
Problemleri Fırsata Dönüştürme Sanatı / 15 Strateji
29 Aralık 2023 · 47 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Transkript
Arçelik Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba ben Merve.
İki gün sonra yepyeni bir yıla giriyoruz arkadaşlar.
O yüzden yeni yılda da bize fayda sağlayabilecek bir bölüm yapmak istedim.
Bugün size problemlerimizi nasıl fırsata dönüştürürüz bunun sanatından bahsedeceğim.
Başka bir de işte psikolojik Jujitsu.
Bunun adı Jujitsu.
Bazen bir hayal kuruyoruz.
Kendimizce o hayalimiz, o fikirlerimiz muhteşem oluyor.
Ama çevremizden öyle tepkiler geliyor ki bunun tam aksi.
Boşver ya o iş tutmaz.
Daha önce denendi. Bu işe yaramadı.
Bence şimdi zamanı değil.
Ya tutmazsa o zaman ne yapacaksın?
Bunları duyduk değil mi hepimiz?
Belki de öyle olacak.
Tutmayacak belki. Bunu bilemeyiz değil mi?
Onlar da bilemez. Bildiğimiz tek şey şu.
Hayatımızda daima böyle insanlarla karşılaşacağız.
Bizi demoralize edecekler.
İşte bugün böyle durumlarda ne yapabileceğimize dair...
15 farklı tersine düşünme stratejisinden bahsedeceğim size.
Kendisi de bir podcast yayıncısı olan Berthold Gunsta'nın milyonlarca satan bir kitabı var.
Türkiye'de de Mona yayınlarından çıktı.
Tersine Düşünmek adlı kitap çok hoşuma gitti.
Son zamanlarda okuduğum iyi kitaplardan biri.
Kendisi ters düşünme konusunda bir uzman.
Buna umden kında deniliyor ayrıca.
Peki bu stratejiler ne işe yarayacak Merve?
Düşünme biçimimizi sınırlamalardan kurtaracak, yolumuza taş koyan o tehditlerden uzaklaşacağız ve keşfedilmemiş yeni ihtimalleri de göz önünde bulunduracağız.
Fırsatları değerlendirmeye açık bir hale geleceğiz.
Şimdi size 15 tersine düşünme stratejisini anlatacağım.
Bunları evinizde, işinizde, sosyal hayatınızın her alanında yaşadığınız sorunlara çözüm stratejisi olarak düşünebilirsiniz.
Kemerlerinizi bağlayın uçuşa geçiyoruz.
Şimdi 4 temel tutum var.
Sevgi, çalışma, savaş ve oyun tersini düşünmek istediğiniz bir durumla karşılaştığınızda her zaman öncelikle kendinize hangi tutumun gerekli olduğunu sorarak
başlamanız lazım. Sevgi ve ilgi mi gerekiyor?
Belki daha eğlenceli bir yaklaşımı etkili olacak burada.
Emel ve biz bunu nasıl bileceğiz?
Bunu zaten sezgisel olarak biliriz.
İç güdülerinize güvenin çünkü tersini düşünme olayı mantık ve sezginin bir birleşimi.
Sevgi stratejileri ile başlıyorum öncelikle.
Şimdi burada anlatacağım 4 tersini düşünme stratejisi olacak.
Bu stratejilerin temel unsurları kabullenme, uzlaşma ve sabır.
Zaten dayanağı sevgi adı üstünde.
İlk stratejimizde başlıyoruz.
Kabullenme stratejisi.
Bu 15 stratejinin içerisinde en önemlisi o yüzden bunun üstünde biraz uzun duracağım.
Buradaki olay şu kabullenmek durumu kabul ediyorsunuz ve bununla ne yapabileceğinize bakıyorsunuz.
Peki bunu ne zaman yapmalıyız?
Ortada bir gerçek var.
Artık kendinizi kandıramıyorsunuz.
Karşı tarafı da kandıramıyorsunuz.
Hani gerçeklerle yüzleşmeniz gerekiyor.
Öyle durumlar yaşıyoruz ki bazen.
Kaçınılmaz. Direnmek faydasız.
İşte o zaman bunu devreye sokabilirsiniz.
Bunu nasıl yapacağız?
Şöyle sadece o an görünen şeye bakmayarak buzdağının görünen kısmını değil altını görmeye çalışarak yapacağız.
Dediğim gibi ortada bir gerçek var.
Bu gerçeği değiştiremeyeceğimizi biliyoruz.
İşte o zaman bu strateji devreye girebilir.
Steven Spielberg biliyorsunuz benim en sevdiğim yönetmenlerden biridir.
Onun Indiana Jones serisinin ilk filmi Kutsal Hazine Avcıları.
Orada Harrison Ford indi rolündeydi hatırlarsanız ve bir saldırganla kılıç dövüşü yaptığı bir sahne vardı ve bu filmin En önemli sahnelerinden biriydi.
Sadece bu kısmın çekimleri için 3 gün ayrılmıştı düşünün.
Ve Harrison Ford haftalarca kılıçla kareografi çalışıyor.
Ama çekim günü gelip çattığında ne oluyor biliyor musunuz?
Harrison Ford çok ciddi bir gıda zehirlenmesi geçiriyor ve dövüşü yapamayacak durumda.
Ne yapacak peki?
Kabullenecek değil mi? Çünkü ortada bir gerçek var ve başka çaresi yok.
Direneceği bir durum yok.
Ne yapıyor? Gidiyor Steven Spielberg'e.
Kılıç dövüşü yapamayacağını söylüyor ama çok iyi bir fikrim var diyor.
Kılıç ustası Indy'ye yani Harrison Ford'a saldırdığı zaman hiçbir şey yapmıyor.
Kısa bir iç geçiriyor ve silahını çıkarıp kılıçlı adamı çat diye vuruyor.
Sahne o kadar. Bu kadar yani.
Ve bu sahne sinema tarihine geçti.
Carl Jung diyor ki kabul etmediğiniz sürece hiçbir şeyi değiştiremezsiniz.
İşte Indiana Jones'da Indy karakterinin yaptığı şey buydu.
Bazen değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabul edip Direnmeyi bırakmamız gerekebiliyor.
Belki o zaman yeni bir fırsat çıkacak karşımıza tıpkı bu filmde olduğu gibi.
Eğer böyle normal kılıç dövüşü yapsaydı evet haftalarca hazırlandı belki ama bu sahne aklımıza kazınmayacaktı bence.
Yani burada da yine bir tersine düşünme stratejisi aleyhine olan şeyi lehine çevirmek var.
Şu an aklıma Leonardo DiCaprio'nun Zincirsiz filmi geldi.
Hani orada bir yemek sahnesi var ya DiCaprio'nun eli kesiliyor böyle kanlar içinde kalıyor.
Biz o sahneyi belki kurgu zannediyoruz ama tamamen gerçek.
Yani gerçekten elini kesiyor bardakla ve oynamaya devam ediyor.
Tarantino da o sahneyi atmıyor, kullanıyor ve gerçekten filmin en iyi sahnelerinden biri olmuştur o.
Hem de DiCaprio'nun nasıl rolden çıkmadığını, nasıl iyi bir oyuncu olduğunu kanıtlayan filmlerden biridir bana göre.
