
Paralarımızın Üzerindeki Kişileri Tanıyor Musun?
20 Nisan 2024 · 34 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Odeabank Eşit Masallar Hakkında detaylı bilgi almak için: https://odea.biz/444PsW5 * Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB * Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
* *Bu bölüm "Odeabank" hakkında reklam içerir*
Transkript
Odea Bank Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba ben Merve.
Bugün bize ne anlatacaksın Merve?
Napolyon'un dediği gibi para, para, para.
Bu bölümde para konuşacağız ama nasıl konuşacağız?
Şöyle, şimdi bu bayramda fark etmiş olduğum bir şey var.
Çocuklara harçlık verdiğimiz zaman çocuklar sadece ''Aa bu kaç paraymış?'' diye bakıyorlar.
Üzerindeki kişinin kim olduğunu hiç merak etmiyorlar.
Hatta şunu diyeni bile duydum.
Bana şapkalı olan adamın parasından ver.
Yani diyor ki 200 TL ver bana üzerinde Yunus Emre var ya.
Çocuklar işini biliyor arkadaşlar ben size söyleyeyim.
Şimdi bu bölümden sonra çocuklar dinliyorsa daha bence bilgili bir şekilde sizden bayram açlığı isteyecekler.
Düşünsenize gelip şey diyorlar.
Ya bana bu Hırizade Itriye Efendi'nin parasını verme Yunus Emre istiyorum.
Yani çocuklar Atatürk dışında olanları bilmiyorlar arkadaşlar.
Emel ve biz de bilmiyoruz dediniz bence şu an.
Sahiden biz neden bilmiyoruz?
Yani böyle düşününce o kadar utandım ki.
Çünkü o paralar her gün bizim elimizde ama hiç mi merak edip bakmamışız arkadaş?
O yüzden bugün bu kıymetli insanları konuşacağız ve anacağız arkadaşlar.
Hadi o zaman hemen başlayalım.
Önce 5 TL ile başlayalım.
5 TL'nin üzerindeki isim Ordinaryus Prof.
Dr. Aydın Sayılı arkadaşlar.
2009 yılının başında piyasaya sürülen 5 Türk Lirası'nın arka yüzünde güneş sistemi var, atomun yapısı, DNA ve ilk çağ mağara resimleri var.
Ve tam ortasında da Prof. Dr.
Aydın Sayılı'nın bir portresi yer alıyor.
Aydın Sayılı çok değerli bir Türk bilim insanımız.
Harvard'da bilim tarihi üzerine doktora yapmış bir isim.
dolara yapan ve derece yapan ilk kişi arkadaşlar.
2 Mayıs 1913 yılında İstanbul'da doğuyor.
Ailesi Aslen, Antep kökenli.
Dedesi sırf oğullarına daha iyi bir tahsil yaptırabilmek için İstanbul'a taşınıyor.
Babası Abdurrahman Sayılı Bey, Trablusgarp'ta görev yapmış, Kurtuluş Savaşı'nda görev yapmış.
Daha sonra İstanbul'a dönerek Atatürk'ün çevresine katılmış bir isim.
Ve Cumhuriyet'in ilanından sonra Ankara'ya geliyorlar ailece.
İki tane ablası var ve iki ablasından biri matematik öğretmeni.
Yani ailesi sadece onun eğitimine önem vermemiş, kız çocuklarının da eğitimine önem vermiş.
Zaten Atatürkçü bir aile.
Buradan da anlaşılacağı üzere Atatürk her zaman kadın erkek eşitliğini vurgulayan bir liderdi biliyorsunuz.
Kadın erkek eşitliği kavramının küçük yaşta geliştiğine inanan Odea Bank...
Çocuklarımız eşit bir yarına uyansın diye dünya klasiği masallarını eşitlikçi bir bakış açısıyla yeniden yorumlamıştı.
Eşit masallar projesini hayata geçirmişti.
Can yayınları işbirliğinde gerçekleştirilen eşit masallar projesinde Cinderella, Kırmızı Başlıklı Kız, Rapunzel, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler.
ve Kurbağa Prens masalları psikolog Prof.
Dr. Ayşe Bilge Selçuk'un içerik danışmanlığında yeniden yorumlanmıştı.
İlk olarak basılı ve dijital kitaplarla başlayan Eşit Masallar projesi sonradan aynı isimle tiyatro oyununa da çevrildi arkadaşlar.
Birçok festivalde yer alan, almaya devam eden ve belediyeler aracılığıyla çocuklarla buluşan tiyatro oyununda da tekrar yorumlanan bu masalların kahramanları yeni bir mecrada bir araya geliyor ve
oyunda toplumsal cinsiyet eşitliği, doğa ve çevre konularına dikkat çekiliyor.
Peki Merve bu harika projeyle tekrar yorumlanan bu masallara nasıl ulaşabiliriz diyorsanız Eşit Masallar Projesi'nin basılı kitaplarına Odea Bank şubelerinden dijital versiyonlarına
Odea Bank web sitesi YouTube ve Spotify'dan ulaşabilirsiniz.
Üstelik Odea Bank'ın Erişilebilir Her Şey Derneği ile birlikte yürütmüş olduğu çalışma kapsamında kitapların görme ve işitme farklılığı olan çocuklar için Altyazı M.K.
Hadi devam edelim. Ablası kardeşi Aydın sayılı için diyor ki çok aydınlık düşünceli bir insandı diyor.
Zaten adı gibi Aydın sayılı Aydınlardan Aydın sayılı aklınızda böyle kalacak o yüzden söyledim.
Aydın Bey diğer aile üyelerine göre daha fazla eğitim görüyor ve aile bu konuda çok duyarlı ve üstün yeteneğinin farkındalar zaten.
Babası tam bir Atatürkçü o yüzden 3 çocuğunu da kız erkek ayırt etmeden okutuyor yüksek tahsil yaptırıyor onlara.
