler atacağım.
Şimdi başlamadan şunu söylemek istiyorum.
Eğer Balı Ülkesi belgeselini izlemediyseniz de bu podcastı dinleyebilirsiniz.
Çünkü beni uzun zamandır dinleyenler biliyor ki ben sadece bir konudan bahsedemem.
Size bugün belgesellerden, masallardan ve psikolojideki resilience dediğimiz bu esnek insanlar vardır ya.
Tıpkı bir hacı yatmaz gibi kesin.
Kesinlikle devrilmezler işte bu insanların o güçlü psikolojilerinin mukavemetlerinin yılmazlıklarının altında ne var bunu konuşacağız ki zaten ısrarla size bal ülkesi belgeseli izleyin
izlettirin deme sebebim de buydu.
Hadi o zaman hazırsanız başlayalım.
Şimdi öncelikle resilience'dan bahsedeceğim size nedir bu resilience?
Türkçe olarak ifade edecek olursam psikolojik dayanıklılık diyebiliriz.
Ya da işte yılmazlık. Mukavemetini korumak zor olaylar karşısında.
Yani psikolojik esneklik.
Ben bunu biraz böyle bambu ağacına da benzetiyorum.
Hani bambu ağaca eğilir bükülür ama tekrar eski halini alır ya böyle eskisi gibi düzelir yani.
Bir şey gibi değildir.
Meşe palamudu gibi kazık gibi durmaz yani.
Bir esnekliği vardır bambu ağacının.
Ona benzetiyorum. Şimdi ben bu resilience'dan niye bahsettim?
Çünkü bana sorsalar.
Resilience nedir deseler derim ki açın Bal Ülkesi belgeselindeki Hatice'yi bir izleyin, onun hayatını izleyin, bir tanık olun derim.
Tam olarak karşılığı budur.
Hani geçen bir story atmıştım ya Instagram'da şeyi izliyorum diye.
Jules Verne'nin 80 Günde Devri Alem kitabının film uyarlaması yapılmış.
Orada yani oryantalizmi böyle bir sahne var.
İlliklerinize kadar hissediyorsunuz dedim ki bana sorsalar oryantalizm ne?
Açar gösteririm işte bu.
Tam da zaten tarihleri de çakışıyor oryantalizmle o kitap.
Tabi yazım tarihi. Orada işte Osmanlı Padişahı'nın nasıl tasvir edildiğini bir bakın.
Şimdi dönelim Bal Ülkesi belgeseline.
Öncelikle şunu söyleyeyim Sundance Film Festivali'ndeki çok önemli bir festivaldir.
3 büyük ödülün sahibi olduğu jüri büyük ödülü de dahil.
Bunun dışında Oscar'a aday gösterildi ve sayısız ödülü var.
Benim de ilk konuma girer bir belgesel manyağı olarak size bunu söyleyebilirim.
Şimdi bunu izlerken aklımdan neler geçti onu söyleyeyim.
Neden insanlar bu kadar mutsuz?
Neden birçok insan depresyon, yeme bozukluğu ve başka psikolojik hastalıklardan muzdarip?
Neden insanlar vaktinin çoğunu endişe, kaygı, suçluluk, pişmanlık duyarak geçiriyor?
Ve neden bu kadar tatminsiziz?
En önemlisi buydu benim için.
Neden bu kadar mutluluk peşinde koşmamıza rağmen hala pek çoğumuz onu yakalayamıyor dedim.
Bu sorduğum sorular biliyorum modern insanın klişe soruları gibi görünüyor uzaktan bakınca.
Ve bunları gün içerisinde hepimizin sorguladığına da eminim en azından beni dinleyenlerin.
Ve yani şunu da düşünüyorum ilk insanlar bizden daha böyle huzurlu bir atmosfer içerisinde yaşıyorlardı.
Kendilerinden daha mutlu daha memnun bir hayat sürüyorlardı ki bunu zaten kanıtladılar.
Bizim bir şeyler yapmamızı engelleyen nedenini bilmediğimiz ve hiç bitmeyen bir huzursuzluk var içerisinde.
Daima bu var.
Hani bundan 350 yıl kadar önce Fransız filozof Pascal demiş ya.
İnsanın mutsuz olmasının tek nedeni odasında sessizce ve huzur içerisinde oturmayı bilmemesidir demiş.
Çok da doğru söylemiş bu sözü bir düşünmenizi istiyorum.
Şimdi demiştim ya instagramda izleyenlere sordum ne hissettiniz diye.
Bu mesajlardan benim de hislerime en yakın olanını sizlerle paylaşmak istiyorum.
Deniz Turhan'ın mesajı demiş ki biz her şeye sahip.
Bir mutsuz insanlar topluluğuyuz.
Evet yani bir şekilde hayat mücadelesi veriyoruz.
Ama bir Hatice kadar değil.
Hatice belgeselin kahramanı.
Ve demiş ki tek geçim kaynağı balcılık olan.
Bal toplayıp üst küpte satarak satmaya çalışarak daha doğrusu.
Yatalak annesine bakmaya çalışan.
Elektriği ve suyu olmayan.
Tek göz sobalı bir evde yaşayan.
Bir kadının hayat mücadelesini izledim.
Ve tüm bu zorluklara rağmen.
Hayattan keyif alan.
Çocuklarla oynayan, şarkı söyleyen, kedi köpeğe bakan, hayvan sevgisi olan bir kadını izledim.
Ve şu an çevremizdeki insanların ne kadar küçük şeylerden şikayetçi olup mutsuz olduklarını gördükçe bu kadının yaşadığı o hayat canlanacak hep gözümde demiş.
Benim de tam olarak hislerim bu şekilde.
Hani bazı insanlar vardır hayattaki böyle en saçma şeyleri bile kendi için bir travma olarak görür.
Bunu kafaya takar, dert eder.
Hatta böyle insanlar için ben genelde senin ben derdini derim.