Dediğim gibi bazen değiştiremeyeceğimiz şeyler olacak hayatta.
O zaman bunları kabul edip, direnmeyi bırakıp yolumuza devam etmemiz gerekiyor ki buradan yeni bir fırsat doğabilsin.
Yargıladığımız, endişelendiğimiz, ne olması gerektiğine dair senaryolar ürettiğimiz sürece kabule geçemiyoruz demektir.
Gerçekliği olduğu gibi görüp yargılamadan, değiştirmeye çalışmadan kabule geçmek.
Evet bu çok kolay bir şey değil.
Belki bunu boyun eğme bir teslimiyet gibi görüyorsunuz ama öyle değil.
Gerçekliğe uyum sağlamak bu sadece.
Teslimiyet ve boyun eğmek değil.
Adaptasyon çok önemli bir şey.
Çok önemli hayati bir güç.
Çünkü milyonlarca yıldır türümüzü ayakta tutan şey tam olarak bu.
Darwin'in hani dediği gibi en uyumlunun hayatta kalması.
Bu ifadesini hatırlayın.
En uyumlu olanlar zorluklara en iyi uyum sağlayabilenlerdi değil mi?
Türümüz bu şekilde buraya geldi.
Tıpkı kuru toprakta yetişen bitkilerin köklerinin en derin kökleri geliştirenler olması gibi.
Bu konuda size bir örnek daha vereyim.
Almanya'da bir yaşlı bakım merkezi var.
Burada Alzheimer olan yaşlılardan bazıları zaman zaman firar ediyorlar.
Evlerine gitmeye çalışıyorlarmış buradan kaçarak.
Personel ne yaptıysa olmamış.
Hani neler demişler ama olmamış.
Çünkü çaresi yok karşısındaki insan Alzheimer.
Ne yapacaklar? Kabule geçiyorlar bu durumu.
Gidiyorlar merkezin hemen önüne gerçek bir otobüs durağına benzeyen sahte bir durak yerleştiriyorlar.
Ve kaçan hastaları oradan çok kolaylıkla...
Bulabiliyorlar bu şekilde. Personelin yaptığı şey gerçekliğe direnmemek değil mi?
Bunu kabul ettiler ve bir çözüm buldular burada.
O çözüm de etkili oldu. Şimdi tersine düşünme dediğimiz şey dünyanın nasıl olması gerektiğiyle ilgili değil.
Dünyanın nasıl olabileceğiyle ilgili bir şey.
Yani genel olarak değil.
Sizin için çalışan bir şey.
Bu arada evet bu bir strateji ama her zaman bunu uygulayacak değiliz.
Size her şeyi kabul edin, her şeyi kabul edin demiyorum.
Gerçekten değiştiremeyeceğimiz şeyler var.
Bunlardan bahsediyorum. Nasıl ki insan annesini babasını değiştiremiyorsa onun gibi düşünün.
Kabul etmemiz gerekiyor çünkü.
Ve bazen tabii ki hayır diyeceğimiz şeyler olacak hayatta.
Direneceğiz. Bu da çok önemli.
Kabul etmenin olayı şu.
Uyum sağlayarak mevcut durumumuzun olanaklarından faydalanmak.
O yüzden Indiana Jones'u unutmayın.
İkinci stratejimize geldik.
Bekleme stratejisi.
Bu biraz zor arkadaşlar.
Çünkü yaratmak için bazen beklememiz gerekebiliyor.
Hiçbir şey yapmamak gerekiyor ki bu bazılarımız için çok zor.
Özellikle de benim için.
Şimdi size anlatacağım hikayeyi eminim bir yerlerde duymuşsunuzdur.
Çinli bir çiftçinin hikayesi bu bir gün bu çiftçi hiç beklemediği bir anda vahşi bir ata rastlıyor o zamanlar bu atlar çok kıymetli işte bu vahşi atı gören diğer köylüler
ona ne kadar şanslısın diyorlar çiftçi de sadece belki diyerek cevap veriyor onlara.
Derken çiftçinin büyük oğlu vahşi atı evcilleştirmeye karar veriyor ama bu evcilleştirme sırasında attan düşüyor ve bacağını kırıyor.
Bu sefer aynı köylüler gelip diyorlar ki ne talihsizlik ne kötü bir şans diyorlar.
Çiftçi de yine Belki diye cevap veriyor.
Bir süre sonra savaş patlıyor ve ordu köyün tüm sağlıklı gençlerini alıp askere götürüyor.
Çiftçinin oğlunun bacağı kırık olduğu için askere alınmıyor.
Köylüler bu sefer diyorlar ki ne büyük bir şans.
Çiftçi de aynı cevabı veriyor.
Belki. İşte bir şeyin iyi ya da kötü şans olup olmadığı kısmen koşullar tarafından belirlenir.
Bekleme stratejisi de bu içgörüden yararlanan bir strateji.
Bir şey sizin için belki o anda büyük bir sorun gibi görünebilir ama sonra fırsata dönüşebilir.
Şimdi aklıma Şemsi Tebrizi'nin bir sözü geldi.
Diyordu ki istediğin şey olursa bir hayır ara olmazsa bin hayır ara.
Bu stratejide Olanla yetiniyoruz ve zamanımızı bekliyoruz.
Taoistlerin Wu Wei terimi gibi aynı.
Wu Wei yapmayarak yapmak anlamına geliyor.
Bunu şöyle düşünmeyin arkamıza yaslanacağız oh rahatlayacağız böyle bir şey değil bu.
Buğdayını ne zaman hasat edeceğini belirlemesi gereken bir çiftçi düşünün arkadaşlar.
Eğer bu çiftçi çok erken davranırsa ne olur tahılları tam olgunlaşmaz.
Uzun süre beklerse ne olur tahılları verimsiz olur belki kurur.
İşte bu stratejide ne zaman harekete geçeceğimizi bilmemiz bir marifet.
O yüzden gözlemlemek havayı koklamak esas.
Hani aha denilen ani bir kavrayış anı vardır.
Evreka anı gibi. Bunu yaşayanlar genelde bekleme stratejisini uygulayanlardır.
Beyne bir görev verirler.
Ondan sonra bu görev üzerinde çalışmayan bir süre ara verirler.
Ve o ara sürecinde belki saçma sapan bir yerde saçma sapan bir anda aha anı yaşarlar.
Hatta bir araştırma var.
Deneklere bulmaca veriyorlar çözsünler diye.
Bir kısmına mola verdirip öyle devam ettiriyorlar.
Diğerlerine ise aralıksız hiç mola vermeden böyle sürekli bulmaca çözdürüyorlar.
Ne oluyor biliyor musunuz?
Mola verenlerin daha hızlı çözdüklerini görüyorlar.
Ve verilen ara ne kadar uzunsa çözümleri de o kadar hızlı oluyor deneklerin.
Mozart da yeni bestelerinin ya rahatlayıcı bir gülüş esnasında ya da gece yatakta yatarken aklına geldiğini söyler.
Einstein da boşluğa bakarken aklına geldiğini söylemiştir.
İşte bekleme stratejisi bu.
Ama bazı şeyler vardır ki ne o anda sorun yaratır ne de yıllar sonra.
Yani bekleyip de görmenize gerek kalmaz.
