
The Body Shop hakkında detaylı bilgi almak ve kampanyadan faydalanmak için: www.thebodyshop.com.tr/
Bize özel ekstra %10 indirim kodumuz: ORTAMTBS
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "The Body Shop" hakkında reklam içerir*
Transkript
The Body Shop'ın sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün yine uzun zamandır beklediğiniz bir konuyla karşınızdayım.
Özgüven. Bu konu çok hassas.
E malum psikoloji alanı.
O yüzden böyle konularda konuşacaksam mutlaka bir uzman desteğiyle, uzmanların söylemleriyle hareket etmeye çalışıyorum.
E biliyorsunuz artık. Yani aslında oldlar biliyor ama beni ilk kez dinleyen biri şöyle düşünebilir.
Ya bu kız da... Çok özgüvenli.
Şimdi bize anlatacak nasıl olduğunu.
Öyle bir şey yok.
Hatta bu podcast'ı çekerken kendimle de yüzleştim yer yer.
Böyle baya tokat etkisi yaptı.
Şimdi özgüven nedir?
Buradan başlayalım. Aslında pek çok tanımı var ama genel olarak şöyle diyebilirim.
Kişinin kendi kendini değerlendirmesi ve kendisinden memnun olup olmaması.
Bunun sonucunda da ortaya çıkan öznel bir olgu.
Özgüven bu. Öznel dikkatinizi çekelim.
Koşullara göre değişebilir, şartlara göre değişebilir.
Ama burada en önemli nokta şu.
Benlik. Yani öznel dedik ya benlik çok önemli.
Aslında özgüvenimizin oluşmasında...
En büyük rol benliğimiz arkadaşlar ve benlik kavramı bireyin ne olduğunu ideal benliğimiz bizim olmak istediğimiz benliğimiz öz saygımızda.
Bizim kendimizi nasıl gördüğümüz ve nasıl olmak istediğimizle alakalı bunların arasındaki o duygu farkı toparlayacak olursam özgüven dediğimiz şey bireyin kendi yeteneklerini, kendi
duygularını tanıması, kendini sevmesi ve kendine güvenmesi.
O zaman kendimize şu soruyu sorabiliriz.
Kendi yeteneklerimizin farkında mıyız?
Kendi potansiyelimizin.
Sizce kendinizi yeterince tanıyor musunuz?
Ve en önemlisi de...
O tanıdığınız kişiden, olduğunuz kişiden.
Kendinizden memnun musunuz?
Burada vereceğiniz cevaplar aslında özgüvenimizi belirliyor.
Hani yüzlerce yıl önce Delphi Tapınağı'nın girişinde yazan o meşhur söz.
Kendini bil. Her yerde bu karşımıza çıkıyor değil mi?
Kendini bil. Çünkü kendimizi sevebilmek için kendimizi bilmemiz gerekiyor.
Kendimizi tanıdıkça kendi değerlerimiz, kendi ilkelerimiz oluyor ve bu çerçevede gelişmeye başlıyoruz.
Kendi karakterimizin inşasını yapıyoruz bu şekilde.
O yüzden kendini bilmek gerçekten çok mühim.
Kendi karakterimizi ortaya koyamadığımız takdirde Öz güvenimiz de namümkün.
Ve bir de şu var. Bu yeteneklerimiz hakkında gerçekçi bir bakış açısına sahip olmamız gerekiyor.
Hani bazı insanlar kendini böyle inanılmaz büyük görebiliyor.
Bazısı da çok aşağıda görüyor.
Yani kendimizi ne abartalım ne de yerelim.
Neyse o şekilde görelim.
Saf halimizi görebilmekten bahsediyorum.
Olduğumuz gibi görünmekten bahsediyorum.
Tıpkı fark yaratan güzellikte 20.
yılını kutlayan The Body Shop gibi.
The Body Shop 1976'da feminist ve insan hakları aktivisti Dame Anita Ruddick tarafından İngiltere'de kuruldu.
Üstelik kendi elleriyle hazırlamış olduğu 25 ürünü küçük bir dükkanda satmaya başlayarak giriyor bu işe ve kurulduğu andan itibaren güzellik yaklaşımı güzellik sektöründekilerden çok çok
farklı. Neden? Çünkü içerikleri doğal kaynaklı ve kadınların tenleriyle barış içerisinde olmasını sağlayan ve onları asla başka biri gibi gösterme sözü vermeyen
ürünlere sahip The Body Shop başarısının kaynağı da bu zaten.
Saf halimiz, katıksız halimizi görebilmek hani özgüven için önemli bir adım demiştik ya ve kurucusu Anita güzellik endüstrisinin genç kızlara, kadınlara neye benzemesi gerektiği
konusundaki o katı görüşlere karşı çok güçlü bir duruşu var.
Güzelliğin bir kişinin neşe, rahatlık ve özgüven kaynağı olduğuna inanan birisi kadın Bunları böyle belli şekilde görünmeleri için değil kendilerinin en iyi versiyonları olması yönünde teşvik ediyor.
Yani bir güzellik markasından çok daha fazlası aktivist bir güzellik markası.
Parfümlerden vücut dosyonlarına, makyaj malzemelerinden, cilt bakımı ürünlerine kadar her şey vegan.
Ve yine önemli bir detay hayvanlar üzerinde deney yapmıyorlar.
The Body Shop Türkiye'de ilk mağazasını 2003 yılında İstanbul'da açtı.
20 sene oldu yani Türkiye güzellik pazarının kilit oyuncularından.
Benim favori ürünüm tabii ki çay ağacı yağı ürünleri.
Zaten çok meşhur bilenler bilir The Body Shop'cılar çok iyi bilir bu esnane yağı.
Vitamin C'ye de çok sevilen ürünlerindendir bir bakın derim.
