
Day2Day The Collagen Mag Plus hakkında detaylı bilgi almak için: https://www.day2day.com.tr
Ürün içeriği ile ilgili beyan edilen bilgiler Türk Gıda Kodeksi Beslenme ve Sağlık Beyanları Yönetmeliği’nden alınmıştır.
Kendini yenile, zamana yenilme!
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "Day2Day The Collagen Mag Plus" hakkında reklam içerir*
Transkript
Day to Day The Collagen Mac Plus'ın sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz ben Merve.
Bugün ne anlatacaksın bize Merve?
Şimdi bugün hayatımızın sonuna doğru pişman olacağımız şeyleri konuşalım istedim.
Keşke dememizin olası olduğu şeyleri konuşalım istiyorum.
Pişmanlık nedir? Yaptığı bir işten dolayı üzülmek nadim anlamına geliyor.
Hani eskiler nedamet getirmekler ya pişmanlık, pişman olma hali.
Bazen bir tercihte bulunuruz ve pişman oluruz.
Bazen de hiçbir tercihte bulunmayıp pişman oluruz.
Bence ikincisi daha fena.
Hep söylüyorum en azından denemiştim demek daha bir rahatlatıyor insanı.
Başarısız da olsak. İşte bu habis his bazen ömür boyu yakamızı bırakmıyor.
7 yaşlı olaylarında başlıyormuş bu pişman olma yetisi o zaman geliyormuş.
Çünkü pişman olabilmek için yaptığımız tercihleri ve onların sonuçlarını böyle düşünüp bir bilinçsel süreçten geçirmemiz gerekiyor.
Ben bugün Bronnie Ware'ın ölmeden önce pişman olduğumuz 5 şey kitabından bahsedeceğim sizlere.
Yazar Bronnie Ware önceden bankacı ve pek çok meslek yapmış bir isim.
En son mesleği de hayatının sonuna gelmiş insanlara hasta bakıcılık yapmak.
Buna karar veriyor ve bu hastalarla özelde bir bağ kuruyor.
Brony yaşamının sonuna gelmiş olan bu hastalarla sohbet ederken hepsinde ortak olan bir şeyler dikkatini çekiyor arkadaşlar.
Pişmanlık. Ben de bugün size bunları anlatmaya karar verdim.
Çok iç karartıcı bir konu gibi görünebilir ama hayır aslında bunları anlatmak isteme sebebim önümüzde kalan zamanımızı keşkelere yer bırakmadan geçirebilmemiz, keşkesiz bir hayatımızın
olması ve hayatımızın değerini bilmemiz.
Şöyle kısaca kitaptan ve yazardan bahsedecek olursam Broniver hayatında son günlerini yaşayan hastalara dediğim gibi yatılı bakıcılık yapıyor.
Ve onların pişmanlıklarının keşkelerinin ortak olduğunu görüyor.
Önce bir blog yazıyor ondan sonra işte bu blog çok ilgi görünce kitaba dönüştürüyor bu yazılarını ve çok çok çok satıyor.
Az sonra 5 pişmanlığı anlatacağım tek tek ama başlamadan önce ben de size sormak istiyorum.
Sizin pişmanlığınız ne olur şu andan geleceğinize baktığınız zaman?
Benimki muhtemelen spor yapmamam olacak arkadaşlar.
Önceden çok güzel spor yapıyordum, böyle bakıyordum kendime ama bu aralar hiç o durumda değilim.
Sürekli çalıştığım için oturuyorum.
Hayatımda hiç bu kadar oturduğumu hatırlamıyorum.
Böyle bir silkelenip kendime gelmem lazım.
Çünkü son zamanlarda kendimde şunu gözlemledim.
Millet kendi yaşıtlarının fitliğine bakar, gıpta eder.
Ben böyle 45-65 yaşında olan hatta 70-80 onlara bakıp böyle işte bebek gibi cilde olan fit kadınlar vardır ya onlara hayran oluyorum.
Ve kendime diyorum ki işte şimdiden kendime bu kadar iyi bakmam gerekiyor ki ben de bu kadar iyi görünebileyim o yaşlarda.
Buna takmış durumdayım.
Çünkü bence bu biraz da öz saygıyı gösteren bir şey.
Hani o yaşta kendine o kadar iyi bakabilen insanlara benim saygı duymamın sebebi Diyorum ki ne kadar öz saygısı gelişmiş, kendine bu kadar güzel bakmış, bedenine, yüzüne.
Bilmiyorum, önemsiyorum bunu.
Çünkü insanı zamana karşı yenilmez yapan değişim.
Yaşamın sürekli değişen bir yapısı var ve onu ayak uydurmak durumundayız.
Üstelik tüm alanlarda kendimizi yenilemek durumundayız.
Vücut, zihin, ruh.
İşte bu kendimizi yenileme yolculuğunda size kolajen takviyesinin en yenilikçi formülü Day to Day The Collagen Mac Plus'tan bahsetmek istiyorum.
Yaş almak sadece ciltle alakalı bir durum değil arkadaşlar.
Tüm vücudumuzla bağlantılı biliyorsunuz ki ve bedenimizin daha iyi yaş almasını sağlamak için de magnezyum, kolajen, vitamin ve mineraller bize bu yolculukta destek oluyor.
Day to Day The Collagen Mac Plus tip 1, 2, 3 formlarında kolajen, peptid ve magnezyumun yanı sıra çeşitli vitamin ve mineralleri bir arada sunuyor.
Laktoz, şeker, koruyucu ve gluten içermiyor.