Affedersiniz ama bunu söylüyorum.
Ya da bazı insanlar vardır dersiniz ki şunun yaşadıklarını ben yaşasam kesin intihar ederim dersiniz.
Ama o insan yıkılmaz ve dimdik durur.
İşte buna psikolojide resilience deniliyormuş arkadaşlar.
Birazdan buraya geleceğim anlatacağım ne olduğunu ama bu konularla ilgili aklıma iki örnek geldi.
Yani söylemeden geçemeyeceğim kusura bakmayın.
Şimdi birinci insan için şunu söylemek istiyorum.
Bu anlatacağım kesin bu yaşanmıştır ya diyeceğiniz cidden.
Çünkü ben de duyunca kulaklarıma inanamadım.
Şimdi bir arkadaşım var makyaj ona bir gün bir kız geliyor makyaj yaptırmak için.
Ve kız böyle amiyana tabirle söyleyecek olursam tiki.
Neyse işte arkadaşım buna bir güzel böyle makyaj yapıyor.
Makyaj bitince...
Kız aynaya bakıyor çok beğeniyor ve hatta o kadar çok beğeniyor ki duygulanıyor ve diyor ki ya kusura bakmayın benim bir travmam var ve şu an onu hatırladım diyor.
Arkadaşım da içinden diyor ki yazık ya herhalde annesi babası öldü bir şey oldu falan hani sormaya da çekilmiş.
Sonra kız böyle bir sigara yakıyor çok efkarlı tabii böyle başlıyor ağlamaya.
Nasıl anlatacağım bilmiyorum ama geçen böyle bir yere makyaj yaptırmıştım ve takma kirpiğimi çok kötü taktı makyajım çok kötü oldu deyip ağlamaya başlıyor.
başlıyor dedim ki şaka değil mi bu anlattım Hayır dedi gerçek yani şu olayın gerçekten Vuku bulması da benim minik ponçik travmam olsun.
Yani bu ne? Senin ben derdini ya gerçekten.
İşte bu anlattığım insan kategorilerinden birincisiydi.
Hani dedim ya her şeyi dert ediyor kafasına takıyor.
Resilience olayı yok abi burada.
Şimdi ikincisini anlatıyorum.
Bu da kesin yaşanmıştır diyeceğiniz cinsten.
Evet maalesef yaşandı.
Keşke hiç yaşanmasaydı.
Bu da şöyle bir tanıdığımız var.
Hatta bana da küçükken bir süre o bakmıştı.
Çok sevdiğim için ve bir nedenden ötürü de ona anne diyorum.
Nedeni şu 8 evladını birden peş peşe toprağa verdi.
Kimi 17 yaşında lösemiyden öldü.
Kimisi de 5,5 yaşında bilinmeyen bir hastalıktan.
Ama 8 evladını toprağa vermiş bir kadın.
O yüzden ona anne dememiz çok hoşuna gittiği için biz ona anne diyoruz.
Bazen diyorum ki nasıl dayanıyorsun?
Bu kadar acıya nasıl dayanıyorsun?
Diyor ki canım bedenimde Merve.
Hani yapabileceğim başka bir şey yok.
Hayata devam etmekten.
Başka bir çarem yok.
Benim dimdik durmam lazım diyor.
Hatta benim de sınavım bu der çoğu zaman.
Şimdi diyeceksiniz ki eşiyle belki birbirlerine sarılıp destek olmuşlardır.
Hayır eşinden de yıllarca şiddet gördü.
Alkol problemi olan bir eşi vardı.
Zaten yakın zamanda da vefat etti.
Şu an yapayalnız hayatta tutunacak hiçbir dalı olmayan bir insandan bahsediyorum.
Bakın iki çeşit insan anlattım.
Bir tanesi takma kirpiyim yanlış takıldı diye ağlıyor senin ben derdine dediğim insan.
Bir diğeri de 8 evladını birden toprağa gömmüş.
Yine de dimdik sapasağlam hayat mücadelesi.
Bu arada geçen bir yerde okudum.
Dünyanın en büyük acısı evlat acısıymış.
Bence de kesinlikle öyledir.
Hani Kafka demiş ya hayata tutunmak ve kafamı toplamak için ihtiyaç duyduğum o enerjiyle piramitler inşa edebilirim.
Bazı insanlar o hayata tutunma enerjisiyle gerçekten Keops piramidini bile yeniden inşa edebilir.
Şimdi Bal Ülkesi belgeselini konuşmadan önce ben sizlere iki belgeselden daha bahsetmek istiyorum.
Hatta önermiş de olabilirim.
Biri İspanyol yönetmen Luis Buñuel'in Ekmeksiz Toprak belgeseli.
Buñuel Saykoso'nun işlerini çok seviyorum biliyorsunuz zaten.
Kişiliğini sevmiyorum, hayır işlerini seviyorum.
Bu belgesel 1933 yılında çekiliyor.
Zaten Buñuel'in ilk ve tek belgeselidir bu ve zaten bir dönem yasaklanmıştı.
Neden bu belgeseli öneriyorum?
Çünkü tarihi açıdan sosyolojik, etnografik, kültürel birçok şeyi görebileceğiniz ve hatta bal ülkesi gibi bence yer yer çıkarımlar yapabileceğiniz bir belgesel.
etkisel olduğunu düşünüyorum. Tek kelimeyle şunu söyleyebilirim.
Sıtmanın, dizenterinin, guatırın, tuzsuzluğun hatta ne olduğunu ben bu belgeselde anladım.
Yani balı ülkesini izleyen çoğu kişinin bana geri dönüşü şu oldu.
Ne kadar küçük şeyleri kafama taktığıma çok üzüldüm demişsiniz.
Bu belgeselde sizde o etkiyi yaratacaktır diye düşünüyorum.
