
Öğretmenler için Öğretmenlerle Elele diyen ÖRAV Hakkında bilgi için: Tıklayın
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Farkındalık Defteri için: Tıklayın
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Bu bölüm "ÖRAV" hakkında reklam içerir*
Transkript
Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bu yayını öğretmenlerin mesleki ve kişisel gelişimini destekleyen faaliyetler yürüten Öğretmen Akademisi Vakfı ÖRAV eğitimcilerinin iş birliğinde hazırladım.
Bugün ne konuşacağız Merve?
Bugün başlıktan da gördüğünüz üzere Platon'dan bahsedeceğim size.
Eğitimin öneminden ve Platon'un ünlü mağara alegorisinden bahsedeceğim.
Platon der ki karanlıktan korkan bir çocuğu Kolaylıkla affedebiliriz.
Hayattaki gerçek trajedi yetişkinlerin aydınlıktan korkmasıdır.
Nazım Hikmet de der ya ben yanmasam sen yanmasan biz yanmasak nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?
İşte bu bölümde karanlıktan aydınlığa çıkışı konuşacağız.
Önce çok kısa Platon'dan bahsedeceğim sizlere.
Platon, nam-ı diğer Eflatun, Sokrates'in öğrencisi, Aristoteles'in de hocasıdır.
Platon'un önemi Batı dünyasının düşünce tarzını oluşturan ilk filozof olması arkadaşlar.
Bu arada kanalımda Sokrates bölümü de var.
Bayağı böyle detaylı anlatmıştım onun hayatını.
Dinlemek isteyenlere duyurulur.
Sokrates ardında hiçbir yazılı eser bırakmadı biliyorsunuz ki ve M.Ö.
399'da Haksız yere ölüme mahkum edildikten sonra mahkemede yaptığı meşhur savunmasını bize ulaştıran kişi de Platon'dur.
O yüzden Platon'u anlamak için Sokrates'i de bilmemiz gerekiyor.
Günümüze kadar gelen eserleri çok ama yaşamı hakkında çok az bilgi sahibiyiz.
M.Ö. 428'de 327 yılları arasında Atina'da soylu bir ailede doğuyor.
Ailesi devlet içerisinde oldukça söz sahibi tabii demokrasi gelene kadar o zaman bir tık zayıflamıştır bu durum.
Asıl adı Aristokles'tir Platon'un ama daha sonra atletik vücudundan dolayı böyle güreşte falan da uğraşıyor anlatacağım az sonra.
Platon'un rakamını alıyor geniş anlamında.
Ailesinden dolayı siyasetle uğraşması beklenirken felsefeye yönelmiştir.
Çünkü Sokrates ile tanışıyor ve bir savaş görüyor Pelanopes Savaşı.
Platon bu savaşın sonlarına doğru artık böyle demokrasinin iyice raydan çıktığını görüyor, haksızlıkların arttığını görüyor ve kendini her şeyden geri çekip felsefeye yöneliyor.
Ama bunu yapsa bile köklerinde hem ailesinden dolayı hem de almış olduğu eğitimlerden dolayı politika vardır ve siyaset filozofudur Platon aslında.
Neden? Çünkü sınıf savaşlarını görmüş, iç savaş görmüş, otuzlar tiranlığının terörünü yaşamış, hocasının ölüme mahkum edilişini görmüş.
Çiddet görmüş, adaletsizliğin her türlüsünü görmüş.
Dolayısıyla normal değil mi siyasete yönelmesi biraz?
Ünlü devlet diyaloğunu yazmasındaki amaç da en ideali siyasi sistemin ne olması gerektiğine kafa yormasındandır.
Platon devletinde Sokrates'in erdem veya ahlaki kavramlar hakkında ortaya koymuş olduğu soruları tarif ediyor.
Onlara kısa ve öz tanımlar veriyor.
Şimdi Platon'u anlamak için hocası Sokrates'i anlamamız gerekiyor ama ondan da önce Sokrates öncesi felsefenin en çılgın temsilcisi Pisagor yani onu da bilmemiz gerekiyor.
Platon'u en çok etkileyen isimlerin başını çeker Pisagor benim de çok ilgimi çekiyor gerçekten çok mistik buluyorum onu.
Sadece bir filozof değil zaten çok daha ötesidir Pisagor.
İşte matematik, astronomi, metafizik, müzik, etik, mistisizm, politika, din ve tarihte görülen ilk vejetaryandır aynı zamanda.
Pisagor'un öğrencilerinden Herakleitos hani şu her şey akar diyen meşhur Herakleitos.
Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz diyen meşhur Herakleitos.
O da Pilato'nu etkilemiştir.
Sokrates ve Pisagor aynı zamanda etkiledi.
Platon 9 sene boyunca neredeyse her gün hocası Sokrates'in yanındaymış arkadaşlar.
Onun düşünceleriyle donanmış adeta.
Ve Sokrates'in idamından sonra Platon'un gözünde demokrasi dediğim gibi artık böyle yıkılmış yani tiranlık kadar kirlenmiştir.
Ve Sokrates'le olan o samimiyeti onun da canını tehlikeye atıyor aslında bir yerde.
Çünkü çok dediğim gibi öğrencisi aşırı samimiler her gün beraberler.
O yüzden Atina'yı terk etmiştir.
Çünkü dediğim gibi canı tehlikede.
İki yıl gezgin hayat yaşıyor ve sürgün hayatının o ilk döneminde Atina'dan 30 kilometre uzaklıktaki Megara'ya gidiyor ve burada arkadaşı Öklit'in yanında çalışmaya başlıyor bir süre.
Öklit bu arada geometrice olan değil, Sokrat'ın öğrencisi olan Öklit.
