
Cambly yıllık paketlerde aylık aboneliklere göre %60 daha iyi fiyatlarla, 12 aylık aboneliklerde ayda 249 TL’den başlayan fiyatlar.
Kod: bilgibf24
19 Kasım’ın sonuna kadar 12 aylık bir paket satın alırsanız Black Friday teklifinin yanı sıra ekstra 60 dakikalık bonus ders hediye
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Farkındalık Defteri: https://www.podcastbpt.com/ortamlarda-satilacak-bilgi
Bu bölüm "Cambly" hakkında reklam içerir
Transkript
Cambly, Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Merve'niz. Bugün tarihseverlerin yakından tanıdığı bir yazar olan, hatta gelmiş geçmiş en önemli tarihçilerimizden biri olarak kabul edilen tarihçi yazar Reşat Ekrem Koçu'nun Vakan
Üvisliği eşliğinde Osmanlı dönemine şöyle kısa bir yolculuk yapacağız arkadaşlar.
Kendisi İlber Ortaylı'nın gençliğinde okumayı en sevdiği yazarlardan birisidir arkadaşlar.
Reşat Ekrem Koçu. Değeri bilinmemiş, anlaşılmamış bir dahidir der onun için.
İmza, kaşe, mühür diyorum.
Çünkü Osmanlı döneminde yaşanan belki de en enteresan olayları onun gibi fantastik bir kalemden okumak bence çok eğlenceli.
Yani tarihi böyle didaktiklikten çıkarıp daha böyle hikayeleştirerek anlatıyor.
Daha eğlenceli bir dille anlatıyor.
O benim hoşuma gidiyor. Yani tarihi anlatmıyor aslında yaşatıyor benim için öyle.
Reşat Ekrem Koçu'nun Osmanlı'ya olan bakış açısını İlber Hoca şöyle aktarıyor.
O eski cemiyet ne çok ahlaklı ne ahlaksız.
O ülke ne cehennem ne de cenneti ala idi.
Onlar bizim dedelerimiz ve özgün bir medeniyet ve yaşayışın bireyleriydi.
O ülke ise renkli bir imparatorluktu diyor.
Ben de bu bakış açısını seviyorum.
Bu bölümü de bu bakış açısıyla dinlemenizi öneririm arkadaşlar.
O zaman şimdi acısıyla tatlısıyla tarihimize şöyle bir ışınlanmaya hazırsak başlayalım.
Bakalım Osmanlı döneminde ne garip vakalar yaşanmış arkadaşlar.
Dalkavukların garip fiyat tarifelerinden.
Maymunların idam edilme gerekçelerinden, kaşıkça elmasından ve daha pek çok garip olaydan bahsedeceğim size.
Önce dal kabuklarla başlayalım.
Şimdi bugün dal kabuk dediğim zaman muhtemelen kafamızda başka başka şeyler canlanıyor ama bugünün dal kabuklarıyla Osmanlı'nın dal kabukları arasında epeyce bir fark var.
Bugün bu bir iş olarak görülmüyor ama Tanzimat'tan önce dal kabukluk bildiğimiz esnaf zümresinden arkadaşlar.
Yani bu bir iş kolu olarak görülüyor.
Hoş hala var dal kabuk.
Ama bedavaya çalışıyorlar.
Artık sırf menfaatleri uğruna çalışan dal kavuklar görüyoruz.
Bakın o döneme ait bir vesikada yani belgede şöyle denilmiş.
Dal kavuklar kibar ve rical huzuruna girdiklerinde etek öperler.
Oturacakları yer Trabzon'un yanındaki küçük minderdir.
Vazifeleri hane sahibi olan zatın.
mizac ve tabiatına uygun bir şekilde konuşmak, meclise neşe vermek, keder verici sözlerden, zikri müstekreh olan tabirlerden ve küfürlerden gayetle sakınmaktır.
Hane sahibi ne söylerse fevkalade yardakçılıkla tasdik edeceklerdir ve asla aykırısında bir söz söylemeyeceklerdir.
Verilen ihsanı gizlice alacaklardır.
Verilen paranın çokluğu ile meslektaşları arasında övünmeyeceklerdir.
Bakın dal kavukların görevi.
Bunlarla da bitmiyor arkadaşlar.
Hani sadece iyi güzel söz söyleyip böyle yalakalık yapmakla kalmıyorlar.
Vücutlarına da bir eğlence aleti yapıyorlar.