1914 yılında ise babalarının tayini Tahran'a çıkıyor başkonsolos olarak ve maa ile oraya gidiyorlar İran'a.
Burada Farsça ve İngilizce öğreniyor.
Yani çocukluk yılları Tahran'da geçmiş.
Farsça hocasından İran edebiyatının en önemli eserlerini öğreniyor.
Şirazlı Sadi'nin Gülistan ve Bostanını, Ömer Hayyam'ın Rubayilerini ezbere biliyor.
Bu arada Ömer Hayyam demişken bölümü gelecek arkadaşlar.
Çok istediniz. O aklımda unutmadım.
Aydın Sayılı her zaman çok başarılı bir öğrenci.
Hep sınıf birincisi olmuş. Hep iyi derecelerle mezun olmuş.
Bisiklet yarışlarına da oldukça ilgisi var.
Dereceleri var orada. Sonra ailece Ankara'ya taşınıyorlar.
Orada eğitimine devam ediyor.
Şimdi size onun okul hayatında hiç unutamadığı, unutulmayacak bir anısını anlatmak istiyorum.
1933 yılının Haziran ayında Ankara Erkek Lisesi yani Ankara Atatürk Lisesi bilenler bilir arkadaşlar.
Ankara'da meşhurdur.
Hep başarılı öğrencilerin olduğu okullardan biri.
Son sınıf mezuniyet sınavı yapılacak arkadaşlar.
Tarih ve coğrafya sınavı var ama sözlü sınav.
Ve sınav günü bir duyuyorlar ki sınava Atatürk gelecek.
Çocuklar tabii hey! heyecan içerisinde.
Derken atamız ve zamanın Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip yanında 20 kişilik heyetiyle beraber okula geliyor.
Sıra Aydın Sayılı'ya geliyor.
Sınavda ne sorulacak? Lise 1, Lise 2, Lise 3 tarih ve coğrafya konuları sözlü bir şekilde sorulacak mülakat.
Yalnız o zamanın eğitim sistemine bakın.
Yani devletin lideri heyetiyle, bakanıyla denetime geliyor okullara.
Düşünebiliyor musunuz? Direkt geliyor.
Ve şu an böyle bir sınav yapıldığını düşünün ya.
Sözlü bir şey. Bu 3 sene ne öğrendin diye soruyorlar size ve soran kişi de devlet lideri yani.
Gerçekten çok zor. Bir de Atatürk bu sınav heyetinin en faal üyesi.
Yani kendi bizzat gidiyor denetime.
Hatta soruların çoğunda o soruyor.
İşte aydın sayılı da sınavda Atatürk'ün soru sorduğu gençlerden biri arkadaşlar.
Önce tarih soruları soruyor.
Sonra aldığı cevaplar o kadar hoşuna gidiyor ki devletin iktisadi politikalarına ilişkin bilgiler soruyor.
ona. Sovyet Rusya rejiminin hakkında konuşuyorlar.
Şu an bir lise öğrencisine iktisadi politikaları sorduğunuzu düşünün arkadaşlar.
Yani eğitime bakar mısınız?
Ne kadar kapsamlıymış o zamanlar.
Ve hayatın içinden dersler.
Keşke şimdi de böyle olsa dedim.
Sınav bittikten sonra Atatürk ondaki cevheri görüyor tabii ve hemen Milli Eğitim Bakanı'na bir talimat veriyor.
Bu öğrenciyle özel olarak ilgilenin diyor.
Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip hemen aydın sayılıyla bir görüşme gerçekleşiyor.
Ve diyor ki gelecek planlarını anlat bana.
O da diyor ki ben su mühendisi olmayı planlıyorum.
Ama Reşit Galip diyor ki daha geniş kültür tabanı olan bir bölüm seç.
Bence tarihçi olabilirsin diyor.
Ama Aydın Sayılı'nın fiziğe de ilgisi var arkadaşlar.
Her ikisini birleştiren bir bölüm var.
Bilim tarihi bölümü. Aydın Sayılı diyor ki Atatürk'ün benim sınavıma gelmesi, Reşit Galip'e beni yönlendirmesi.
Bunlar benim hayatımın seyrini kökünden değiştiren olaylar.
olaylardır diyor. Atatürk hepimizin hayatına yön vermiş bir insandı diyor.
Hala da öyle. Neden peki bilim tarihi?
Çünkü insanın en gerçek yol göstericisinin bilim olduğunu söyler Atatürk değil mi daima?
Ve Türk milletinin uygarlık ve ilerleme yolunda göstereceği o büyük başarılar da kafasında ve elinde tuttuğu meşalenin müsbet bilim olduğunu ve olması gerektiğini söyler.
O yüzden atamızın izinde ilerleyen bir aydın sayılı.
Bir de o zaman O zamanlar lise müfredatında bilim tarihi dersi var.
Yani bilime baya bir önem veriliyor.
Aydın Sayılı liseyi birincilikle bitirdikten sonra Milli Eğitim Bakanlığı'nın sınavlarına giriyor.
Sınavı kazanıyor ve yüksek öğretim yapmak üzere 1934 yılında Harvard Üniversitesi'ne gidiyor.
Fen Edebiyat Bölümüne. 3 yıl sonra fizikten master derecesi alıyor ve ondan sonra bilim tarihi eğitimine başlıyor.
O zamanlar bilim tarihi sayılı okulda sayılı kürsüde var ve bu alanda doktora veren tek yer Harvard Üniversitesi.
Amerika'da 10 sene kadar kalıyor.
Ama keyfinden kalmıyor arkadaşlar.
Ablası diyor ki o zamanlar uçakta gelip gitmek yoktu.
Ve tatillerde memleketlere dönülemiyordu, gidilemiyordu diyor.