Bunun dışında yoksulluğun, cahilliğin, hastalığın ve daha birçok şeyin ama duygusallıktan uzak bir şekilde verildiğini göreceksiniz.
Belki bu sizi rahatsız edebilir ama bunu yiyelim tarzı böyle.
Bir de eşeğe bal sürülen bir sahne vardı.
Eminim hepiniz gıcık olacaksınız.
Zaten bunu elim böyle eşekle bir alıp veremediğimi var.
diye düşüneceksiniz.
Endülüs Köpeği filmini izleyenler de o eşekli sahneyi hatırlayacaktır.
Küçükken görmüş olduğu bir şey eşek sahnesi var gözünün önünden hiç gitmeyen babasıyla yol duyuruyorlar.
Parçalanmış bir eşek görüyor ve bunu filmlerinde uygulamış yani herhalde travması bilmiyorum ama işte bu Noel Sayko bakmayacaksınız yaptıklarına artık.
Şimdi bir başka belgeselden bahsedeceğim size.
1922 yapımı Robert Flaherty'nin belgeseli.
Zaten belgeselcilerin babası olarak anılan bir yönetmen.
Kuzeyli Nanok belgeseli.
Bu belgesel de tıpkı Bal ülkesinde olduğu gibi aynı soruyu sordurtmuştu bana.
O yüzden anlatıyorum şu anda.
Neden? Çünkü burada da Kuzeyli Nanok ve ailesinin kuzey kutbunda geleneksel uygarlıklardan izole bir şekilde karların buzların içerisine vermiş olduğu yaşam mücadelesini izliyorsunuz.
Biraz etnografik bir belgesel.
Eskimo'ların hayatına böyle yeni...
Yeniden tanıklık etmek isteyenler mutlaka izlesin.
Bu arada iniyut demeliyiz yani eskimo yerine bunu kullanmamız gerekiyormuş.
Tıpkı siyahilere zenci denmesi gibi bir olay.
Onlar da eskimo kelimesinden hoşlanmıyor.
Yani bir kısmı hoşlanmıyor. Şimdi gelelim neden kuzeyli nanoktan bahsettiğimi.
Çünkü bal ülkesinde sorduğum soruların aynısını bu belgeselde de sorduğumu hatırlıyorum.
Kuzeyli Nanok'un nasıl bir hayat mottosu vardı ki her gün aynı heveste ve sadece yemek ve hayatta kalabilmek için bu kadar mücadeleyi nasıl verdi?
Her gün aynı yaşantıyı yaşadığınızı düşünün ve ailesinin sahip olduğu eşyalara bakın sadece gündelik eşyalar işte bıçağı var taştan kap mızrak ve üzerlerindeki ayı postu başka hiçbir şeyleri yok bu kadar.
Bir de bu Nanook belgeselinde böyle Nanook'un gramofon dinlediği bir sahne vardı.
İlk kez dinliyor. Balı ülkesinde de böyle benzer sahneler vardı.
Bilmiyorum kafamda bir meç oldu bu ikisi.
Bir de şöyle bir olay yaşanıyor.
Bu işte etnografik filmlerin babası diyoruz.
Boşuna denmemiş ya bu adama.
Şimdi bu filmi çekiyor ya yönetmen.
İki sene boyunca bu Kuzeyli Nanook ve ailesiyle zaman geçiriyor.
Ya hangi yönetmen şu an bunu yapabilir ki?
Gerçekten çok zor bir şey. Yani belgesel izleyenler anlayacaktır.
Daha da enteresan olanı film bitiyor.
yemiyor herhalde. Geri dönmek için yola çıktığında şöyle bir keyif sigarası yakıyor ve bütün film yanıyor.
İnanabiliyor musunuz? Çok kötü ya.
Bütün film yanıyor ve adam tekrar diyor ki tamam okey bir daha çekeceğim.
İşte Bal Ülkesi belgeselinin yönetmenleri de iki kişi biliyorsunuz.
Onlar da üç sene boyunca o Makedonya'nın ücra köyü var ya orada hayatlarını geçiriyorlar o belgeseli çekebilmek için.
Bunlar çok ciddi emekler ya baktığınız zaman.
İyi ki de bu filmler ödüllendirilmiş bu belgeseller.
Bu Kuzeyli Nanok belgeseli de ilk antropolojik belgeseldir zaten.
Dediğim gibi Eskimo'ların yaşantısını izlemek isteyenler.
Eskimo dedim anlayın diye ama İniyut dememiz daha doğru.
Çünkü Eskimo'nun anlamı çiğ et yiyen anlamı.
geliyor ama belgeselde göreceğiniz üzere adamlar zaten çiğ et yiyor.
Yani sadece Kanada eskimoları o eskimo adını aşağılayıcı buluyor.
Hani inuit deyin bize diyorlarmış.
İnuit de zaten insan anlamına geliyor.
Valla ben bu belgeselden çok fazla şey öğrendim.
Onu da önermiş olayım.
Yani bir insanın doğayla olan mücadelesi hayatta kalma mücadelesi ve doğayla olan o bağını görmenizi istiyorum.
Hatta hayvanlarla olan bağını da görmenizi istiyorum.
Doğa ve hayvan demişken Netflix'te geçenlerde interaktif bir film izledim.
Doğaya karşı mücadele diye.
İzlerken de dedim ki keşke hayatımızda interaktif diziler gibi olsa.
Bassak ve bana gösterse.
Merve işte suyu almak istersen bu gelecek başına.
Çamurlu yoldan gidersen şöyle olacak falan.
Her şeyi görsem ve ona göre yaşasam hayatı o zaman da belki bir tadı kalmazdı.
Bilmiyorum. Şimdi gelelim Bal Ülkesi belgeselinden benim aklımda kalanlar daha doğrusu kalbimde kalanları sizlerle paylaşacağım.
Bir kere belgesel Makedonya'da çekildiği için ve Türkçe konuşulduğu için yer yer çok böyle kalbime dokundu.