Ve bütün bunlar için bir fiyat tarifeleri var.
Mesela dal kavuğun burnuna bir fiske vurmak isterseniz fiske başına 20 para ödüyorsunuz.
Başına kabakla vurma var.
Bunu anlayamadım yani ne mana.
30 para. yüzünü tokatlamak istiyorsanız tokat başına 30 para istiyorlarmış oturduğu minderden aşağı yuvarlamak isterseniz 30 para merdivenden aşağı atıp yuvarlamak isterseniz 180 para bu biraz
yüksekmiş eğer bir yeri kırılırsa bu yuvarlama esnasında tedavi masraflarını atan kişi ödüyor Eğer isterseniz saçını sakalını yolabiliyorsunuz parasını ödedikten sonra.
Eline ayağına domuz topu bağlama var.
Ya da işte yüzüne mürekkep çalabiliyorsunuz.
Kömür çalabiliyorsunuz.
Ağzına sıçan tıkma var buna inanamadım.
İğrenç. Suyun içinde durdurma var arkadaşlar.
Hatta boğulursa cenaze masrafı yine şakayı yapan kişi yakalıyor.
Ya da bir salkım üzümü sapıyla beraber yedirme var.
Yani ne kadar küçük düşürücü şey varsa aklınıza gelen dal kavuklar.
Bunları bir para karşılığında yapan insanlar.
Dal kavuklu kısaca böyleydi arkadaşlar.
Bence şu an bildiğimiz anlamından çok çok uzak değil mi?
Sırada maymunların idamı var.
Buna çok gülmüştüm. Tam benim rüyalarımın saçmalık seviyesinde bir olay.
Maymunların idamı. Osmanlı dönemi.
Eski yelken ve kürek devri gemiciliğinde her gemide birkaç tane eğitimli maymun bulunuyormuş arkadaşlar ve bunların görevi açık denizde gemilerin direklerinin tepesine tırmanarak korsan gözcülüğü yapmakmış.
Ve bu maymunlar keskin gözleriyle ufukta bir gemi gördükleri zaman hemen böyle sahiplerine bağırarak haber veriyorlar gemicilere.
Gemiciler de hemen bir korsan savaşına hazırlanmaya başlıyorlar.
Neyse işte Galata'da o zamanlar gemicilik malzemeleri satan yerler var.
Hatta Sokulu Mehmet Paşa Camii ile Azapkapı Camii civarında böyle bir sürü maymuncu dükkanı varmış.
Bu dükkanlarda işte bu gemiciler için eğitimli maymunlar satılıyor.
O sıralar 3. Murad'ın hocası olarak bilinen Abdülkerim Efendi diye biri var.
Gayet mutasip bir adam ama biraz asabice bir adam.
Çünkü aklına her eseni yapıyor.
Bunu da tabii padişahtan almış olduğu güce dayanarak yapıyor.
Neyse hoca Abdülkerim Efendi çok da güzel konuşan bir adam.
İyi bir hatip ve camilerde vaaz verdiği zaman onu dinleyenler böyle kendilerinden geçiyorlar.
Hayran oluyorlar onun konuşmalarına.
Bir gün bu Abdülkerim Efendi bir kitapta maymunların...
fuhuşa alet olduğuna dair bir şeyler okuyor arkadaşlar.
Maymun ve fuhuş çok komiğime gitti.
Sinirinden bir anda ateş kesiliyor ve hemen oracıkta arkasına binlerce insanı toplayarak azap kapı çarşısına gidiyor.
Maymuncu dükkanlarını basıyorlar ve ne kadar maymun varsa hepsini yakalıyorlar.
Oradaki ağaçları astırarak Bu maymun cihizleri idam ettiriyorlar ve o saatten sonra 3.
Murad'ın hocası olarak bilinen Abdülkerim Efendi'ye halk maymun keş diye bir lakap takmıştır.
Bu da böyle garip bir olay işte arkadaşlar.
Osmanlı'da maymun idamı gerçekten kulağa çok saçma geliyor ama yaşanmış.
Ya bu arada bir şey soracağım size.
Yıllar yıllar sonra Türkiye'de 2000'li yıllar için sizce en saçma, en garip hangi vakaları konuşur gelecekteki insanlar?
Yorumlarınızı Instagram'daki bu bölümün gönderi postunun altına paylaşabilirsiniz.
Türkiye'de yaşanan garip olayları bekliyorum sizden.