Tıpkı yarım asırı aşkın bir süredir evimizde bize eşlik eden, iyiliği aşkla tasarlayan Türkiye'nin lider markası Arçelik gibi.
Arçelik'in ilk otonom çamaşır makinesi Neo yepyeni arayüzü ve yapay zeka destekli teknolojisiyle çamaşır yıkamaya dair ezberleri bozuyor.
Tam bir tasarım harikası.
Yeni Arçelik Neo yapay zeka desteğiyle çamaşırın ağırlığını, kirlilik miktarını hatta Kumaşı algılayarak en optimal yıkama programını, uygun yıkama sıcaklığını
ve sıkma devrini seçiyor.
Gereken deterjan ve su miktarını ayarlayabiliyor.
%32 daha az karbon salınımı ve A enerji sınıfından %10 daha düşük enerji tüketimiyle sürdürülebilirliği de göz ardı etmiyor.
Artelik biliyorsunuz çevre dostu bunu çok önemseyen bir marka ve HomeVis uygulaması üzerinden akıllı telefonunuzla uzaktan kontrol imkanı sağlıyor.
Bence bu çamaşır makinesi görünümünde ikonik bir sanat eseri olmuş.
Arçelik yine trendleri belirlemiş ve bizi son teknoloji ile buluşturmuş.
Ve yıllardır eskimeyen bir söz var biliyorsunuz.
Arçelik demek yenilik demek yenilik demek arçelik demek.
Yapay zekayla teknolojinin göz alıcı bir tasarımla buluştuğu yeni arçelik neo otonom çamaşır makinesini görmek isteyenleri açıklamalardaki linke davet ediyorum.
Hadi devam edelim. Üçüncü stratejimize geldik güçlendirme stratejisi.
Burada neyin işe yaradığına bakıyoruz ve daha fazlasını yapıyoruz o işe yarayan şeyden.
Bu bir kaldıraç sistemi gibi çalışıyor.
Tıpkı bir tırtılın kelebeğe dönüşmesi gibi düşünebilirsiniz.
Verimli bir döngü sayesinde metamorfoz geçirmek gibi güçlendirme stratejisi.
Neyin işe yaradığına bakın.
Ve onu yapmaya devam edin.
Olay bu. Hangi dersiniz iyiyse, hangisinden müthiş performanslar sergiliyorsanız...
Onun üstüne daha da eğilin.
Böyle düşünebilirsiniz. Hani bize hep böyle tam tersi öğretilmiştir.
Zayıf yönlerimize odaklanıp onları geliştirmemiz.
Tabii ki bu kötü bir şey değil ama bu da gerekli.
Ama bunu yaparken doğru yaptığımız şeylerden eksilmeyelim.
Önemli olan bu. Mesela görme engelli bireyler biliyorsunuz onların diğer duyuları bizden daha güçlü.
Bireyin alfabesi okumaları dokunma duygusunu geliştiriyor.
Almanya'daki Discoring Hands projesi onların bu yeteneğinden çok iyi bir şekilde yararlanıyor.
Görme engelli kadınlar diğer kadınları meme kanserini erken evrede tespit etmeleri için eğitiyor arkadaşlar.
Onların parmaklarını böyle canlı tarayıcılar gibi kullanıyorlar.
İyi eğitimli doktorlar bile 1-2 cm büyüklüğündeki tümörleri tespit edebiliyor bu şekilde elleriyle.
Ama onlar görme engelliler 4 ila 6 mm büyüklüğündeki tümörleri bile tespit edebiliyorlar.
Ve bu projede çalışan görme engelli bir kadın şöyle söylüyor.
Hayatımda ilk kez kusurları ve sınırlamaları olan biri olarak değil olağanüstü yetenekleri olan biri olarak görülüyorum.
Gerçekten harika bir proje bu.
İyi olana odaklanmak buradaki olan.
Orayı güçlendirmek, iyi olan yeri güçlendirmek.
Bir sorunu neyin işe yaramadığına odaklanarak çözmeye çalıştığınız zaman ve başarısızlığınızın nedenlerini aramaya başladığınız zaman muhtemelen olumsuz bir sarmala girersiniz.
Ve bazen işe yarayan şeyleri güçlendirmeniz de işe yarayabilir.
Hani sadece olumsuza odaklanmayalım.
Dördüncü stratejimiz saygı stratejisi.
Bu bence en eğlencelisi.
Biri size x verirse siz de ona x verin.
Az sonra örneklerle anlatacağım ama hani bazen böyle istemediğimiz.
bir şarkı dilimize pelesenk olur.
Beynimizde hiç susmaz.
Buna müzikolojide kulak kurdu deniliyormuş.
Çok hoşuma gitti. Onlarla savaşmayın deniliyor.
Tüm şarkıyı avazınız çıktığı kadar sonuna kadar söyleyin.
Bundan kurtulmak için. Bu o armonik gerilimi çözüyor zihninizdeki ve kulak kurduğundan böylelikle kurtulabiliyorsunuz.
Aklıma Çikita Muz şarkısı geldi.
Umarım kulak kurduğunuz bu olmaz.
Saygı kelimesinin latincesinin anlamı tekrar, geri, yeniden bakmak ve görmek anlamında.
Yani saygı duymak, diğer kişinin bir nevi aynası olmak arkadaşlar.
Kendilerini bizde görmelerini ve bize geri yansıtmalarını sağlamak.
Saygı göstermenin biliyorsunuz pek çok şekli var ama en temel olanı tanımak.
Karşınızdaki kişinin düşündüklerini, hissettiklerini ve olduklarını kabul ettiğimizi göstermek.
Bu büyük bir saygı biçimi.
Kınamadan. Eleştirmeden, derinden bir kabul.
Gökhan Çınar'ı sevme sebebimiz bence bu.
Katarsiz Gökhan Çınar.
Farklılıklarımıza saygı duymamız.
Size bir TED konuşması önermek istiyorum.
Amerikalı sanatçı Hasan Elahi diye yazılıyor.
Onun konuşmasını bir izleyin.
Başına gelenler trajikomik.
2002 yılında Detroit havaalanında FBI tarafından sorguya çekiliyor.
İsimden ve soy isimden anlayacağınız üzere.
FBI onu 12 Eylül'de neredeydin diye...
Depon var mı diye soruyorlar.
O da var diyor. Deponda ne var anlat.
İşte bir sürü böyle saatler süren sorgulara çekiliyor.
Ve elahi en küçük ayrıntısına kadar böyle saygılı bir şekilde hepsine tek tek cevap veriyor.
Onların isteklerinin sebebini anlıyor aslında niyetini anlıyor.
Ve sonunda sorgulama durduruluyor.
Ama FBI ondan şunu istiyor.
Sonraki seyahat planlarını çok ayrıntılı bir şekilde bize anlatacaksın.
Neredeyse ne yapıyorsan bize anlatacaksın.
El ahide hay hay diyor ve onlara öyle bir bilgi veriyor ki FBI'ya işte geziye gidiyor zaten sürekli seyahat eden birisi geziye gidiyor çektiği bütün fotoğrafları ama bütün fotoğrafları tüm
işte e-postaları yazışmaları uçuşa gitmeden önce yüz kere arıyor bilgi veriyor indim bindim işte girdiğim internet siteleri bunlar seyahatimde burada yemekler yedim şu restorandaydım şu saatte
benzinimin fişleri yol üstünde girdiğim umumi tuvaletlere kadar FBI'ya bilgi veriyor.
düşünsenize FBI'de olduğunuzu yani komik trajikomik ama aslında yaptığı şey evet size saygı duyuyorum istediklerinizi size fazlasıyla vereceğim deyip onları Kendi
silahıyla vurdu. Yaptığı şey bu.