Ve belgesel dediğim gibi çekimi 3 yıl sürüyor ve 400 saatlik görüntülerden toplanarak ortaya 87 dakikalık muhteşem bir görsel şöyle çıkıyor.
Yani mükemmel bir ışık var belgeselde.
Kontrast çok iyi, renkler çok iyi, ışık çok iyi.
Hatta izlerken sürekli kafamda şu vardı bu mum ışıklı sahneleri hatırlıyor musunuz gece sahneleri anne ve kızın olduğu.
Orada dedim ki Caravaggio yaşasaydı şu an Makedonya'nın bu köyüne gitmişti ve Hatice'nin resmini yapıyordu o sahneleri yapıyordu.
O kadar iyi bir kontrast vardı orada.
Şimdi bu kadar dengeli ışık, renk, kontrast, işte kadrajlar vesaire bunları görünce insan ister istemez diyor ki nasıl bir ekipman kullanmış.
Şöyle bir girip baktığım zaman ekipmanları hani modern zamana baktığımız zaman biraz geri kalmış.
Ama hani düşünce gücü podcastinde demiştim ya elinizde ne varsa önce onu en iyi şekilde değerlendirin ki en iyisini yapmaya çalışın ki size daha iyisi gelsin.
İşte bu ona vereceğim bir örnek olacak.
Bu kadar yetersiz bir ekipmanla O kadar tutkuyla çalışmışlar ki işte ortaya çıkan o görsel şölenin sebebi bu aslında.
O tutkuyu görebiliyorum izlerken ben.
Ve bu da buna bir örnek.
Yani bazen şey diyoruz ya işte bir işe başlayacağız.
Ya işte benim şundanım yok bundanım yok.
O yüzden ben işte çok iyi bir iş çıkaramam.
Yaparsın ki bu zaten fotoğrafçılıkta da gördüğümüz bir şeydir.
Adamın ekipmanı yoktur.
Atıyorum bir tane lensi vardır.
Sen gelirsin bir valiz dolusu ekipmanla.
Sen onun çektiğini çekemezsin.
Çünkü adam ona öyle bir hakimdir ki.
Öyle fotoğraflar çeker ki sen 30 tane lensle git yapamazsın onu.
İşte burada da bunu görüyorum.
Yani malzemem yok diye şikayet etmeyi bırakın bir işe başlayacağınız zaman.
Elinizdekini en iyi şekilde değerlendirin ki size daha iyisi gelsin.
Zaten şu an kazandıkları ödüllerle o parayla en iyisini almışlardır bilmiyorum.
Bir de benim için önemli olan şuydu.
Bu belgeseli normalde daha kısa bir sürede yapmayı planlarlarken planlarının dışına çıkıyorlar.
ceplerinden para ödeyerek ve Makedonya'nın işte o köyüne gidip gelerek büyük emekler sarf ederek böyle bir belgesel koyuyorlar ortaya.
E bu ne oluyor ki demiş olabilirsiniz.
Bu bana şunu hatırlattı.
Hani bazı yazarlar eserlerini böyle yıllarca yazarlar.
İşte Göthe'nin Faustu gibi mesela.
60 yılda tamamlamış adam.
Ve ne oldu? Hani biz hala Göthe'yi konuşuyoruz.
Çünkü ortaya müthiş bir eser koydu.
Ya da işte Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust'un.
Adam yıllarını verdi yazmak için.
Ya da işte Kuzeyli Nanook belgeselinden bahsettik ya o da işte filmleri yandı adamın iki sene.
Kuzey kutubunda donuyorsunuz.
Orada yaşıyorsunuz ve dönerken sigara içtiğiniz için bütün film yanıyor.
Siz olsaydınız bu senaryoda ne yapardınız?
Ben büyük ihtimalle ya kısmet değilmiş falan deyip dönebilirdim o anda.
Orada yaşamak istemeyebilirdim.
Ama adamın inandığı bir şey var ve inandığı doğrular için geri döndü.
Dönmeseydi belki biz hala onu konuşmuyor olacaktık.
Yani etnografik filmin babası, belgesellerin babası demeyecektik.
Bütün bunları neden anlattım bir düşündüğünüz zaman.
Eğer bir şeye tutkuyla bağlandıysanız ve inandıysanız, tüm kalbinizle inandıysanız geçen zamanın hiçbir anlamı yok.
Bazen bana mesaj atıyorlar işte Merve ikinci üniversiteyi okuyacağım ama bilmem kaç yaşındayım.
Ay şimdi dört senem daha gidecek.
Gitsin ya gitsin.
Yani bunları o yüzden anlattım.
Şimdi devam edelim. Bu arada bu belgeseller böyle işte çekirdeğimi alayım.
Vay efendim eğlenerek izleyeyim.
Öyle belgeseller değil.
Hepsi böyle bir nebze yüreğinize dokunacak, acıtacak belgeseller.
Şunu demiş olabilirsiniz ya Merve bizim derdimiz başımızdan aşkı niye bize bunları öneriyorsun demiş olabilirsiniz.
Madem Göte'den bahsettim Göte'nin hani bir sözü var ya dünya hassas kalpler için cehennemdir.
Bunu izlerken hassas kalpli olanlar çok yaralanacak ama Tolstoy diyor ya insan acı duyabiliyorsa canlıdır.
Başkalarının acısını duyabiliyorsa insandır.
İnsanlar böyle şeyler izlemeli diye düşünüyorum.
Şimdi gelelim Bal Ülkesi belgeseline.
Buna geçmeden önce hani Sosyal Ağ diye bir film vardı hatırlıyorsanız.
Orada bir replik vardı ya çok etkileyici.
İnsanlar çiftlikte...
Yaşadı, sonra şehirlerde yaşadı ve şimdi de internette yaşayacak diyordu.
İnternet, post-truth, gerçeklik her şey iç içe geçmiş durumda ama bu öyle bir belgesel ki gerçekler tokat gibi yüzünüze vuruyor.