2000 ile 2024 arası diyelim.
İlk aklınızda gelenleri yazın arkadaşlar.
Mesela benim unutamayacağınız süper bir haberim var şu an size.
12 aylık bir paket satın alırsanız Black Friday teklifinin yanı sıra ekstra 60 dakikalık bonus hediye arkadaşlar.
Yılın en düşük fiyatları var şu an Cambly'de kaçırmayın derim Black Friday kampanyası var.
Kendinize yatırım yapmak için yılın en iyi zamanı şu anda.
Yıllık paketlerde ayda sadece 249 TL'den başlayan fiyatlar var.
1 aylık plan fiyatına göre 12 aylık planlarda %60 daha iyi bir fiyat sizi şu an Cambly'de bekliyor.
Merve bize özel kodumuz var mı?
Elbette var. Bilgi BF24.
Bilgi BF24.
Açıklamalara bir link bırakacağım.
Bu kodla beraber Cambly'nin Black Friday fırsatından hemen faydalanabilirsiniz.
Bu fırsatı kaçırmayın derim.
Dönelim Osmanlı döneminin garip vakalarına.
Sıradaki vakamız cadılık üzerine arkadaşlar.
Tırnava cadıları.
Daha önce duydunuz mu bilmiyorum.
Belki ben bir bölümde bahsetmiş olabilirim.
Hiç hatırlamıyorum. Bu kaçıncı bölüm onu da hatırlamıyorum.
300 mi olduk 250 mi hiç bakmadım.
Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın katkılarıyla bu mevzu mizah edebiyatımıza giriyor arkadaşlar.
Gur Yabani diye bir romanı vardır okuyanlar bilir.
Ben seviyorum Hüseyin Rahmi'nin kitaplarını.
Bence çok eğlenceli. Bu Tırnava cadıları muhabbeti şöyle oluyor arkadaşlar.
Karistan'ın Türk idaresinde bulunduğu zamanlarda Tırnava Kadısı olan Ahmet Şükrü Efendi diye biri var.
Hükümet merkezine göndermiş olduğu resmi bir evrakta cadılıkla ilgili bayağı bir şey anlatmış ve bu evrak devletin resmi gazetesinde de yayımlanmış.
Yani gazetede yazıyor şu an söyleyeceklerim.
Deniliyor ki yani Ahmet Şükrü Efendi diyor ki Tırnava'da cadı türedi diyor.
Gün battıktan sonra evlere musallat olmaya başladı bu cadılar.
Zahireye dair un, yağ, bal gibi şeyleri birbirine katıyor.
İçlerine toprak karıştırıyor bazen ve yüklüklerde bulmuş olduğu yastık, yorgan, şilte ve bohçaları didikliyor, açıyor, dağıtıyor.
İnsanların üzerine taş atıyor, toprak atıyor, çanak, çömlek atıyor ve hiç kimseler bir şey görmüyor.
Birkaç erkek ve kadının üzerine saldırmış ve bunlar çağıralım soruldu.
Üstümüze sanki bir manda çökmüş gibi zannettik dediler.
Bu yüzden iki mahalle halkı Evlerini bırakıp başka tarafa kaçtılar.
Kasaba halkı bunların cadı denilen habis ruhların eseri olduğuna ittifak etti.
İslimiye kasabasında cadıcılık ile tanınmış olan Nikola ismindeki bir adam tırnavaya getirildi ve 800 kuruşa pazarlık edildi.
Bu adamın elinde resimli bir tahta vardı.
Mezarlığa gider tahtayı parmağının üzerinde çevirir.
Resmi hangi mezara bakarsa cadı o mezarda ruhu habis imiş.
Büyük bir kalabalık ile mezarlığa gidildi.
Resimli tahtayı parmağında çevirmeye başlayınca resim bir anda sağlıklarında Yeniçeri Ocağı'nın kanlı zorbalarından olan Tetikoğlu Ali Alemdar ile Abdi Alemdar
denilen iki şakinin mezarlarına karşı durdu ve mezarlar açıldı.
Gözlerini kan bürümüş gayet korkunçtu.
Mezarlıktaki bütün kalabalık bunu gördü.
Bu adamlar sağlıklarında her türlü fesadı irtikap etmiş, ırza, namusa, mala tecavüz etmiş, adam öldürmüş ve ocakları davet edildiği zaman her nasılsa yaşlarına
riayet olunarak cellada verilmemiş ecelleriyle ölmüşler.