En merak ettiğiniz şeylerden birisi.
Merve tadı nasıl acaba?
Çünkü ben de işte kolajen deyince direkt böyle acaba tadı nasıl falan oluyorum.
Çilek ve karpuz aromalarıyla lezzetli bir içime sahip bunu söyleyeyim.
Ürünün içeriğinde bulunan D, K vitamini ve magnezyum normal kemiklerin korunmasına katkıda bulunurken çinko ve selanyum normal saç ve tırnakların, biyotin ise normal saç ve cildin korunmasına
katkıda bulunuyor. Kendinizi yenileyin ve zamana yenilmeyin.
Day to Day The Collagen Mac Plus'ı denemek isteyenler için açıklamalara bir link bırakıyorum.
Yıllar sonra keşke demeyelim arkadaşlar.
İyi ki diyelim. Kendimize güzel bakalım ve şimdiden tedbirimizi alalım.
Şimdi gelelim kitapta yazan pişmanlıklara.
Birinci pişmanlık. Keşke başkalarının benden beklediği gibi değil.
Kendi istediğim gibi yaşayacak cesaretim olsaydı.
Bunu söyleyen hastanın adı Grace.
Grace'in 50 yıllık bir evliliği olmuş ve burada altını çizdiğim yer hep ondan beklenen hayatı yaşamış.
Hep ondan beklenen hayatı yaşamış.
Çocuklarını büyütmüş, evlenmişler, torunları olmuş.
Kocası çok despot biriymiş ve yıllar süren bu evlilikte eşini hep katlanmış.
Yani tabir bu katlandığını söylüyor.
Çünkü hayatı boyunca hep böyle kocasından bağımsız yaşamanın, onsuz seyahat etmenin hayalini kurmuş bu kadın.
Eşi çok baskıcı çünkü çok kıskanç ve çok tutucu biri.
Eşi hastalanıp bakım evine yatınca biraz olsun rahatlamış ama artık 80 yaşına geldim diyor.
Grace'in pişmanlığı şu.
Neden istediğim şeyleri yapmadım?
Neden hep beni yönetmesine izin verdim?
Neden yeterince güçlü olmadım, dik durmadım?
Birinin seni istediğin şeyi yapmaktan vazgeçirmesine asla izin verme diyor.
Aslında Brony'e söylüyor ama bize söylemiş gibi oluyor.
Bu arada kadın evlilik düşmanı falan değil öyle düşünmeyin.
Çünkü diyor ki evlilik iki kişiyi geliştirebilecek bir fırsattır diyor.
Ama burada karşı olduğu şey şu pişman olduğu şey.
Ne olursa olsun başladığın evliliği sürdürümen gerek bu düşünceye karşı.
O kötü evliliği sürdürmek için elalem ne der diye aslında sürdürdüğü evliliği onun 80 yaşındaki o pişmanlığının sebebi.
Sırf bunun için bütün mutluluğumu hayatımı feda etmişim diyor.
Buraya dikkat. Hep görüntüyü kurtarma çabası aile görüntülerini.
Halbuki evde acılar içinde bir kadın var ama dışarıya çizdiği çerçeve bambaşka mutlu bir aile tablosu.
Çünkü elalem ne der boşanırsam.
Benim öyle bir podcast'ım vardı diye hatırlıyorum El Alem'le ilgili.
Şu an emin olmamakla beraber çok fazla bölüm yaptığım için artık kafa gidiyor.
Grace isteklerinin peşinden gidecek kadar cesur olmadığı için de çok üzgün.
Kocam dışında zaten herkes mutlu olurdu demiş.
Hani ben isteklerimin peşinden gitseydim bir tek kocam mutsuz olurdu diyor.
Çocukları muhtemelen destek çıkardı.
Brony'de yani yazarımız yıllarca bankacılık yöneticilik pozisyonlarında çalışmış.
Burada aslında hastalarla konuşurken kendiyle de bir içsel hesaplaşması var.
O da çok güzel. Bruni de işte Grace ile konuşurken bunu fark ediyor.
Aslında ben de diyor yıllarca el alemine der diye yaşadım.
Özellikle de ailem.
Sürüden ayrıldığım takdirde sürü ailesi oluyor.
Bazı aile üyelerimin benimle alay edeceklerinden korktuğum için kendi kişiliğimde adeta bir başkasının hayatını yaşadım diyor.
Dikkat! Kendi istediğimi değil.
benden beklenen hayatı yaşıyordum demiş yazarımız.
Ve diyor ki ailem için ben ne yaparsam yapayım yeterince iyi olma imkanım zaten yoktu.
Onların olmamı istediği kişi olmak için mücadele ederken iyi bir işe sahip olmak Onları en azından hayatımın bu alanından uzak tutuyordu demiş.
Yani asla isteyerek bankacılık yapmamış, yöneticilik yapmamış.
Aslında bunlar ailesinin istediği şeyler.
Ailemin yüz karası olmamak için hep uğraştım.
Bu duygu hep beni kapana sıkıştırdı diyor.
Bruni hep böyle ailesi tarafından incitilmiş, sözlerle yaralanmış, aşağılanmış.
Ama o öfkeyi de aşmış kendince.
Aa benim de ailem böyle diyorsanız size bir budist hikayesi anlatmak istiyorum.
Bir gün Buda kendisine doğru böyle öfkeyle bağırarak gelen bir adam karşısında hiç etkilenmeden duruyor ve etrafındakiler çok şaşırıyor.
