
Yeni NIVEA Derma Control serisi içeriğinde saf hiyalüronik asit ve vitaminlerle cildinize hak ettiği bakımı sağlar. İncelemek için tıklayın!
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Yeni çıkan kitabım “Kendimi Nasıl İyileştiririm?”i almak için: https://amzn.eu/d/0wFlqHl
Bu bölüm "Nivea" hakkında reklam içerir
Transkript
Nivea, Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün sizinle kendinizi sevme sanatını konuşacağız.
Yani öz şefkati arkadaşlar, öz şefkatli farkındalığı konuşacağız.
Bu konuyu önemsiyorum çünkü kendimizi çok yargılıyoruz arkadaşlar.
İçimizde böyle eleştiren bir ses var, bizi yargılayan, eleştiren.
Hiç susmuyor. Ve kendimize karşı şefkatli değiliz çoğu zaman.
O yüzden bu konuyu konuşmamız gerektiğini düşünüyorum.
Tabii yine bir uzman eşliğinde anlatacağım bu konuyu.
Klinik psikolog Dr. Christopher Germer.
Kendisi Harvard'da psikiyatri alanında öğretim üyesi aynı zamanda ve uluslararası alanda.
Öz şefkatli farkındalık konusunun tanınmasında da önce olmuş önemli bir isim.
Bu alanın kurucularından biri ve kendisi de bu yollardan geçmiş.
Benim için en önemli kısmı bu arkadaşlar.
Neden? Çünkü bize böyle bizzat içinden geçtiği, deneyimlemiş olduğu bir şey anlatıyor.
O yüzden bana daha çok geçiyor anlattıkları.
Şimdi öz şefkat nedir?
Buradan başlayalım. Kısaca şu arkadaşlar, kendi acınıza, kendi hatalarınıza, yetersizliklerinize bunları fark ettiğiniz zaman kendinize bir anlayış gösterebilmeniz.
Kısaca bu. Yani kendi sırtınızı sıvazlayabilmeniz arkadaşlar.
Kendi saçınızı okşayabilmeniz.
Kendinize şefkat ve merhamet ile yaklaşabilmeniz.
Kısaca bu. Şimdi arkadaşlar bazen bütün iyi niyetinize rağmen işler iyi gitmiyor.
Hayat bazen gerçekten çok zor.
Her şey üst üste gelebiliyor.
Peki siz böyle anlarda ne yapıyorsunuz?
Nasıl davranıyorsunuz kendinize böyle anlarda?
İçinizdeki o eleştiren ses size ne diyor arkadaşlar?
Atıyorum belki çok büyük hayallerle evlendiniz, büyük bir aşkla ama olmadı, yürümedi, boşandınız.
Şöyle mi diyorsunuz? E sen zaten neyi sonuna kadar götürebildin?
Neyi başardın ki evliliği başaracaktın?
Yürütemedin işte. İdare edemedin.
Kabul et. Yapamadın. E zaten sen değerli biri değilsin ki.
Seni zaten kimse istemez.
Seni kimse sevmez. Bak herkes ne kadar mutlu.
Herkes ne güzel evliliğini idame ettiriyor.
Ama sen ettiremedin. Sen zaten mutluluğu bile hak etmiyorsun.
Bak eleştiren hiç ses.
Tanıdık geldi mi? Peki size bir soru.
En yakın arkadaşınız aynı durumda olsaydı?
Boşanmış gelmiş size ağlıyor arkadaşlar.
Size sarılmış ağlıyor.
Ne derdiniz ona? Bunları söyler miydiniz?
İşte sen zaten mutluluğu hak etmiyorsun da sen hiçbir zaman mutlu olamayacaksın.
Neyi sonuna kadar götürebildin de bir evliliği yürütemedin idare edemedin de bak insanlar nasıl mutlu budu budu.
Bunları söyler miydiniz? Hiç zannetmiyorum.
Nasıl şefkatli konuşurdunuz değil mi ona?
Ne kadar pozitif konuşurdunuz.
Telki ne derdiniz? Böyle bir sırtını sıvazlardınız.
Canım benim ağlama geçecek değil mi?
Kendinize niye bunu yapmıyorsunuz?
Öz şefkat tam olarak bu işte arkadaşlar.
Öz şefkat sevdiğiniz bir kişiyle nasıl ilgileniyorsanız kendinizle de aynı şekilde ilgilenmeniz gerektiğinin farkında olmanız arkadaşlar.
Acı çektiğiniz zamanlarda...
Kendinizi paralıyor musunuz?
Bir hata işlediğinizde dünya başınıza yıkılıyor mu?
Ya da sürekli işte hata yaptığınız şey böyle başa sarıp sarıp ben nasıl böyle bir hata yaptım Allah kahretmesin vesaire diyorsanız.
Bu tam da sizin ihtiyacınız olan şey.
Geçen gün bir tanıdığım çocuğunu azarlamış ve kahrından ölecek yani.
Hani işte ben dünyanın en kötü annesiyim falan o noktaya gelmiş.
Ya bunu başkası yapsa hani saçmalama der ya sen iyi bir ebeveysin.
Hani kendini niye tek bir olayla yargılıyorsun?
Sonuçta sen de bir insansın.
Çocuğunu bu dünyadaki her şeyden çok sevdiğini biliyorum falan der.
Ama aradaki farka bakın.
Kendi yapınca ne diyor başkalarına ne diyor.
Bu işte arkadaşlar anlatmak istediğim şey.
Hani ele verir salkımı kendi yer salkımı diyorlar ya bunun tam tersi.