Hatta bir rivayet vardır Öklit'le ilgili.
Sokrat'ı o kadar çok seviyormuş ki onun idamında orada bulunabilmek için düşman Atina topraklarını kadın kıyafetleriyle geçmiş tanınmamak için.
Platon 3 sene Megara'da Öklit'in yanında kalıyor ve daha sonra başka bir matematikçi arkadaşının yanına Kirene'ye gidiyor arkadaşlar.
Ve sonra da Mısır'a gidiyor.
Mısır gerçekten çok önemli Platon'un hayatında.
10 senelik bu gezgin göçebe yolculuktan sonra günün birinde Sicilya'ya varıyor.
Ve orada Etna kraterini ziyaret ediyor ki burası antik dönemin turist çeken lokasyonlarından arkadaşlar.
Çünkü buranın ölüler dünyasına yani bir cehennem gibi bir yer çünkü yanardağ bir bakış olanağı sağladığını düşünenler var.
5. yüzyılda yaşamış filozof Empodogles'in de kendini bu Etna yanardağının içerisine attığı rivayet edilir.
Neyse Platon'un Sicilya'da ne işi var demiş olabilirsiniz.
Güney İtalya'nın bütün o Yunan kolonilerinde ne işi var, niye geziyor?
Çünkü Pisagor'un öğretilerini yaymak gibi bir amacı olduğu söyleniyor.
Kesin olmamakla beraber.
Bu Sicilya ziyareti sırasında Sirekus hükümdariyle tanışıyor Dionysos'la tanışıyor Platon ve Dionysos hem çok zalim bir adam hem de şairane yetenekleriyle meşhur bir adam.
Platon'la atışacak kadar kapasitesi var yani ve Platon Dionysos'u bir kere yaptığı bir düşünce hatasında uyarıyor ve bunun üzerine Dionysos Sözlerin bunaklık kokuyor diyerek
Platon'a bu şekilde karşılık veriyor.
Sözlerin bunaklık kokuyor diyor.
Platon da durur mu hemen yapıştırıyor cevabı diyor ki senin sözlerinde de bir zalimin neşesi var diyor.
İşte bunu söyledikten sonra ipler kopuyor ve Dionysos onu zincire vurduruyor.
Agina adasına gidecek olan bir Sparta gemisine bindiriyor.
Ve kaptana diyor ki bu Platon'u köle olarak satacaksın emrediyorum diyor.
Platon'un tanınacağından da emin yani zengin bir arkadaşı tarafından.
Satın alınıp azat edileceğinden emin bu şekilde gönderiyor.
Gerçekten de öyle oluyor zaten.
Platon'un Agina'daki köle pazarında zengin bir arkadaşı hemen onu tanıyor ve satın alıyor.
Azat ediyor ve sonra da Atina'da bir okul açması için ona para veriyor.
Platon bu akademiyi açıyor ve bu akademi, akidemi, tarihin kurulan ilk üniversitesi kabul ediliyor arkadaşlar.
Bu okul halka açık bir okul.
Temel öğretim yöntemi, sokratik yöntem, bilim, müzik, hukuk, diyalektik, tarih gibi dersler var.
Ama ağırlık olarak tabii ki matematik ve felsefe.
Akademi bugün bildiğimiz üniversitelerin ilk arketipi olması açısından da çok önemli.
Üst düzey bir eğitim kurumu çünkü.
Öğretmenler ve öğrencileri buluşturan, hatta öğrenme açlığı çekenleri buluşturan bir lokasyon burası.
Platon ideal bir toplumun ancak iyi bir eğitim sayesinde gerçekleşebileceğini vurgular ve ona göre mükemmel insan ölçülü, adil, erdemli ve topluma
faydalı olandır ve bu özelliklere sahip insanı yetiştirmek de eğitimin temel görevidir.
Platon devletinde der ki en güzel değerlerle yüklü insanlar kötü bir eğitime düşerse kötünün kötüsü olurlar.
Büyük suçları. Korkunç kötülükleri.
Orta yaratılışlı insanlar mı işler sence?
Yoksa eğitimin bozduğu sağlam yaratılışlılar mı?
Diye de sorar bize. İyi bir eğitim için iyi öğretmenler şart.
Ve öğretmenlik antik çağlarda da kutsal mesleklerden de şimdi de öyle.
Neden? Çünkü çocukların gelişiminde ailelerinden sonra en büyük sorumluluğu üstlenen.
Toplumların sosyal ve kültürel dönüşümünde çok büyük izi olan öğretmenler ne kadar kıymetlisiniz.
Ve öğretmenlerimizin mesleklerinde sürekli bir gelişim içerisinde olmaları gerekiyor.
Ülkemizde de hayat boyu öğrenmeye, gelişime açık öğretmenlerimize ihtiyaç duydukları o gelişim alanlarında destek sağlayan Öğretmen Akademisi Vakfı ÖRAV 2008 yılında Garanti
BBVA tarafından kuruldu.
Ve 15 yıldır Türkiye'nin tüm illerinden 300 bin öğretmen Örav sayesinde meslektaştan meslektaşa öğrenme modeliyle ülkemizin hizmet içi eğitim modelini çok daha ileri
taşımak için bir araya geldiler ve milyonlarca pırıl pırıl çocuğumuza fayda sağladılar.
Beni dinleyenlerin büyük bir çoğunluğu öğretmen ve Örav'da siz kıymetli öğretmenlerimiz için 17 farklı başlıkta yüz yüze ve çevrim içi eğitim programı var.
Ben hepsini tek tek inceledim ve bütün öğretmenlerin bu eğitim programlarına katılması gerektiğini düşünüyorum.