Diyorlar ki nasıl bu kadar sakin kalabilir?
Nasıl hiç etkilenmiyor?
Buda ise bir soruyla cevap veriyor bunu soranlara.
Diyor ki biri size bir hediye verdiği zaman o hediyeyi almazsanız o hediye kime ait olur diye soruyor.
Onu alan kişiye değil mi?
O hediye onda kalır. İşte bu size karşı söylenen haksız sözler içine geçerli.
Onları üstünüze almayı bırakın.
Bırakın sahibinde kalsın diyor.
Ve yazar kendi içsel yolculuğunu da paylaşıyor bizlerle dediğim gibi.
Sadece hastalarını değil bir yerde diyor ki hatta aslında diyor en temelde hepimizin içindeki o acıyı kırıklayan şey birbirimiz tarafından sevilme.
Kabul edilme ve anlaşılma isteğimiz demiş.
Cidden de yani öfkelerimizin, kızgınlıklarımızın, kırgınlıklarımızın hepsinin sebebi bu değil mi sizce de soruyorum sizlere.
Pişmanlıkları için tabii ki hep yaşlıları anlatmayacağım.
Gençler de var. Antony'den bahsedeceğim sizlere.
Antony 30'lu yaşlarının sonunda genç bir adam.
Çok tanınmış, çok zengin bir ailenin oğlu.
Ve hayatı boyunca o kadar şımarık bir hayat yaşamış ki.
Yani istediği her şeye anında sahip olmuş.
Anında. Ama ailesinin bu zenginliği devam ettirebilmesi için seçtiği isim erkek olarak yine o.
Ama o da asla ailesinin olmasını istediği kişi olamamış hayatında bunu söylüyor.
Gençliğini uyuşturucu partilerinde en pahalı hayat kadınlarıyla böyle lüks lüks arabalarda geçirmiş dediğin gibi her istediği ayağına gelen birisi.
Hep de bir sorun çıkartmış ailesine böyle söylüyor.
Umarsız bir hayat, tehlikeli bir hayat yaşamış ve sonunda da organları zarar görmüş, sağlığını kaybetmiş bu yaşadığı çılgın hayattan dolayı.
Kendine kalıcı bir hasar verene kadar da durmamış zaten.
Bir sürü ameliyat geçiriyor ama maalesef umut yok deniliyor.
Sonunda da bir bakım evine yerleştiriliyor.
Brony son zamanlarda yine onun yanında ve onu bu hale getiren aynı zamanda çevresindeki insanlar da demiş.
Burada Brony yine böyle kendi hayatından örnekler veriyor.
Ben de diyor 20'li yaşlarında çok eğleniyordum, sağlıksız bir ilişkim vardı.
Hatta yoğun bir zihinsel istismara, öfkeye, özgüven kaybına bile uğratıldım diyor.
Sonra zaten ayrılmışlar işte çok havalı bir hayat yaşadım diyor kendimce hani mutlu zannettiğim bir hayatım vardı tasasız zannettiğim ama asla diyor işte uyuşturucu gibi şeylere bulaşmadım.
Neden? Çünkü arkadaşları düzgün yani arkadaşlarının düzgün olması aslında onun da hayatını yolda sokmuş.
Yediğime içtiğime dikkat ediyordum yürüyüşler yapıyordum çünkü onlar da yapıyordu diyor sosyal aktiviteler onlar da yapıyordu.
Yani bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim o yüzden çevremiz çok önemli gerçekten.
Ve çevremiz en büyük pişmanlığımız da olabiliyor arkadaşlar.
O kadar yaşlanmamıza da gerek yok bunu deneyimlememiz için.
Anthony o hızlı yaşadığı dönemde yine çevresinin etkisinde ama kaldığı bakım evinde de yine çevreden etkileniyor.
Çünkü kendisi için aslında daha iyi bir hayat seçebilecekken hayatının hızını o bakım evindeki insanlara göre yavaşlatıyor.
Yani sonradan engeli olup pek çok başarıya imza atmış, ilham veren o kadar çok insan var ki ama O yaşamamayı yani günden güne hayattan uzaklaşmayı seçiyor.
Ve oradaki hastalardan belki böyle 30 yaş falan genç ama bir anda yaşlandığını görüyor Bronyol'un.
Çünkü diyor ki çevresine uyum sağladı.
Anthony aslında içten içe kemiren şey hani ailemin istediği gibi biri olamadım.
Onun mutsuzluğu. Ve hayatı boyunca zaten hiçbir konuda çaba sarf etmemiş.
Yani kendine gelişmek ve değişmek konusunda hiçbir fırsat vermemiş.
Hatta denememiş bile. Burada verilen mesaj şu bize aslında çevremizden çok etkileniyoruz.
O yüzden şu andan itibaren kendimiz için lütfen doğru bir çevre seçmeye çalışalım.
Özellikle gençlere söylüyorum.
Hayatımızın ilerlemesini istediğimiz yöne doğru gitmesine yardımcı olacak çevreler seçmeye çalışalım.
Bizi dibe doğru çeken değil yukarı doğru iten bir çevreden bahsediyorum ilham veren.
Çünkü bu da çok büyük bir pişmanlık yaratıyor.
Gelelim ikinci pişmanlığa.
Keşke... Bu kadar çok çalışmasaydım.
İkinci pişmanlık bu. Ve bu hikayenin kahramanı John arkadaşlar.
90 yaşlarında bir adam.
Hayatı boyunca hep çalışmış.
Parayı çok sevmiş, statüyü çok sevmiş.