Kendine göstermediğin o şefkatten bahsediyorum.
Öz şefkat başkalarına göstereceğiniz şefkatin de temelini oluşturuyor arkadaşlar.
O yüzden önemli. Hatta Dalaylama diyor ki şefkat bir şeyin acı karşısında özgür olmasını isteme durumudur.
Yani diyor ki Şefkat acıdan özgür olma arzusudur.
Bir canlıya şefkat duyduğunuz zaman onun için ne istersiniz arkadaşlar?
Onun acı çekmemesini değil mi?
Hani ayağına taş değmesin der ya eskiler.
Hani acıdan muaf olsun ya.
Acı çekmesin o mutlu olsun istersiniz.
O yüzden önce kendimizden başlamamız gerekiyor.
Çünkü kendimize şefkat göstermeyi öğrenemezsek başkalarının acısını dindirme isteğimiz eksik kalır.
Yüzeysel kalır. Bu yüzden de çok önemli.
Hani önce ben de acı çekmeyeyim.
Dememiz gerekiyor tamam mı?
Çünkü bu duygu büyüyor, olgunlaşıyor.
Başkaları da acı çekmesine doğru gidiyor.
Kendi içimizdeki çaresizlik, korku, başarısızlık ve utanç gibi duygulara tahammül edemezsek eğer aynı duyguları yaşayan başka insanlara da empati göstermeyi bekleyemeyiz
değil mi? Duygusal acıyla onu daha da kötü bir hale getirmeden baş etmek Budist psikolojisinin temelini oluşturuyor ve bugün anlatacağım çoğu şey zaten buradan besleniyor.
Bu öz şefkat konusu tabi modern bilimin de desteklemiş olduğu kavram ve pratiklerden bahsediyorum.
Mesela meditasyonun faydaları arkadaşlar ve klinik bilim insanları meditasyonu 1970'li yıllarda keşfetmiş ve şimdi bu yöntemi psikoloji sahasında da görüyoruz değil mi?
Ve son zamanlarda hayatımıza bir de farkındalık kavramı diye bir şey girdi.
Zaten farkındalık hep vardı arkadaşlar.
Farkındalık efektif psikolojinin ve genel anlamda Duygusal iyileşmenin temel unsuru olarak kabul edilen bir şey ve farkındalık bir kişinin genellikle algı, düşünce ya da duygu şeklindeki
deneyimlerine odaklanma eylemi gösteriyor.
Bakın algı, düşünce, duygu şeklindeki deneyimlerinize odaklanmak, farkındalık.
Mesela aşırı öfkeli olduğunuz bir anda tepki vermek yerine ben şu an öfke hissediyorum ve bunun sebebi şu olabilir diyebilmek.
Yani hayatı otomatik pilottan çıkarıp manuel moda almak gibi.
Şimdi bunu gündelik hayata düşünecek olursak misal kahve içiyorsunuz ama Farkındalıkla o kahve içtiğinizde o kokusu burnunuza gelir arkadaşlar.
O sıcaklığını hissedersiniz.
Aşırı keyif alırsınız. Zaten sevdiğiniz bir şeyse kahve içmek çok büyük bir keyif alırsınız onu farkındalıkla içerseniz.
Yürüyüş yaparken sadece yürümezsiniz de o rüzgarın böyle teninize değişini, doğanın güzelliğini, o çiçekleri, böcekleri her şeyi görürsünüz.
Ayaklarınızın yere basışını bunları hissedersiniz ve ekstra bir keyif alırsınız.
Bunu duygularınıza ve düşüncelerinize uyarlarsanız.
Hayatınız çok daha güzelleşir.
Neyi, neden yaptığınızı bilirsiniz arkadaşlar.
Örnek vereyim. Sevginizi aradınız, telefonu açmadı ve çıldırdınız.
O içinizdeki habis ses, o eleştiren ses diyor ki...
Otomatik ses arkadaşlar. Kesin beni umursamıyor.
Demek ki benim bir değerim yok vs.
vs. Ama farkındalıkla bir tepki verseydiniz muhtemelen şöyle derdiniz.
İşte bebeğim şu an öfke hissediyorsun.
Evet ama bu öfkenin altında kaygı var.
Çünkü terk edilme korkun tetikleniyor şu anda.
Hani belki geçmişinde de benzer bir olay yaşadın.
O yüzden şimdi yine böyle hissediyorsun.
Birinin telefonunu açmaması senin değersiz olduğunu falan göstermez.
Ne alakası var falan derdin.
Anlatabildim mi? Farkındalık bizi...
O duygunun köküne götürüyor arkadaşlar.
O yüzden önemli. Ve o maskemiz kalktığı zaman o alttaki incinmişlik, o yalnızlık, önemsenmeme korkusu bunlarla yüzleşiyoruz.
İşte bunu görünce aslında ne yaptığımızı konuşuyoruz bugün.
Bu maskeler indiği zaman insanlar kendine öz şefkatsiz davranıyor.
Ne yapabiliriz? Kendinize şefkat gösteriyor musunuz o maskeler indiğinde bunu konuşuyoruz.
Şimdi arkadaşlar Dr.
Christopher diyor ki bir şeye karşı direnç gösterdiğiniz zaman O şey bodrum katına iner ve orada ağırlık kaldırmaya başlar.
Yani neye direnç gösterirseniz o varlığını sürdürmeye devam eder.
Hem de bunu çok daha güçlenerek yapar diyor.
Bakın burası çok önemli. Acı ne arkadaşlar?