Şimdi kafanızı kaldırın internetten ve gerçek hayatın içine doğru bir yol alalım.
Belgeseli böyle detay detay anlatmayacağım sadece aklımda ve kalbimde kalanlardan bahsedeceğimi söylemiştim.
Şöyle ki zaten artık başrolünde belgeselin Hatice karakteri olduğunu biliyorsunuz.
Arı Hatice demeliyim bence ona.
Çünkü bir insan nasıl arı gibi çalışkan olur sözünün tam karşılığı.
İşte Hatice karakteri Kuzey Makedonya'nın işte böyle kuş uçmaz kervan geçmez bir köyünde geleneksel yöntemlerle hatta o kadar geleneksel ki yöntemleri Avrupa'daki son temsilcisi
bile olabilir bu arı arıcılığın.
Doğayla ve arılarıyla o kadar güzel simbiyotik bir ilişkisi var ki.
Yani normalde arıcılıkla uğraşanlar bilirsiniz.
Böyle astronot gibi giyinirler ama Hatice eldiven bile takmıyor.
Ve bu bana bu Netflix'teki hani bir belgesel vardı önermiştim daha önce herhalde.
Hani ahtapottan öğrendiklerim diye bir belgesel vardı.
Hatta o da ödüllü. Orada bir insanla bir ahtapotun arkadaşlığını görüyorsunuz.
Ve diyorsunuz ki kendi kendisine bir insanla ahtapotunuzla arkadaş olabilir.
Bana da geçen duygu buydu.
Hatice'nin arılarıyla olan bildiğiniz arkadaşlığı var ya.
Yani arılar onu sokmuyor.
Bu bana şunu gösterdi ki doğaya ve hayvanlara nasıl davranırsanız işte o şekilde karşılığını görürsünüz demek istiyorum.
Bir de Hatice böyle normal diğer insanlar gibi modern bir yöntem izleyebilecekken o bal peteklerini daha önce hiç görmediğim bir şekilde böyle dağların tepelerin ardında muhafaza ediyor.
Yani oraya çıkmak da bir mesele zaten.
Daha tepe tırmanıyor. Hatta evlerin duvarların içine bile çok farklı yerlerde arıcılık yapıyor.
Hiç görmemiştim. Ama belgeseli izleyenlerin en sevdiği kısım şu olmuş bana yazanlardan.
Yarısı sana yarısı bana dediği kısım.
O da beni çok etkilemişti zaten.
Hatice o arıların balını alırken hepsini almıyor.
Yarısı sana diyor yarısı bana diyor.
Arılarla konuşuyor şarkılar söylüyor.
Onlara da bal bırakıyor. Yani bu ekolojik dengeyi nasıl koruduğuna bakar mısınız ya?
Bir de parantez açıp şunu söylemek istiyorum küçükken bal yiyemezlermiş yani çok fakirdik diyor bal yiyemezdik diyor.
Sonradan hani balcılık yapma isteğinin sebebi de bu hani böyle rahat rahat bal yiyebilmek çok naif bir istek bence bu.
Ve sonra da belki de arılara davranışı onu biçimlendiren şey de bu çocukluğunda yaşamış olduğu şey de hayali zaten buymuş ve hayalini yaşıyor Hatice bir yerde.
Hayalinde kavuştuğu halde bakar mısınız arılara o davranışına?
Bu çok etkiledi beni. Ve orada hiç hesap soracak kimse yok.
Hani dağın tepesindesin arı sana hesap mı soracak?
Ay balımın hepsini aldım diye.
Ama işte diyorum ya evrensel bir adalet var.
Ve bu olayın sonunda anlatacaklarım zaten buna bir örnek teşkil ediyor bence.
Şimdi bu hikayenin iyi polisi Hatice anladığınız kadarıyla.
Bir de kötü polis var. Buna zaten sinir olacaksınız.
Köye böyle göçebe olarak gelen.
Açgözlü bir adam var.
7 tane de çocuğu var.
7 çocuklu bir aile geliyor. Bir anda Hatice'nin düzeni alt üst oluyor.
Bu ailenin babasının arıcılık yapmaya çalışırken o sergilediği tavır var ya tam bir food inci belgeseli.
Hani izlediyseniz bu kapitalizmin açgözlü insanı böyle iliklerinize kadar hissettiğiniz o belgesel var ya.
O içindeki kapitalistle beraber şehirden köye gelen adamı temsil ediyor bence.
Bir hayvandan nasıl maksimum bir fayda sağlarım daha çok böyle sırtından para kazanırım kafası yaşıyor.
Kaşıkla vereyim kepçeyle alayım diyor yani.
Ve bir onun hayvanlarına ne kadar çıkarcı davrandığına bakın ve başına gelen musibetlere bakın.
Bir de Hatice'nin o kapısına gelen kediyle köpekle olan ilişkisine bakın.
Arılarıla olan sevgisine bakın.
Bu arada Hatice o kadar iyi kalpli bir insan ki o ailenin açgözlü babasına bile nasıl arıcılık yapacağını öğretiyor.
Yani kendi ekmeğini kazandığı şeyi adama öğretmeye çalışıyor.
Ve bunu yaparken de yine böyle kendi yöntemleriyle yapmak.
Bunu yani arılara zarar vermeden yaptırtmaya çalışıyor.
Adamın çocuklarıyla ilgileniyor.
Yani o aileye yüreğini açıyor ama çok büyük bir kazık yiyor göreceğiniz üzere.
Adam arıları aç bırakıyor.
Kendi arılarını aç bırakıyor daha çok kazanmak için.
Aç kalan arılar yüzünden de Hatice'nin arıları telef oluyor.
Orada ben çok üzüldüm. Hani Buda'nın bir sözü vardır ya.
Öfkeyi sevgiyle, kötülüğü iyilikle yen, açgözlülüğü cömertlikle...