FBI'yı nasıl bunalttığını varın siz düşünün.
İstediğine pişman olmuştur bence.
Ama ne diyebilir ki FBI?
X'e X'e cevap vermiş işte.
Olay bu. Yani bazen saçmalıklarla mantık yoluyla mücadele etmememiz lazım.
Mesela bir uçakta yolculardan biri ısrarla kalkış için emniyet kemerinizi bağlayın deniliyor ve bağlamıyor.
Uçuş personeli geliyor.
Neden bağlamıyorsunuz deyince.
Ben süpermenim diyor.
Hani bana bir şey olmaz diyor.
Hostess de normalde bir prosedür uygulaması gerekiyor ya bunu yapmıyor.
Diyor ki süpermen asla burada oturmaz.
Zaten uçabiliyor. Süpermenseniz uçmanız gerekiyor deyince adam basıyor kahkahayı ve kemerini takıyor.
Alın size x'e x şakaya şakayla karşılık vermiş.
Umarım şakadır yani umarım süpermen olduğunu düşünmüyordur.
Şimdi bu ilk dört strateji sevgi başlığı altındaydı.
Sırada çalışma tutumu altında olan üç strateji var.
Beşinci stratejiye geldik.
Sebat etme stratejisi.
Adı üstünde pes etmemek arkadaşlar.
Bu bir strateji. Çünkü en iyi öğretmenimiz son hatamızdır.
Deneye yanıla da olsa belki bir gün sonuca ulaşacağız.
Yeter ki pes etmeyelim.
Bununla ilgili bir podcast yapmıştım.
Pes etmemek çok sevmiştiniz.
Dinlemeyen varsa onu da dinleyebilir.
Hani Edison diyor ya başarısız olmadım.
Sadece işe yaramayacak 100 bin yol buldum diyor ama sonunda buldu.
Ve dehanın %1'i ilhamsa %99'u terdir der Edison.
Kendisinden haz etmiyoruz Tesla podcast'ımdan dolayı.
Ama tabii ki başarısına da bir şey diyemeyiz.
Sebat etme stratejisini şöyle açıklayayım.
Düştüğünüz zaman tekrar ayağa kalkıp üstünüzü başınızı silkeleyip yola devam etmeniz.
Olay bu. Deneme yanılma yoluyla öğrenmek.
Gözümüzü dört açmak.
Edison diyor ki birçok insan fırsatları kaçırır.
Çünkü fırsat tolum giymiştir ve iş gibi görünür diyor.
Einstein ise başarısını şöyle açıklıyor.
Birinden samanlıkta iğne bulmasını isterseniz ortalama bir insan iğneyi bulduğunda aramayı bırakacaktır.
Ben başka iğneler olup olmadığını görmek için aramaya devam ediyorum.
O yüzden pes etmiyoruz aramaya devam.
Sırada 6. stratejimiz var.
Odaklanma stratejisi.
Engeller bir kişinin gözlerini hedeften ayırdığı zaman gördüğü şeylerdir.
Odaklanma stratejisi tam olarak istediğimiz şeyi.
Aklımızdaki şeyi hedeflediğimiz zaman açığa çıkan yaratıcı gücü kullanır ve bu stratejinin özü aslında çok basit.
Nihai hedefimizi belirliyoruz.
Gerçekten tam olarak ne istiyorsunuz bunu belirleyin ama net ve keskin bir şekilde tanımlayın.
Amaca odaklanın araca değil.
Mesela bir kadeh şarap içeceksiniz ama şarap şişesini açamıyorsunuz.
Mantar bir türlü çıkmıyor.
Yaşandı dün gece saatlerce mücadele ettim.
Mantar beni bir sal artık diyecektin.
Neredeyse o noktaya geldi.
Sonra şunu fark ettim.
Mantar içine kaçmasın diye aslında mücadele veriyormuşum.
Halbuki kaçsa ne olacak değil mi?
İçebileceğim. Hani ağzını bir şekilde geri kapatırdım bir şeyle.
Halbuki amaç mantarı şişeden çıkarmak mı yoksa bir kadeh şarap içmek mi?
Bazen amacımızı unutuyoruz değil mi?
Araçlara odaklanıyoruz. Hatice'ye değil neticeye bakmamız lazım.
İnsanlar bir matkap satın almak istemezler.
Eğer satın alabilecek olsak delikli duvara alırdık değil mi?
Ve bir sorunun yalnızca olumsuz yönlerine odaklanmamız da bize fırsatları kaçırtan bir şey.
Mesela uyumak istiyorum ama uykusuzluk çekmemeye odaklanıyorum.
İşte o zaman muhtemelen uyuyamayacağım.
Burada amaç çok önemli bu stratejide.
Victoria döneminde bir edebiyat profesörü bir nehir kıyısında böyle çıplak bir şekilde dinleniyormuş ve o dönemde baş ve eller dışında vücudun herhangi bir yerine görünmesi pek hoş karşılanmıyor.
Profesör bir bakıyor böyle çıplak bir şekilde dinlenirken karşıdan öğrencileri ona doğru geliyor ve saklanacak hiçbir şey yok yanında.
Sadece küçük bir havlusu var.
Tüm vücudunu kapatacak bir şey yok yani.
Sonra bir an düşünüyor.
Benim diyor amacım ne şu anda tam olarak?
Tanınmamak değil mi amacı?
O zaman diyor müstehcen yerlerimi değil direkt yüzümü kapatayım.
Alıyor halı yüzünü kapatıyor.
Olay bu. Öğrencileri de onu tanımadan geçip gidiyor.
Bir de şu var bazen çok büyük hedeflerimiz oluyor.
Ama aslında altta yatan şey o konu hakkında düşünmekten kaçınmak için oluyor.
Mesela dünya turuna çıkmak istiyoruz değil mi?
Bu bizim hedefimiz olsun.
Halbuki aslında sıkıntılarımızdan biraz olsun uzaklaşmak istiyor olabilir miyiz arkadaşlar soruyorum size.
Ya da bir otobiyografi yazmak istiyoruz.
Yani öyle olduğunu zannediyoruz belki.
Altında yazan şey şu.
Bu dünyadan isimsiz ve önemsiz bir şekilde ayrılmaktan korkuyor olabilir miyiz?
Ve sonuca odaklanalım derken gerçek anlamda kalpten istemediğimiz hedeflerin peşinden gidersek zaten zor o hedeflerin gerçekleşmesi.
Çünkü bu hedefler bizi içsel olarak motive etmeyecek zorlanacağız.
Ya da o hedef çok düşük kaldıysa sizin potansiyelinize o zaman da canınız sıkılacak.
Bunları akış bölümünde anlatmıştım hatırlarsanız.
Anlık sorunlarımızın vizyonumuzu engellemesine izin vermeden nihai hedeflerimize ve değerli...
Yani büyük resmi görüyoruz bu stratejide ve olumlu düşünüyoruz.