Merve neler var Öğretmen Akademisi Vakfı'nın eğitim programlarında?
Eleştirel düşünme becerilerinden sosyal duygusal gelişime, ön yargılarla ilgili farkındalık sahibi olma ve empati kurma becerisinden iyi olma hali ve dayanıklılığa.
Bakar mısınız programlar muhteşem.
İklim krizi, medya okuryazarlığı, girişimcilik.
SETEM ve sorgulama temelli bilim eğitimi.
Çok güzel, çok güncel konular ve bu eğitimler en önemlisi öğretmenleri aracılığıyla öğrencilerin merak eden, araştıran, sorgulayan çocuklar olmasını doğaya
ve çevresine sahip çıkarak o fark ettikleri sorunlar için yaratıcı çözümler üretmelerini hedefliyor.
O yüzden çok kıymetli. Gerçekten minnettarım böyle bir şey yaptıkları için ve Örav bugünün çocukları, geleceğin yetişkinlerinin dünya vatandaşı olarak.
gelişmeleri için heyecanla yıllardır hızını kaybetmeden çalışmaya devam ediyor.
Hem kendi değerine değer katacak hem de geleceğimizi şekillendirecek öğrencilerimize daha nitelikli bir eğitim sunmak isteyen tüm öğretmenlerimize ÖRAV'a davet ediyorum.
Açıklamalara bırakmış olduğum linkten eğitim programlarına ve ÖRAV hakkında detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz.
Atamızın dediği gibi öğretmenler yeni nesli Cumhuriyet'in fedakar öğretmen ve eğitimcilerini Sizler yetiştireceksiniz ve yeni nesil sizlerin eseri olacak.
Dönelim Platon'un akademisine.
Platon'un çoğu eseri dediğim gibi günümüze kadar gelebildi ve bunlardan en önemlilerinden biri devlet zaten.
Platon burada erdemin ve adaletin ne olduğunu sorguluyor.
Ve bunu sorgularken adaleti erdemlerin en yücesi sınıfına koyar haklı olarak.
Ve devlette ideal şehir, devlet vizyonunu ortaya koymuştur.
Konuşma özgürlüğü, doğum kontrolü, işte feminizm, resmi ve özel ahlak, ebeveynlik, psikoloji, eğitim, resmi ve özel mülkiyet bunlardan bahseder devletinde ve onun ideal devletinde mülkiyet
kavramı yoktur. Çocuklar doğumdan sonra annelerinden alınarak devlet tarafından büyütülür arkadaşlar ve yani bu onun isteği büyütülür derken böyle bir dünya tasarısı var ve bu eğitilenlerden
başarılı olmayanlar düşük seviyeli mesleklere yönlendirilir.
Çiftçi ya da tüccar olarak toplumu besleyecek sınıfa dahil olurlar.
Daha iyileri zaten aritmetik, geometri, astronomi öğrenirler.
Bir sonraki aşamada olanlar orduya katılırlar.
Geriye kalanlarsa 5 yıl boyunca felsefi öğrenim görme şerefine nail olurlar ve ondan sonra senelerce devlet yönetimine kafa yorarak 50 yaşına geldikleri zaman artık devlet
yönetiminde söz sahibi olurlar.
Filozof kral hayali Platon'un çok ütopik gerçekten.
Neyse Platon uzun yıllar bu akademide eğitim veriyor ve bu okulu Atina'nın en iyisi yapıyor.
Zaten öldüğü zaman da bu akademiye gömüldüğü söylenir.
Ve akademinin girişinde de geometri bilmeyen giremez yazar.
Yani zihinsel olgunluğa erişmemiş insanları kastediyor.
Geometri bilmeyenler derken beni zaten asla almazlarmış o dönemde yaşasaydım.
Abi bir saniye bir arkadaşa bakıp çıkacaktım.
Anca onu derdim yani kapıdan bakardım.
Neyse gerçekten çok kötü matematiğim oldular biliyor.
İbni Haldun da Platon'un felsefesinden çok etkilenen isimlerden biri ve geometri için der ki geometri zekayı aydınlatır ve aklı doğru yola sokar.
Onun bütün kanıtları açık ve düzenlidir.
Zaten çok iyi düzenlendiği için geometrik mantık yürütmeye hata girmesi neredeyse imkansızdır.
Bu nedenle işte sürekli geometriye başvuran bir aklın hataya düşmesi çok nadirdir der İbni Haldun.
Ve buna göre de geometri bilen kişi zeka olarak kazanır der.
Nedeni budur yani geometri bilmeyen giremez sözünün altyapısında bu olabilir.
Yani zihinsel olgunluğa erişmemişsin kardeşim o zaman gelme anlamında.
Eserlerinde işte doğruluk, gerçeklik, ahlak, toplum, insan gibi kavramları işlemiştir.
Ve yazdığı eserlerde kendinden neredeyse hiç bahsetmiyor.
Böyle sürekli diyalog halinde zaten ve bu diyaloglarda kurguladığı karakterler üzerinden konuşuyor.
Zaten eserlerinde hep en büyük rolü hocası Sokrates'e vermiştir.
Onu böyle uzun uzun konuşturur.
Bu diyaloglar bizi de o sohbete dahil ediyor.
Bu kısmı güzel aslında hani düşünmemize vesile oluyor bir yerde.
Ve Platon iyinin bilgi sahibi olmamızdan kötününse cehaletten olduğunu söyler arkadaşlar.
Bu önemli bir detaydır.
Yani hiç kimse bir de bile kötülük işlemez.
Kötülük bilginin eksikliğinden ileri gelir der.