Yani okumaya diye gidip senelerce dönememek bence çok zordur.
1943 yılında Türkiye'ye dönüyor.
Atamız görememiş ne yazık ki onun başarısını.
1958 yılında nihayet Ordinaryus profesör oluyor aydın sayılı.
Bu arada hayatınızda hiç Ordinaryus gördünüz mü?
Bu da Cem Yılmaz'ın şeyi gibi oldu.
Orgeneral. Diyor ya yıldızlarım döküldü.
1993 yılında yaştan dolayı emekli olana kadar Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesindeki görevini devam ettiriyor.
84 yılında Atatürk Kültür Merkezi'ne başkan olarak atanıyor.
UNESCO'da Türkiye Milli Komitesi Yönetim Kurulu üyeliği yapmış ve yıllık çalışma izinlerini bile kullanmayan biri Aydın Bey.
Bilimi yaşam biçimi olarak seçen bir bilim insanı.
Türkçenin gelişmesi için de çok büyük emekler vermiştir.
Türkçe sözcükler var mesela.
Aktif, etken, pasif, edilgen, entelektüel, düşünümsel gibi.
Altı dil biliyor bu arada ve bu ona çok şey katmış alanında.
Harvard'da ders vermesi isteniyor Aydın Hoca'dan ama ülkesine hizmet etmeyi tercih ederek geri dönüyor.
Arkasında sayısız ödül ve kitap bırakmış çok değerli bir bilim insanımız.
Kitaplarından birinin adı da Hayatta En Hakiki Mürşit İlim'dir.
Ve Aydın Sayılı diyor ki, bilim uygar dünyanın bel kemiğidir.
Uygarlıkta en... En çok ilerleyen toplumlar bilime en çok bel bağlayanlar olacaktır diyor.
Son olarak şunu da söylemek istiyorum.
Aydın Bey'e bir makam aracı tesis edilmek isteniyor ve ne diyor biliyor musunuz?
Benim milletim bana lüks araba alacak kadar zengin değil.
Şimdilik idare ederim diyor.
Eğer gerçek bir vatansever görmek isterseniz...
Cebinizdeki o 5 TL'ye bakmanız yeterli arkadaşlar.
Sırada 10 TL var.
10 TL'nin üzerinde ülkemizin en büyük matematikçilerinden gerçek bir bilim insanı Ordinaryos Prof.
Dr. Cahit Arf var arkadaşlar.
1910 yılında Selanik'te doğdu Cahit Arf.
Yüksek öğrenimini Paris'te tamamladı.
Bir dönem Galatasaray Lisesi'nde matematik öğretmenliği yaptı.
İstanbul Fen Fakültesi'nde doçent adayı olarak çalıştı.
1938'de Göttingen Üniversitesi'nde...
Doktor aldıktan sonra İstanbul Üniversitesi'ndeki görevini sürdürdü ve 1945'te Ordinarius Profesör Doktor oldu.
Kaliforniya'da öğretim üyeliği yapmış bir dönem ama 1967 yılında yurduna dönerek o düzey matematik bölümünde çalışmaya başlamış.
Buradan da emekli olmuştur ve yaşamının sonuna dek TÜBİTAK için matematik çalışmaları yürütmüştür.
Türk Matematik Derneği'nde de başkanlık yapmıştır.
Çok kıymetli bir isim ülkemiz adına.
Matematiğin değişik dallarında yapmış olduğu çalışmaları özgün ve kalıcı olmuştur.
Hatta matematikte arf değişmezleri, arf halkaları da onun eseridir.
Cebir, sayılar kuramı, elastikite kuramı ve analiz dallarında çok etkili çalışmaları vardır.
Bu arada old takipçiler bilir daha önce de söylemiştim benim matematiğim çok kötüdür arkadaşlar inanılmaz.
Tam bir sözelciyim. O yüzden böyle matematikte bu tarz başarılar elde etmiş insanlara hayranlıkla bakıyorum.
Cahit Arif de onlardan biri.
Kendisi İTÜ, KATÜ ve ODTÜZEN onur doktorası alıyor.
Sayısız ödülü var bu isimlerin zaten.
Hepsini tek tek saymayı düşünmüyorum.
Aklımızda kalmayacak çünkü.
Belki okuduğu okulları da böyle tek tek saymam diğer isimlerin.
Ben insanların hayatlarını anlatmak istiyorum size.
Nasıl bir çocukluk geçirmişler?
Nasıl bu başarılara kavuşmuşlar?
Hangi yollardan geçmişler?
Bence bunları konuşalım. Diğerleri zaten aklımızda kalmaz.
Tarihlerde kalmadığı gibi.
Bilim adamının ötesinde Cahit Arf kimdi?
Biraz ona bakalım. Bilim adamlığı kendisinin de söylediği gibi bir yaşam biçimi onun için.
Dikkat ettiniz mi arkadaşlar? Bu insanlar işlerine o kadar sadakatle bağlanmışlar ki.
Hani derler ya sevdiği işi yapanlar bir gün bile çalışmış sayılmazlar.
Onlara çalışmak bile büyük bir keyif verir.
Çünkü ruhlarını beslerler.
Böyle hobi gibidir o işi yaparken eğlencesi.
bulan insanlar bence bu dünyadaki en şanslı insanlar grubunda hep söylüyorum.
Şimdi size Cahit Arf'ın nasıl biri olduğunu anlamanız için kısa bir anısını anlatacağım.
Cahit Arf henüz 9 yaşında Adana'dalar ve bir gece Dam'da sinema seyrediyorlar.
Adana'da biliyorsunuz geceleri çok sıcak olduğu için insanlar Dam'a çıkarlar.
Hala da bu gelenek devam ediyor diyebiliyorum.
Evlerinin önünde de bir gazino var.
Orada film oynatılıyor bu gazinoda.
O da Dam'dan film izliyor.