5 çocuğu olmuş, mutlu sayılabilecek bir evliliği varmış 90 yaşındaki John'un.
Ve çocukları evlendikten sonra eşi Margaret John'a demiş ki artık emekli ol.
Biz de demiş hayatın tadını çıkaralım, gezelim, tozalım, seyahat edelim, yeni yerler görelim.
Tabi ikisi de yeterince sağlıklı ve formdalar o dönem.
Ama John eşine hep böyle daha fazla paraya sahip olursak hani daha iyi bir hayatımız olur demiş ve çalışmaya devam etmiş.
Bu arada yeterince paraları da var onu da belirteyim.
Hatta kadın diyor ki bu kadar büyük bir evde yaşamamıza gerek yok.
Bu kadar lükse gerek yok.
Burayı satalım ve daha makul bir eve geçelim.
Daha çok paramız olur. Senin de çalışmana gerek kalmaz.
Bunu dediği halde John 15 yıl daha çalışmaya devam etmiş.
Ve eşi o 15 yıl boyunca onu beklemiş arkadaşlar.
Hani emekli olsa da hayatımızın geri kalanı.
Böyle azıcık farklı ülkeler görerek eğlenerek geçirebilelim diye.
John'un aslında sevdiği şey sadece o iş değil bu arada.
İşin ona kattığı o prestij, o statü onu seviyor.
Yani önemli görülme arzusu, saygınlık arzusu bunu seviyor.
Hatta bu onun için adeta böyle bir bağımlılığa dönüşmüş diyebilirim.
Neyse John emekliliği kabul ediyor ama karısına diyor ki bana diyor son bir sene ver.
Bir senecik daha. Kadın tamam diyor böyle hatta gözyaşları içinde böyle sevinçten hemen böyle planlar yapmaya başlıyor.
İşte nereye gitsek ne yapsak bir senemiz kaldı çok heyecanlı çok mutlu.
O günün gelmesini iple çekiyor yıllarca beklemiş.
Ve ne oluyor biliyor musunuz?
Kadın bir anda aniden hastalanıyor ve hayata veda ediyor.
Hayat beklemiyor işte bu kadar acımasız.
Yani adamın pişmanlığını düşünmek bile istemiyorum.
Sahip olduğumuz tek şey bugün değil mi?
Bunu hatırlatıyor bu bana. Yani John muhtemelen işini çok seviyordu evet ama arkasında onu destekleyen böyle sevgi dolu bir ailesi olmasa o kadar mutlu gider miydi o işe ya?
Ya da o statüsünün bir anlamı kalır mıydı?
Bence hayır. her gün böyle yıkılmış bir köprüden geçerek canını tehlikeye atarak işe gitmek var.
Bir de böyle sağlam düzgün yemyeşil bir yerden geçerek gitmek.
Bence onun gibi bu yani. Ailesi olmasa o içindeki köprüler yıkılırdı belki.
Yani öyle bir verim alamazdı, keyif alamazdı işinden.
Ama işte insan elindekinin kıymetini bilmiyor.
Nasıl olsa diyor o orada bekliyor.
Öyle zannediyor değil mi?
Hayat ama işte bir anda bakın neler oldu.
Ve John diyor ki hayatta ilerlememi sağlayan şeye yani eşine ve ailesine çok Az vakit ayırdım yani bunu yaptığım için pişmanım diyor.
O sevgi ve desteğiyle hep yanımda oldu ama ben hiçbir zaman onun yanında değildim demiş.
Daha iyi bir hayat istememizin yanlış bir tarafı yok.
Sadece daha fazlasının peşinden koşmamız, başarılarımız ve sahip olduğumuz şeyler yoluyla tanınma ihtiyacımız.
Burada sıkıntı var. Bunlar bizi bazen sevdiğimiz insanlarla vakit geçirmek, sevdiğimiz şeyleri yapmak ve bir denge kurmak bunlardan mahrum bırakıyor.
Yani asıl önemli şeylere odaklanmamızı engelleyebiliyor.
Bunları görmemize engel olabiliyor.
Sanırım asıl mesele denge demiş John zaten.
Ve John'un son sözleri şu arkadaşlar.
Diyor ki sana hayat hakkında söyleyebileceğim tek şey varsa o da budur.
Çok çalıştığın için sonradan pişman olacağın bir hayat kurma.
Şimdi hayatımın sonuna gelene kadar bundan pişman olacağımı bilmediğimi söyleyebilirim.
Ama kalbimin derinliklerinde bir yerde hep çok fazla çalıştığımızı zaten biliyordum.
O zamanlar şu anda olduğu gibi başkalarının benim hakkımda ne düşündüğünü önemsememeyi çok isterdi.
Bunun gibi şeyleri anlamak için neden hayatımızın en sonuna kadar beklememiz gerektiğini çok merak ediyorum demiş.
Zaten bu podcastı çekme sebebim o sonu beklemememiz arkadaşlar.
Bir başka kişiye geçiyorum.
Adı Pearl, 63 yaşında.
O da eşini ve kızını peş peşe kaybettikten sonra böyle hayata tutulmaya çalışan bir eş, bir anne.
Böyle işiyle kendini avutmaya çalışmış ama diyor ki içimde hep böyle bir boşluk vardı.
Sonra işte kendini böyle bir toplumsal yardım projesinin içinde buluyor.
Amacı olan bir işi oluyor aslında burada kastettiğim.
Hayatımdaki boşluğu sadece o doldurdu.
Yani amacı olan bir iş doldurdu diyor.