Sırada yedinci stratejimiz var.
Yeniden düşünme stratejisi fırsatların neler olduğuna bakıp onlara uygun bir sorun yaratmak.
Etrafınızdaki dünyaya farklı bir şekilde bakıyorsunuz ve sürekli yeni olasılıklar arıyorsunuz bu stratejide.
Hani bazen böyle bir sorunumuza çözüm ararız ararız ve çözüm aslında yanı başımızdadır ve görmeyiz.
Buradaki amaç bu.
Mesela bu hani postitler var ya kullandığımız nasıl bulunmuş bunlar biliyor musunuz?
1960'ların sonunda Spencer Silver diye birisi var.
Yapışkan bantlar için daha iyi bir yapıştırıcı bulmaya çalışıyor ve yanlışlıkla çok yavaş serpiyor.
Sertleşen süper bir zayıf yapıştırıcı üretiyor.
Evet o zaman büyük bir sorun gibi görünüyor ona.
Ama sonra kilisede şarkı söyleyen bir arkadaşı var ve sürekli kitap ayrıcı kitaptan düşüyor ve bundan muzdarip.
O an arkadaşı Spencer'ın bu yapıştırıcısını hatırlıyor ve bunu kullanmaya başlıyor.
Sonra o görüyor o görüyor derken...
Bu kağıtlar ofis malzemelerinin en çok aranan malzemelerinden biri oluyor.
Spencer da ödül almış bundan sonra.
Yani nerede olursanız olun, neye sahip olursanız olun, gerçekliğinize bir fırsat olarak yaklaşın ve gözden kaçırmış olabileceğiniz olasılıkları tekrar değerlendirin.
Kendinize şu soruyu sorabilirsiniz.
Hayatımın bu noktasında...
Elimde olan her şeyin imkan ve nitelikleri nelerdir?
Ve bunları kendi sorunumu ya da başkalarının sorunu çözmek için nasıl kullanabilirim?
Bunu sorun. Mesela sizin bir arabanız var diyelim ama diğer insanların yok o zaman arabanız onlar için bir fırsattır.
Ya da terk edilmiş bir fabrikanın sahibiyseniz bir parti organizatörü ya da bir yönetmen için burası şahanedir.
Yeter ki bu fırsatı görün.
Belçikalı bir sanatçı var Kamagurka isminde başarılı bir karikatürist ve ressam ama portrelerde pek başarılı olduğunu söyleyemem.
Yani portresini yaptığı kişiler gerçek hallerine hiç benzemiyor.
Ama Gurga da bu yetenek eksikliğinin farkında.
O yüzden yeni bir sanat akımı başlatıyor ve bu eksikliğinin üzerinden bunu yapıyor.
Tesadüfiydi ki koyuyor bunun adını da.
Rastgele portreler çiziyor ve internete koyuyor.
Halk portrenin kime benzediği konusunda adaylar belirliyor ve en çok benzeyen kişi seçiliyor bu yolla.
Bu da kendisine bir ün kazandırıyor.
James Wright 1940'da savaşta kullanılması için kavuşuk yerine sentetik bir madde üretmeye çalışıyor.
Ama yaptığı şey Ordu'nun dikkatini bir türlü çekmiyor.
Sonra 1950'lerde bu maddeyle Silly Putty adında bir oyuncak yapıyorlar.
Ve bu oyuncak inanılmaz popüler oluyor.
Çok satıyor. İşte yeniden düşünme stratejisine bir örnek arkadaşlar.
Ne diyorduk? Bazen birinin çöpü başka birinin hazinesi olabiliyor.
Şimdi savaş stratejilerine geldik.
Bu sahtekarlık, manipülasyon ve açgözlülükle karşı karşıya kaldığınız zaman uygulayabileceğiniz stratejilerden oluşuyor.
Sekizinci stratejimiz eleme arkadaşlar.
Artık işe yaramayan ya da gelecekte işe yaramayacağını düşündüğünüz her ne varsa bırakın.
Çünkü oradan kalan boşluğa yeni fırsatlar akması için bunu yapabilirsiniz.
Hani önümüzdeki maçlara bakalım diyoruz ya onun gibi.
Çünkü bazen artık böyle işler ne yaparsanız yapın yürümez.
Hani eski inançlarınızın modası geçer.
Çok da güzel yapsanız, çok da kaliteli yapsanız artık dünya değişmiştir ve siz ona adapte olmadıysanız o işiniz tutmayacaktır.
O yüzden bırakmanız gerekir ya da kendinizi geliştirmeniz gerekir.
Yoksa gitgide daha da dibe batarsınız ve kendinizi sorgularsınız.
Ya ben işte çok kaliteli yapıyorum, çok güzel yapıyorum niye olmuyor?
Lao Tzu'nun bir sözü var.
Tırtılın son dediği şeye dünyanın geri kalanı kelebek diyor.
Şimdi eleme stratejisi yaz.
kayıp ve acının kaçınılmaz olduğu anlayışına dayanıyor.
Şöyle bir örnek vereyim size.
ABD'de 1917'de Forbes Top ilk defa oluşturuluyor arkadaşlar ve dünyanın en büyük şirketlerinin listesi bu Top 100.
Ve bu listeden sonra aradan 70 yıl geçiyor.
1987 yılında Bu top 100 listesinden 61 şirket artık yok yani varlığını devam ettirememiş.
Kalan 39 şirkettense 18'i o listede yer almaya devam etmiş ama ekonomik olarak kötü bir durumdalar.
1917'den sonra Forbes top 100 şirketinden geriye sadece bir tanesi günümüze kadar gelebilmiş.
Peki bunun sebebi ne?
100 şirketten bir tane kalmış.
İşte bu şirket değişen dünyayı görmüş arkadaşlar.
uyum sağlamış ya da rotasını farklı yere kırmış.
Dünya değişiyor.
İşlerin yapılma şekli değişiyor.
Hiçbir şey sonsuza dek sürmüyor.
Bu bir gerçek ve bu gerçeği bizim bir fırsata dönüştürmemiz lazım.
Yoksa yarı yolda kalırız.
Bir fırsat sona ererse bir başkası başlayabilir.
O kadar korkulacak bir şey olmayabilir bazen.
Ağaçtaki ölü dalları kesmemiz gerekiyor.
O değişime ayak uydurmamız gerekiyor.
Çünkü direnmek bazen kötü sonuçlar doğurabiliyor.
Şu an mesela yapay zeka aldı başını gitti.
Gelecekte çoğu meslek yok olacak yapay zeka yüzünden.
Mesela Ayetienne Lopez diye bir influencer var ve yapay zeka ile yapılmış bir influencer bu.
Aylık 11 bin dolar kazanıyor şimdilik.
Yani yapay zeka daha da ilerlediği zaman dediğim gibi çoğu meslek artık tarihin tozlu raflarına kalkacak.
İnsana ihtiyaç duyulmayacak.
En basiti bir süpermarkete gittiğiniz zaman kasiyerlere ihtiyaç duymamaya başlıyorsunuz.
Gelecekte noterlik, satış danışmanlığı, ofis çalışanları, yatırım uzmanlığı, hukuk, mühendislik ya da yazılım alanı hatta yayıncılık bile olmayabilir yapay zeka yüzünden.