Yani insanlar bilmedikleri için kötüdürler ona göre ve der ki sadece bir iyi vardır bilgi ve sadece bir kötü vardır.
Cehalet der Platon.
Hocası Sokrates biliyorsunuz Hazreti İsa'ya benzetildiğini söylemiştim.
Tek tek anlatmıştım bunları Sokrates podcastımda.
Hazreti İsa'nın çarmıhtayken dediği söylenen o söz.
O son söz gibi aslında Platon'un az önce ifade ettiğim sözleri.
Hani Hazreti İsa çarmıhta acılar içerisindeyken etrafında böyle büyük bir kalabalık var ve işte kin ve nefret dolu bakışlarla Hazreti İsa'ya bakıyorlar.
Ve o da kafasını yukarı kaldırıp Tanrı'ya diyor ki.
Affet baba onları affet bilmiyorlar.
Neden bunu diyor Platon'a göre açıklarsak?
Çünkü onlar aslında özünde kötü insanlar değil.
İçlerindeki iyinin bilgisine ulaşamamış insanlar.
Polyanna görse bu söylediklerimi utanır.
Neyimser ben değilmişim der.
Neyse o yüzden insanları değil onların kötülüğünü onların bilgisizliğini terk etmeyi salık verir.
Bilgisizliği terk etmenin çözümü ise.
İnsanın içindeki o doğruyu açığa çıkarma süreciyle mümkün olur.
Yani eğitimle mümkün olabilir arkadaşlar.
Sokrates bu iyiye iç sesiyle daimonla ulaşmaya çalışmıştır.
Ama iyi ve kötüyü gösteren iç sesi daimon hepimizde olan bir iç ses bu ve bizi doğru olana ulaştırması için o benim sesini duyabilmemiz için dışarıda olanlardan arınmamız
lazım. Düşüncenin gözü ne zaman iyi görmeye başlar?
Gözlerimiz keskinliğini kaybettiği zaman der Platon.
Şölen adlı eserinde. Yani dışarıya değil içimize bakalım.
Platon'a göre doğrunun yani iyinin bilgisi her insanın içinde vardır çünkü.
Ve o ancak içe dönüldüğü vakit aşağı çıkabilir.
O yüzden size kötülük yapanı değil onun yaptığı kötülüğü terk edin diyor ya.
Onun eğitilmesine içindeki o bilgiyi açığa çıkarmasına katkıda bulunun diyor.
Neden? Çünkü kötülük yapan en büyük zararı görendir.
Ve Platon aslında her ruhun gerçek olanın, hakikatin bilgisiyle bu dünyaya geldiğine inanır.
Platon'a göre aslında her ruh tanrı katında bulunmuştur ama kendi içlerinde tam olarak bütünlüğe varamadıkları için ağırlaşmışlardır ve kanatları bu ağırlığı daha fazla
taşıyamadığı için yeryüzüne düşmüşlerdir, düşmüş melekler gibi.
Kanatları parçalandığı için yeryüzüne düşen ruh dünyada maddi bir varlığın içerisine girer.
Bu belki bir taş olabilir, belki bir hayvan ya da insan.
Renkarnasyon podcastinde anlatmıştım bunu diye hatırlıyorum.
Hani Platon'un bu renkarnasyon inancını.
İnsanlar arasındaki farkı belirleyen vasıflar bedenin içinde bulunan ruhun yaşanmıştığı ve bilgi seviyesine göre değişiyor arkadaşlar ona göre.
Ve Platon filozoflara tabii torpil geçmiş burada.
Filozoflar ruhun kanatlanmadan önceki son durağıdır der.
Yani filozof tanrısal olana en yakındır Platon'a göre.
Yani hakikate en yakın olandır.
Neden? Çünkü o insanların beşeri özelliklerinden azadedir arkadaşlar.
Hırs, kin, intikam işte türlü türlü şeyler insani vasıflarımız her neyse kötüleri kastediyorum.
Filozof bunlardan azadedir ona göre ve insan ruhunun o içindeki iyiye ulaştıkça kanatlarının yeniden çıkmaya başlayacağını, özüne yaklaşmaya başlayacağını düşünür.
Hakikate de sadece akılla ulaşılabilir.
Hakikatin perdesini de bir kez aralayan kişi artık hep onun peşinde koşar.
Asıl aşkın peşine düşer.
Geçici heveslerin, bu dünyadaki o geçici heveslerin bir yanılgı olduğunu anlar.
Merve tasavvuf mu anlatıyorsun bana demiş olabilirsiniz.
Gerçekten tek tanrılı dinlere benziyor değil mi şu an anlattıklarım ki zaten Hristiyanlığın Platoncu felsefeden çok etkilendiği aşikar arkadaşlar hatta dönüştürüldüğü bile diyebiliriz.
Bunda da zaten Platon'dan sonra gelen Ardıllarının Neoplatonistçilerin etkisi vardır tabii ki.
Hem doğuda hem batıda metafizik değerler sisteminin temelinde.
Platoncu felsefe vardır arkadaşlar.
Platon öncesinde hatta Sokrat öncesi, pre-Sokratlar diyoruz ya doğayla ilgileniyorlardı.
Hani bunu anlatmıştım o podcastta ama Sokrates sonrası bu değişti demiştik ya.
Yani artık önce kendi özümüzü anlayalım sonra doğaya bakarız moduna geçildi.
Platon maddi olandan manevi olana geçmiş arkadaşlar.
Yani gerçeğin, hakikatin maddenin ötesinde olduğunu savunuyor ve idealizmin ruhsal olanın savunucusu oluyor.
Pala bıyıklı yarim Nietzsche'de işte bu yüzden Sokrates'e düşmanca bir tavır almıştır ve hatta Sokrates'le başlayan diyeyim hani Platon'u da kapsıyor.