The Body Shop'un yer aldığı sosyal sorumluluk projeleri de bence çok anlamlı.
Hayatın her alanında gençlere ve kadınlara destek olacak pek çok sosyal sorumluluk projeleri yaptılar.
Şu anda da global bir projeleri var.
Kendi Sesin Ol projesi gençlerimizin sesini duyurmaları için destek oluyor.
Toplum gönüllüsü olan gençlerin katıldıkları sosyal sorumluluk eğitimlerinin ardından toplumsal cinsiyet eşitliğinden çocuk haklarına, kültür sanattan sağlığa, ekolojiden hayvan
haklarına kadar pek çok temada projeler üretiyorlar ve toplumsal sorunlara çözüm üretme safhasında destek oluyorlar.
Geri dönüştürülebilir ambalajları bu da çok hoşuma gidiyor.
Yeniden dolum yapabiliyorsunuz.
Vegan %100'e yakın doğal içerikli ürünleri var.
Çevreye hayvanlara duyarlı çalışmaları var.
Bu şekilde adından söz ettiren aktivist bir marka The Body Shop ve kurucusu Anita'nın dediği gibi güzellik kendinizle ilgili her şeyin dışa vurumudur.
Açıklamalara bırakmış olduğum linkten The Body Shop'un ürünlerini daha detaylı olarak inceleyebilirsiniz.
Merve bize özel indirim kodu var mı?
Tabii ki var. 2 hafta süre ile tanımlı olacak şekilde sadece online'de geçerli bir indirim kodumuz var.
Kodumuz ORTAMTBS.
Bu kod ile tüm indirimlere ek %10 indirimden faydalanabilirsiniz.
Hadi devam edelim. Peki özgüven özgüven diyorum ama özgüven eksikliği dediğimiz şeyde ne oluyor?
İnsan kendinden şüphe duyuyor bir kere.
Pasifleşiyor. Aşırı uyum göstermeye başlıyor etrafına.
Boyun eğiyor yeri geldiği zaman.
Eleştirilere karşı aşırı hassasiyet gösteriyor.
Güvensizlik problemi yaşıyor.
Bazen depresyona giriyor.
Aşağılık duygusu hissedebiliyor.
Sevilmediğini hissedebiliyor.
Yani özgüvenin tam tersi.
Aslında biliyorsunuz ki bunların temeli çocukluğumuzda atılıyor.
O yüzden şöyle bir çocuk. Nasıl bir çocuktunuz?
Utangaç, içine kapanık, sessiz, ne bileyim aktivitelere katılmak istemeyen, oyunlara katılmayan, annesinin babasının dizinden ayrılmayan, onlar gidince çığlık çığlığa ağlayan belki, başka
çocuklarla kaynaşmak istemeyen, kaynaşsa da sıkıntı çeken, davranışları olumlu bir şekilde düzeltilmeye çalışıldığında bile incinen.
kolay incinen böyle kendini arkadaşlarından çok aşağıda gören yanlış yapmaktan çok korkan başarısız olmaktan çok korkan sınıfta parmak bile kaldırmaya çekinen daima çevresindekileri mutlu etmeye çalışan bir
çocuk muydunuz ya da çok saldırgan sürekli zorbalık yapan insanları aşağılayan hatta okuldan kaçan işte sürekli böyle seviliyor muyum sevilmiyor muyum diye düşünen isteniyor
muyum istenmiyor muyum acaba bu ortamda arkadaşlarım tarafından bunu düşünen böyle Ne bir çocuk muydunuz?
Aslında bahsettiğim iki farklı davranış değil mi?
Ne kadar zıt şeylerden, tezat şeylerden bahsediyorum.
Hani böyle özgüvensiz deyince hep böyle aklımıza şey gelir.
Sınıfın silik karakteri, sessiz karakteri.
O geliyor değil mi gözünüzün önüne?
Ama o değil aslında. Sınıfın deccalenin böyle biri olabileceği belki çoğumuzun aklından geçmedi.
Saldırganlıksa aslında özgüven eksikliğinin bir belirtisi arkadaşlar.
Hatta şunu da söyleyeyim. Cinsel hayatında böyle saldırgan olan insanların da aslında...
bir özgüven problemi yaşadığını ve bunu saldırganlıkla kamufle etmeye çalıştığını duymuşsunuzdur.
Bir de piramitadan Maslow'a göre özgüveni açıklayacak olursak Piramitin en altından yukarı doğru gidelim arkadaşlar.
Önce ne vardı? Fizyolojik ihtiyaçlar, ondan sonra güven ihtiyacı, sevgi ve ait olma ihtiyacı, değer ve saygı ihtiyacı ve son olarak da kendini gerçekleştirme nirvana
orası vardı. Buradaki o değer ve saygı ihtiyacı dediğimiz kısım o basamak.
Özgüven için en çok ihtiyacımız olan kısım.
Yani biz o olmadan en üst basamağa maalesef çıkamıyoruz.
Bu nokta önemli. Yani özgüven yoksa zaten kendini gerçekleştirme piramidin en üst basamağı da yok.
Peki özgüven neden bu kadar önemli?
Çünkü bu çok büyük bir duygusal gereklilik.
O olmazsa yani mutsuz oluyoruz ya mahvoluyoruz.
Ve çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmaya göre Anne babanın çocuğu 3-4 yaşına kadar yetiştirme biçimi çocuğun erken yıllardaki özgüven derecesini belirliyor.
Çocuğun özgüveni doğduğu an başlıyor diyenler de var sonradan şekilleniyor diyenler de var ama 9-10 yaşına kadar iyice gelişiyor ve sonra da hayat boyu sürüyor diyebiliriz.
Şimdi özgüven eksikliğinde önce aslında bir tanı koymamız gerekiyor.
Çünkü iki tür özgüven problemi var.