Yani benim de suyum ısınıyor olabilir yavaş yavaş.
Boşuna ben Samantha demiyorum size.
Her filminde vardı ya.
İşe yaramayan şeyleri durdurmanın çok şaşırtıcı etkileri var.
Mesela New York metro istasyonuna yıllardır yolcular çöp kutusu muamelesi yapıyormuş ve ne yapsalar olmamış, kurtulamamışlar bundan.
Çöp kutularının sayılarını arttırmışlar.
Bu sefer daha da beter çöp atmış insanlar yerlere.
İnsanlar gerçekten çok garip değil mi ya?
Sonra iki istasyondaki çöp kutularını komple kaldırmışlar ve ne olmuş biliyor musunuz?
%50 ile %67 oranında çöpler azalmış.
Zaten bulamayan insanlar çöplerini bir şekilde ellerinde taşımışlar.
Bu sefer de istasyonun dışını çöpe boğmuşlar.
Aslında bu da bir nevi eleme stratejisi.
Bu stratejinin pek çok boyutu var.
Yani artık işe yaramayan şeyleri ya kesip atıyoruz ya da üzerine tekrar kapsamlı bir şekilde düşünüyoruz.
Değişimden fayda sağlamaya çalışıyoruz.
Biraz güçlendirme stratejisine benziyor farkındayım.
Güçlendirmede şu var ama iyi olanla başlıyoruz ve onunla ne yapabileceğimize bakıyoruz.
Dersimizi iyi hissediyordum ya. Elemede işe yaramayan şeyle başlıyoruz fark ettiyseniz.
Sonra geriye ne kaldığına bakıyoruz.
Aradaki fark bu. Elemek harika bir özgürleştirici olsa da tabii ki acı verici yanları var.
Mesela artık yürümeyen toksik bir ilişkinizi sonlandırmak gibi.
Evet acı verici ama bir taraftan da özgürleştirici bir yanı var.
Gemileri yakma stratejisi gibi düşünebilirsiniz.
Eski ayakkabılarınızı atıp bir sürede olsa çıplak ayakla yürümeyi göze almak gibi.
9. stratejimiz Dışarıdan alma stratejisi düşmanınızı gemiye almak gibi düşünebilirsiniz.
Bir bilgisayar korsanını bilişim güvenliğinin başına getirmek gibi.
Hatta aklıma gelmişken size hemen bir belgesel öneriyim malum platformda var.
Cyberbunker Darknet'in Almanya'daki merkezi.
Hackerlardan nasıl faydalanmışlar soğuk savaş döneminde izleyebilirsiniz.
Yani düşmanınızla savaşabilirsiniz ya da onu müttefikiniz yapmaya çalışabilirsiniz.
Eğer onları yenemiyorsanız onlarla birleşin der bu strateji.
Futbol kulüplerinin en iyi yaptığı şeylerden biri dışarıdan alma stratejisi.
Rakipleri onlardan alıyor ve kendilerine dönüştürüyor.
Bizde dönüştürüyorlar yani.
Rakiplerinin en iyi oyuncularını kapıyorlar, sözleşme yapıyorlar.
Yani bir taşla iki kuş vurmuş oluyorlar.
Hem karşı tarafın iyi oyuncusunu kendilerine alıyorlar hem de karşı tarafı zayıflatmış oluyorlar.
Bu stratejiyi en iyi uygulayanlardan biri Nelson Mandela arkadaşlar.
Çünkü tüm yaşamını bir kişinin düşmanını bizden biri olarak görerek Tüm toplumu değiştirmeye çalışmıştır.
Bu stratejiyi günlük hayatta da uygulayabilirsiniz.
Mesela potansiyel bir düşman ya da rakiple karşılaştığınız zaman yapabileceğiniz ilk şey kendinize şu soruyu sormak.
Kullanabileceğim nelere sahip?
Hedeflerimi destekleyecek hangi güdülere veya niteliklere sahip?
O yüzden diğerini düşman olarak görmek ya da reddetmek onunla savaşmak yerine iç güdülerinizi bastırıp bu yöntemi uygulayabilirsiniz.
Mesela hayatınızdaki bir insan her şeyi aşırı derecede organize etmeye çalışıyor.
Böyle bir eğilimi var ve buna sinir oluyorsunuz.
Savaşmayın onunla.
Bırakın organizasyonlarınızın hepsini o planlasın.
Düğün organizasyonu mu var o yapsın.
Her şeyi ona atın o topu.
Yani onun bu yeteneğinden istifade edin.
Savaşmak yerine bunu lehinize çevirebilirsiniz.
İşin özü insanlarla savaşmayın.
Sadece onları kendi işlerinize dahil etmeye çalışın.
Projelerinizde. Kullanın, yeteneklerinden faydalanın.
Bu da çok çıkarcı bir strateji gibi görünüyor ama savaş stratejisi zaten.
Karşınızdaki de öyle çok haz ettiğiniz biri değil dolayısıyla.
Onuncu stratejimiz işbirliği stratejisi.
Abraham Lincoln'un dediği gibi.
Düşmanlarımı dost edindiğimde onları aynı zamanda yok etmiş olmuyor muyum diye sorar Lincoln.
Bir okulda bazı çocuklar kendilerinden yaşça küçük bir çocuğa sık sık 5 cent mi 10 cent mi diye soruyorlar.
Bir seçim yapmasını söylüyorlar ve çocukta alay ediyorlar.
Çünkü çocuk her defasında diğerlerinin alay edeceğini bile bile gidip 5 centi seçiyor.
Çocuğun öğretmeni de ona diyor ki yani 5 cent daha küçük diyor.
Hani 10 cent istesene daha değerli diyor.
da diyor ki biliyorum daha değerli olduğunu ama bunu bildiğimi öğrendikleri zaman bana komple para vermeyi bırakacaklar.
Küçücük çocuk bu stratejiyi uyguluyor.
Yani çoğu zaman bir savaşın kesin olarak bitmesi için en garantili yol Karşı tarafın teslim olması değil her iki taraf arasında tatmin edici bir iş birliğine bir anlaşmaya varılmasıdır.
Mesela 1. Dünya Savaşı'nın sonunda barış neden uzun sürmedi arkadaşlar?
Çünkü Almanlar savaşı sonlandıran anlaşmada haksızlığa uğradıklarını düşünüyorlardı.
Üstlerinde çok büyük bir baskı olduğunu düşünüyorlardı ve devam ettiler.
İş birliği stratejisinin özünde düşmanca durumlar için takınacağımız bir tavır var.
Bir sorunu fırsata çevirmek, bir tehlikeden fayda sağlamak.
Yine bir örnek verecek olursam Steven Spielberg'ün yarı otobiyografik bir filmi var Fabelmanlar çok sevmiştim bu filmi kendi hayatımdan izler taşıyor.
Spielberg 13 yaşındayken mahallesinde böyle cüsseli, iri yarı bir çocuk var ve onun tarafından sürekli zorbalanıyor.
Beden eğitimi dersinde futbol oynuyorlar.
Spielberg ufak tefek çelimsiz bir çocuk.
Sürekli onu deviriyor, kafasını çeşmenin altına sokuyor, yüzünü toprağa bastırıyor, burnunu kanatıyor.
Hep böyle bir işkence yani.