İnsanı sadece bilince ve bu bilincin oluşturduğu kurgulardan ibaret olan hakikate indirgemeyi reddeder Nietzsche.
Hatta der ki Tragedia'nın doğuşunda zaten ful sövüyor da Platon gibi Sokrates'te trajik sanatı yararlı olanı değil yalnızca hoş olanı serimleyen yaltakçı sanatlardan saydı
ve bu yüzden öğrencilerinden yetingen olmalarını ve böylesi felsefe dışı uyarılmalardan kesinlikle uzak durmalarını istedi.
Öyle başarılı oldu ki bunda genç Tragedia yazarı Platon Sokrates'in öğrencisi olabilmek için ilk iş olarak yazdığı şiirleri yakmıştır.
Bu arada geçenlerde bir podcast yapmıştım çok sevmiştiniz hani beş sevgi dilinden bahsetmiştim ya.
Platon'un da böyle sevgi üzerine söylemiş olduğu şeyler özellikle de Şölen kitabında çok hoşuma gidiyor benim.
Mesela diyor ki bir yerde sevgi tanrıların en eskisi, en saygı değeri, en güçlüsü ve insanlara hem hayatlarında hem de ölümlerinde erdem ve mutluluk kazandırır diyor.
Ve diyor ki işin doğrusu şu ki sevgiden gelen erdeme en çok değer veren...
Tanrıların asıl hoşlandıkları, hayran oldukları şey sevenin sevgilisine gösterdiği sevgiden çok sevileni sevene bağlayan sevgidir.
Çünkü seven tanrılara daha yakındır.
Özünde tanrılık vardır. Merve Platon ne kadar da şairane bir insan demiş olabilirsiniz.
Evet öyle ama Devlet adlı eserinde şairlere ateş püskürür.
Tanıtı küçümseyen bir tarafı vardır çünkü.
Platon'a göre bedenimiz ruhun gerçekliğini kavrayacak bir donanıma sahip değildir arkadaşlar.
Gözlerimizle hakikati göremeyiz ona göre.
Küçük prensin dediği gibi ama gözler kördür.
İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman gerçeği görebilir diyor ya.
Aynı o hesap ve Platon'a göre beden bir haz kaynağı olduğu için tüm kötülüklerin yuvası gibi görülüyor.
Ruh da bedende hapistir Platon'a göre ve bedenin ölümüyle ruh özgürlüğe kavuşacaktır.
Siz de böyle yer yer bir Mevlana esintileri gördünüz mü arkadaşlar?
Ben bunları anlatırken hani az önce de tasavvuf falan dedim ya.
Mevlana öldüğü gün için der ya düğün gecem der Şebi Arus.
Ve Mevlana'ya göre ölüm beden zindanından kurtulup tanrıya, sevgiliye, dosta kavuşmaktır.
Yani ustattır Mevlana'ya göre.
Zamandan zamansızlığa ulaşmaktır ölüm ve divan-ı kebirde Mevlana der ki sakın öldüğüm için bana ağlama, yazık oldu deme, cenazemi görünce ayrılık deme, o
vakit benim ayrılık vaktim değil buluşma, kavuşma vaktimdir.
Bu hal sana batmak, kaybolmak gibi görünse de aslında bu hal doğmaktır, yeniden hayata kavuşmaktır der divan-ı kebirde Mevlana.
Bizim ölümümüz ebedi bir düğündür der.
Platon'a göre de ne dedik ruhumuz bedenin içerisinde hapistir ancak öldüğümüz zaman özgürlüğüne kavuşacaktır.
Platon'da yaratılış ve ilahi azalet fikri var.
Dünyada yaptığımız iyilikler, kötülükler hiçbir zaman ödülsüz ve cezasız kalmaz ona göre.
Bunlar tabii ki tamamen böyle Platon'la ortaya çıkmış şeyler değil ama Mısır seyahatinden sonra onun sistemleştirdiği pek çok kavram var arkadaşlar.
Mısır'da gördüğü eğilimlerden çok etkileniyor işte simyacılık bölümünde bahsettiğim şeyler.
Peki iyinin ve kötünün bilgisine neden sahip olmalıyım diye sormuş olabilirsiniz.
Özgürleşebilmek için Platon'a göre ve bugün Platon'un mağara alagörüsünü anlatacağımı söylemiştim sizlere.
Mağara alagörüsünün özünde de bu var arkadaşlar.
Mağarada olduğumuzu anlamak ve oradan çıkabilmek için felsefe var.
Filozof bilgeliği seven kişidir ya bilgiyi arayan ve ona ulaşmak için çaba gösteren kişidir.
Platon felsefesinde filozof bilgiyi sadece sevdiği için değil.
ona özgürlük kazandıracak olan şeyin yine bilgi olduğunu idrak etmesi var.
Şimdi artık esas meseleye geçiyorum.
Nedir bu Platon'un mağara alegorisi?
Bu alegori Platon'un adalet, işte gerçeklik, güzellik kavramlarını incelediği ideal bir toplumun hayalini canlandırdığı devlet adlı eserinin başında geçiyor arkadaşlar.
Felsefenin belki de en güçlü alegorisidir.
O yüzden çok önemlidir. Bu hikayeyi eğitim ve eğitimsizlik arasındaki ayrımı göstermek için yazıyor.
Zaten benim de anlatmayı isteme sebebim tam olarak bu.
Önce bu alogoriyi şöyle kısaca açıklayacağım sonra derinlerine ineceğiz.
Hikaye şöyle kısaca.