Filmlerde böyle hep yabancı değil.
ve izledikleri filmleri anlamıyorlar.
O gün izledikleri film Fransızca zaten.
Hiç kimse hiçbir şey anlamıyor.
Ama yanlarında genç bir kadın var.
Fransızcayı çok iyi biliyor ve tercüme ediyor.
Hem izliyor hem tercüme ediyor yanındakilere.
Ve Cahit Arf'ın Fransızcası var ama çok çok az.
Hani anlayacak bir derecede değil.
Annesiyle babası da ona dönüp diyor ki oğlum diyor bak işte sen de diyor bu şekilde Fransızca öğrenirsen sen de yapabilirsin.
Hani bu abla kadar öğrensen sen de yaparsın.
O da onlara diyor ki hayır diyor ben yabancı değil öğrenmeyeceğim.
Neden diye şaşırıyor aile.
Çünkü diyor bizler o kadar çalışacağız ki onlar bizden öğrenecek.
Keşifleri hep biz yapacağız diyor.
Yani biz öyle bir muasır medeniyetler seviyesine çıkacağız ki onlar da bizim dilimizi öğrenmek zorunda kalacak diyor.
Atatürk'ün de böyle sözleri vardı ya anlatmıştım.
Küçükken çocuklar aslında nasıl kendini belli ediyor değil mi?
Sadece bazen biz göremiyoruz.
Peki ona bu cümleleri kurduran şey ne?
Neydi? Ne yaşadı da bu duruma geldi?
Şöyle arkadaşlar dediğim gibi 1910 yılında Selanik'te doğuyor.
Ailesi sınıf değiştirmekte olan bir aile.
Hani bir üst sınıfa geçmeye çalışan bir aile.
O yüzden komplekslere sahip bir aile kendisinin deyimiyle.
Ve onu mahalleye bile salmıyorlar.
Aman işte sokak çocuğu olur mahalledeki çocuklarla oynar huyu suyu değişir diye senelerce dışarı çıkarmamışlar.
Ben de diyor hep oyunlarımı kendi kendime kurmak zorunda kaldım bu yüzden.
Hayattan oyuncaklar yapıyor. Hep kendi kendine takılıyor ve hayal dünyası bu şekilde gelişiyor.
Soyut düşünebilme kapasitesi altını çizerim.
Balkan Savaşı'ndan sonra İstanbul'a geliyorlar ve okula başlıyor.
Ama çok içine kapanık bir çocuk.
Hani çocukluğu böyle izole bir şekilde geçtiği için bence.
Bu arada okul hayatı boyunca da ailesi onun sokağa çıkmasına izin vermiyor.
Evden okula, okuldan eve.
Okulda da gramer öğrenmekten hoşlanıyor.
Dil konusuna acayip bir ilgisi var.
Matematiğe... Böyle pek bir ilgisi yok aslında.
Sonra İzmir'e taşınıyorlar.
İzmir'de 5. sınıfta müdürün kardeşi onun matematiğe olan ilgisini ateşlemiş.
Ona Öklit geometrisinin Pisagor teoremine kadar bütün teoremlerine ispat ettirmiş.
Ailesi de oğlum sen ne güzel matematik yapıyorsun deyince matematiğe olan ilgisi iyice artıyor ve bütün ilgisi bu alana kayıyor.
Burada söylediği şu söze dikkatinizi çekmek istiyorum ey ebeveynler.
Diyor ki onlar benimle bu konuda...
övündükçe ben daha da heveslendim ve o andan itibaren ben de her insan gibi alkışlanmaktan hoşlanmaya başladım diyor.
Çocuklarını yererek onları motive edeceğini zanneden ebeveynlere gelsin.
Bu arada Cahit Arf'ın babası orta sınıf arkadaşlar.
Öyle çok zengin bir aile değiller.
O yüzden oğlunu öyle pahalı pahalı okullarda okutacak bir gücü yok.
Ama 1926 yılında Fransız frangında inanılmaz bir düşüş oluyor.
Babası da bir sürü frank alıyor o dönemde.
kenarda dursun diye. Hani belki değerlenir kullanırım diye.
İşte o paralar böyle biraz değer kazanınca oğlunu hemen Fransa'ya gönderiyor okumaya.
Çünkü dikkatinizi çekeceğim.
O zamanlar Fransa'daki eğitim Türkiye'den daha ucuzmuş.
Hocam Merve ağlıyor.
Bir tuvalete gidebilir miyiz?
Çok üzgünüm gençler. İnanılması güç belki ama bu yaşandı bir dönem.
Fransa'da liseyi okuyor Cahit Arp.
Orası daha uygun diye. Fransızcayı da orada öğreniyor.
Matematiği de o kadar iyi ki 3 sene olan lise.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Hayır diyor gideceksin doktorunu yapacaksın öğretmen olmayacaksın diyor.
Fakat çok ısrarcı olduğu için onu Galatasaray Lisesi'ne öğretmen olarak veriyorlar.
Oradan ayrılan bir Fransız var.
Onun yerine stajyer öğretmen olarak işe alınıyor.
Bu arada Fransız'a verilen maaş 600 iken Cahit Arf'a verilen maaş 60 lira arkadaşlar.
Ve diğer hocalar onun maaşıyla dalga geçiyorlar.
İşte zavallı diyorlar bu maaşa çalışılır mı falan.
Bir sene diyor idealizmle beraber hocalık yaptım ama diyor yaparsın ama hani.
Karnım açsa idealizm de bir yere kadar değil mi?
O da aynısını yaşıyor. O sıralar üniversitede bir reform oluyor ve Cahit Arfa diyorlar ki gel seni doçent adayı yapalım.
Üniversiteye o şekilde adımını atıyor ve bu saatten sonra ben diyor artık alim olacağım.