Biri durumsal özgüven düşüklüğü.
Yani yalnızca böyle belli başlı alanlarda.
Özgüvensiz olmamız. Atıyorum iş yerinde müthiş özgüvenlisinizdir ama yeni biriyle tanışacağınız zaman, aşk hayatına atılacağınız zaman geri duruyor olabilirsiniz, özgüvensiz olabilirsiniz gibi
gibi bunları çoğaltabiliriz.
Diğeri de karakterolojik düşük özgüven.
Bunun sebebi çocukluğumuzla alakalı özellikle de terk edilme gibi temalar varsa.
Yani kişi kendini suçlama eğiliminde olabiliyor bu durumda.
İçinizde böyle sürekli kendinizi yargılayan, sizi suçlayan bir iç ses var mı?
Bir yargıç var mı?
Çünkü o yargıç olumsuz bir kimlik oluşturmamızın sebebi, özgüvenimizi düşüren şey o.
Ha bire kendimi yargılıyorum Merve, ben kendimi hiç sevemiyorum ya diyenler buraya dikkat.
Eğer özgüven eksikliğiniz varsa en etkili yöntemlerden biri bilissel yeniden yapılandırma.
Yani ne yapacağız? Düşüncelerimize odaklanacağız ve meseleyi çözeceğiz.
Az sonra oraya geleceğiz. diyeceğim ama size bir soru sormak istiyorum yakın zamanda böyle kendinizi suçladığınız bir olay yaşadınız mı yaşadıysanız o anda tam olarak içinizden kendinize ne gibi hakaretler ediyordunuz
yani o içsel zalim eleştiriciniz ne demişti ben en son şey demiştim mesela ya ne kadar salağım ya nasıl anlamadım yani herkesi kendim gibi zannediyorum falan dedim burada
sokratik yöntemi kullanabilirsiniz ben her zaman çuvallıyor muyum hep benim başıma böyle şeyler geliyor?
Hep mi benim işlerim böyle olur?
Hiçbir şeyimi doğru yaptığım olmadı?
Bunları sorun kendinize. Sınavı kazanamamış olmam benim başarısız olduğumu mu gösteriyor?
İnsanların senin başarısız olduğunu düşündüklerine dair herhangi bir kanıtları var mı sence ellerinde?
Burada yani içimdeki o zalim eleştirmenle yüzleşiyorum.
Onu alt etmeye çalışıyorum farkındaysanız.
Bunu yapmamız gerekiyor. Çünkü özgüven meselesinde en önemli noktalardan biri bu.
Bir de güçlü yanlarımızı, zayıf yanlarımızı çok iyi tanımamız gerekiyor.
Bunları kullanabilmemiz gerekiyor.
Bakın ciddi ciddi oturun deyin ki ben bu hayatta neleri başardım?
nerelerde güçlüydüm nerelerde zayıftım bunları gerçekten bir kağıda yazın kendinizde onayladığınız beğendiğiniz şeyleri görün övün kendinizi insanlardan beklemeyin ve bunu sürekli yineleyin
pekiştirmeye çalışın atıyorum benim olumlu özelliklerim işte sağlam duruşta olmam destekleyici biri olmam işte sorun çözme uzmanı olmam gibi gibi bunları pekiştirmeliyim deyin ve sürekli bunları yineleyin Yani
burada yapmaya çalıştığımız şey aslında şu sağlıklı içe dönük konuşmalar yapmak.
Bu konuşmaların sesini açmak sağlıklı olanların.
Çünkü o olumsuz iç sesimiz bizi gerçekten mahvediyor, dibe çekiyor.
Hani hata yaptın salak diyen bir ses var ya içimizde.
Ondan kurtulamayız belki o hep orada bıdı bıdı konuşur ama o sesin yanına daha güçlü bir sesle şunu diyebilmeliyiz.
İyi gidiyorum ya elimden gelenin en iyisini de yaptım bunu diyebilmek gerekiyor.
Bu olumsuz iç ses mevzusunu bence biraz daha açalım.
Çünkü özgüveni düşük olan insanların iç sesi daha konuşkan oluyor, daha acımasız oluyor.
İçimizdeki o eleştirmen yanlış giden her şey için bizi suçluyor.
Kıyamet kopsa der ki senin yüzünden oldu.
Bizi başkalarıyla kıyaslıyor, onların başarılarıyla, onların yetenekleriyle, onların güzellikleriyle sürekli karşılaştırıyor ve diyor ki sana sen yetersizsin ya.
Bize erişilmesi olanaksız böyle mükemmellik ölçüleri koyuyor.
Sonra en küçük hatamızda ipimizi çekiyor hiç acımadan.
Tüm hatalarımızı kayda alıyor ama güçlü yanlarımızdan asla söz etmiyor.
En iyi değilsen hiçbir şey olamazsın.
imajı çiziyor. Bizi yetersiz, çirkin, bencil, başarısız, zayıf bunlarla yani bu lakaplarla anıyor ve öyle olduğumuza inanıyoruz bir süre sonra.
Arkadaşlarımızla otururken onların zihnini okuduğumuzu zannediyoruz.
Ay bizden sıkıldı mı? Hatta benden belki nefret ediyor falan diye düşünüyoruz.
Öyle bir şey yok halbuki. O benim içimde konuşan iç ses.
Zayıf yanlarımızı abartıyor da abartıyor.
Güçlü olan yanlarımızı bastırıyor.
Yani içimizde patolojik bir eleştirmen var.
Her gün bizi daha Daha da dibe çekmek için çabalıyor.
Değerimizi alaşağı etmek için.
İşte neticesinde de özgüvensiz oluyoruz.
O sese öylesine inanıyoruz ki sonunda diyoruz ki tamam ya ben böyleyim demek ki diyoruz.