Mesela bir kaza, bir hastalık ya da sevdiğiniz birinin kaybı olabilir.
Ayrılık olabilir, yasa olabilir değil mi?
Acı bunlar. Elimizde olmayan sebeplerle hayatımıza girmiş olan sıkıntılardan kaynaklanan bir duygudur acı.
Direnç dediğimiz şey ise bir acıdan uzak kalmak için bedenimizi kasmamız ya da o acıyı nasıl yok edeceğimizi böyle kara kara düşünmek için göstermiş olduğumuz bir çaba.
Direnç bu. Izdırap dediğimiz şey o acıya direnirken ortaya çıkan sonuç arkadaşlar.
Izdırap acının sosu gibi öyle düşünün.
Yani acımıza eklediğimiz fiziksel ve duygusal bir gerilim.
Şimdi bütün bunlara bakacak olursak bizim acıyla ne derecede baş edebileceğimiz, bizim ne kadar ızdırap çekeceğimizi belirliyor.
Tekrar ediyorum. Bizim acıyla ne derecede baş edebileceğimiz, bizim ne kadar ızdırap çekeceğimizi belirleyen şey.
Misal, gelecekte başınıza gelebilecek olası bir senaryo var.
Bundan dolayı böyle bakın olmamış bir şey.
Endişeleniyorsunuz, kafayı takıyorsunuz.
Olmamış, belki hiç olmayacak, hiç yaşanmayacak belki.
Bu bir ızdırap örneği arkadaşlar.
Yani diyor ki aslında burada acı diyor kaçınılmazdır ama ızdırap çekmek tercihe bağlı bir şey.
Ve duygusal acımız ne kadar yoğun olursa o kadar saplantılı bir şekilde kendimizi suçlarız, kusurlu görürüz ve daha çok ızdırap çekeriz.
Ve şimdi çok iddialı bir şey söyleyeceğim arkadaşlar.
Telefonlarınızın sesini açın.
Hayatımızdaki acıların çoğu aslında...
acı deneyimiyle mücadele etmekten kaynaklanan ızdıraplardır arkadaşlar.
Uykusuzluğumuz, bel ağrımız, baş ağrılarımız, kalp ağrılarımız, kalabalıklar içinde utanmamız, konuşamamamız, ilişkilerimizdeki uyuşmazlıklarımız ve daha pek çok benzer şey.
İşte bunlar acıyla baş etmeye çalışırken ortaya çıkan şeyler.
Dr. Christopher diyor ki, kronik bel ağrısından muzdarip olanların, bakın kronik bel ağrısından muzdarip olanların bedenlerinde ve zihinlerinde olan bir tane şey nedir?
Direnç diyor arkadaşlar, bakın direnç.
Ronald Siegel, Backsense kitabında bel fıtığından muzdarip olan insanlar için En iyi tedavi şeklinin acıyla ilgili endişe durumunu hafifletmek olduğunu söylüyor.
Ne alaka ya dediyseniz arkadaşlar sürekli adalelerinizin gergin olması.
Şimdi adale gerilimi hem adaleler kullanılmadığında hem de endişeli olduğunuzda artıyormuş.
Daha da ötesi endişe...
acı sinyallerini güçlendiriyor arkadaşlar ve acınızın artmasına neden oluyor.
Yani bel ağrınız gitgide daha da şiddetleniyor.
Bakın endişe var orada diplerde bir yerde.
Bel ağrısını tetikleyen şey evet genellikle bir incinmedir arkadaşlar ama bunun devam etmesinin sebebini konuşuyoruz.
Endişe olabilir diyor. Misal bel fıtığım var ve şey diye düşünüyorum.
Eyvah işte artık pilates yapamayacağım.
Eyvah artık şunu yapamayacağım.
Böyle bir korkuya, paniğe kapılıyorsunuz.
Ve acıya karşı bir direnç geliştiriyorsunuz.
Acıya direnç neydi arkadaşlar hatırlayalım.
O acı karşısında korkmak, ne yapacağınızı kara kara düşünüp endişelenmek ve o acıdan kaçış için bedeninizi kasıp strese sokmak.
Vücudunuzu alarma geçirmek yani panik butonuna basmak vücudunuzda.
Rebecca Williams arkadaşlar 18-52 yaşları arasındaki 82 erkek işçiyi 6 ila 10 hafta boyunca inceliyor.
Ve işlerinden hoşnut olanların ağrıları, psikolojik sıkıntılar olup olmadığını, işte iş görüp göremeyecek halde olup olmadıklarını araştırıyorlar arkadaşlar 6 ila 10 hafta boyunca.
18-52 yaşları arasında 82 erkek işçiyi inceliyorlar.
daha az bel ağrısı çektiğini ve daha az elden ayaktan düştüklerini tespit ediyorlar.
Ve daha az psikolojik sıkıntı yaşadıkları da görülüyor.
Bakın işlerinden memnun olan insanlar.
Ve bu bulgular bize şunu da gösteriyor.
Yapılan işten hoşnut olunduğu takdirde insanların bel ağrıları olsa bile çalışmaya devam etme eğiliminde olduklarını ve normal davranışlarını sürdürdüklerini gösteriyor.
Bence önemli bir araştırma.
Öz şefkat sadece zihnimize nazik olmak değil arkadaşlar.
Aynı zamanda bedenimize, ruhumuza hatta öz bakımımıza da özen göstermektir.
Yeterince uyumak, spor yapmak, sevdiğiniz bir kahveyi yudumlamak ama en önemlisi bunları başkaları için değil önce kendimiz için yapmak.