Ve Spielberg hiçbir şey yapamıyor çünkü çok çelimsiz bir çocuk.
Başka bir yol denemeye karar veriyor.
Alın size iş birliği arkadaşlar.
Gidiyor çocuğa diyor ki senden bir iyilik istiyorum.
Ben naziler ve savaş hakkında bir film yapacağım.
Ama savaş kahramanı rolünü senin oynamanı istiyorum.
Senin yapımına çok uygun diyor fiziki olarak.
Çocuk önce gülüyor ama çok da hoşuna gidiyor.
Zaten ilgisi var sinemaya.
Kabul ediyor bunu. Çekimler yapıyorlar beraber.
Ve sonunda bu çocuk Spielberg'ün en yakın dostu oluyor arkadaşlar.
11. stratejimize geldik.
Cezbetme stratejisi.
Charlie Chaplin der ki anlam bulmayı neden istiyorsunuz ki?
Hayat bir arzudur.
Anlam değil. Bu sözlerini bence farkındalık defteri olanlar yazsın.
Zaten bugün anlattıklarım tam bence o deftere yazmalık.
Cezbetmede olay şu kendi fırsatlarınızı yaratmak için diğer kişinin arzularını kullanıyorsunuz arkadaşlar.
Sadık ve tutarlı müttefikler kazanmaya çalışıyorsunuz.
Bunu ceza ve tehdit olmadan kendi istekleriyle yapıyor karşı taraftakiler.
Genelde insanlar ödülden ziyade korkuyla çok güçlü bir motivasyon yakalarlar.
Bir şeyden korktukları zaman hemen harekete geçerler ama şu da var ki eğer çek motivasyon kaynağımız buysa korkarak bir şeyler yapıyorsak o korku geçtiği zaman motivasyon da gidecektir ve eski halimize
döneceğiz. O yüzden insanların kalplerine dokunmamız gerekiyor.
Onların arzularını içsel motivasyonlarını ateşlememiz gerekiyor.
Neden? Çünkü arzu dediğimiz şey kendiliğindendir.
Kontrol edilemez, içten gelir.
Bir şeyi arzulamak, onu büyük bir istekle istemek bir insanın hissedebileceği en saf duygulardan biridir.
Mesela her 10 Kasım'da saat 9'u 5 gece hiç kimse bize baskı kurup, emir verip, yasa falan çıkartmadığı halde ne yapıyoruz?
Evde tek başımıza bile olsak siren çaldığı zaman kalkıp saygı duruşuna geçmiyor muyuz 7'den 70'e?
Bizi hiç kimse görmediği halde bunu yapmıyoruz.
Çünkü Atatürk bizim kalbimizi fethetmiş değil mi?
Bizi böyle cezbetmiş. Biz ondan korktuğumuz için zoraki bir saygı gösterisine hiçbir zaman bulunmadık Türk halkı olarak.
Hani Atatürk diyor ya tehdit esasına dayalı ahlak ahlak olmadığı gibi güvenilir de değildir.
Celal Şengör de diyor ki siz ananızdan babanızdan korktuğunuz için Allah'tan korktuğunuz için polisten korktuğunuz için bir şeyler yapmıyorsanız kötü şeyler yapmıyorsanız
siz vicdanlısınız demek değildir bu.
Siz korkaksınız demektir.
İmza kaşı mühür.
Filozof Ernst Bloch der ki insanın tek dürüst niteliğinin arzu olduğu sonucuna vardım.
İnsanlar her konuda yalan söyleyebilir.
Sahtelik her şeyin içine sızabilir.
Sevgi sahte olabilir.
Nezaket sadece bir yetiştirilme meselesidir.
Yardım bencil güdülerden kaynaklanabilir.
Ama insan arzuyu manipüle edemez.
İnsan... Arzusudur der.
Sırada oyun stratejilerimiz var arkadaşlar.
Oyunun kurallarını değiştirme stratejileri bunlar.
Bu stratejiler yaratıcılığı, zekayı ve mizahı vurguluyor.
12. stratejimiz gösteriş stratejisi.
Saklamak istediğimiz şey her neyse bunu ortaya çıkarıyoruz.
Utanç duyduğumuz şeyi biz gösteriyoruz bu stratejide.
Normalde bir sorunumuz olduğu zaman bunu gizleme eğiliminde oluyoruz değil mi?
Ama burada o sorunu saklamak yerine sergilemek var.
Size daha önce hayran olduğum mimar Antoni Gaudi'nin biyografi bölümünü yapmıştım hatırlarsanız.
Gaudi tarafından tasarlanan Barcelona'daki dev bazilika Sagrada Familia 1882'de inşasına başlandı biliyorsunuz ama hala tamamlanamadı ve Gaudi hayatının sonuna
kadar bu işte uğraştı.
Burada yaşadı son dönemlerinde ama ömrü yetmedi.
Ondan sonra ne oldu?
Projeyi başkaları devraldı ve mevcut programa göre 10 Haziran 2026'da Tamamlanması planlanıyor ama bence bu gidişle zor görünüyor.
Peki bu bir kusur değil mi?
Yarım kalmış bir şey var ortada.
Yani bu kilisenin yıllardır na tamam olması neyi değiştirdi arkadaşlar?
Hala milyonlarca insan akın akın görmeye gitmiyor mu?
Ve aslında bu kilisenin bitmemiş olması kilisenin efsaneleşmesinin sebeplerinden biri değil mi?
Ya da işte Pisa Kulesi yamuk olmasa kim o kadar ilgi duyacaktı ona soruyorum size.
O kusurundan dolayı sevildi aslında yani popüler oldu.
Ve Sagrada Familia bize odamızı nihai üründen sürecin kendisine kaydırmanın farklı olabileceğini öğretti.
Mücadele edenlere tökez dese de düşüp tekrar kalkıp o yola devam edenlere biz sempati duyuyoruz.
O yüzden zorlukları...
Kusurları bazen sergilememiz gerekebilir.
Başarılar sadece takdir edilir ama endişeler paylaşılabilir değil mi?
İspanya'nın Borja kasabasında bir kilise var.
Burada işte insan başlıklı 19.
yüzyıla ait bir İsa freski var.
Ve kilise cemaatinden biri bu freski onarmak istemiş.
Tamamen iyi niyetiyle restorasyon yapayım derken bu işin ehli olmadığı için İsa figürünü korkunç bir hale getirmiş.
Öyle ki bu restorasyon tüm zamanların en kötü restorasyonu ilan edildi.
Sonra belediye bu hasarı gidermek için profesyonel bir restorasyon yapmayı planladı.
Ama sonra internette bir oylama yapıldı.
Bir imza kampanyası başlattılar.
Ve çoğunluk ne dedi biliyor musunuz?
Böyle kalsın artık daha fazla ellemeyin dedi.
Ve ertesi yaz binlerce turist akın akın bu kiliseye gelince bir de giriş ücreti koydular kapıya.
Keşke bizim sünger bob kalemize de gelseler giriş ücreti koysak.
13. stratejimiz rol değişimi.
Bu biraz aynalama gibi.
Kendimizi karşımızdakinin yerine koyuyoruz ve onun bakış açısını anlamaya çalışarak kendi bakış açımızı değiştiriyoruz ve böylece karşı tarafın bakış açısı da değişmiş oluyor.