Ve sonunda kendimizi yargıladığımız o şey kendini gerçekleştiren kehanete dönüşüyor bir noktadan sonra.
Çünkü inandığımız şeyi yaşıyoruz.
Atıyorum flört ettiğiniz biriyle buluşacaksınız.
Daha böyle hazırlanırken o içinizdeki ses başlıyor.
Zaten sen çok sıkıcı birisin.
Adam çok sıkılacak, kadın çok sıkılacak.
Neyse ikinci buluşma olmayacağı için kısa kesersin.
Çok da kasmana gerek yok zaten bunu giymesen de olur.
İşte seni çok kilolu bulacak, beğenmeyecek zaten.
Yüzünde sivilce mi çıkmış?
Çok kötü görünüyorsun ya.
Yani orada onu yakalayıp gerçekten böyle pataklamak istiyor insan.
İşte bu kötü iç ses yani içimizdeki o yargıç, o eleştirmen.
Pek çok silahı var ve en etkilisi de çocuklukta bize kazandırılmış olan değerler ve kurallar.
Nasıl olduğumuzu nasıl olmamız gerektiğiyle karşılaştırıyor ve bizi yargılıyor.
Hatalısın diyor yetersizsin diyor.
Atıyorum sınavdan B alıyorsunuz.
Sen zaten A alamazsın ki salak diyor.
Evleniyorsun boşanıyorsun herkes boşanabilir.
Sen zaten başaramazsın ki yürütemeyeceğin belliydi.
Sen çok geçimsiz bir insansın diyor içindeki iç ses.
Sonra erkek adam ailesini geçindirir diye bir şey düşünüyor kendi kendine.
İşten çıkarılıyorsunuz olabilir herkes işten çıkarılabilir.
O içinizdeki ses sizi öyle bir aşağılıyor ki sen diyor adam mısın evine bile bakamıyorsun diyor.
Yerle bir oluyorsunuz.
Azıcık böyle kendiniz için bir şey yapmak istiyorsunuz.
Şöyle kendime biraz zaman ayırayım.
Ben de insanım kendime bakayım diyorsunuz.
Bir annesiniz. İnsan önce diyor çocuklarını düşünür.
Beyincil diyor içinizdeki ses.
Atıyorum hayaliniz müzisyen olmak ya da işte barmen olmak olsun.
Ama babanız avukat.
İşte çocuklukta size öğrettiği bir zorunluluk var.
O sizin iç sesiniz oluyor.
Karşınıza çıkıyor. Babanız aslında o iç ses.
Ve size diyor ki bu yaptığın diyor meslek mi?
Bomboş bir iş. Üniversite okuyup gerçek bir meslek sahibi olmadın.
Yani statü sahibi değilsin.
Freddie Mercury mu olacaksın sanki bana diyor mesela.
Değil mi? Yani içimde konuşan ses aslında bana ait değil fark ettiniz mi?
Ya babamın sesi ya annemin sesi başkalarının sesi.
Beni... Olduğum gibi kabul etmeyen, olduğumdan başka biri olmam gerektiğini söyleyen kişi.
Ne yaptım? Ailemin beklentilerini karşılayamadığım için atıyorum işte babam avukat ve bana diyor ki işte Freddie Mercury mi olacaksın?
Bir işin bile yok, statülü bir işin bile yok.
Beklentisini karşılayamadım.
Karşılayamadığım için... Kendimi o iç sesimle reddediyorum arkadaşlar.
Çünkü çocukluk dönemi boyunca bize hangi davranışların uygun, hangi davranışların ahlaklı, ne yapsam sevimli olurum ya da olmam ya da işte ne yapsam bela olurum onlar için, can sıkıntısı
olurum bunlar öğretildi değil mi?
Ve davranışlarımızın bedelini bir şekilde ödedik.
Ya aferin dediler sırtımızı sıvazladılar ya da bedel ödettiler, ceza verdiler, küçük düşürdüler, aşağıladılar, belki küstüler, belki trip attılar bilmiyorum.
Herkesin ailesi farklı. İşte bu tarz cezalarla sonuçlanan olaylara da engelleyici eylem deniliyor.
İşte dayak yiyen azarlanan çocuk ne yapıyor?
Annenin babanın onayından yoksun kalıyor.
Ve bu küçük bir çocuk için gerçekten cehennem.
Ve şey diyor kendi kendine ya ben herhalde kötü biriyim.
Küçücük çocuk bunu düşünüyor.
Ben kötü biriyim herhalde.
Babam bana küstüğüne göre ya da işte bana vurduğuna göre kötü biri olmalıyım.
Ve tüm çocuklar bu engelleyici eylemlerin duygusal kalıntılarıyla büyüyor maalesef.
Kendinizi kötü, hatalı, yetersiz böyle hissettiğiniz tüm zamanların bilinçli ya da bilinçsiz bilinç altındaki anılarını taşıyoruz.
Yani kendimizle güvenimizi örseleyen, kaçınılmaz.
Büyüme yaraları var içimizde.
Bunlar böyle oluşuyor. Büyüme yarası.
Bunlar özgüvenimizi etkiliyor.
Bir de o anne baba azarı var ya hani sürekli yenileniyorsa o azar.
Bir kere azarlamak değil benim bahsettiğim.
Sürekli azarlanan çocuklar vardır ya.
Şu yaptığına baksana.
Sen ne biçim çocuksun?
Ne kadar kötü bir çocuksun?
Düşünsenize böyle büyüdüğünüzü.
Sürekli böyle azar işitiyorsunuz.
Hani Hitler'in propaganda bakanı diyordu ya.
Yeteri kadar yinelendiğinde her yalana inanılır demişti.
Ailemizde sürekli bunları yinelediği zaman biz de diyoruz ki kendi kendimize tamam ya ben aptalım herhalde gerçekten ben kötü bir insanım diyoruz.