Düşünün arkadaşlar cildimiz bile öz şefkate ihtiyaç duyuyor.
Mesela en hassas bölgelerimizden biri olan koltuk altlarımız.
Gün boyunca kıyafetlerimizin sürtünmesi, tüy alımı, alerjenler, stres, telaş, ter, koku derken yani aslında bedenimizin bu küçük ama önemli ve hassas
bölgesi büyük bir yük taşıyor gün boyunca.
İşte tam da bu noktada yeni Nivea Dermakontrol'dan bahsetmek istiyorum size.
Arkadaşlar yıllarca cilt bakımı deyince aklımıza sadece yüzümüz geldi değil mi?
Halbuki koltuk altımız da cildimizin bir parçası.
Mesela Nivea Darma Control Defender'ın içeriğine baktığımız zaman provitamin B5 ve hyaluronik asitle güçlendirilmiş bir formüle sahip.
Ki bunlar normalde cilt bakımımızda yani yüzümüze yapmış olduğumuz bakımda da kullandığımız şeyler biliyorsunuz.
Yumuşak ve pürüzsüz bir koltuk altı için oldukça konforlu.
Bir de benim yüzümde böyle cilt eşitsizliğine karşı bir tahammülüm yok arkadaşlar ve bu koltuk altında da geçerli elbette.
Koltuk altı kararmaları, o renk eşitsizliği gerçekten çok can sıkıcı bir mesele.
Nivea Dermacontrol Natural Tone serisinin içeriğinde C vitamini ve hyaluronik asit var.
Bunları ben yüzüme kullanıyorum.
Özellikle de C vitaminini her sabah kullandığımı bir bölümde anlatmıştım size.
Koltuk altımda da aynı şekilde renk eşitsizliği olmaması için Nivea Derma Control Natural Tone gerçekten biçilmiş bir kaftan diyebilirim.
Hem eşit bir cilt tonu sağlıyor hem de yumuşak pürüzsüz bir koltuk altı sağlıyor.
Daha ne olsun değil mi?
Cilt bakımının sadece yüz ve vücuttan ibaret olmadığını.
koltuk atlarımızın bu bakımın bir parçası olduğunu unutmayalım.
Yeni Nivea Darma Kontrol Serisi hakkında daha detaylı bilgi almak için sizleri açıklamalardaki linke davet ediyorum.
Hadi devam edelim. Şimdi sıkıntıya karşı verilen mücadelelerinizi düşünün arkadaşlar.
Bu benim size pembe pili düşünme demem gibi bir şey.
Şu an böyle düşündünüz. Pembe pili düşünme.
Düşünüyorsunuz. Çünkü arkadaşlar rahatsız olduğumuz şeyle mücadele etmek durumu daha da kötüleştirir.
Tamam mı? E ne yapacağız Merve?
Size çok büyük bir sır veriyorum.
Şimdi hazır mısınız? Kabule geçeceğiz arkadaşlar.
Bu çok önemli. Öz şefkatin en önemli parçalarından biri.
Kabule geçmek. Çünkü zor olan şey yüzümüzü zorluklara çevirmemiz ve bunu yargılayıcı olmayan bir tonda yapmak.
Yani farkındalıkla ve şefkatle yapmamız.
O yüzümüzü zorluklara çevirdiğimiz zaman.
Hani Matrix'te Neo'nun kurşunlardan kaçmayı bıraktığı bir sahne vardı.
Böyle olduğu yerde dimdik duruyordu ve elini kaldırıyordu.
O anda bütün kurşunlar yere düşüyordu.
İşlemiyordu hatırlıyorsanız. Acılardan kaçmayı yani savaşmayı bırakıp tam olarak kabule geçişi ben bu sahneye benzetiyorum.
kabul ettiğiniz anda bence o kurşunların bir etkisi kalmıyor arkadaşlar.
Çünkü aynı şekilde sıkıntı, acı, uykusuzluk, kaygı, aşk acısı bu tarz şeylerden kaçmaya ya da onları bastırmaya çalıştıkça tıpkı Neo'nun o kurşunlardan sürekli kaçarken daha
fazla efor sarf etmesi gibi enerjimizi tüketiyoruz.
Ama evet ya bu da var.
Bu da hayatın içinde var.
Bütün insanlar acı çekebilir.
Bu da benim deneyimim dediğiniz anda.
O şeyin üzerimizdeki etkisi gidiyor, hakimiyetini kaybediyor.
Yani size kurşunların üstüne koşun demiyorum arkadaşlar.
Sadece varlığını kabul ederek onun gücünü elimizden geldiğince azaltmaya çalışalım diyorum.
Çünkü mücadele ettikçe sıkıntılar büyüyor.
Kabule geçtikçe, kendimize şefkatle yaklaştıkça dönüşüm başlıyor.
Şimdi acının dört kabul aşaması var diyor Christopher.
Birincisi kaçınmak.
Direnç göstermek, uzak durmak ve aynı şeyin üzerinde tekrar tekrar düşünmek.
Mesela sevgilinizden ayrıldınız, çok acı çekiyorsunuz.
Sürekli böyle dönüp dolaşıp ya bana niye böyle yaptı?
Ben bunu hak ettim mi? Hak ettim galiba.
Keşke böyle yapmasaydım.
Şöyle yapsam böyle olurdu. Bakın sürekli aynı yerde dolanıyorum.
Ya da zorla unutmaya çalışıyorum.
Unutamıyorum, zorluyorum kendimi.
Belki gidip başkalarıyla görüşüyorum.