Sağlıklarında yaptıkları yetişmemiş gibi şimdi de halka ruhu habis olarak musallat olmuşlardı.
Cadıcı Nikola'nın tarifine göre bu gibi habis ruhları def etmek için cesetlerinin göbeğine birer ağaç kazık çakılır ve yürekleri kaynar suyla haşlanırmış.
Ali Alemdar ile Abdi Alemdar'ın cesetleri mezarlarından çıkarıldı.
Göbeklerine birer ağaç kazık çakıldı ve yürekleri bir kazan kaynar su ile haşlandı.
Ama hiçbir tesir etmedi.
Bunun üzerine cadıcı bu cesetleri yakmak lazım dedi.
Ve bu iki yeniçerinin mezarlarından çıkarılan cesetleri mezarlıkta yakıldı.
Ve çok şükür kasabamızda cadı şerrinden kurtuldu denilmiş arkadaşlar.
Mektup da böyle yazıyor.
Gazetede yayınlanan bir mektup bu.
Tarihimizde cadı vakası yok demeyiz bu saatten sonra gördüğünüz gibi o da var.
Ve sırada kaşıkçı elması var arkadaşlar.
Dünyanın en tanınmış elmaslarının genelde bir macerası vardır biliyorsunuz.
Bazıları kanlı ve uğursuz olarak meşhur olmuşlardır.
Mesela Kohinoor elması Hindistan kökenli bir elmastır.
Ve pek çok farklı hükümdarın eline geçmiştir.
Ve her birinin sonu çok acı verici çok trajik olmuştur bu hükümdarların.
Yine Hindistan'da The Star of India elması.
Bu da uğursuz sayılan elmaslardan.
Hope elması var arkadaşlar.
O da Hint kökenli bir elmas.
Ve önceki sahipleri hep böyle ölümcül hastalıklar geçiriyor.
Şiddetli felaketlerle karşılaşıyorlar.
Bu da o kadar güzel bir elmas ki arkadaşlar göz kamaştırıyor ama...
Bakarken bile korkuyorum başıma bir şey gelir mi acaba diye.
Bu elmasın sahiplerinden biri Marie Antoinette arkadaşlar akıbetini biliyorsunuz idam edildi.
Ondan sonraki sahibi intihar etmiştir.
Şu anda bu elmas bir müzede sergileniyor.
Aklıma Burhan Altıntop'un Chico resmi geldi hatırladınız mı?
Ağlayan bir çocuk var diye lanetli tablo.
Bir de Siyah Orlov diye bir elmas var.
Buna sahip olan iki kişi de arkadaşlar iki sahibi de elması aldıktan kısa bir süre sonra gökdelenden atlayarak intihar etmişlerdir.
Bir de genelde Hint kökenli bu elmaslar lanet dolanlar anlamadım niye.
Neyse arkadaşlar biz altınımızda kalalım.
Boşuna demiyoruz güvenli liman altın diye.
Şimdi dönelim bizim meşhur elmasımıza.
Kaşıkçı elması. Ben seneler önce gördüm bu elması.
Gözlerimi alamadım o kadar güzeldi ki.
Dünyanın en tanınmış elmaslarından biri kaşıkçı elması.
Şimdi bu değerli taşın hikayesini 18.
yüzyılın tarihçilerinden biri olan Raşit Bey şöyle aktarıyor arkadaşlar.
1669 yılında İstanbul'da eğri kapı çöplüğünde dolaşan baldırı çıplak takımından bir adam yuvarlak bir taş bulur.
Bir kaşıkçıya giderek bu taşı 3 tahta kaşığa değişir.
Kaşıkçı bu taşı götürür bir kuyumcuya 10 akçeye satar.
Kuyumcu taşı arkadaşlarından birine gösterir ve kıymetli bir elmas olduğu anlaşılınca öteki hemen sus payı ister ve aralarında bir kavga çıkar.
Mesele kuyumcu başına akseder.
Kuyumcu başı kavgacıların eline birer akçe vererek hemen taşı alır.
Fakat bu sefer de olayı Sadrazam Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa duyar ve taşı kendisi için satın almaya hazırlanırken mesele bir anda padişaha akseder.