Matematikte bir şeyler yapacağım ve muvaffak olacağım diyor.
Yani zafer kazanacağım diyor.
Hırs geliyor. Bu arada arkadaşlar bir kusurum vardı diyor Cahit Arfa.
Ben diyor öyle çok kitap okuyan bir insan değildim.
Ve o yüzden diyor hala baştan sona bir makaleyi okurken çok zorlanıyorum diyor anılarında.
Yani siz bunu yapmayın diyor gençlere.
Göttingen Üniversitesi'nde yaptığı Arf Değişmezi adı verilen çalışması onu dünyaya tanıtıyor.
Bir de analarında kusurlarını da anlatmış arkadaşlar.
Mesela bu başarısından sonra çevresinden o kadar çok alkış alıyor ki daha çok alkış alabilmek için çevresindeki mühendislerin sorunlarına da el atıyor.
Onlardan birisi de Mustafa İnan arkadaşlar.
Kendisi Oğuz Atay'ın hocasıdır Prof.
Dr. Mustafa İnan. Hatta onun hakkında...
yazmış olduğu Bir Bilim Adamının Romanı adlı bir kitabı vardır.
O kitapta Cahit Arf'tan da bahsediyor Oğuz Atay.
Onun doktorasında şu soruyu soruyorlar.
Belçika'da beton bir köprü yıkılmış.
Nedeni bilinmiyor. Bunu araştır deniliyor.
Cahit Arf bununla uğraşıyor.
Formüller üretiyor. İşte bir takım şeyler yapıyor.
Çözümünü de buluyor. Alkışları da topluyor.
İneni ödülü de alıyor arkadaşlar ama sorun şu.
Ben diyor bunları sadece alkış alabilmek için yapmışım.
Ve bu şekilde iş yapmak hiç iyi bir şey değil diyor.
Bir de onun bu ülkede yayılmasını...
İstediği bir şey var. Benim de bir isteğim bu.
Çocukların ezbere dayalı öğrenmelerini istemiyor.
Anlayarak öğrenmelerini arzu ediyor eğitimde.
Anlayarak öğrenme ezber değil.
Zaten kendisi de bu tarz bir eğitim modeli uyguluyor öğrencilerine.
Bilgiyi satmak için kullanmayın diyor.
Anlayın o bilgiyi. Amacınız daima anlamak olsun diyor.
Yalnız benim podcastimin adına da ateş etti şu anda.
Ortamlarda satılacak bilgi.
Cahit Arf için Erdal İnönü diyor ki İsmet İnönü'nün oğlu.
Onun diyor çok önemli bir özelliği.
Her şeyin aslını anlamaya çalışırdı diyor.
Biri konuşma yaparken anlamadığı bir yer mi var?
Hop hemen durdurup sorarmış.
Hiç çekinmezmiş. Hani ben işte ordinaryusum.
Ay sormamam lazım. Öyle bir şey yok ki.
Aynısını daha önce de anlatmıştım.
Celal Şengör Hoca da yapıyor.
Ki kendisinin de onunla bir toplantıda birlikte bulunmuşluğu var.
Ve diyor ki eğer diyor Türk bilimi bir gün gerçekten dünya çapında bir saygınlığa ulaşacaksa bilimcilik oyunu oynamaktan çıkıp gerçekten bir...
bilim olacaksa Cahit Arf gibi realist olmayan, çocuk gibi davranan, ayakları yere basmayan, bilim için bas bas bağıran tutkunlara ihtiyaç olacaktır diyor.
Neden böyle söylemiş Celal Şengör Hoca?
Çünkü ona Cahit Arf'a hep böyle realist değilsin, çocuk gibi davranıyorsun, hayalperestsin derlermiş.
Arkasından da böyle deniliyormuş.
Ama o diyor ki bilim diyor kulaklarla duyulmayan ve gözle görülmeyen bir şey.
Yani beyinle görüp, beyinle duyduğumuz bir şey.
Bu kıymetli insanı buradan saygıyla ve sevgiyle anıyorum ve 20 TL'ye geçiyorum arkadaşlar.
20 TL'nin üzerinde Mimar Kemalettin Bey yer alıyor.
Kendisi Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında gelişmiş olan Cumhuriyet'in de ilk son yılında etkisini gösteren birinci ulusal mimari döneminin en tanınmış uygulayıcılarından olan mimarımız Ahmet
Kemalettin Bey. Hem çağdaş mimarlık tarihimizin açılış yıllarında hem de yaşadığı dönemin toplumsal yapısına ışık tutan.
bir mimarımız. O da Cahit Arf gibi orta direk bir aileden geliyor.
Ailesinin tek çocuğu Osmanlı döneminde doğuyor.
1870 yılında İstanbul'da doğuyor.
Fransız devrimi olduğu öncesinde biliyorsunuz 1789'da ve ulusçuluk düşüncesi hakim o dönemler Avrupa'da.
Emperyalizm zaten iyice gücünü artırıyor bu dönemde ve 19.
yüzyılın son çeyreğinde ulusal bağımsızlık savaşları görülüyor artık.
Mimarlık alanında olan düşünceleri de tabii ki bu dönemde filizleniyor Mimar Kemalettin Bey'in.
Babası Osmanlı'da deniz donanmasına görevli bir yarbay.
O yüzden bir dönem Girit'te de yaşamış orada bulunmuş ve ülkesine geri döndüğü zaman Osmanlı artık böyle son zamanlarını yaşıyor.
Çalkantılı bir dönem. O da okulda hocasının sayesinde matematiğe ilgi duyan bir öğrenci.
En başta mühendis olmak istiyormuş ama 19.
yüzyılın başlarında mimarlık ve mühendislik Türkler arasında öyle çok rağbet gören meslekler değil.
Zaten 100 yıl boyunca yabancı azınlıkların tek elindeydi bunlar ve onlar da kaldı.