Diğer işinden istifa ediyor ve kendini bu işe adamaya başlıyor.
Üstelik parası da diğer işe göre oldukça azmış.
Bunun için de diyor ki Bazen atlayışınızı yapmadan önce koşup hız kazanabilmek için başta birkaç adım geri gitmeniz gerekebilir demiş.
Para meselesi çok yanlış anlaşılıyor diyor.
Yani bu yüzden insanlar sonsuza dek yanlış işlerde kalıyorlar.
Sevdikleri işi yaptıktan sonra para kazanamayacaklarını düşünüyorlar.
Ama tam tersi durumlarda olabiliyor diyor.
Çünkü yaptığın işi gerçekten seviyorsan işini daha çok benimsediğin ve çok daha mutlu bir insana dönüştüğün için zaten parayı kendine çekmeye daha açık bir hale gelebiliyorsun diyor.
İmza, kaşe, mühür cidden de bu çalıştığı toplumsal yardım projesinde çok başarılı oluyor Pearl.
Çok da güzel paralar kazanıyor.
Ve şunu da söylemiş arkadaşlar ebeveynler için.
Ebeveynler her zaman kendi değerlerinin farkında olmayabiliyorlar ve mutlu çocuklar yetiştirme niyetlerinin zaten başlı başına herhangi birinin topluma yapabileceği en büyük katkı olduğuna inanmıyorlar.
İyi yetişkinlerin kaynağı halbuki bu çocuklar bu da gerçek bir amaç diyor.
Bence de öyle. Ve diyor ki şu hayatta pişman olacağım bir şey olsaydı bu tüm hayatımı ortalama bir işte geçirmem olurdu.
Çünkü hayat çok çabuk geçiyor demiş.
Keşke işimden çok daha önce ayrılsaydım demiş Pearl.
Pearl'ün pişmanlığı bu. Bazı insanlar Pearl gibi binlerce kişiye yardım edebilir toplumsal bir yardım projesinde yer alarak.
Bazısı bir kişiye yardım edebilir ama verilen emek önemli burada.
İşte o aynı derecede önemlidir demişler.
Yani sevdiğiniz işi bulmaya çalışın.
Burada verilen mesaj bu.
Sırada Charlie var.
Bu arada hala ikinci pişmanlıktayım.
Çok çalışma mevzusundayım yani.
Charlie 87 yaşında iki çocuğu var.
O da hayatının son günlerini yaşıyor.
Ve Charlie bir gün Brony'e diyor ki oğlum Greg nefret ettiği bir işte mantıksızca çok fazla çalışıyor.
Ve onu hiç görmeyen çocuklar yetiştiriyor.
Bunu neden yaptığını bile bilmiyorum diyor.
Aslında sebebi babasının onayını almak.
Yani daha sonradan bu ortaya çıkıyor.
87 yaşındaki Charlie bunun pişmanlığını yaşıyor arkadaşlar.
Oğluma bir kez bile seni seviyorum demedim diyor hayatım boyunca.
Yani oğlunun çok çalışmasının altyapısında bu var.
Sonra işte oğlunun odasına çağırıyor ve ellerini tutarak diyor ki ben bu harika adamı tüm kalbimle seviyorum.
O çok iyi bir evlat, harika bir baba.
Onun babası olmak hayatıma çok büyük bir neşe getiriyor diyor.
Hayatında ilk defa oğluna onu sevdiğini söylüyor 87 yaşındaki Charlie.
Ve onun tavsiyesi de şu hayatınız...
Basit olsun bunu tavsiye ediyor arkadaşlar.
Hepimiz ailemizi kendimizi geçindirmek için çalışıyoruz.
Zorundayız buna ama oğlu için şunu soruyor Charlie.
Bu kadar büyük bir evde yaşamana, bu kadar pahalı bir arabaya binmeye gerek var mı?
Gerçekten buna da gerek var mı?
Daha fazla oyuncağa sahip olmaktansa anne babalarıyla daha fazla vakit geçirmek çocukları çok daha mutlu eder diyor.
Başlangıçta biraz şikayet edebilirler ama en mutlu çocuklar ebeveynleriyle kaliteli vakit geçirebilenlerdir demiş Charlie.
Geçen gün bir şey izlemiştim böyle küçük çocukları ve ebeveynleri tek tek ayrı odalara koyuyorlar ve şu soruyu soruyorlar.
Hayatının en mutlu anı neydi 5-8 yaş arası çocuklar?
Ailelere de aynı soruyu soruyorlar.
Sizce çocuğunuzun en mutlu anı neydi diye.
Ailelerin çoğu materyalist cevaplar veriyor.
İşte şu oyuncağı almıştım ona o zaman mutlu olmuştur.
Şöyle müthiş bir doğum günü yapmıştım o zaman mutlu olmuştur.
Şu tableti aldığımda falan filan.
Hep böyle şey materyalist şeyler.
Çocuklar da ne diyor biliyor musunuz?
Benimle oynadığı zaman işte annem bana sarıldığında onlarla pasta yaptığımız zaman bu kadar ya başka bir şey yok yani.
Bir tanesi bile yok işte oyuncak aldılar bana.
Bana işte bisiklet aldılar bilmem ne materyalist hiçbir şey yok.
Sonra ailelerine bu çocukların videolarını izletiyorlar.
ve çoğu ağladı. Tabii ben de ağladım izlerken.
Böyle de bir durum var arkadaşlar.
Charlie haklı sanırım. Sırada üçüncü pişmanlık var.