Yalanı gerçekle yen diyor.
İşte Hatice adamın o açgözlülüğüne karşı ne kadar cömertçe davrandı ve doğa da ona hatta evren de ona nasıl bir karşılık verdi.
Bir de şu var beni çok sinir eden detaylardan birisi.
O 7 çocuklu aile çocuklarına da tıpkı hayvanlarına davrandığı gibi çıkarcı davranıyordu.
Onlara da tıpkı bir işçi gibi muamele ediyordu.
Yani daha fazla çocuk daha çok işçi daha çok para demek onlar için.
Ve mesela çocuğu arı sokuyor ve annesinin umurunda bile değil.
Başka bir çocuk böyle 4-5 yaşlarında gölde boğulacak yine ailenin umurunda değil.
Hatta ailenin babası böyle ergen bir çocuk var ona böyle zorla arıcılık yaptı.
Çıplak elle gel buraya işte bunu yapacaksın falan diyor.
Ve bunu yaparken de şunu söylüyor.
Diyor ki işte bu senin iyiliğin için senin okul paran.
Yani çocuğu çalıştırıp okul parasını çıkarttırmaya çalışıyor.
Yani günümüz toplumuna baktığımız zaman artık çocuk erkeği diyorum ben.
Hatta erkeklik kalmadı. Çocuk erkeği toplumlarla...
Taban tabana tezat bir görsel izleyeceksiniz.
Bir de bir tarafta böyle yaşlı annesine bakmak için.
Çünkü o bölgede bile böyle bir olay var.
Yani belgeselde her şeyi görüyorsunuz arkadaşlar.
Ekolojiymiş, sosyolojik analizlermiş, toplum, kültür vesaire her şeyi görebileceğiniz bir belgesel.
Burada da mesela evin son kalan kızı anne ve babasına bakmakla mükellef.
Belki de Hatice o yüzden evlenmedi bilmiyorum.
Ve arı gibi çalışan bir Hatice var.
Hiç evlenmemiş bir de dolayısıyla hiç çocuğu olmamış.
Ara ara... Yaşlı annesiyle hesaplaşmalarını görüyorsunuz bunun için.
Ve keşke benim de bir çocuğum olsaydı dediği sahnede ben kalbimi bıraktım.
Hani o açgözlü aile var dedim ya onların ergen bir oğlu var.
Onunla oturduğu dertleştiği o sahne var ya çok iyiydi.
Bir de çocuklara olan sevgisi, hayata neşeyle bakışı, işte o küçük radyodan bir şeyler duymaya çalışması.
Ne kadar küçük şeylerin Hatice'yi mutlu ettiğini gördüğünüz zaman böyle gözleriniz doluyor.
Bir de şöyle bir sahne vardı çok etkilendiğim.
Hani şehre indi ya bal satmak için.
Orada böyle saç boyalarına bakıyor.
Hangi rengi alsam falan diyor.
Böyle bir heyecanlı. Sonra eve geliyor saçlarını boyamak için.
Dedim ki işte kadın ya.
Kadın. Nerede olursa olsun kadındır.
Hatta bir takipçimin anlattığı olay beni çok etkilemişti.
Göçmenlerle çalışıyor. Ve orada işte diyor ki çok büyük bir yoksulluk var.
Çadırlarda kalıyorlar vesaire.
İşte biz de onlara yardım götürüyoruz diyor.
Ve bu yardım paketlerin içerisine göz kalemi, saç boyası gibi böyle...
Kadınları mutlu edecek şeyler de koymuşlar.
Ve erkekler demiş ki ne alaka yani insanlar açlıkta boğuşurken bunlar ne alaka?
Diyor ki bir kadın için bunun ne demek olduğunu.
Hani anlayamazsın gözüne bir sürme çektiğin zaman bile hani havan değişir mutlu olursun.
Onun dediği geldi aklıma ne kadar doğru Hatice'nin o sevincini görünce.
Bunun çok doğru bir şey olduğunu düşündüm.
Hani derler ya küçük şeylerle mutlu olmak diye bir şey yoktur.
Sizi mutlu eden her şey zaten büyüktür.
Hatice'nin hayatı da tam olarak böyle bence.
Yani onu mutlu eden şey.
baktığınız zaman aslında parayla satın alınamayacak şeylerle mutlu olduğunu görebilirsiniz ve bu noktada da durup kendi hayatınızı sorgulayabilirsiniz Bir de bir sahne vardı kaplumbağanın
böyle küçük bir havuzdan çıkmaya çalıştığını göreceksiniz ve Hatice'nin ona bakışları aslında bence o Hatice'nin hayatıydı.
Yani çıkmaya çalıştığı bir hayat içerisinde hapsolduğu ve Hatice o kaplumbağayı alıp yere koydu oradan çıkarmak için yardımcı oldu.
Aslında belgeselden sonra da Hatice'nin hayatı tamamen değişti diyebilirim.
Hani bir söz vardır ya iyilik yap denize at balık bilmezse halik bilir Hatice tam onun karşılığı.
Bu dünyada ne yaptığınız iyilik ne de kötülük karşılıksız kalmıyor.
Nasıl kalmıyor Merve derseniz şöyle ki bu filmin aldığı ödüller ve parayla beraber Hatice'ye yeni bir ev satın alıyor yönetmenler.
Çok güzel bir jest yapmışlar yani Hatice'nin yaptığı iyilik gördüğünüz gibi bir şekilde geri döndü.
Bu arada Hatice'ye ev hediye edilmiş dedim ama aklıma şu geldi.
Hala diye Türk yapımı bir belgesel var ödüllü.
İzlemediyseniz onu da önermiş olayım.
Manisa'nın Akhisar ilçesine bağlı bir köyde geçiyor hikaye.
55 yaşındaki Ali İhsan'ın hayata tutunma çabasını izliyorsunuz.