Platon diyor ki insanlığı uzun girişi ve bütün genişliği boyunca ışığa açık olan bir yer altı mağarasında yaşıyor olarak düşünün.
Bu arada bu mağara dediği şey o dönemin tragedyalarına baktığımız zaman barınak anlamında kullanılıyormuş.
Dışı mekan mağara derken bunu kastediyorum.
Ama sonradan bilgelik için inzivaya çekinilen yer değil mi?
Mağara kafamızda öyle kalmış olabilir.
Burada kast edilen şey tragedyalara baktığımız zaman barınak anlamında hayvan mekanı.
Prometheus insanlara ateşi armağan etmeden önce bu insanlar mağaralarda hayvanlar gibi yaşıyordu denilir.
Şimdi Platon'un mağarasına dönecek olursak bir yer altı mağarası düşünün ve bu mağarada çocukluğundan beri hep orada yaşamış olan insanlar olsun.
Bunlar bacaklarından, boyunlarından öyle bir zincirlenmişlerdir ki bulundukları yerden asla ama asla kıpırdayamazlar.
Sadece ve sadece önlerindeki duvara bakabiliyorlar.
Başlarını çeviremiyorlar.
Ve bu mağarada ışık yok arkadaşlar.
Karanlık bir mağara burası.
Bu zincirlenmiş insanlar bir ateşin önünden geçmekte olan şeylerin yansımalarını görüyorlar önlerindeki duvarda.
Sadece yansıma, gölge görüyorlar.
Ve bu duvarı kuklacıların hani böyle üzerinde kuklalarını oynattıkları bir perde gibi düşünün.
Bu insanların dış dünyayla ilgisi hiçbir şekilde yok.
Hiçbir bilgileri yok. Dediğim gibi sadece ve sadece bazen mağaranın önünden geçen insanlar işte hayvanlar ya da başka şeyler bunların gölgesini görebiliyor bu insanlar bu mağaranın duvarında.
Ve bu gördüklerini buraya dikkat gerçek zannediyorlar.
Gerçeklik sözcüğünün tam karşılığı onlar için sadece ve sadece bu gölgeler.
Sonra içlerinden bir mahkum salınıyor serbest bırakılıyor.
Platon soruyor diyor ki birdenbire bu mahkum ayağa kalkmaya ve başını çevirmeye ışığa doğru yürüyüp bakmaya zorlansa o ışığa ne olabilir diye soruyor.
Ne olacak ışık gözlerini kamaştıracak acıtacak değil mi?
Dışarı çıktığı zaman daha önce o gölgelerini gördüğü şeylerin Gerçekleri gösterilecek ona.
Ne yapacak peki sizce?
Gerçeğini gördüğü şeye inanmayacak tabii ki değil mi hemen?
İşte bu mağaradan kurtulan bu esirin ışık, güneş ışığı gözlerini kamaştıracak ve etrafındakilerin gerçek olduğunu ve mağarada gördüğü gölgelerin aslında gerçeğin
bir yanılsaması olduğu söylenecek ama inanmayacak.
Neden inanmayacak? Çünkü çocukluğundan beri buraya dikkat, inandığı bir şey var, gölgeleri var.
Başka türlüsünü bilmiyor ki.
Bir de gölgeler daha kocaman, daha net.
En sonunda da bu tutulan gözleri yavaş yavaş güneşe alışacak ve daha rahat bakabilecek.
Önce ona en kolay gelen gölgelere bakacak.
Sonra insanların ve geri kalan nesnelerin sudaki yansımalarına belki ve sonunda şeylerin kendilerine bakabilecek, bunu başarabilecek.
En sonunda da güneşe bakmayı başaracak.
Şimdi olayı kısa ve öz anlattım arkadaşlar.
Tekrar başa dönüyorum.
Bu mağarada üç tür yarışma yapılıyor.
Birincisi sonraki gölgeyi tahmin etme yarışması.
İkincisi geçmişte duvarda beliren gölgelerin sıralarını hatırlamaya çalışma yarışması.
Üçüncüsü de şu anda duvarda beliren gölgeyi teşhis etmeye çalışmak.
Şimdi gölge gölge diyorum ama şöyle düşünün.
Ben size doğduğunuz andan itibaren atıyorum bir köpeğin gölgesini gösteriyorum köpeği değil.
Siz o köpeğin gerçeğini bilmiyorsunuz.
Hep gölgesini görmüşsünüz.
O zaman sizin tek gerçeğiniz o duvarda gördüğünüz köpeğin gölgesi olmaz mı?
Gerçek algılamanız bu değil mi?
Çünkü aslında bilmiyorsunuz.
Sizin gerçeğiniz o duvarda gözlerinizle gördüğünüz o gölge köpeğin gölgesi gerçeği değil.
İşte bir kişiyi eğitmek için o mağaraya inip.
Onun bakıp onun gördüğü yerden başlamak gerekir.
Mağara tutsağının konumundan başlamak gerekir.
Yani öğrencinin konumundan ve pozisyonundan.
O ilk zincirlerinden kurtulup mağaranın dışına çıkan tutsak o mağarada doğduğundan beri toplumsal değerlerle iç içe değil mi?
Aslında bizler de böyle değil miyiz?
Yani doğduğumuzda da böyle oluyoruz.
Yani bir işleyen toplum süreci var.
Biz onun içerisine bir şekilde ortasından girip dahil oluyoruz.
Eğitimden kasıtsa kendi kendimizi yeniden tanımlama sürecimiz arkadaşlar.
Mağaradan çıkış işte bu yüzden zor.
Toplumdan çıkış bu çünkü.
Çünkü öğretici öğrenciye yani mağara tutsağına bir şey öğretebilmesi için onu ne yapması gerekiyor?