Ya da ailenizin çok tutarsız davranışları var.
Bir gün kızdığı şeye ertesi gün kendi yapıyor ve hiçbir şey demiyor falan böyle.
Bir şok oluyorsunuz değil mi?
Kurallar yerli yerine oturmamış ailenizde.
Bu da aslında anlatılamaz bir suçluluk duygusu geliştirmemize neden olabiliyormuş.
Yani yanlış bir şey yapıyorum hissi ama o yanlışın ne olduğunu bile bilmiyorum gibi bir şey.
Peki. Bu içimizdeki eleştirmen var ya kötü ses.
Biz neden bunu dinliyoruz?
Çünkü... Her insanın duyduğu temel gereksinimler var bu hayatta.
Güvende ve korkusuz olmak değil mi?
Dünyada etkin ve başarılı olmak.
İşte kendimizi iyi ve değerli hissetmek.
Annemiz tarafından, babamız tarafından, sevdiklerimiz tarafından kabul görmek.
Bunlar yeterli özgüvene sahip kişiler oluyor.
Yani bu gereksinimleri karşılananlar özgüvenini geliştiriyor.
Özgüveniniz yüksekse zaten kendinize güveniniz artıyor.
Sizi korkutan şeylerle yüzleşmece...
Cesareti buluyorsunuz. Sorunlardan dolayı kaygılanmıyorsunuz.
Onun yerine diyorsunuz ki nasıl çözebilirim ya?
Nasıl düzeltebilirim? Bir çaba gösteriyorsunuz.
Sorumluluk alıyorsunuz.
Elinizi o taşın altına koyuyorsunuz.
Ama tam tersine baktığımız zaman hani düşük benlik değeri ne yapıyor?
Öz güvenimizi aşındırıyor.
Eleştirmen de aslında burada devreye giriyor.
Özgüveni düşük olan insanlar kaygı, çaresizlik, reddedilme, yetersizlik duyguları bunlarla baş etmeye çalışıyorlar.
Ve ne yapıyorlar? Kime başvuruyorlar biliyor musunuz?
İçindeki o eleştirmene başvuruyorlar.
Çünkü gidebilecek başka yerleri yok.
Ve ondan aldıkları destekle sonunda çok büyük bir bedel ödüyorlar.
Özgüven eksikliği olanların bu iç sesi hiç susmuyor.
Habire eleştiriyor.
Kişi sonunda kararsız biri olup çıkıyor.
En ufak şeye bile karar veremeyecek bir duruma geliyor.
Böyle kitlenip kalıyor. Atıyorum muhteşem bir yüzü var ya da muhteşem bir vücudu var her neyse.
Kendini beğenmiyor ya.
Hep böyle bir kusur bulmaya çalışıyor.
Benlikten kaçıyor insan içine girmek istemiyor bazen onları biz narsisiz zannedebiliyoruz kendini diyoruz ne kadar çok beğeniyor ay ne kadar özgüvenli diyoruz halbuki içinde kendini o kadar beğenmiyor
ki hani başkalarına karşı öyle gösteriyor kendini hani kimse bunu fark etmesin diye çabalıyor özgüvenli biriymiş gibi davranıyor ama aslında çok özgüvensiz.
Kendilerini asla değerli bulmadıkları için bir ilişki yaşarken karşı tarafın da onu öyle gördüğünü düşünüyor.
Beni değersiz görüyor kesin diye düşünüyor.
Asla ilişkisine güvenmiyor karşı tarafa güvenmiyor ve iyi giden ilişkisini bile bozabiliyor özgüvensiz olduğu için.
Ya da çok kötü birine böyle sırf bana azıcık değer veriyor diye katlanabiliyor.
Hep bir paranoya halinde yaşayabiliyor.
Hani herkes onun arkasından iş çeviriyormuş gibi sürekli senaryolar yazabiliyor kafasından.
Her sözünüzü yanlış anlayabiliyor.
Güzellikle söylediğiniz iltifatları bile yanlış anlayabiliyor özgüvensiz olanlar.
Her şeyden kötü bir anlam çıkarabiliyor.
İşte kendilerine dram yaratıyorlar.
Eleştirileri zaten kaldıramıyorlar.
Ya da her eleştiriyi gerçek zannedip kabul edebiliyorlar.
Onay bağımlısı oluyorlar.
Hata yapmaktan çok korkuyorlar.
Sorumluluktan kaçıyorlar.
Mükemmelliyetçi olabiliyorlar.
Ve hayır demeyi beceremiyorlar özgüvensiz olan insanlar.
Dediğim gibi bunun temelleri çocuklukta atılmış olabiliyor.
O eleştirmen size böyle annenizle babanızla iş birliğindeymiş gibi saldırabiliyor.
Anneniz size işte bencil olduğunuzu söylediyse o da söylüyor.
İç sesiniz sürekli diyor ki sen zaten bencilsin.
Ya da babanız size ahlaksız dediyse karşınıza çıkıyor bir yerlerde.
İç sesiniz diyor ki sen zaten çok ahlaksızsın.
Aslında içinizde konuşan anneniz ve babanız oluyor bazen.
Bakış açınız onlarla aynı olunca hani işte evet.
Ben bencelim. Ben ahlaksızım.
Aynı olduğu zaman bir ait olma hissi geliyor.
Ya da işte duygusal açıdan güven duygusu yaşıyoruz.
Çünkü annemle babamla aynı fikirdeyim değil mi?
Bu da ne yapıyor? O iç sesimizi pekiştiriyor.
Sesini daha da çok açmamızı sağlıyor kötü sesin.
Hani bazen şey deriz ya abi kimsenin bana şöyle şöyle olduğumu söylemesine gerek yok.
Ben zaten kendime söylüyorum.