Keşke duygularımı ifade edecek kadar cesur olsaydım diyenler.
Üçüncü pişmanlık bu arkadaşlar.
Burada da 94 yaşında Josef adında bir hasta vardı.
Soykırımdan kurtulmayı başarıp Avustralya'ya gelmiş ailesiyle yıllar önce.
Ve o kadar çok çalışmış ki hayatı boyunca.
Ailesine neredeyse hiç vakit ayırmamış ve onları hep yalnız bıraktığını söylüyor.
Hep soğuk, hep mesafeli davrandım diyor.
Çünkü duygularını ifade etmekten hep çok korkmuş.
Bu yüzden de sürekli çalıştım ve ailemi böyle belli bir mesafede tutmaya çalıştım kendime diyor.
En büyük pişmanlığı bu.
Duygularını ifade edememek sevdiklerine karşı.
Ailem benim gelecekte nasıl biri olduğumu bilmiyor ve beni tanımıyorlar diyor.
Hani ben gittikten sonra bunu bilmeyecekler.
Burada vurgulanan şey aslında bir ilişkinin gerçek potansiyeline ulaşabilmesi için.
Duygularımızı ifade etmemiz gerektiğiydi.
Aksi halde böyle hayatta gerçek bir yakınlık kuramayacağımızı söylüyordu.
Ve Joseph diyor ki çocuklarımla hiç böyle sevgi dolu bir bağım olmadı.
Öyle bir bağ kuramadım. Onlara örnek olabildiğim tek şey nasıl para kazanacakları ve paraya nasıl değer vermeleri gerektiği oldu.
Oysa her şey çok daha farklı olabilirdi diyor 94 yaşındaki Joseph.
Bir başka hasta Jude isimli genç bir kadın 44 yaşında çok varlıklı bir ailenin kızı.
Böyle gençliğinde bir sanatçıya aşık oluyor.
Kendisi de zaten sanatla uğraşmak istermiş ama ailesinin istediği hayatı yaşamak zorunda kalmış insanlardan biri.
Sonra Jude her şeyi bırakıp bu aşık olduğu adamla evleniyor.
Bir çocukları oluyor. Asla pişman değilim diyor onunla evlendiğim için.
Standart bir hayat yaşadığım için pişman değilim diyor.
Zaten derdi para değil.
Ama annesi o böyle yaptığı için onu asla affetmemiş.
Yani eşini ailelerine yakıştıramamış annesi.
Vejut bu işte amansız hastalığa yakalandı dedim ya.
Öyle olduğu halde bile üstelik çok kısa bir süre sonra hayata veda edecek olmasına rağmen annesi inadından, sırf inadından bağışlayamamanın pençesine düşüyor.
Düşünebiliyor musunuz? Kızını ziyarete bile gelmiyor.
Diyor ki duygularını ifade edemediği için bunlar.
Vecud bize diyor ki duygularımızı ifade etmeyi öğrenmeliyiz.
Geç kalmadan bunu yapmalıyız.
Ve şunu unutmayın ne zaman çok geç olacağını bilmiyorsunuz diyor.
Sevdiklerinize onları sevdiğinizi söyleyin.
Takdir ettiğinizi söyleyin.
Umurlarında olsun ya da olmasın.
Önemli olan sizin bunu söylemiş olmanız diyor.
Ben de babamla geçenlerde böyle bir anı yaşadım.
Çok şaşırdım hiç beklemiyordum.
Onun istediği meslekleri asla yapmadığım için bana hep kızgındı ve kırgındı.
Bunu hissedebiliyordum konuşmalarından.
Yapabilme potansiyelim varken yapmak istemediğim için.
Daha doğrusu onun hayallerini gerçekleştirmediğim için bana kızgındı.
Çünkü ben hiçbir zaman böyle kariyer odaklı, para odaklı, statü odaklı falan olmadım.
Hiçbir zaman öyle bir işte çalışmak istemedim.
Patron da istemedim açıkçası.
Ama geçen gün bana şey dedi.
Hani ben senin hakkını çok yedim.
Şimdi anlıyorum. Hani istesen hiç de çalışmayabilirdin.
Kimse sana hesap da sormazdı.
Ama sen hep böyle bir şeyler yapmaya çalıştın.
Çabaladın, emek verdin. Ben hiç göremedim dedi.
Yıllarca görmedim bunu ama şimdi anlıyorum seni dedi.
Beni takdir ettiğini söyledi.
Çok şaşkınım. Çok geç olmadan da takdirini iletti sağ olsun.
O zaman seven sevdiğine sevdiğini söylesin.
Takdirini de iletsin bir zahmet.
İşinizi de tutmayın. Jude diyor ki çünkü her şey bir anda bitebilir.
O zaman bazı insanlarla vedalaşacak zamanınız bile olmayacak.
Zamanınızı sevdiğiniz insanlara ayırın.
Hayatın hızına kendinizi kaptırıp ister aileniz ister arkadaşlarınız olsun onlara vakit ayırmayı ihmal etmeyin diyor.
Gurur en büyük vakit kayıplarından biridir diyor.
Bu arada Jude annesine her şeye rağmen son bir mektup yazdı ve onu daima çok sevdiğini söyledi bu mektupta uzun uzun.
Annesi de bir adım attı sağ olsun bu olaydan sonra.
Hani kızının son anına yetişti.
Ama keşke işte keşke daha çok vakit geçirebilselerdi.
Buna engel olan şey neydi arkadaşlar?
Duygularını ifade edememesi değil mi?