Ama daha beter oluyorum değil mi başkalarıyla görüştükçe?
Çünkü size bu acıyı yaşatmış insanı özlemeniz, hala onu özlemeniz gururunuza yediremediğiniz bir şey.
Orayla yüzleşmek istemiyorsunuz, kaçıyorsunuz o yüzden ve gidip başınızı daha büyük belalara sokuyorsunuz.
İkincisi merak göstermek.
Yani arkadaşlar sıkıntıya merakla ve ilgiyle yönelmek.
Bu acı bana ne anlatıyor diyebilmek.
İçimde hangi ihtiyacın karşılanmadığını gösteriyor bu bana diye sorabilmek.
Üçüncüsü arkadaşlar hoşgörü göstermek.
Yani evet ben şu an çok acı çekiyorum ama bu çok insani.
Herkesin yaşayabileceği bir şey.
Bunu diyebilmek arkadaşlar.
Dördüncüsü izin vermek.
Yani belki bir gün öfke duyacaksın.
Belki bir gün hiç öyle olmayacaksın.
Çok iyi hissedeceksin. Belki ertesi gün çok yoğun bir özlem gelecek.
Yani bunları bastırma. Gelip geçmesine alan açmaya çalış.
Bastırma. Beşincisi arkadaşlar dost olmak.
Yani acıyı düşman gibi görmek değil.
Sezen Aksu'nun dediği gibi.
Acının insana kattığı değeri bilirim.
Küsemem. Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir diyebilmek.
Bakın dördüncü ve beşinci aşama ne zaman oluyor biliyor musunuz?
Direnciniz azalınca oluyor arkadaşlar izin verme aşaması.
Şimdi bu zor duygularımızın kendiliğinden gelip geçmesine izin vermemiz tabii ki zor ama bunu başarmamız lazım.
Kederiniz ne kadar derinse çünkü kabul etmeye giden aşamalardan geçmeniz, bu dört aşamadan geçmeniz o kadar uzun sürecektir.
Bu da bir gerçek. Şimdi arkadaşlar kabul etmek demek şu değil.
Kötü davranışlara okeyim.
Bu değil. Bunu yanlış anlamayın.
Size acı veren bir ilişki içerisindeyseniz bu aileniz de olabilir bu arada.
Kabul etmek demek ve ilişkiye bütünüyle evet diyorum değil arkadaşlar.
Tam tersine şunu demiş oluyorsunuz.
Bu ilişki benim canımı yakıyor.
Tamam mı? Bir koşulun ya da size yapılan bir davranışın kötü hissettirdiğini fark etmeniz bile.
Bakın fark ediyorsunuz bunu.
Bu bile değişimin çok büyük bir adımı.
Buna inanın. Kabul etmeyi.
teslim olmak ya da hareketsiz kalmak olarak algılamayın.
Kabul etmek demek, değişim demek arkadaşlar.
Çok önemli bir şey. Ve bunu çok içeriden bir yerden söylüyorum.
Yaşandı. Yani daha önce size bahsetmişimdir.
Benim kabul etmekle ilgili bir problemim var demiştim.
Onu da terapiden sonra böyle yavaş yavaş arkadaşlar aşmaya başladım.
Çok debelendim, çok direndim.
Çok böyle akıntıya karşı kürekler çektim.
Çok boğuldum oralarda.
Hani böyle denizde boğulurken Ne kadar çok çırpınırsanız o kadar çok dibe batarsınız ya arkadaşlar.
Hani kendi kendinizi boğarsınız.
Aynen öyle bir şey yaşadım.
Ama ne zaman ki kendimi böyle bıraktım.
Tamam dedim ya boğuluyorum.
Bırakıyorum. Kabul ediyorum.
Direnci kesiyorum. İşte o zaman suyun üstüne çıkmayı başardım.
Şu anda da kırık salımla böyle karayı...
Arama aşamasındayım öyle söyleyeyim.
En azından boğulmaktan kurtuldum.
Bu da bir şey. Şimdi burada önemli bir detay var arkadaşlar.
Neyi kabullendiğinizin lütfen farkında olun.
Güneşi balçıkla sıvamayın.
Tekrar ediyorum. Neyi kabullendiğinizin farkında olun.
Kabul etmek duygularınızı, düşüncelerinizi bilinçli bir şekilde, bilinçli bir tercihle oldukları gibi An be an deneyimlemek demek
arkadaşlar. Tamam mı?
Bunu aklımızdan çıkarmıyoruz.
Mesela bir arkadaşım var. Bencil ama ben onu öyle kabul ettim.
Yani neyi kabul ettiğimin farkındayım.
Ve bunu ona da söyledim. Sen dedim bencilsin ama ben seni çok seviyorum.
Ve her zaman kendini önceliklendirmeni kabul ediyorum demiş oldum.
Neyi kabul ettiğimin farkındayım.
Senin gerçeğini gördüm ve buna rağmen seni sevmeyi seçtim dedim.
Ama bunu sınırlarımızı koruyarak yapıyoruz.
Yani size zarar vermeyecek bir şekilde bunu yapmanız gerekiyor.
Çünkü tek olumsuz özelliği bu.
Hani bardağımın %90'ı dolu ve ben dolu olan tarafa bakmayı seçiyorum.
Neyi kabul ettiğimi de farkındayım.
Hatta o arkadaşım bana bazen de böyle kendimi önceliklendirmemin kötü bir şey olmadığının dersini vermiş bile olabilir arkadaşlar.
Bir de şu var geçen gün bir tanıdığımla.