Çelişkiye düşürmesi gerekiyor.
Öğrencinin de yani o mağarada doğduğu andan itibaren gölgelere maruz kalan o tutsağın O çelişkiyi dürüstçe, utanmadan, korkmadan sorgulaması gerekiyor.
Çıkmaz sokaklarda kaybolup kaybolup yolunu bulmaya çalışması gerekiyor.
Talep etmesi gerekiyor. Öğrenciyi talep eder ya talep eden demektir.
Talep etmesi gerekiyor. Bunu kendisi istemesi gerekiyor.
Zorla yapamazsınız.
Bütün gün mağara duvarına bakarak böyle saçma sapan çıkarımlar yapan, gölgeleri gerçek zanneden birine...
Neyi nasıl anlatacaksınız ya?
Ve bir de şu var tutsak cahil olduğunu bilgisiz olduğunu biliyor mu?
Hayır. Yıllardır kandırıldığını biliyor mu?
Hayır. Bunları duymaktan hoşlanacak mı?
Asla. O yüzden senin onu düşüreceğin o çelişkiden o öğrenci zaten hoşlanmayacaktır.
Yani bu duvarda gördüğün ne bileyim bir atın gölgesi desem köpeğin gölgesi al sana da bu gerçeği kardeşim desem ne diyecek bana?
Muhtemelen çıkar bakayım cep telefonunu bunu der.
Der ki kardeşim ya saçmalama akıl hastası falan mısın sen der bana ya da alsam götürsem hadi kardeşim desem gel bak güneşe çıkıyoruz.
Bak gerçek at gerçek köpek desem o atı görünce diyecek ki bana hayır ya saçmalama bu sahtesi.
Esas benim mağarada gördüğüm şey gerçek diyecek ki gölgeler dediğim gibi gerçeklerinden daha büyük ve belki inanmaya daha müsait.
E bu tutsak yıllardır ateşe bakmış şimdi sen bunu...
Gerçek güneşe çıkarıyorsun.
Gözleri yanacak. Çünkü alışmış yıllardır karanlıkta kalmaya.
Ve gözü yandığı için ne yapacak?
Mağarama geri koşayım diyecek değil mi?
Prangalıydı. Ben onu çözdüm artık özgür.
Ama bacakları alışmış artık o esarete, o zincire.
O şekilde adapte olmuş.
Ve bacaklarını daha önce hiç kullanmamış, yürümemiş.
Yürümekte de zorlanacak.
Bakın çok zor bir şey. Yani geri prangalanmak isteyecek.
Özgür olmak istemeyecek. Çünkü alıştığı şey esaret.
Yalanlar alıştığı şey gerçek değil.
Yani sen gerçeği görmek istemeyen birine ne gösterebilirsin?
Zorla neyi nasıl öğretebilirsin?
Karşındaki eğer hazır değilse, talep etmiyorsa dediğim gibi talebe değilse.
Hadi diyelim ki tutsan gözleri alıştı.
Dışarıda gayet mutlu oldu.
Gerçekleri de anladı.
Mağaraya geri döndü. İnsanları aydınlatmak için geri geldi.
Diyecek ya arkadaşlar işte ben böyle bir şey yaşadım dışarıda bu gördüğünüzün gerçeğini gördüm anlatıyor böyle anlatıyor anlatıyor.
İçeridekiler ne diyecekler aydınlatmaya çalışıyor karşı tarafı.
Diyecekler ki yıllardır orada karanlıkta mağarada tutsak olan insanlar bu yolculuk seni aptallaştırmış yani körleştirmiş sen gerçekleri göremiyorsun aptal değil mi bunu diyecekler.
Platon bu alegoriyi halkı eğitmeye çalışan bir filozofun durumuna benzeşim olarak sunuyor aslında.
Ve çoğu insan cehalet içerisinde.
Huzurlu olmakla kalmıyor.
Aynı zamanda bu cehaleti dile getirenlere de düşmanlık besliyor.
Sokrates'in bunu yapmaya kalkışmasıyla aslında toplumsal düzeni bozduğu gerekçesiyle at sineği ölüme mahkum edilmesi gibi.
Sokrates'i öldüren şey neydi?
Demokrasiydi. Platon bu alegorisiyle aslında demokrasinin cahillerle olmayacağını anlatmaya çalışıyor olabilir.
Filozof krallarla yönetimi destekliyor zaten.
Yani onun mare alegorisi devlet yöneticileri aydınlansın diye.
Halk değil arkadaşlar devlet yöneticilerini kastediyor.
Halkın aydınlanması zaten Kant'la başlıyor.
Bunu fiziği özel bölümünde anlatmıştım.
Peki neden Platon'un iddiası bu yönde?
Çünkü halkın kendi kendini yönetemeyecek kadar cahil ve inatçı olduğunu düşünüyor Platon.
Hatta diyor ki demokrasi bir eğitim işidir.
Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur.
Devam edilirse demagoglar türer.
Bu demagoglardan da diktatörler çıkar ve demokrasi sonunda despotluğa dönüşür.
Dönelim mağara alegorimize.
Şimdi pek çok farklı okuması yapılabilecek bir alegori bu.
Mesela bazı ilahiyatçılara göre ideal biçimler yaratıcının zihninde bulunur arkadaşlar.
Ve bazılarına göre ise mağaranın dışındaki şeylerin gölgelerden daha gerçek olup olmadığını düşünüyoruz.
Aa Merve bu söylediği Matrix'e benziyor demiş olabilirsiniz.
Matrix podcastı var kanalımda çok kapsamlı.