Hani ben zaten kendimi aşağılıyorum.
Senin aşağılamana gerek yok.
O yüzden kendimizin söylediğimiz sözleri yakalamamız gerekiyor.
Ne söylüyoruz kendimize sık sık?
Mesela bu iç eleştirmen sizin kendi değerinizden kuşkulandığınızı anladığınız an devreye giriyor farkında olmadan.
Size asla erişemeyeceğiniz ölçüler koyuyor.
Yardım etmeye çalışıyormuş gibi görünüyor.
İşte diyor ki 6 ayda bir terfi etmelisin.
O zaman kendini değerli hissedeceksin.
Bütün gün çocuğunla oyun oynarsan iyi bir anne olabilirsin.
Eşini mutlu edersen, her yaptığına sabır gösterirsen mutlu olacaksın.
Ne olursun şu saate kadar çalışırsan patronunun gözüne girersin.
Seni takdir eder. İç sesim konuşuyor şu anda.
Yani bunları söylerken siz kendinizde aslında şey zannediyorsunuz böyle.
Tamam ya çok güçlüyüm ben bunları yapabilirim.
Böyle zannediyorsunuz ve inanılmaz bir efor sarf ediyorsunuz.
Ne burada amacımız aslında?
Yetersizlik duygusundan kaçmaya çalışıyoruz.
O yüzden olmayacak mükemmellerin peşine düşüyoruz.
Kendimizi tüketene kadar çalışıyoruz, çabalıyoruz.
Her şeyi yapacak güçteyim diyoruz.
Çabamız bu yüzden yetersizliğimizi örtmek için.
İş değiştirmek istiyoruz. Hemen oradan sesleniyor iç sesimiz.
Sen bu işi beceremezsin ki.
Zaten senin bu işi anlamadığını hemen anlarlar.
Kovulursun kızım boşver diyor mesela.
Otur oturduğun yerde diyor.
Niye riske giriyorsun diyor.
Birinden hoşlanıyorsun. Açılmayı düşünüyorsun.
Sana diyor ki o adam işte ya da o kadın sana bakar mı ya?
Sen kendini ne zannediyorsun?
Zaten çok sıkıcı bir insansın.
Hani buluşsan da bunun devamı gelmez.
Seni beğenmeyeceği için. Reddedecek ya boşuna uğraşmak diyor.
Ya da sevdiğiniz...
birine öfke duyuyorsunuz. Haklısınız ama haklı olduğunuz halde o eleştiri oklarını size döndürüyor ve saplıyor.
Kendinizi bir şekilde haksız çıkarmayı başarıyorsunuz.
Kendinizi özür dilerken buluyorsunuz mesela.
Halbuki diyorsun ki ben haklıydım ya ben niye özür diliyorum?
İçinizdeki ses diyor ki çünkü size sorun çıkaran sensin diyor.
İşte bu. Ne olursa olsun o ses faturayı size kesecek.
Hep siz suçlu olacaksınız.
Senelerce çile çekersiniz sonra boşanırsınız o içinizdeki ses der ki azıcık susup otursaydın.
O kadar dırdır etmeseydin çocuğun şimdi senin yüzünden annesiz babasız kalmazdı.
Senin yüzünden oldu.
Seni cezalandırıyor.
Sana acı çektiriyor. Ve acı çekerken ne oluyor biliyor musunuz?
Suçluluk duygusuyla oradaki baş ettiğimizi zannediyoruz.
Bu çok tehlikeli bir şey. Kendimize hakaretler ederek rahatlamaya çalışıyoruz.
O iç ses bizi rahatlatıyor.
Öfkemiz hep kendimize dönüyor.
Peki Merve ben...
Bu özgüvenimi yerle bir eden bu iç sesi nasıl yakalayacağım?
Şöyle, yabancılarla tanıştığınızda...
çekici biriyle buluştuğunuzda, yakınlaştığınızda, hata yaptığınızda, eleştirildiğiniz zaman, savunmaya geçtiğiniz durumlarda, incindiğiniz birinin size öfke duyduğu durumlarda ya
da otorite figürlerinizle iletişim halindeyken, anneniz olur, babanız olur, patronunuz olur, reddedilme ya da başarısızlık riski taşıyan durumlarda, böyle durumlarda iç sesiniz karşınıza dikiliyor
aslında. Orada o habis sesi yakalamak gerekiyor.
Sizi yetiştirildiğiniz kurallara göre yaşamanız için zorluyor.
Kendinizden alt düzeyde birini bulmanızı istiyor.
Sizi böyle devamlı başkalarıyla mukayese ediyor.
Çünkü anne babanızın sesi gibi.
Başarıdan başarıya koşun diye sizi sürekli hırpalıyor.
Mükemmel olmanızı istiyor.
Boşuna uğraşıp durmayın.
Hani sonunda başarısız oldum diye üzülmeyin diye bir iş yapacaksanız en başından sizi pes ettiriyor.
Reddedilirseniz hani olur da reddedilirseniz fazla incinmeyin diye karşı tarafın sizden zaten hoşlanmayacağını falan söylüyor.
Sizi hep böyle en kötü olasılıklara hazırlıyor.
İçimizdeki o ses böyle.
Ve özgüveni düşük olan insanlar kendilerini asla oldukları gibi göremezler.
Hani Luna Park'ta o görüntü çarpıtan aynalar vardır ya.
Çarptırılmış bir imge görürler.
Ne yapacağız o zaman? O aynayı kaldırıp atacağız.
Bunun için ne yapmamız gerekiyor?
Gerçekçi bir benlik değerlendirmesi yapmamız gerekiyor.
O zaman hadi yapalım.
Şimdi öncelikle fiziksel görünümümüzle başlayalım.
Kendinizi fiziksel olarak tanıtın.