Trans bir birey olduğu için hayata tutunma çabasını.
Homofobikler izlemesin.
Yani köylüler tarafından nasıl kabul edildiğinin hikayesi çok çarpıcı.
Yani Hatice doğayla o çetin yaşam şartlarıyla yoksullukla mücadele ediyor.
Herkesin bir mücadelesi var bu söylediğim belgesellerde.
Kuzeyli'nin anok ayrı, ekmeksiz toprak ayrı ve bir sürü bir şeyler önerdim herhalde arada hatırlamıyorum.
Hala belgeselinde de...
trans bir bireyin cinsiyet kimliğiyle alakalı vermiş olduğu, köylülere karşı vermiş olduğu mücadeleyi izliyorsunuz.
Yine bir mücadele var ama neden bu belgesel aklıma geldi biliyor musunuz?
Çünkü Hatice'ye ev armağan edilmiş dedim ya.
İşte bu hala belgeselinden sonra da İhsan halanın böyle bir beklentisi varmış ki zaten bu konuşulmuş ama belgesel ödüller aldıktan sonra, para kazanıldıktan sonra İhsanal'a hiç kimseye ulaşamamış.
Bütün kapılar yüzüne kapanmış.
Bu da böyle bir dipnot olsun.
Devam edelim. Şimdi bu bal ülkesi belgeselinden sayısız çıkarım yapabilir herkes kendine göre ama bana göre dediğim gibi psikolojideki o dayanıklılığın, yılmazlığın, mukavemetin tam olarak karşılığı Hatice karakteriydi.
O yüzden ısrarla izleyin dedim.
Bu noktada bir parantez açıp şunu da söylemek isterim.
Bana göre insanlar ikiye ayrılır bu resilience kısmında.
Bir kısım için işte Fınzıvayk örneği vereceğim.
Bu arada podcast'ını yapmıştım. dinlemek isteyenler için.
Stefan Zweig hatırlıyorsanız Yahudi'ydi ve savaş patlayınca o Nazilerden kaçabildi.
Brezilya'ya gitti. Yani ya ölecekti ya da hayatta kalacaktı.
Brezilya'ya kaçtı. Kaçabildi bu arada.
Ama o kadar büyük ümitsizliğe düştü ki İntihar etti eşiyle beraber.
Bir de Viktor Frank'tan bahsediyorum sürekli.
Yahudi bir doktor, çok önemli bir doktor.
Kaçamadı, yakalandı ve toplama kampına götürüldü.
Ve insanın hayal bile edemeyeceği acılar çekti.
Ailesi gözünün önünde katledildi.
Sonuçta baktığınız zaman Zweig intihar etti.
Frank hayata tutundu.
Burada bir oturup düşünmenizi istiyorum.
Stefan Zweig neden intihar etti?
Viktor Frank her şeye rağmen nasıl bir psikolojik dayanıklılık sergiledi?
Onun hayata tutunma sebebi neydi?
Hani kendi tedavi yöntemi var ya logoterapi ismini koyduğu.
Bu insanın anlamarı işi diye de bir kitabı var hep söylüyorum.
Orada da geçiyor. Zaten logoterapinin anlamı şu.
Anlam manası da geliyor.
Yani logoterapinin anlamı aslında bu.
Buradaki olay şu.
Bu terapi insanın içindeki o varoluşsal boşluk var ya.
Bu boşluğun anlamla dolmasını hedefliyor logoterapi.
Çünkü insan varoluşsal olarak her zaman bir anlam arayışı içerisindedir.
Ve bu arayış anlamlı bir cevap bulamadığı zaman insandaki boşluk git gide derinleşiyor.
Yani bu boşluk da kendini nasıl gösteriyor?
Bunaltıyla, iç sıkıntısı, depresyon.
Bunlar da dışa vuruyor kendini.
Çünkü bütün canlılar içgüdüleri sayesinde aslında nerede ne yapacağını bilirken insanoğlunun içgüdüleri ona bunu söylemez ve bu anlam arayışı mücadelesinde onu yalnız bırakır.
Ve sonuç olarak ne olur biliyor musunuz?
İnsanın kendi dolduramadığı boşluk var ya çevresinin istekleriyle dolar ve bunu tabii ki de Hitler gibi liderlerin yığınları peşlerinden sürüklemesinin nedenlerinden biri de olduğunu görebilirsiniz.
Yani boşluğu kendi yöntemleriyle kendi isteklerine göre doldurabilirler.
Şimdi burada başlangıçta söylediğim Nietzsche'nin yaşamak için bir nedeni olan kişi hemen her nasıl hakatlanabilir sözünü tekrar anımsatmak istiyorum.
Peki biz bu nedeni?
Nasıl bulabiliriz diyorsanız şöyle ki Victor Franklin o kitabının özüne inecek olursak 3 madde söyleyeceğim size.
Bir tanesi çalışmak yani bir eser yaratmak, bir işte çalışmak ya da işte kendinizi meşguliyet halinde bulundurmak sürekli.
Geçenlerde Trabzonlu bir dede izlemiştim 100 yaşında falandı herhalde ve hala demir dövüyor adam.
Ama o kadar dinç görünüyor ki diyor ki ben çalışmama borçluyum bu dinçliğimi.
Eğer emekli olup evde otursaydım, boş boş otursaydım hiçbir işe yaramasaydım büyük ihtimalle ölüp gidecektim.
Bence o hesap. Yani insan hayatı boyunca bir şeylerle meşgul olmalı.
Kendini dinlememeli.
İkinci olarak da bir şey yaşamak ya da bir insanla, doğayla, hayvanla bir şeylerle etkileşimde kalabilmek.
Aslında bu ikinci maddenin kapsamı çok geniş.
İyilik, doğruluk, ahlak, güzellik böyle bu tarz erdemleri yaşamak.
Doğayı veya işte bir kültürü yaşamak.