4. Mehmet elması saraya getirttirip elması saray elmasçısına verir ve eğri kapı çöplüğünde bulunan taş işlendiği zaman ortaya 48 karatlık oldukça nadide bir elmas
çıkar. Kaşıkçı elmasının nasıl olduğunu o çöplüğe düştüğü hala tarihi bir sır olarak kalır arkadaşlar.
Gelelim bir başka garipliğe.
İmparatorluğun son devirlerine gidiyoruz arkadaşlar.
Özellikle de 2. Abdülhamit zamanında memur olanların maaşları Öyle her ay düzenli bir şekilde verilmiyormuş.
Hatta maaş verilmesi adeta artık bir mucize haline gelmiş.
Maaş çıkınca memurlar bayram ediyorlarmış.
Ama ay sonunu çok zor geçiriyor memurlar.
Hep böyle borç harç sıkıntı içerisindeler.
Ve çoğu maaşlarını sarraflara faizle kırdırıyorlar.
Ve düşünün en küçük katipten vezirine kadar sarrafa borcu olmayan memur neredeyse yok arkadaşlar.
Ve bu sarrafların hepsi neredeyse istisnasız gayrimüslim.
İşte Rum, Ermeni, Yahudi ve muazzam bir servetleri var bu sarrafları, malikaneleri falan var.
Bu arada maaşların muntazam bir şekilde verilmesi ne zaman olmuştur biliyor musunuz?
Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetiyle başlıyor ve Cumhuriyet devrinde Atatürk'ün bir direktifiyle bir adım daha ileri gidilerek peşin maaş usulüne geçiliyor.
Dönelim memurların maaş alamamasına arkadaşlar.
İki büyük eski harp gemisi, bunlardan biri 3 ambarlı Mahmudiye gemisi, bir de askeri nakliye gemisi Tayyip Vapuru.
Bunlar kadro dışı ediliyor ve tersanede buzularak Ahşap ve demir enkazı ayrılıyor.
O dönem maliyede para olmadığı için memur maaşlarını bu iki geminin enkazıyla ödemişler arkadaşlar.
Ve memurların maaş kağıtlarının altında şöyle yazıyor.
Maaşına karşılık Tayyip vapurundan 800 okka enkaz verile.
Böyle yazıyor. Tabi memurlar hemen enkazcılara koşarak maaş kağıtlarını bu şekilde paraya çevirtiyorlarmış.
Bir de o zamanlar çok garip bir uygulama var.
tersane mandaları diye bir uygulama buna çok şaşırdım.
Gemiler tersane havuzlarına alındıktan sonra havuzların suyu makineler vasıtasıyla değil büyük bostan dolapları ile boşaltılıyor.
Havuzların yanı başında bulunan bu dolaplara da havuz dolabı deniliyor.
İşin enteresan kısmı şu ki bu dolapların başına mandalar konuyor.
Mandalar yardım ediyor suyu boşaltmaya ve yine bu dolapların başında hep bir Kürt asker beklermiş.
Bu askerlere de mandacı ağası deniliyormuş.
Ve Türkiye'de Askerlik mükellefiyeti kanunu çıktıktan çok sonra bile tersanelerde bu dolaplar ve mandalar kullanılmaya devam etmiş ve bedel ödeyecek olanlar para bedeli
yerine mandalı bir şekilde bedel vermişler.
Yani askerliğini Bahriye'de yapacak olan bedelliler.
kendileri yerine havuz dolaplarına bir manda gönderiyorlarmış.
Sahibinin yerine çalışan bu mandaların görev süresi yani askerlik süresi dolunca boynuzlarını yaldızlayıp terhis kağıdını verip sahibine merasimle teslim edilirmiş.
O mandalara da daha sonra davulu zurnalı bir karşılama yaparmış sahipleri köy yerinde.
Gerçekten ilginç bence.
Sırada yalıya çıkma nizamı var arkadaşlar.
Tanzimat devrine kadar devlet erkanı ve İstanbul'un böyle görece daha elit insanları kendi mülkleri olan yalılarına öyle canları ne zaman isterse kafalarına göre gidemiyorlarmış.
Hatta yalıdan sonra şehirdeki konaklarına yine canları istediği zaman dönemiyorlarmış.
Neden? Çünkü hükümet herkesin o yazı Boğaziçi'nin hangi köyünde ya da Haliç'in hangi tarafında oturacağını önceden öğreniyor.
Buna göre yıllara göç müsaadesi çıkarıyor ve şehre dönmek için de yine hükümetin iznini bekliyorsunuz arkadaşlar.