İşte Platon'un mağarasından çıkan, güneşe bakan, gözleri yanan kişi Matrix'teki Neo değil mi?
Neo kırmızı hapı seçti, maviyi seçmedi.
Bu mağara alegorisi aslında aydınlanmış insanların hayatlarının bir alegorisi gibi.
Kimse mağarada yaşamak istemez değil mi?
Hayata orada başlıyoruz düşündüğünüz zaman.
Gözlerimizi açtığımız yer orası.
Ama burada kalmak zorunda mıyız?
Değiliz. Dışarıya çıkmak için neye ihtiyacımız var?
Eğitime. Kant aydınlanma için ne diyordu?
İnsanın çıkışıdır diyor değil mi?
Kendi kusurunun sonucu olan ergenlikten çıkışı, rüşte erememişlikten çıkışı, kurtuluşu diyor.
Çıkış derken iki türlü çıkış geliyor değil mi aklımıza?
Dışarı çıkış, yukarı çıkış.
Platon'un mağarası en başta dediğim gibi neredeydi?
Yerin altındaydı değil mi?
O yüzden yukarıya doğru bir çıkıştır bu.
Erginliğe doğru, aydınlanmaya doğru.
Zaten aydınlanma hep bir böyle yükseliş manası taşır.
Aydınlanma her türlü inançtan, ön yargıdan, karanlıktan kurtulmaktır ve özgürleşmektir.
Karanlıkta yani o mağarada olanların öz bilinci yoktur.
Yani bilmediğini bilmek, öz bilinçten yoksun.
Onların inançları sanı düzeyindedir.
Düşüncelerinin karşıtı konusunda da bilgisizdirler bu insanlar.
Ve cahil toplumlarda öz bilinç diye bir şey yoktur.
Hani Yunus Emre diyor ya ilim ilim bilmektir.
İlim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsen yanice okumaktır.
Platon ve Kant da aslında paralel şeyler söylüyor değil mi?
O mağarada kuşku duyduğumuz an aydınlanmaya adım atıyoruz bence.
Sahip olduğum kanaatlerden, anılardan, kuşkuya düştüğüm an ben aydınlanmaya adım atmış oluyorum.
Hani Aristoteles metafiziğinde diyor ya insanın hakikati öğrenmesinin önünde iki engel var.
Biri etos, biri mitos.
Etos ahlak, alışkanlıklar.
Mitos ise bu alışkanlıklarımızı pekiştireceğimiz masallar.
Meşhur Atina okulu freskindeki tek Müslüman İbn-i Rüşd etos ve mitos için der ki İnsana çocukluktan beri öğretilen şeyler hakikatle önündeki en büyük engeldir.
Çünkü bu onun da ahlakını oluşturur der.
İmam Gazali buna distay kattı.
Nasıl oluyor peki bu engel?
Şimdi çocukluktan itibaren bize öğretile gelen şeyler bizde bazı alışkanlıklar oluşturuyor.
Yani topluma ayak uydurmak için o alışkanlıklar bir süre sonra erdeme dönüyor.
Ve bunlar bizim kötülüğümüz için değil, iyiliğimiz için yapılıyor tabii ki öyle.
Bizi sürüye dahil ediyor.
Sürü derken toplumu kastediyorum.
Ve Mara'nın duvarında gördüğün şey mitos, masal.
Ama inanmıyorsun.
Ben sana gerçeğini söylediğim halde inanmıyorsun.
Etos ve mitosun gerçek olmama ihtimali bile arkadaşlar bizi derinden sarsar, yıkar.
Ve aydınlanma zaten çok despotik ve çok yıkıcı bir eylemdir bu yüzden.
Ve kolay değildir.
Yavaş yavaş olur. Oldukça uzun da bir süreçtir.
Çin'de, Hindistan'da, Orta Asya'da, Mezopotamya'da genel olarak yani doğuda insanlar birbirlerine bağlanarak hayatta kalabilir.
Bakın toplumsallık var burada önemli değil mi doğuda?
Bu toplumsallığı da ortak değerler çerçevesinde saf tutarak sağlarlar.
Ve aydınlanma o yüzden doğuda kitlesel bir yere ulaşamaz demişti Ducani Hoca.
Tek tipli toplumlarda.
Farklı olmak bir düşmanlık alametidir.
Bakın sürüden ayrılmak, farklı olmak, toplumdan kopmak.
Mesela Almanca'da misafir, gast yani bir düşmanlık manası barındırıyor.
Yabancı olan, tekin olmayan, Arapçadaki cin gibi yani yabancı, zarar veren, bize benzetilmesi gereken, aksi takdirde yok edilmesi gereken anlamında.
Hani az önce anlattığım toplumsal olanla bireysel olan.
Yani bu mağaradan çıkışın bir acısı, bir bedeli vardır.
Herkesin katlanabileceği bir şey değil.
Platon'un şu sözüyle kapanışımı yapıyorum.
Karanlıktan korkan bir çocuğu kolaylıkla affedebiliriz.
Hayattaki gerçek trajedi yetişkinlerin aydınlıktan korkmasıdır.
Örav'ın sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'nin sonuna geldik.
Eğer öğretmenseniz ve bu podcast'ı dinliyorsanız sizleri Öğretmen Akademisi Vakfı'na davet ediyorum.
Yani ÖRAV'a açıklamalara bırakmış olduğum linkten ÖRAV'ın eğitim programlarını inceleyebilirsiniz.
Her çocuğun hakkı nitelikli bir eğitim ve bu siz kıymetli öğretmenlerimiz sayesinde oluyor.
İyi ki varsınız. Hepinize buradan kocaman sevgilerimi gönderiyorum.
Hoşçakalın. Kendinize iyi bakın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