Ve en nihayetinde bir insanı yaşamak.
Yani bir insanı sevmek ya da bir hayvanı, doğayı bir şeyleri sevebilmek.
Zaten bir başka insanı kişiliğinin en derindeki çekirdeğinden kavramının tek yolu sevgidir der Viktor Frankl.
Yani ona göre insan sevmediği sürece başka bir insanın da özünü bilemez.
Yani bu kısımdaki sevgi aslında pek çok varlığa yönlendirilebilir ama bu anlam arayışının sevgi yönü doğaya, hayvanlara pek çok şeye yönlendirilebilir.
İşte Hatice karakterinin yaptığı şey de aslında buydu.
Bir diğer ve son madde de şu ki eğer bir acı varsa ortada ve bu acıdan kaçamayacaksak ona yönelik bir tavır geliştirmemiz gerekiyor.
Yani bir yerde acılara tutunarak yaşamamız gerektiğini de söylüyor Viktor Frankl.
Bu podcast'ı sonlandırırken bir masalla kapatacağım az sonra ama beni Instagram'da takip etmek isteyenler için adresim ortamlarda satılacak bilgi.
Merve biz de buradayız seni dinliyoruz diyebilirsiniz bana buradan ulaşıp.
Şimdi Hatice'nin hikayesine çok yakıştırdığım ve çok sevdiğim Judith Liberman'ın kaleminden büyüklere masallar tadında bir masal anlatacağım sizlere.
Bir adam hepimizin hayatımızın bir noktasında geldiği bir kavşakta duruyormuş ve hangi yola gireceği konusunda kendisiyle münakaşa halindeymiş.
Yollardan biri etrafındaki bütün insanların faydasına olacağını çok iyi bildiği bir yolmuş.
O yolu biliyormuş, yıllardır o yolda yürüyormuş zaten.
Manzarası güzel sayılırmış ama diğer yolun manzarasıyla kıyaslanamazmış bile.
Diğer yol hiç denemediği tatlarla daha önce hiç aklına gelmeyen bireysel imkanlarla dolu gibi görünüyormuş.
Tamam başkalarının işine yarayacak fazla bir şey sunmuyormuş bu yol ama kendisi için sonunda daha kolay bir hayata olanak tanıyan tek şansmış.
Hem zaten yeterince uzun beklememiş mi?
Bir kez olsun diğer yolu seçmekte haklı değil miymiş?
Yeterince paylaşmamış, yardım etmemiş, öğretmemiş, desteklememiş mi?
O kadar uzun bir süre kararsız bir şekilde orada dikilmiş ki sonunda kişisel meleğe omzundan inip bir yardım teklif etmiş.
Yolun sonunda ne olacağını bilebilsem ilk adımlarımı daha güvenli atabilirdim demiş meleğe.
Melek madem bunu istiyorsun sana göstereceğim.
Şu anda sana çok çekici gelen yolun sonunda ne olduğunu göstermek için seni cehenneme götüreceğim demiş.
Adam kendini bir anda cehennemde bulmuş.
Hakkında okuduğu hiçbir tarife uymadığını görerek şaşırmış.
Ne kaynayan kazanlar, ne ateşler, ne de çığlıklar atan ruhlara işkence eden zebaniler varmış burada.
Cehennemdeki tek şey, hayatında gördüğü en iştah açıcı ve en lezzetli yiyeceklerle dolu, devasa bir masanın bulunduğu güzel döşenmiş bir ziyafet salonuymuş.
Kuş sütü bile eksik değilmiş.
Elmalı turtalar, kızarmış etler, çikolata şelaleleri, her renkte muhallebiler ve dumanı üstünde tüten ekmekler.
Kokular başını döndürüyor, ağzını sulandırıyormuş.
Masanın etrafında insanlar varmış.
Dirseklerini ve bellerini bükemiyor olmaları dışında herkesten bir farkları yokmuş.
Her birinin elinde kısa saplı birer kaşık varmış.
Kaşıkları doldurup ağızlarına götürmeye çalışıyorlarmış ama dirseklerini bükemedikleri için bunu beceremiyorlarmış.
Bu yüzden hepsi sonsuz bir zevk ziyafeti karşısında aç ve işkence içinde oturuyormuş.
Sızlanmaları ve iç çekişleri cehennemde yankılanıyormuş.
Bunu gören adam meleğe diğer yolun nereye gittiğini göstermesini istemiş ve bir anda kendini cennette vurmuş.
Orada ne arp çalınıyor ne yumuşak bulutlar uçuşuyor ne de kanatlı melekler dolaşıyormuş.
Görüp görebildiği tek şey aynı lezzetlerle donatılmış o masanın bulunduğu aynı ziyafet salonuymuş.
Ve dirseklerini kıramayan çok sayıda insan masanın etrafında ellerinde küçük kaşıklarla duruyormuş.
Ancak cennette arkadaşça kahkahalar ve tok bir kalabalığın rahat gülüşmeleri yankılanıyormuş çünkü kendi ağızlarına ulaşmaya çalışmak yerine masanın etrafındaki insanlar kaşıklarını
birbirlerini beslemek için kullanıyorlarmış.
Adam birden kendini yine kavşakta bulmuş, derin bir nefes almış ve gideceği yolu seçmiş.
Umarım hepimiz bu hayat yolculuğunda vermiş olduğumuz kararlarda uzun veya kısa vadeli her ne olursa olsun doğaya, insanlara, hayvanlara olan etkilerini göz ardı etmeyiz.
Ve Hatice'den öğrendiğimiz o bilgilikleri kendi hayatımıza da uygulayabiliriz.
Madem Nietzsche ile başladım tekrar onunla bitirmek istiyorum.
Ne demişti Nietzsche? Yaşamak için tek bir nedeni olan kişi her türlü nasıla göğüs gelebilir.
Umarım nedenlerimizi buluruz.
Size iyi bakın. Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