Boyunuzu, kilonuzu, yüzünüzü, cildinizi, saçınızı, giyiminizi, kalçanızı, bacağınızı bunlar nasıl sizce?
Bir değerlendirin kendinizi.
Kağıda da yazabilirsiniz. Başkalarıyla ilişkilerinizi sormak istiyorum.
Nasıl ilişkiniz var? Hani yakınlarınızda, ailenizde, arkadaşlarınızda, iş ortamınızda, sosyal ortamlarda nasıl birisiniz?
Güçlü ve zayıf yönlerinizi yazmanızı istiyorum ya da söylemenizi istiyorum.
Olumlu ve olumsuz kişilik özellikleriniz neler?
Sizce sizi nasıl görüyor?
Okul hayatınızdaki başarınız, iş hayatındaki başarınız ya da başarısızlığınız bunları da yazmanızı veya söylemenizi istiyorum.
Bir de günlük işlerdeki başarınız.
İşte ev işi olur, yemek olur, çocuk bakımı olur.
Bunlar da nasılsınız? Bir de zihinsel işleyişiniz sizce nasıl?
İşte bilgi birikiminiz, öğrenme kapasiteniz, yaratıcılığınız, sorunları çözme yeteneğiniz bunlar nasıl?
Bir de cinsellik konusunda nasılsınız?
Bunları bence yazın derim söylemek yerine.
Hatta podcasti geri sarıp buraları yazın bence.
Buradaki amacımız şu kusurlarımızı görmek.
Hani zayıf taraflarımızı güçlü taraflarımızı tespit etmeye çalışıyoruz.
Ve sorunun aslında kusurlarımız olmadığını görmemizi istiyorum.
Bunları zayıflık gibi görmememiz gerektiğini kendi aleyhimize bunları bir silah gibi kullanmamamız gerektiğini söylemeye çalışıyorum.
Çünkü zaten kusursuz insan diye bir şey asla yok.
Mükemmel olmak için mükemmel olmamız şart değil arkadaşlar.
Bir de bu değerlendirmeleri yaparken eminim kendinize çok acımasız davrandığınız yer yer.
Mesela şöyle olabilir.
İşte öfkemi arkadaşlarıma belli edemiyorum demek yerine ben iki yüzlüyüm demiş olabilirsiniz.
Burada ne yaptık? Öz güvenimizi düşürdük değil mi?
Tek yaptığımız şey bu. Belim biraz kalın keşke biraz ince olsaydı.
Demek yerine koca göbekliyim yazmış olabilirsiniz.
Bunlar kötü söylemler, kötü bir iç ses.
Bunu pozitife çevirebilirsiniz.
Yani zayıf inanlarımızı belirtirken lütfen kendimize vicdansızlık yapmayalım.
Aşağılamayalım kendimizi. Ki zaten yazdıklarınıza bakarken görmüşsünüzdür.
Atıyorum işte dişlek diyeceğinize ön dişlerim hafif öne çıkık deseniz ne olur değil mi?
Böyle olumlu şeyler yazabilirsiniz.
Şimdi yaptığınız o listeye bakmanızı istiyorum.
Aşağılayıcı sözlerinize bakın kendiniz için söyledikleriniz.
İfadelerinize bakın. O sizin zaten özgüveninizi gösteriyor.
İç sesinizi göreceksiniz orada.
Bunları birinin yüzüne söyleyebilir misiniz arkadaşlar?
Hani bir arkadaşınızın yüzüne oraya yazdığınız hakaretleri söyleyebilir misiniz?
Neden bunları kendinize söylüyorsunuz?
Yani elalem çok mu bizden kıymetli?
Onlar daha mı şey yani niye onları incitmiyoruz?
Kendimizi aşağılamakta niye bir his görmüyoruz da onlara bir şey söylerken kırk kere düşünüyoruz?
Bir de bu liste gerçekçi mi?
Bunu da sormak istiyorum. Çünkü bazıları dediğim gibi kendini olduğundan çok başka görebiliyor.
Hani şeytana pabucunu ters giydirir ama kendini bir belayke zannediyor.
Öyle insanlar var. O yüzden lütfen gerçekçi olalım bu listeleri yaparken.
Bir de listenizde genelleme var mı?
Bunu da sormuş olayım. Şöyle şeyler var mı?
Ben her zaman işte ben asla ben hiçbir zaman böyle başlayan cümleleriniz var mı?
Bunlar da çünkü tehlikeli.
Genelleme yapmak iyi bir şey değil.
Yani sen o an başarısız olmuşsundur.
Diyorsundur ki ben her zaman zaten böyleyim.
Hiç alakası yok. Şimdi de güçlü yanlarımızı nasıl bulacağımıza bakalım.
En çok sevdiğiniz kişiyi düşünün.
Hani hayranlık duyduğunuz kişiyi sorsam size ne derdiniz?
Hangi özelliklerinden dolayı o kişiye hayranlık besliyorsunuz?
Bunları neden soruyorum?
Çünkü başkalarını sevip saymanıza neden olan o özellikler aslında sizi de betimliyor.
Bilmiyorum fark ettiniz mi?
Bir de en son ne zaman kendinizde gurur duydunuz?
Ya aferin bana dediğiniz nokta neydi?
Ve neden duydunuz kendinizde?
gurur. Bunları da söylemenizi istiyorum.
Geliştirmek istediğiniz yönleriniz var mı?
En son neyle uğraşırken böyle ya da işte neyi hayal ederken aşırı heyecanlanmıştınız?
Yani sizi akışa sokan şey neydi?
Bundan bahsediyorum. Sizi diğer insanlardan farklı kılan özellikleriniz neler?
Lütfen bunları tespit edelim.
Hatta ne yapalım biliyor musunuz?
Bunları yazalım. Gözümüzün önüne koyalım.