1884'de ilk kez bir mühendislik fakültesi açılıyor arkadaşlar ve buradan 13 Türk mühendisi devletin önemli kadrolarına yerleşiyor.
O zaman ilgi artıyor.
Çünkü önceden hep böyle insanlar memur olmak için kasıyormuş.
Aa demişler başka şeyler de var.
Biz bunları da yapabiliriz. Mimar Kemal Etin Bey de 1887 yılında Hendesi Mürke'ye yani buraya giriyor.
Burada Alman hocasının mimari tasarım dersine giriyor ve ilgisi bayağı artıyor bu alana.
Bu arada hocası sirkeci garını tasarlayan Profesör Jack Munt arkadaşlar.
Sanata ve resime de yatkınlığı var Mimar Kemalettin'in.
O yüzden mimarlık alanına yönelmesinin doğru olduğunu düşünüyor kendisi için.
Derken hocasının yanına asistan olarak giriyor.
Tabii ilk tasarladığı mimari yapılar hocasının etkisinde.
İşte Edirne Garı, Sirkeci Garı'nın benzerliği.
İstanbul'un çoğu yerinde zaten onun tasarladığı köşkler var arkadaşlar, apartmanlar var.
Ama hayatının dönüm noktalarından biri 1895 yılında eğitimi için yine devlet tarafından Berlin'e...
gönderilmesi oluyor. Alman kültürünün etkisinde kalıyor.
Yani eserlerine baktığınız zaman.
Dediğim ya işte Girit'e gitmiş, oraya gitmiş, buraya gitmiş mimarlar hep böyle bal toplayan arılar gibi bazen bir yerlerden bir şeyler alıp böyle eklektik bir unsur oluşturabiliyorlar.
İki sene sonra Osmanlı devlet mimarı olarak artık ülkesine dönüyor ve hizmete başlıyor.
20. yüzyılın başlarında artık ulusal mimarlık konusundaki düşünceleri netleşiyor.
Ahmet Ratip Paşa Konağı yani bugün Çamlıca Kız Lisesi olarak bildiğimiz Onun son ahşap yapıtıdır arkadaşlar.
1919 yılında İngiliz yönetimine geçen Kudüs'te Mescidi Aksa'nın onarımı için onu görevlendiriyorlar.
Araplar tarafından çok sevilen bir mimarmış kendisi.
Yani mimar Kemalettin Bey Cumhuriyetimizin inşasına çok kıymetli bir milli değerimiz.
Pek çok mühendis ve mimar yetiştirmiş devletimiz için ve baş yapıtlarından biri İstanbul 4.
Vakıf Hanı ve İstanbul'da Tayyare Apartmanları.
Türkiye'de yapılan ilk site diyebiliriz.
de muhteşem bir yapı.
Ankara'da Evkaf Apartmanı, bugünkü devlet tiyatrolarının merkezi.
Çok beğendiğim bir binadır.
Gazi Üniversitesi Rektörlük Binası, Çamlıca Kız Lisesi.
Daha sayısız şahane eseri var.
Podcast bittikten sonra bence bir bakın onun eserlerine.
Aslında daha çok eser verebilirmiş ama aile hayatındaki mutsuzlukları onu biraz böyle geri yetmiş diyebilirim.
Keşke yine böyle mimari yapılar yapılsa.
Yani onun yapılarına bakınca hep böyle söylüyorum.
Neden böyle diyorum? Çünkü Çünkü Mimar Kemalettin Bey diyor ki zavallı İstanbul son düşüş devrinde imar adı altında ne cahilane ne zalimane bir yıkıma uğradı.
Biz diyor milli sanatımızı yitirdik onu ziyan ettik onu koruyamadık diyor.
Ah İstanbul İstanbul olalı hiç görmedi böyle keder diyorum.
Ve 50 TL'ye geçiyoruz arkadaşlar.
50 TL'nin üzerinde ilk kadın romancımız olan Fatma Aliye Hanım var.
İlk Türk kadın romancımız.
18 Ekim 1862 yılında İstanbul'da doğuyor Fatma Aliye Hanım.
Babası Tanzimat döneminin en önemli devlet adamlarından biri.
Ahmet Cevdet Paşa hatırlamışsınızdır bu ismi.
Onun kızıdır. Babası Abdülmecit Abdülaziz işte 4.
Murat 2. Abdülhamit dönemlerini yaşamış düşünün.
Ve bu dönemlerin en önemli devlet adamlarından biri.
Yani ikinci adam diyebiliriz.
Sultanlara o kadar yakın bir isim.
Zaten adını duymuşsunuzdur.
Ahmet Amca Tanpınar da ondan bahseder.
19. yüzyılın Türk Edebiyatı tarihindeki önemini vurgular.
1890'dan 1895'e kadar memlekette yapılan şeylerin büyük bir kısmı onun eseridir der.
Düşünün Ahmet Cevdet Paşa için ve Osmanlı eğitim kurumlarında yapmış olduğu düzenlemelerin yanı sıra kadılık yapıyor, kazanskerlik yapıyor, bakanlık yapıyor, valilik yapıyor.
Tam bir diplomat arkadaşlar Aydın ve Osmanlı'da yenileşme hareketlerinin olduğu o dönemde yıllarca çok etkin devlet kadrolarında yer almış bir isim.
devlet işleriyle uğraşıyor hem de edebiyatla, tarihle, hukukla ve bilimle uğraşıyor.
Yani Tanzimat'ın en önemli aydınlarından biri.
İnsanın kemale ve medeniyete ermesinin tek mümkün yolu eğitim ve öğretim der Ahmet Cevdet Paşa.
İşte böyle bir babanın, böyle bir kızı Türkiye'ye çok büyük katkıları olmuştur babasının.
Türkçenin bir ilim dili olması için çok çabalamıştır ve 12 ciltlik Tarihi Cevdet adlı bir eseri var.