Bu izinler çıkmadan hiç kimsecikler yerinden kımıldayamıyor.
Bu şekilde görevinden azledilenler var okuduğuma göre hani sırf izin çıkmadan yerinden ayrıldı diye.
Bu izinlerin tutulduğu deftere Bostancıbaşı defteri deniliyor.
Gelelim veba salgınına.
Tarih kayıtlarımızda devir devir büyük veba salgınları kayıtlı arkadaşlar.
Ama bunların en fenası 1812 yılına dair.
Veba o kadar korkunç bir boyuta ulaşıyor ki İstanbul'da.
Padişahın emriyle sur kapıları da konan gizli memurlar var.
Ve bunlar diyorlar ki bir günde her kapıdan neredeyse 50 ile 300 arası cenaze çıkıyor.
Bunu tespit etmişler. Bir der hariç bakın kapıdan çıkanları söylüyorum.
Ve bir buçuk ay içerisinde İstanbul'da her gün 850-900 kişi hayatını kaybediyor.
Ve vebanın en çok kol gezdiği yerler genelde böyle ayak takımının ve bekarların çok olmuş olduğu işte Tahtakale, Galata, Üsküdar civarıymış.
Buralardaki bekar odaları adeta veba yuvası haline gelmiş.
O yüzden hükümet bu bekar odalarını yıktırıyor arkadaşlar.
Hatta İstanbul Bahçe Kapı'da bir sokak varmış.
İstanbul'un batakhanesi deniliyor orası için ve bu sokağa...
Melek Girmez Sokağı deniliyormuş o zamanlar.
Bilmiyorum hala var mı? Ve bu vebadan sonra 2.
Mahmut bu sokağa bir cami yaptırıyor.
Caminin adını da Hidayet Cami koyuyor.
Ramazan bayramında herkes birbirine bayramlaşmaya gidince hastalık tabii daha korkunç bir boyuta ulaşıyor.
Tıpkı koronada olduğu gibi.
Bayram sonrası ölüm sayısı 3000'lere kadar çıkmış.
İstanbul'da veba bu şekilde arkadaşlar.
Ve sırada Yeniçeriler var.
Yeniçeriler aslında şehrin asayişinden mesul kişiler.
Ama buna rağmen ocakları dağıtılıp kapatılana kadar her türlü rezaleti, ırz ve namus düşmanlığını yapmışlar.
adeta altını üstüne getirmişler.
Bildiğiniz zamane mafyası diyebiliriz Yeniçeriler için.
Başlarda böyle değiller biliyorsun.
Sonradan bir kuduruyorlar. Mesela eskiden önlerinden böyle bir devlet erkanı geçtiği zaman hemen ayağa kalkarlarmış, hürmet ederlermiş, selam verirlermiş ama sonradan yere hasırlarını serip labali bir şekilde uzanıyorlar.
Sabahtan akşama kadar mani ve destan okuyorlar.
Tambura çalıyorlar. Ve önlerinden geçen önemli bir şahısa bırakın selam vermeyi alay ediyorlarmış.
Hatta ola ki akşam saatlerinde bir yeniçerinin önünden geçtiniz diyelim.
Diyorlar ki işte senden şüphelendik üstünü başını arayacağız.
Bu bahaneyle sizi soyup soğana çeviriyorlar.
Milleti haraca bağlıyorlar.
Paralarını gasp ediyorlar.
Şikayet etmeye gidiyorlar insanlar kolluk kuvvetlerine yani o zamanın polisleri gibi.
Diyorlar ki kolluk kuvvetlere bu delikanlı bizim yoldaşımızdır.
Bir anda sizi davanızdan zorla vazgeçiriyorlar.
Paskalya ve yoğurtu günlerinde zengin Hristiyanların Yolunu çeviriyorlar.
Onları güzelce yedirip içirip hemen arkasından böyle önlerine bir bahşiş tabağı koyuyorlarmış.
Zorla para istiyorlar.
Bir de balta asmak diye bir şey var arkadaşlar.
Daha önce duydunuz mu bilmiyorum.
Yeniçeri zorbaları İstanbul limanına gelen bütün mal ve erzak gemilerinin komisyonculuğunu yapıyorlar.
Ve bunu bıçak zoruyla yapıyorlar.
Hani ya paran ya malın hesabı.
Haraç kesiyorlar ve buna engel olmak isteyenleri de ölümle tehdit ediyorlar.