Hep gözümüzün önünde güçlü özelliklerimiz olsun.
İç sesimizi bastırmak için bunu yapabiliriz.
Kendinize karşı Lütfen daha affedici olun.
Daha sevecen olun. Bu arada eğer beni dinleyen bir ebeveyseniz.
Merve. Çocuğum nasıl özgüvenli olur diyorsanız lütfen aşırı koruyucu olmayın.
Aşırı müdahaleci olmayın.
Mükemmel etçilik zaten yapmayın.
Tutarsız bir ebeveyn olmayın.
Hani biriniz çok kısıtlayıcıdır.
Biriniz de çok hoşgörülüdür.
Çocuğun dengesi şaşar. Baskıcı ve otoriter zaten olmayın.
Sözlü ve fiziksel şiddette bulunmayın.
Ve sorumluluk duygusunu lütfen aşılamaya çalışın.
Akranlarıyla bir arada olabileceği ortamlara sokmaya çalışın.
Kendi yaşıtlarıyla...
Mutlaka zaman geçirmeye çalışsın.
Ve çocuğunuzla lütfen iletişim kurun arkadaşlar.
En önemlisi bence. Çünkü ebeveyn çocuk etkileşiminin, iletişiminin yoğun olduğu ailelerde çocukların daha özgüvenli olduğunu gösteriyor araştırmalar.
O zaman kısaca özgüvenli olmak için neler yapabiliriz?
Dediğim gibi güçlü yönlerinizi bulmanız en önemli mevzu.
Egzersiz yapabilirsiniz.
İşte insanlarla iletişimden kaçmayın.
Kendinizi aşağılamayın.
Kendinizi acımasızca eleştirmeyin lütfen.
Kendinizi gerçekten sevmeye çalışın.
Kişisel bakımınızı ihmal etmeyin.
Kendinizi affetmeye çalışın.
Sürekli infaz etmeyin.
Size iyi gelmeyen insanlarla zorla yolunuza devam etmeye çalışmayın.
Çıkarın hayatınızdan o toksik insanları.
Sizi böyle dibe çekenleri, eleştirenleri, iyi gelmeyenleri bunları hayatınızdan çıkarın.
Kendinizi başkalığıyla kıyaslayıp kıyaslayıp mutsuz etmeyin.
Kendinize hedefler belirleyin ama lütfen bu hedefler makul hedefler olsun, ulaşılabilir hedefler olsun.
Zayıf yönlerinizden utanmayın.
Onları görün ve nasıl düzeltebileceğiniz üzerine çalışın.
Ve insan olduğunuzu lütfen unutmayın.
Çünkü bazen unutuyoruz.
Hepimizin kusurları var.
Hani kimse mükemmel değil şu hayatta.
Ve özgüven dediğim gibi sonradan da kazanılabilen bir şey.
Lütfen bunu aklımızdan çıkarmayalım.
Pozitif kendi kendinize konuşma pratikleri yapın.
Pozitif diyorum bakın. Ve işte şey demeyin.
Bununla başa çıkamam bu imkansız.
Bunu demek yerine şunu söyleyin.
Ben bunu yapabilirim.
Tek yapmam gereken denemek.
Bunu diyebilirsiniz. Hiçbir şeyi doğru dürüst yapamıyorum.
Bunun yerine bir dahaki sefere daha iyisini yapabilirim.
Bunu diyebilirsiniz. Bakın pozitife çeviriyoruz.
Olay bu. Korkularımızın üstüne üstüne gidelim.
Yüzleşelim, utanmayalım, kaçmayalım.
Ve tabii ki iyi olduğumuz şeylerin de üstüne üstüne gidelim.
Güçlü yönlerimiz varsa daha da güçlendirelim onları.
Hayır demekten lütfen korkmayalım.
Kendimize ödüllendirmeyi de bilelim.
Çabalarımızı kendimiz takdir edelim geri geldiği zaman.
Hani illa millet beni görsün de bravo desin diye beklemeyin.
Çünkü bazen insanın kendi sırtını sıvazlaması gerekiyor.
Kendi başını okşaması gerekiyor.
Aynada kendi gözlerinin içine bakın.
aferin demesi gerekebiliyor kendine ve geçmişte yaşadıklarımız geçmişte kaldı geçmişte yaşamayı lütfen bırakalım düne ait ne varsa dünde kaldı cancağızım
şimdi yeni bir şeyler söylemek lazım kendinizle yarışın bir de hani rakibiniz kendiniz olun başkaları değil geçmişteki sen ol rakibin ve yeni şeyler denemekten lütfen korkmayalım konfor alanımızdan
çıkmaya çalışalım Bize iyi hissettiren şeyler giyelim hatta yiyelim arkadaşlar.
Minnet duyduğumuz şeyleri düşünelim.
Bardan boş tarafını görmeyi lütfen bırakalım artık.
Biraz da dolu tarafına bakmak lazım.
Bir de biri sizi övdüğü zaman lütfen o iltifatı kabul edin.
Hani hemen böyle kendinizi kötülemeye çalışmayın.
Böyle insanlar var. Kendinize de başkalarına davrandığınız gibi iyi davranın lütfen.
Başarısız olduysanız oradan da bir ders çıkarmaya çalışın.
Hatalarımızdan da ders çıkaralım.
Ve şunu asla unutmayalım.
Bizim kendimiz hakkında ne düşündüğümüz, başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğünden çok daha önemli.
Çünkü her zaman istediğimiz o yaşam, biz ona sahip olduğumuzu ilan edebilecek özgüvene ve onu kendimiz için kabul edebileceğimiz öz değere sahip olduğumuz gün bizim olacak.
Fark Yaratan Güzellik, Body Shop'un sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'nin sonuna geldik.
Bu konuların devamı gelecek.
Haftaya tekrar görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