O yüzden üçüncü pişmanlık.
Lütfen duygularınızı zamanında ifade etmeyi öğrenin.
Dördüncü sıradaki pişmanlık.
Keşke arkadaşlarımla bağlantımı koparmasaydım.
Bu madde bence çok etkileyici.
Burada Doris isimli böyle yaşlı bir kadın vardı.
Lüks bir bakım evinde kalıyor.
Brony de burada çalışırken işte onunla tanışıyor.
Brony ona kendini tanıtırken gülümsüyor arkadaşlar.
Böyle oldukça neşeli bir tavır takılıyor ve kadın bir anda ağlamaya başlıyor.
Diyor ki dört aydır hiç gülen bir yüz görmedim.
Bir kızım var diyor, Japonya'da yaşıyor ve artık hani eskisi kadar yakın değiliz onunla.
Bir anne olarak kızımı büyütürken onunla aramıza hiçbir şey giremeyeceğini düşünürdüm.
Aramızdaki yakınlığın asla yok olmayacağını düşünürdüm.
Ama oluyor diyor, hayat bunu yapabiliyor diyor.
Kavga etmedik, anlaşmazlık yaşamadık.
Sadece hayat diyor, hayat ve onun hayat yoğunluğu diyor.
Yani kızı artık kendi hayat telaşına düşmüş, kendi geleceğine düşmüş ve artık onun kendi hayatı var bir birey olarak.
Ve diyor ki onları dünyaya biz getirsek de biz çocuklarımızın sahibi değiliz.
Biz sadece onlar kendi kanatlarıyla uçmayı öğrenene kadar onlara rehberlik etme görevi verilmiş şanslı insanlarız diyor.
Doris çok yalnız yani aylardır bir tebessüm yüzü görmemiş bir insani temas görmemiş ve diyor ki arkadaşlarımı çok özlüyorum keşke onlarla bağlantımı koparmasaydım pişmanlığı bu.
Eğer diyor arkadaşlarım olsaydı.
Hayat bir şekilde devam ederdi.
Çünkü etrafımda beni anlayan geçmişimi bilen birileri olurdu diyor.
O yüzden arkadaşlarla bağlantıyı koparmamak dördüncü madde.
Burada bir de Elizabeth diye bir kadın vardı 55 yaşlarında.
Son 15 senesini alkolik olarak yaşadığı berbat bir hayatı olmuş.
Ve alkolden dolayı da bir hastalığa yakalanıyor.
Önce sosyal içici olarak başlıyor.
Sonra sonra alkolik oluyor.
Çünkü diyor alkol bana inanılmaz bir güven veriyordu.
Böyle daha dışa dönük hissediyordum kendimi diyor.
Ve zamanla eski arkadaş çevresi...
Bu yüzden arkadaşlar çok çabalamış onu düzeltmek için ama göremedim diyor.
Yeni bulduğu arkadaşlar zaten kendisi gibi böyle alkolle arası çok iyi insanlar ama gerçek dost değillerdi diyor.
Hani sadece içki masası arkadaşı.
Bu kadar içmesinin sebebi de ailesi tarafından görünür olabilmekmiş.
Ve diyor ki bazı insanlar böyle iyileşmeyi istemezler.
Çünkü hasta rolü onlara bir kimlik kazandırır diyor.
Böyle ilgi çektiğini düşünür çünkü diyor.
Bir alkolikten itiraflar.
Elizabeth'in de Brony'e son övdüşü oluyor arkadaşlar.
En çok değer verdiğin arkadaşlarınla asla iletişimini kesme.
Hayatının sonunda seni olduğun gibi kabul eden ve seni gerçekten çok iyi tanıyan insanlar her şeyden değerli hale geliyor.
Her zaman onların nerede bulacağından haberdar ol ve bu arada onlara ne kadar değer verdiğini her zaman bilmelerini sağla demiş.
Bir başka hasta Harry isimli bir hasta o da diyor ki emekli olduğunuzda ve çocuklarınız kendi çocuklarını yetiştirmeye başladığında arkadaşlara duyulan ihtiyaç her zamankinden daha önemli hale
gelecek. Aile her şeyden önce gelir evet ama insanın kendi yaşında arkadaşlara da ihtiyacı oluyor demiş.
Yani dördüncü madde arkadaşlık bağlarımızı her daim güçlü tutmak hayatımız boyunca.
Ve son pişmanlık.
Beşinci pişmanlık. Keşke daha mutlu bir hayat yaşamak için kendime izin verseydim.
Son pişmanlık. Rosemary isimli bir hasta kadın var burada.
Global bir şirkette yöneticilik yapmış, kariyer yapmış ama toplumun beklentilerine göre yaşamış.
İşte çok erken yaşta evlendim diyor ve ne yazık ki evliliğinde fiziksel ve zihinsel istismara uğramış.
Ve en sonunda eşi tarafından korkunç bir şekilde darp edilince evliliğini bitiriyor.
Ama ailemin itibarı sarsılmasın diye yıllarca ben bu şiddete katlandım diyor.
Yine aile itibarımız sarsılmasın diye o şehri terk ettim.
Kendime erkek egemen bir dünyada sıfırdan iş kurdum.
Sırf kendimi meşrulaştırmak, ailemin onayını alabilmek için yaptım bunları diyor.
Hem elalem için yaşamış hem de ailesi için.
Tekrar yeni bir ilişkiye başlamak aklımın ucundan bile geçmedi diyor.
Bunun yerine kendi eyaletine böyle çok yüksek kademelere gelen ilk kadın olmayı başarmış.