Yazın aldığımız kiloları konuşuyorduk.
Ve o böyle pişmanlık içerisinde kıvranıyordu.
İşte kendini suçluyor, eleştiriyor.
Hakaretler üst üste. Ben de dedim ki çok şaşırdım niyeyse.
Bu yaz dedim o kadar güzel geçti ki benim için.
Her gün dedim bir arkadaşımla buluştum.
Keyifle dedim o sohbetlerle yedik içtik çok mutluydum dedim.
Oh dedim canıma değsin.
Bütün kilolarımı mutlulukla aldım dedim.
Ne var dedim ya veririm dedim.
Oh canım sağ olsun. Eskiden olsa ben kendimi kahrederdim arkadaşlar.
Artık o kadar rahatım ki.
Bunları dedikten sonra çok rahatladım gerçekten.
Çünkü kendimi suçlamayı bıraktım.
Kendime şefkatle yaklaştım öyle söyleyeyim.
Hatta şimdi hep birlikte şekersiz 60 gün yapıyoruz.
Yazın mağdurlarıyla birlikte.
Hatta bugün. Şekersiz 28.
günümüz. Merve o da ne demek derseniz aramıza yeni katıldıysanız.
Şekersiz 21 gün nedir diye bir bölümüm var.
Onu dinleyebilirsiniz. Devam edelim.
Şimdi şefkat sözcüğü arkadaşlar.
Latince com yani ile sözcüğüyle pati yani acı çekmek sözcüklerinden oluşuyor.
Birlikte acı çekmek anlamına geliyor.
Yani birine şefkat göstermek şu demek arkadaşlar.
O kişinin acı çektiğini görüyoruz ve kabul ediyoruz demek.
Ve içimizden yükselen o sevgi ve iyilik duygusunu o acı çeken kişiye akıtmamız demek arkadaşlar.
Acı çeken kişiye o acısını ve o acıya karşı göstermiş olduğu tepkiyi kabul etmek demekten bahsediyorum.
Öz şefkat ise bütün bunları kendimize yapmamız demek.
Ve genellikle arkadaşlar başkalarıyla Onların ne hissettikleriyle, onların ne dedikleriyle, ne yaptıklarıyla meşgulseniz lütfen aynı ilgiyi, aynı ince düşünceyi kendinize gösterin.
Ya hani şu yapay zeka ile son dönem bir şey çıktı hani çocukluk fotoğraflarımıza sarılıyoruz böyle bir akım var ya.
Ben de yaptım arkadaşlar onu.
Sonra gözlerim doldu ya öyle o çocuk halimi görünce hani bana sarılışını görünce o kadar duygulandım ki niye bilmiyorum.
Çok böyle teröpatik bir yanı vardı.
Sonra ne düşündüm biliyor musunuz?
Gerçekten yani şunu dedim kurban olurum ben sana dedim ya o fotoğrafa bakıp yani minik kuşum benim dedim.
Kendi kendime diyorum bunları.
Sonra dedim ki Merve dedim ya kendine yaptığın o acımasız eleştirileri şu çocuğa yapabilir misin karşında olsa yapamazsın.
Aksine sarılırsın üzülürsün ne olacak bir tanem dersin hani değil mi?
Korursun onu kollarsın.
Yani güzel şeyler söylersin.
Neden yetişkin olduk diye kendimizi zorbalıyoruz arkadaşlar.
Kendimiz de niye cellat gibi davranıyoruz.
Bu arada ben kendime şefkatli olduğumu düşünüyorum ama bazen böyle zaman zaman acımasız bir hissesim var.
Dün bir arkadaşım yapmış olduğu bir hatadan dolayı böyle kahroluyordu.
İşte kendine hakaretler yağdırıyor.
Dedim ki bir dur bir sakin ol.
Şimdi dedim karşında ben varmışım gibi düşün ve aynı hatayı benim yaptığımı düşünmeni istiyorum dedim.
Bana aynen bunları söyler miydin dedim.
Yok dedim. Asla öyle bir şey söylemem sana.
E dedim ne derdin bana?
Hani beni telkin et. Ne söylerdin?
O kadar güzel şeyler söyledi ki.
Peki dedim niye kendine bunları söylemiyorsun?
Böyle bir kaldı. Şimdi niye kendiniz arkadaşlar herkese gösterdiğiniz o şefkati, o merhameti neden kendinizden esirgiyorsunuz?
Yani senin kendinden daha kıymetli bir şeyin var mı acaba?
Bir de o arkadaşıma şu an haberi yok ama bir sürpriz yapmayı düşünüyorum.
O kendine sarılan çocukluk fotoğrafını bastıracağım, çerçeveye dikeceğim, böyleyip başucuna koyacağım.
Siz de yapın arkadaşlar. Ne zaman kendinize kötü davranacak olursanız o fotoğrafınıza bakın ve ya ben bu çocuğa kıyabilir miydim?
Şu an karşımda olsa bunları söyleyebilir miydim ona diye bir sorun kendinize.
Bence bu çok güzel bir öz şefkat çalışması diye düşünüyorum.
Bu arada arkadaşlar geçen gün aklıma ne geldi?
Hani Instagram'da böyle bazı rıyaslarda şöyle bir cümle geçiyor.
Bir çayı hak ettim, bir kahveyi hak ettim diye.
Yani önce deliller gibi çalışıyorlar o videolarda sabahtan akşama kadar.
Temizlik bir köşe. Sonra da bunu diyorlar.
Bir kahveyi hak ettim.
Efendim? Yani bunu şaka olarak söyleyenlere demiyorum arkadaşlar.