Hatta arkadaşlar bir nişanları var.
Yani bir sembolleri var. Bunu levha şeklinde resmettirmişler.
Bu nişanı haraç alacakları yerlere götürüp asıyorlar.
Ve o kadar da korkusuzlar.
Neden? Çünkü adalet diye bir şey yok.
Korkacakları bir şey yok. 17.
yüzyılın ortalarında devş...
Şirme kanunu kalkınca ocak kapısı Yeniçeri olmak isteyen herkese açılıyor.
Ondan sonra nüfus ve güç sahibi olmak isteyen kim varsa işte kayıkçısı, hammalı, tellak ne ararsanız herkesi Yeniçeri yapıyorlar.
Ondan sonra Yeniçerilerin esnaflığı eşkıyalığa dönüyor, mafyalığa dönüyor.
Zaten 17. yüzyılda da Nirvana'ya ulaşıyor bunların rezillikleri.
İşte bu Yeniçeri kabadayılarının en meşhur göz korkutma adetlerinden biri de İstanbul Limanı'na mal ver...
Terzak taşıyan büyük tüccar gemilerine balta asmak olmuştur arkadaşlar.
Adeta çete gibiler.
Yani düşünsenize 100 tane bıçaklı adam bir anda gemiyi basıyor.
Ya da işte bir konak yaptıracaksınız, ev yaptıracaksınız.
Geliyorlar bu ev için ne gerekiyorsa benden alacaksın diyorlar.
Çivisine kadar düşünün.
Fiyatı da 1 ise 5 diyorlar.
Hani sıkıysa vermeyin bir itiraz edin.
Yani bugün balta olmak diye kullanılan tabir bu zamanlardan kalma hani musallat olma anlamına geliyor.
Bir de o devirlerde çok sık çıkan yangınlar var.
Bunların bir çoğunun da yine yeniçerilerden dolayı olduğu düşünülüyor.
Çünkü kundakçılık da yapıyorlarmış.
Yağma edecekleri yerleri kundaklıyorlar.
Bu tarz yangınlara kızıl bayram adı veriliyormuş.
Ve yangını söndürecek olan yeniçeri tulumbacıları bile Kim daha çok para verirse onun evini koruyorlar.
Fakirin çatısına bir hortum bile tutmuyorlarmış.
Merve biz bu hikayeyi zaten çok iyi biliyoruz.
Sadece isimler ve tarihler değişti diyenler haklısınız.
Bize başka garip vaka anlat diyenler.
İşkence yöntemleri var elimizde onu anlatayım.
Kan donduran cinsten mesela genç bir yeniçeri bir imamın karısını kandırıp kaçırıyor.
Yakalanıyorlar ondan sonra işte adamı alıyorlar çırılçıplak soyuyorlar.
Demir çekiçlerle önce bütün vücudundaki kemik...
Sonra yağlı paçavralara sarıyorlar ve bir havan topunun namlusuna bir gülle gibi adamı koyup patlatmışlar arkadaşlar.
Topu ateşlemişler gerisi malum.
Ve mahkumları konuşturmak için cellatların uyguladığı işkence yöntemleri var.
Mesela ustura ile diri diri deri yüzmek aman tanrım.
Saçlarını kazıyıp kafasına kızgın demirden bir tas geçirmek, bir uzvunun içine sonda gibi bir burgu sokmak, kaynar suya atıp ondan sonra çıkarıp soğuk suya atmak, sonra tekrar kaynar
suya atmak işkence konusunda bayağı yaratıcılarmış.
Aklıma şu an Dirina Köprüsü kitabı geldi.
Okuyanlar hatırlayacaktır.
Hani köprünün üstünde kazığa oturtulan bir adam vardı.
Hiç aklımdan çıkmıyor ya o sahne.
Yani seneler oldu o kitabı okuyalı.
Ivo Andreć miydi yazar? Hala unutamıyorum o sahneyi.
Yani Osmanlı'da işkence deyince direkt aklıma Dirina Köprüsü geliyor.
Bu arada arkadaşlar cellatlar da karşısındakinin statüsüne göre muamele ediyorlar.
Eğer mesela bir devlet adamı idam edilecekse bu ferman kendisine Bostancıbaşı tarafından böyle eteği öpülerek hürmet gösteriyor.
teselliler verilerek yapılıyor.
Ve son kez namaz kılmasına da müsaade ediliyor.