Kalbi katılaşmış ama yıllar içinde bu yaşadıklarından dolayı.
Hatta Bruni ona bakım verdiği sıralarda hep böyle mutlu şarkılar söylüyor zaten neşeli bir kadın.
O da sinir oluyormuş ona.
Diyormuş ki sen nasıl ve neden bu kadar mutlusun diye çıkışıyormuş kadına.
Bruni'nin burada verdiği cevap da şu.
Çünkü diyor mutluluk bir seçimdir.
Ben her gün bunu seçmeye çalışıyorum.
Mutluluğu seçmeye çalışıyorum.
Bazı günler başaramıyorum ama senin gibi benim de zor bir hayatım oldu.
Ama yine de her gün bana verilen hediyeleri görmeye çalışıyorum.
Ve içinde olduğum anın elimden geldiğince keyfini çıkarmaya çalışıyorum diye cevap veriyor.
Güzel bir bakış açısı bence.
Rosemary'nin pişmanlığı şu.
Keşke daha mutlu bir hayat yaşamak için kendime izin verseydim.
Mutluluğu hak ettiğimi bile düşünmüyordum diyor.
Hak etmediğimizi düşündüğümüz ya da başkalarının fikirlerinin kişiliğimizin parçası haline gelmesine izin verdiğimiz için kendimizi mutlu olmaktan alıkoyabiliriz.
Biz kendimize izin verdiğimiz her şey olabiliriz.
Bunu neden daha önce anlamadım ki?
İşte bu çok büyük bir kayıp diyor Rosemary.
Bir de bu kısımda Keç isimli bir hastası vardı 51 yaşında.
Onun dediği şu söz belki çok sıradan ama gündelik hayat telaşlarımızda bazen bunu kendimize hatırlatmamız gerektiğini düşünüyorum.
Keç diyor ki benim için artık her gün bir hediye.
Aslında her zaman her gün bir hediyeydi ama ben ancak şimdi bunu anlıyorum.
Her günün bize sunduğu muazzam güzelliği görecek kadar yavaşladım çünkü diyor.
Birçok insan ne kadar çok şeye sahip olduğunun hiç farkında değil.
Ben de uzun süre bunun farkında değildim diyor.
Ve bir de demiş ki bir süre önce hastalığımın ciddiyetini öğrendiğimde duygularımı reddetmemeyi Tersine onları kabul etmeyi de öğrendim.
Artık duygularım ortaya çıktığında onlara izin veriyorum.
Duygularımı o an oldukları gibi kabul etmeyi ve onları engellemeye çalışarak reddetmemeyi öğrendim.
Duygularımı reddetmemi öğrendim.
Zaten onlar sadece düşüncelerimin ürünleri.
Daha iyi şeylere odaklanarak yeni duygular yaratmanın mümkün olduğunu biliyorum.
Şu an içimde olan duygularım, şu anki benim parçalarım ve onları yanımda taşımaktansa ifade etmem çok daha iyi.
Sanırım cesur olmamın ve onların da gözyaşlarının akmasına izin vermemin vakti geldi artık demiş.
Hayattaki amacımı ararken bu süreçte kendimi mutlu etmeyi unuttum.
Önemli olan sadece sonuçlar ya da aradığım şeyi bulmaktı demiş Keç.
Ne kadar anlamlı söyledikleri, mutluluğumuzu sadece sonuçlara bağlamamamız gerektiğini, o sürecin keyfini sürmemiz gerektiği aksi halde bundan pişman olacağımızı söylüyor.
Ve son olarak Keç diyor ki, mutluluğun farkına varmanın ve keyfini çıkartmanın anahtarı karşımıza çıkan şeyler için her gün ama her gün şükür etmektir.
Sonuç aldığınızda, emekli olduğunuzda, şu ya da bu olduğunuzda değil.
Hani bakın sonuç odaklı değil.
Sürekli geçmişi ve geleceği düşünerek anı kaybedenlere gelsin.
Mutluluk şimdi de ve biz de.
Tam oradayız demiş Brony.
Son olarak kısa bir tekrar yapalım.
Başkalarının sizden beklediği gibi değil.
Kendi istediğiniz gibi bir hayat yaşama cesaretine sahip olun.
Keşke bu kadar çok çalışmasaydım demeyin.
Geçmişinize baktığınız zaman çalışırken yaşamayı sevdiklerinizi unutmayın.
Onları kaybetmeyin. Duygularınızı ifade etmeyi öğrenin.
Ve bu konuda lütfen cesur olun.
Arkadaşlarınızla bağınızı koparmayın.
Onlara zaman ayırın. Daha mutlu bir hayat yaşayabilmek için.
Kendi yolunuzdan çekilin ve kendinize izin verin.
Çünkü Cemal Süreya'nın dediği gibi hayat kısa ve kuşlar uçuyor.
Çok sevdiğim bir Charles Bukowski şiiri var arkadaşlar Mavi Kuş diye.
Lütfen onu okuyun bu bölümden sonra.
Yüreğinizdeki o mavi kuşa selam olsun seviyorum sizi.
Day to Day The Collagen Mac Plus'ın sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'nin sonuna geldik.
Yıllar sonra keşke değil iyi ki demek isteyenler, kendini yenileyerek zamana yenilmek istemeyenler için açıklamalara bir link bırakıyorum.
Mutlaka bir göz atın derim.
Kendinize iyi bakın. Tekrar görüşmek üzere.
Hoşçakalın bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