Hayatını gerçekten böyle yaşayan insanlar var.
Yani aslında diyor ki hiçbir şey yapmazsam, kendimi paralamazsam, bir şeyleri başarmazsam keyif falan yok.
Hak etmiyorum ki ben o keyfi.
Sadece çalışırsam, bir performans sergilersem sonunda o kahveyi hak ederim.
Öz şefkat kahveyi sırf ben olduğum için içebilmem.
Anlatabildim mi? Kendime keyifli bir şeyler vermeyi hak görmem.
Kahve içiyorum çünkü sabahtan akşama kadar çılgınca aralıksız çalıştım.
Bakın bu koşullu değer arkadaşlar.
Kahve içiyorum abi çünkü şu an buna ihtiyacım var.
Benim bir ara verip soluklanmaya ihtiyacım var.
Yani bu... Öz şefkat bakın ve bir koşul yok burada.
Bunlar hep çocukluktan geliyor arkadaşlar.
İçimize yerleşen o iç sesler.
Mesela anneniz babanız sizi böyle koşullu sevdiyse sadece başarılarınızla sınav notlarınızla o evde var olduysanız değerli olduğunuzu böyle hissettiyseniz büyüdükçe o ses ne olacak?
Annenizin babanızın sesi olmaktan çıkacak.
Sizin iç sesinize dönüşecek ve hiç farkında olmayacaksınız bunu.
Bir kahveyi hak ettin öyle mi?
Yani başarısız olunca kendinize hakaret ediyorsanız sürekli böyle bir yeter.
Tersiz hissediyorsanız aslında o otoritenin zihninizdeki yankısı olabilir arkadaşlar.
Sevgi, kabul ve ait olma duygusu bir emek karşılığında size sunulduysa bir kahveyi hak ettim dersiniz.
Çok normal. Daha önce Instagram'da bir söz paylaşmıştım arkadaşlar.
Tekrar hatırlatmak istiyorum.
Kısa bir hatırlatma hepinize.
Sen bir makine değilsin.
Sen müziğe, bağlantıya, gün batımlarına.
Kahkahalara ve küçük mutluluk anlarına ihtiyaç duyan bir ruhsun.
Bunlara hayatın buna bağlıymış gibi öncelik ver.
Çünkü gerçekten öyle. Hayat stres ve hayatta kalma döngüsü olmak için tasarlanmadı.
Dur, başını kaldır, etrafına bak.
Gün batımı sana hatırlatsın.
Sen burada sadece koşturmak için değil, yaşamak için varsın.
Hayat bir yapılacaklar listesi değil.
Hayat bir armağandır.
Yavaş yürü, daha uzun sarıl.
Daha yüksek sesle gül, daha derinden sev.
Saatin tiktak edişi devam ediyor olabilir ama senin varlığın zamansız.
Bize sürekli üretken olmanın değerimizi belirlediğini öğrettiler.
Ama insanlar sonsuz üretim için yaratılmadı.
Hayranlık duyduğumuz anlara, bağlantılara ve dinlenmeye ihtiyacımız var.
Bunlar sadece sıkı çalışmanın ödülü değil, anlamlı bir hayatın temel bileşenleridir.
Böyle kısa bir hatırlatma yapmak istedim.
Devam edelim. Şimdi çocuklukta reddedilme, aşağılanma, başarısızlıkla damgalanma bunlar arkadaşlar özdeğer algımızı zedeliyor.
Ve biz ne yapıyoruz bunlar olduktan sonra?
Sürekli utanç duygusunu yeniden yaşamamak için önce kendimizi aşağılıyoruz.
Dur kardeşim sana gerek yok.
Ben zaten senin yapacağın eleştirinin on bin katını ben zaten kendime yapacağım diyoruz.
Başkası eleştirmeden kendimizi eleştiriyoruz.
Bir de arkadaşlar Instagram var.
Bence o da öz şefkatin düşmanı.
Habire milletle kendini kıyaslayanlar var.
Aman işte o çok mutlu.
Ben iyi değilim.
Bak bak nerelerde okumuş ben okuyamadım.
Aman onun ailesi onun.
güzelliği. O ne kadar iyi bir anne.
Değil mi? Ne kadar iyi bir sevgilisi var.
Hep bir kıyas. O içsel eleştirmen hep başrolde.
Ya arkadaşlar Instagram eşitli filtre demek.
Yani orada her şey filtreli.
O gördüğünüz hayatlar da filtreli.
Vitrin ya bunlar. Yıl olmuş 2025.
Hala buna inanan insanlar var mı?
Gerçekten. Scarlett Johansson'un bir konuşmasını paylaştım Instagram sayfamda.
Diyor ki bir ara diyor 3 günlüğüne Instagram hesabı açtım ve birinin sayfasında 20 dakika geçirdiğimi fark ettim.
Diyor ki bu kişinin iki kızı varmış böyle çok tatlı bir köpeği var.
Güzel bir yerde yaşıyor bakın.
Sonra kendi kendine diyor ki ya ben diyor şimdi Kaliforniya'ya taşınıp acaba bir köpek mi alsam?
Kendimi çok kötü hissettim diyor.
Bakın sıradan bir hayatı kaçırıyormuşum gibi hissettim diyor.
Ya var ya bunun üstüne tez yazılır arkadaşlar.
Olaya bakar mısınız? Scarlet dünyasından bahsediyorum.
Gelmiş geçmiş en iyi oyunculardan, en beğenilen, en güzel kadınlardan, dünyanın en çok kazanan aktrislerinden biri.