Nelson Mandela'nın dediği gibi kendimi değiştirmeseydim başkalarını değiştiremezdim.
Mesela bir arkadaşınız var diyelim ya da işte bir ebeveyn size sürekli dert anlatıyor, sizi darlıyor.
Artık böyle dert ötesi diyeyim.
Siz de gidin ona...
Aynısını yapın. Siz de sızlanın.
Siz de şikayet edin. Biraz da siz mızmızlanın.
Mesela sabah uyandınız.
Gayet enerjik ve mutlusunuz.
Sonra o enerjiniz de daha afyonu patlamamış.
Yüzü böyle beş karış olan birine günaydın dediniz.
Bir duvara çarpmış gibi oldunuz.
Karşınızdaki sizin enerjinizi görüp daha da demoralize oldu.
O zaman gidin rolleri değiştirin diyor.
Yani siz de onun gibi davranın.
O zaman belki o sizi neşelendirmeye çalışır.
Bazen karşınızdaki size şikayetle Eleştiriyle, topla, tüfekle gelir.
O zaman deyin ki evet ya bence de haklısın ya deyin.
Bir şok olsun böyle. Olumlu ve yapıcı davranmaya çalışın bakalım o zaman ne olacak.
Bazen bunu deniyorum gerçekten şok oluyorlar.
Bu her zaman olumsuz davranışları sergilemekle ilgili değil.
Kendinizi gerçekten diğer kişinin yerine koymakla alakalı.
Birinin endişelerine içtenlikle ayna tutmayı deneyin arkadaşlar.
Sırada 14. stratejimiz var.
Bozma stratejisi bu.
Bir sorunu çözmenin en iyi yolu içindeki mizahı keşfetmektir.
Paul Arden yaratıcı düşünme konusunda bir uzman ve diyor ki eğer bir sorunu çözemiyorsanız kurallarına göre oynadığınız içindir.
İşte bu stratejide provoke etme, şok etme, şaşırtma, işlere çomak sokma gibi şeyler var.
2004 yılında dünya gündemine oturan bir olay yaşandı.
Fransız hükümeti göze çarpan dini semboller yasağı kapsamında okula baş...
örtüyle girmeyi yasakladı.
15 yaşındaki Cennet Doğanay hem Fransız yasalarına hem de dini yasalara uymak istediğini söyledi.
Okula işte bereyle gidiyor, bandana ile gidiyor, çeşitli alternatifler deniyor ama hiçbir şekilde derse alınmıyor.
Ve gidiyor saçlarını komple kazıtıyor ve okula ondan sonra girilmesine izin veriliyor.
Çünkü medyada büyük bir yankı uyandırmış bu olay.
Bu bir bozma stratejisi.
Ya da işte yaz aylarında şort giymesine izin verilmeyen postacılar bir dönem ayaklanıyor ve en sonunda erkek işçilerden biri elbiseyle işe geliyor.
Mizahsa mizah. Niye bunu yapıyor?
Çünkü diyor ki yasak değil. Hani siz şort giymeyin demiştiniz.
Şort yasaktı elbise değil.
Yanlış yönlendirilmiş kurallardan kurtulma stratejisi gibi düşünebilirsiniz bunu.
Edward de Bono'dan size sorunları 6 farklı bakış açısıyla çöz podcastimde bahsetmiştim.
Bono'nun bu tarz olaylar için önermiş olduğu bir yöntem var arkadaşlar.
Poe yöntemi yani provokasyon operasyonu.
1970'lerin başında New York polis departmanı şehrin artan suç oranı konusunda Bono'ya danışıyor.
Daha sert cezalar uyguluyorlar.
Olmuyor. Daha fazla polis koyuyorlar.
Bunların hiçbiri işe yaramıyor.
Sonra Bono Poe yöntemini ortaya atıyor.
Polisin diyor altı gözü olacak bundan sonra.
Yani ekstra gözcüler ve mahalle bekçiliği dediğimiz iş sahası doğuyor.
Dünyanın her yerinde o günden sonra uygulanmaya başlamış.
Hollanda'da Drachten kasabasında büyük bir döner kavşak.
Burada sık sık kazalar yaşanıyor.
Bir türlü çözüm bulamıyorlar.
En son trafik mühendisi Hans Monderman bu sorunu çözüyor.
Tüm trafik işaretlerini ve ışıklarını kaldırttırıyor ve o andan itibaren tüm sürücüler, yayalar, bisikletliler ekstra ekstra dikkat ediyor.
Burada da kazalar önemli ölçüde azalmış.
Bu Monderman felsefesi Avrupa'daki pek çok kasabada uygulanmış sonra ve başarıyla uygulanmış.
Ama büyük nüfuslu yerlerde ben pek düşünemedim.
Yani iyi bir fikir olmayabilir.
Hindistan geldi şu an aklıma.
Orada da trafik ışığı yok ya fazla.
İstanbul'u zaten düşünemedim.
Düşünürken araba çarptı.
Ve son stratejimiz tersine çevirme stratejisi.
Bir sorunu fırsata çevirmek.
Talihsizliğin iyi tarafını görmek.
Bir sorunu amaca çevirmek arkadaşlar.
Her dezavantajın bir avantajı vardır gibi düşünmek.
Bir eksikliğin aslında talih kuşu gibi olması kazançlı bir strateji bu.
Doğuda öğretmenlik görevi yapan bir arkadaşım vardı.
Onun bir kız öğrencisi.
Ailesinin pek durumu yok.
Sabah okula gelmeden önce koyunları otlatıyor.
Okuldan çıkınca yine ailesine yardım etmeye gidiyor.
Cep telefonu yok. Sosyal medya diye bir şey bilmiyor.
Dağlarda sürekli test çözüyor.
Ve çok iyi bir üniversitede tıp kazandı.
Neredeyse fule yakın çekti sınavdan.
Belki çoğumuza göre şanssız doğdu değil mi?
Hayata belki bir sıfır geriden başladı ki bu bizim bakış açımız.
Ama talihsizliğini talihe çevirdi, bunu başardı.
Bazen durumu değiştiremiyoruz ama o fotoğrafın çerçevesini değiştirebiliriz.
Yani bakış açımızı, kötünün içindeki iyiyi görmeye çalışmak.
Otizm spektrumundaki bazı insanlar ayrıntılara karşı müthiş bir hassasiyete sahip.
O yüzden bu insanları kasıtlı olarak işe alan yazılım şirketleri var.
Ya da işte disteksiler örüntüleri tanımada ortalama bir insandan çok daha ileri seviyedeler.
O yüzden İngiliz İstihbarat Teşkilatı da onlardan yardım istiyor.
Çünkü disteksililer kod çözme ve karmaşık sorunları çözme konusunda.
Ortalama insanlardan çok daha iyiler.
Kalıpları ve tekrarları tespit etmede ve neyin eksik olduğunu görmede çok daha hızlılar.
Umarım yeni yılda bu psikolojik cücid suyu yani problemlerimizi fırsata çevirme sanatında başarılı oluruz.
Arçelik Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Açıklamalardaki linkten yeni Arçelik Neo otonom çamaşır makinesini hemen inceleyebilirsiniz.
Bu hafta sonu yeni bir bölümle tekrar görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Size iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