Mecelle eseri zaten çok önemli.
APS seyirciler ve YK seyirciler bunları duyun.
Hem muhafazakar hem de çok açık görüşlü bir diplomat Ahmet Cevdet Paşa.
İşte dediğim gibi Fatma Aliye böyle bir ailede büyüyor.
Abisi Ali Sedat o da devrin en önemli hocalarından evde özel eğitimler almıştır.
O da böyle Fatma Aliye Hanım abisinin derslerini çok merakla dinlermiş.
Okumayı da zaten abisinin dersleri esnasında sökmüş.
Hatta 5-6 yaşlarında okumayı öğrenmiş kendi kendine.
Fatma Aliye Hanım'ın bir de kız kardeşi var arkadaşlar.
ve telakki cemiyetinin faaliyetlerine katılmış.
Öğretmenlik yapmış, müfettişlik, hemşirelik yapmış.
O da oldukça eğitimli. Fransa'da, İsviçre'de psikoloji ve sosyoloji dersleri almıştır düşünün.
Osmanlı'nın da öncü kadınlarından biridir Fatma Aliye'nin kardeşi.
Fatma Aliye'nin manevi babam dediği kişi ise Ahmet Mithat Efendi.
Düşünün. Ahmet Mithat Efendi'yi hatırlarsınız.
Efnatun Bey ile Rakım Efendi.
YKS'ciler. Bir gün Fatma Aliye bir kitap hediye ediyor Ahmet Mithat Efendi.
Bir otobiyografi kitabı.
bu ve burada rüştünü ispatlamış bir kadın yazar var.
Yani neden böyle bir otobiyografi kitabı hediye ediyor?
Çünkü kadınların da edebi eserler verebileceğini görsün istiyor, etkilensin istiyor.
Aliye Hanım aslında doğuştan şanslı diyebiliriz eğitim konusunda böyle bir ailede doğduğu için.
Şöyle düşünün arkadaşlar evlerinde sadece onlara eğitim verilmiyor.
Evin hizmetlilerini de eğiten bir hoca var.
Böyle bir eğitim ortamı.
Yazı yazmaya da çocukluğunda çok ilgisi var ve ilk yazılarını 10 yaşında yazmıştır.
Arapçayı öğreniyor. Fransızca öğrenmek istiyor ama annesi izin vermiyor.
Babası hemen bir hoca tutuyor tabii Fransızca öğrensin diye.
Annesi böyle daha gelenekselci bir kadın.
13 yaşında babasının tayini Yanya'ya çıkıyor.
Daha önce de çocukluğunda Halep'e gitmişti.
14'ünde de İstanbul'a geri dönüyor.
Sekte'ye uğrayan bir eğitim hayatı var.
Ona devam etmek istiyor ama artık genç bir kız olduğu için erkek hocalardan ders almasına izin verilmiyor.
Ve eğitimi o yaşta son buluyor arkadaşlar.
Canım atama şu an tekrar.
minnetle doldum bize verdiği bu imkanlar için Yattığın yer incinmesin atam.
17 yaşında evlendiriliyor Aliye Hanım.
Bir kol ağası olan Faik Bey'le.
Aslında evlenmek istemiyor.
Çünkü hani eğitimi daha da sekteye uğrayacak.
Daha da mahrum kalacak eğitimden daha doğrusu.
Ama sonra Faik Bey'in yabancı dil bilmesi.
İşte biraz eğitimli olması.
Böyle kafasını karıştırıyor.
Fikirlerimi belki tartışabilirim diyor.
Ama bu evlilikteki beklentisi karşılanmıyor.
Hani o fikir alışverişi olayı.
Hatta ne oluyor biliyor musunuz evlendikten sonra?
Eşi kitap okumasını çok...
tehlikeli bulduğu için yasaklıyor.
Kitap okumayacaksın diyor.
O da Tamam diyor. Hiç olmazsa Fransızca mı ilerletirim bu evlilikte?
Çünkü eşinin Fransızcasının iyi olduğunu düşünüyor ama o da iyi çıkmıyor.
Hiçbir umduğunu bulamıyor arkadaşlar.
Sonra eşinin tayini Konya'ya çıkıyor.
Ve Aliye Hanım okumaya geri dönüyor bu vasıtayla.
Hatta çevirilere bile başlıyor.
Eşi de artık bu saatten sonra pek karşı koyamıyor.
Bu evlilikten dört kız oluyor.
Ve kızlarından biri evden kaçarak evlenmiş.
Biri işte Notre Dame'da okuyor arkadaşlar.
Ve oradan sonra Katolik bir rahibe olmaya karar veriyor.
O da evden kaçıyor. Bu süreç onu inanılmaz yormuş.
Yani o kızıyla çok fazla uğraşmış ve o saatten sonra bir daha da görüşmemişler.
Evlatlarından yana yüzü pek gülmemiş diyebilirim.
Bu süreçte eşini de kaybediyor.
Babasının ve eşinin vefatından tabii yüklü bir miras kalıyor kendisine.
1934'de soyadı kanunuyla Topuz soyadını alıyor.
Romanlarına bakacak olursak Muhadarat var.
Ahmet Mithat Efendi'nin yazmış olduğu bir romanda ilk başta ona eşlik ediyor.
Erkek kısmını Ahmet Mithat Efendi yazıyor.
Kadın kısmını ise o yazıyor.
yazmıştır. Hatta ilktir bu.
Ondan sonra işte Muhadarat diye bir romanı var.
Udi romanı var ki bu roman Reşat Nuri Güntekin'i de etkilemiştir.
Yani edebiyata olan ilgisini arttıran romanlardan biridir.
Ve Fransızca'ya da çevrendi diyebiliyorum.
Burada bir kadının gözünden evlilik hayatı anlatılıyor arkadaşlar.