Ve söylediklerine bakın. Yani öz şefkat olmadan bence kim olursan o kıyas zehrinden kurtulamıyorsun.
Ama o üç günün sonunda zaten Instagram'ını kapatmış.
Ben bunları çok hassas bir insanım, kaldırabilecek bir insan değilim diyor.
Bence bunu yapması bile aslında öz şefkatini gösteriyor arkadaşlar.
Bir insanın hayır demesi, sınır çekmesi bunlar bile bir öz şefkat arkadaşlar.
Bu kıyaslamaları lütfen yapmayın.
Yani hepimizin kendi hayat yolculuğu var.
Hani bir söz var ya benim ayakkabılarımı giymeden, benim yolumda yürümeden beni yargılama diye.
Bunu aklınızdan çıkarmayın bence.
Ben öyle yapmaya çalışıyorum.
Kendi hayatımızı nasıl güzelleştirebiliriz?
Kendimizin nasıl en iyi versiyonuna ulaşabiliriz?
Var olan imkanlarımız dahilinde.
Buna odaklanalım. Bırakın milletin hayatını böyle anahtar deliğinden gözlemlemeye.
Kendi hayatınıza bakın. Ve emin olun insanlar sizin de belki böyle şikayet ettiğiniz bir şeyler vardır.
Onlara imreniyor olabilirler.
Sizin çöpünüz başkasının hazinesi olabilir.
Her zaman söylüyorum. Kendinizi insanlarla kıyasla mutsuz etmeyin.
Ve biz siz değilsiniz arkadaşlar.
Yani kendini milletle yarıştıran, üzen.
Şimdi arkadaşlar öz şefkatli olmak demek bencillik demek değil.
Bunun altını çizmek istiyorum.
Hatta tam tersi böyle algılayan insanlar var.
İşte öz şefkatli olmak bencil olmak mı?
Değil. Öz şefkati yüksek olan insanlar uzlaşma konusunda çok daha iyiler.
Hayatlarındaki insanları daha çok destekliyorlar.
Yani sırf kendini önceliklendirmek değil olay.
Ve bu asla bir zayıflık değil arkadaşlar.
Öz şefkat göstermek kendine.
Böyle düşünenler de var. Öz şefkati yüksek olan insanlar...
kronik acı ile, travmayla, depresyonla çok daha iyi mücadele edebiliyorlar.
Yani bu insanlar düştükleri zaman kendi elinden tutup kendi kendini ayağa kaldırabilen insanlar arkadaşlar.
Ve araştırmalara göre öz şefkati yüksek olan insanlar Daha az hastalanıyorlar.
Öz bakımlarına daha çok önem veriyorlar.
Sağlıklı besleniyorlar.
Spor yapıyorlar. Daha az alkol tüketiyorlar.
Bağımlılıkları daha az. Yani kendilerine iyi bakan insanlar bunlar.
Kendi değerlerinin, kıymetlerinin farkında olan insanlar.
Hata yaptıklarında özür dilemeyi bilen insanlar.
Bir de şöyle düşünenler olabilir.
Ben kendime bu kadar müsemma gösterirsem, bu kadar torpil yaparsam acaba gelişimimi engeller miyim?
Salar mıyım kendimi? Keyfime mi düşerim?
Azmimi kaybeder miyim?
Hayır arkadaşlar tam aksi kendinizi daha çok cesaretlendirirsiniz.
Bu gücü fark ettiğiniz zaman o öz şefkati kendinize verdiğiniz zaman göreceksiniz ki daha cesaretle dolacaksınız.
Yani o içinizde sizi kırbaçlayarak harekete geçiren ses var ya artık böyle daha yumuşak bir tonla sizi harekete geçiriyor olacak.
Ve kendinize nazik olmayı öğreneceksiniz.
Dr. Christopher Germer'ın YouTube'da konuşmaları var.
Onları da mutlaka izleyin arkadaşlar ve öz şefkatli farkındalık kitabını okuyun.
Öz şefkatli farkındalık meditasyonları ve çalışmalar var burada.
Bunları yapmaya çalışın.
Bu bölümün devamı gelecek arkadaşlar.
Bu bölümü Christopher'ın kitabında rastladığım ve işte 13.
yüzyıldan Rumi'nin şiiri diyerek bahsetmiş olduğu Mevlana'nın şiiriyle sonlandırmak istiyorum.
Diyor ki bu insan dediğin bir misafirhane.
Her sabah yeni biri gelir.
Sevinç, bunalım, tamahkarlık veya anlık bir farkındalık gelen, beklenmeyen misafirler gibi.
Karşıla, hepsini ağırla onların.
Evini alt üst etseler ve eşyalarını alıp giden bir kederler kalabalığı olsalar bile yine de her birine onurla davran.
Kim bilir belki de yeni bir haz getirmek için boşaltmışlardır evini.
Gelen bir karanlık düşünce, utanç ve haset de olsa karşıda onu kapıda gülerek ve buyur et içeri.
Kim gelirse gelsin minnettar ol ona.
Zira her biri öte taraftan gönderilmiştir bir rehber olarak.
Kendinize iyi davranın arkadaşlar.
İyi bakın. Kendi kendinizin en iyi dostu olun.
Sarın sarmalayın. Hepinize kocaman sarılıyorum buradan sesimle.
Hoşçakalın. Nibeya Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Türkiye'nin lider deodorant markası Nivea Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Nivea Derma Kontrol hakkında daha detaylı bilgi almak için sizleri açıklamalardaki linke davet ediyorum.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