Eğer karşıdaki rütbeli biri ise o şekilde idam ediliyor.
Ve cellatların bıçakları çok keskin oluyor.
Böyle insanlara özel bıçakları var.
Ve işinde en iyi olanlara yaptırıyorlar.
İşte devlet erkanının idamını.
Burada bile adaletsizlik var gördüğünüz gibi.
Fakirsen kör bıçakla, zenginsen böyle.
Bir de sanırım daha önce size cellat mezatından bahsetmiştim.
Dinlemeyenler için tekrar söyleyeyim.
Cellatın elinde can verenlerin değerli...
Eşyalarının çok ucuza satıldığı mezatlar var.
Buraya cellat mezatları deniliyor.
Tabi uğursuzluk getirir diye çoğu kişi buradan bir şey almaya korkuyor.
O yüzden ucuz. Peki tarihimizdeki içki yasaklarını biliyor musunuz arkadaşlar?
Mesela Cumhuriyet devrinde seçim zamanlarında 24 saat süre ile 1946-1950'de konulmuş içki yasakları var.
Kanuni zamanında da içki yasağı geliyor.
Hatta devrin en büyük şairlerinden Baki ve Nefi bu konu hakkında şiir yazıyorlar.
Nefi diyor ki Kalbi aşık gibi viran ettiler meyhaneyi diyor.
Meyhaneler kapatılınca tabi gizli gizli böyle yeraltı meyhaneleri falan açılmaya başlanıyor evlerin alt katlarında.
1746 yılına ait bir vesika var.
Burada İstanbul ve civarına bir katre şarap ve rakının sokulmaması emredilmiş arkadaşlar.
Bu tarihte içki yasağı yine şiddetleniyor.
Hatta yine bu fermanda İstanbul'da bulunan Hristiyan devletlerin elçilerinin sadece kendileri için, kendi nefisleri için bir miktar şarap getiriyor.
Yani ne kadar yasak konulursa konulsun tabii ki millet bir yolunu buluyor.
Mesela Sultan Selim'in zamanında ne kadar meyhane varsa kapanıyor, bütün içkiler yasaklanıyor ve kullananlardan idam cezasına çarptırılanlar bile oluyor.
Ona rağmen halk korkusuzca içmeye devam ediyor.
Rumlara, Ermenilere, Yahudilere...
Müslümanlara asla içki satmamaları söyleniyor.
Satanların da idam cezasına çarptırılacağı söyleniyor.
Ama ona rağmen dediğim gibi her türlü yasağa delmeyi başarıyorlar.
Mesela bir gün bir adam elinde bir bülbül kafesiyle sokağa çıkıyor ve soranlara da bülbülümü gezdirmeye gidiyorum diyor.
Ama kafesin içinde aslında ne var?
Rakı ile doldurulmuş bağırsak var.
Zabıtalar tabii adamı yakalıyorlar.
Akıbeti belli. Teneke boru satan Yahudiler varmış arkadaşlar o dönemlerde.
İçine işte şarap ve rakı koyuyorlarmış.
Birçok müptela evinde tesisat kurmuş.
Kendi içkisini kendi yapmaya başlamış ve piyasada resmen imbik kalmamış düşünün.
Bakırcılar bayram etmişler.
Normalde imbik o kadar satmayan bir şey ama o dönemde işte içki yasağı olduğu dönemde evinde yaptığı için insanlar piyasada imbik kalmamış.
Ve meyhanelerin açık olduğu dönemde işte yasakların olmadığı dönemde yılda bir ay Ramazanlarda Müslümanlar tabii gitmedikleri için meyhanelere müşterilerinden mahrum kalıyorlar meyhaneciler.
ve sofra başı olan böyle hatırı sayılır müşterilerinin evlerine Ramazan bayramının ilk günü meyhaneciler birer tabak midye yollarlarmış ya da uskumru dolması gönderirlermiş.
Bunun da anlamı şu demekmiş bizi unutmayın.
Siz de yepyeni bir bölümde görüşene dek beni unutmayın arkadaşlar.
Konudun devamı gelecek.
Beni hangi platform üzerinden dinliyorsanız takip etmeyi ve bildirimlerinizi açmayı unutmayın.
Cambly Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Cambly'nin Black Friday indirimi için bize özel kodumuz bilgi.bf24 arkadaşlar.
Açıklamalardaki linkten detaylara ulaşabilirsiniz.
Hoşçakalın. Kendinize iyi bakın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