Genelde kadın karakterler var romanlarında.
Tercümanı Hakikat gazetesinde de yazmıştır.
Babası da onu hep desteklemiş hayatta olduğu sürece.
Hatta babası eğer erkek olsaydı diyor Fatma Aliye Hanım için yani onların imkanlarıyla okumuş olsaydı, o şekilde bir eğitim alabilseydi gerçekten çok büyük bir dahi olurdu benim kızım diyor.
Bu arada baba kız ilişkilerine bayıldım.
Çünkü birlikte Mesnevi okuyorlarmış.
İşte İbni Haldun'un mukaddemesinin tercümesi üzerinde çalışıyorlarmış.
Ben de o kitabı aldım hala okuyamadım ya.
Çok ağır bir kitap zaten böyle kafa gerekiyor.
Aristo, Platon, İbni Rüşt, İmam Gazali bunların felsefelerini karşılaştırıyorlar.
Descartes, Spinoza, işte Darwin bunları konuşuyorlar.
Baba kız düşünün. Yani birbirlerine fikren besleyen bir baba kız ilişkisi var.
Zaten o da hani evlilikte umduğu şey buydu ya.
Bence babasıyla olan ilişkisinden ötürü böyle.
Fatma Ali'nin eserleri arkadaşlar.
Şikago'da Dünya Kadın Kütüphanesi'nde de yer alır.
Felsefecilerin Yaşam Öyküleri diye de bir kitabı var.
Ta o zamanlar düşünün.
Yani bir kadın felsefe kelimesini kullanıyor.
Ve yazarlık yaşamı boyunca kadın hakları için uğraşmıştır.
Kadın erkek eşitliği için.
Ve diyor ki kadınlar cehaletten kurtulmadığı sürece milletimizin ilerlemesine imkan yoktur.
yoktur diyor. Hayatını da bu uğurda emekler vererek tamamlamış çok kıymetli bir isim, aydın bir kadınımız.
Onu da buradan sevgi ve saygıyla andıktan sonra 100 TL'ye geçiyoruz.
100 TL'nin üzerinde Mevlana olduğunu düşünenler var ama değil.
Bu rizayde Mustafa Itri Efendi arkadaşlar.
Ölümünün 300. yılında UNESCO 2012 yılını Yıldızlar Arası Itri Yılı ilan etmiştir.
Türk müziğinin en önemli isimlerinden biri kendisi İstanbul Mevlana Kapı'da doğmuştur.
olmuştur ama kaynaklara baktığımız zaman doğum tarihi kesin değil.
Öğrenimi hakkında da bir bilgimiz yok.
Fakat 1630'larda doğduğu düşünülüyor.
Lale devrinde sultanların gözdesi olmuş bir isim ve şiirlerindeki mahlası Itri arkadaşlar.
Babası bir buhur satıcısı.
Yani o zamanların oda parfümü gibi düşünün.
O yüzden adı buhur izade.
Bir de kendisinin Osmanlı sarayına getirilen işte kölelerin, esirlerin vatanlarındaki müzikleri incelediği söylenir ve o esirlerin arasında eğer varsa güzel sesli olanlar onları yetiştirdiği de
iddia ediliyor. Başında bulunan Sikke'den dolayı bir Mevlevi olduğu biliniyor.
Kendisinin Segah makamında bestelediği Mevlevi ayini dini musiki'nin en güzel örneklerinden biri arkadaşlar.
Dini musiki yalnız bir anda o döneme ışınlandım.
Müzik diyemedim. Musiki.
Binin üzerinde eserin bestecisi olduğunu düşünülüyor.
Beş padişah görmüştür.
Peki Itri'nin önemi ne arkadaşlar?
Şöyle ki ondan önceki bestekarların eserlerine baktığımız zaman İran'ın etkisi var.
Zaten İran'ın etkisi bir dönem çok yoğundu biliyorsunuz ama o halis bir Türk musiki uslubunu oluşturmuş.
Yani bunun mucidi olmuştur.
O yüzden önemli. Osmanlı Türk musiki uslubunun doruk noktasına ulaşması onunla olmuş diyebiliriz.
Müzik jargonuna hiç girmiyorum arkadaşlar.
En çok bilinen ve en sevilen eserlerinden biri Tuti Mucize Guyem Ne Desem Laf Değil sözleriyle başlayan 17.
yüzyılın Türk şairlerinden Nefi'ye ait olan bu sözlerle yürük semaisi.
Günümüze maalesef sadece 42 esere ulaşabilmiştir.
Türk müziğinin en seçkin eserlerini veren bu ustayı Yahya Kemal'in şu sözleriyle anmak istiyorum.
Büyük Itri'ye eskiler der bizim öz musikimizin piri.
Kemal onunla ilgili çok uzun bir şiir yazmıştır.
Sıra 200 TL arkadaşlar.
Onun üzerinde bizi bilmeyen ne bilsin bilenlere selam olsun diyen Yunus Emre var.
Ama onu şu an anlatmayacağım size.
Çünkü ona özel bir biyografi podcastı yaptım.
Uzun uzun anlattım onu.
Yunus'u bilmek isterseniz bu güzel insanı mutlaka o bölümü bir dinleyin derim.
Hatta üstüne de Mevlana bölümünü öneriyorum.
Ve onun şu sözleriyle bu bölümü kapatıyorum.
Ey aciz Yunus kimseye...
Kibirlenme, toprak gibi alçak gönüllü ol.
Gül bahçelerinin tümü toprakta biter.
Gül bahçeleri kadar güzel bir hafta sonunuz, güzel bir cumartesiniz olsun.
Odea Bank Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Bu hafta yepyeni bölümlerle tekrar karşınızda olacağım.
Bildirilerinizi açmayı ve beni takip etmeyi unutmayın.
Hoşçakalın, bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
