
Evital, online sağlık hizmetlerini erişilebilir hale getiren bir dijital sağlık platformdur.
Kullanıcılar; psikolojik danışmanlık ve beslenme danışmanlığı hizmetlerini online olarak alabilir, ücretsiz ön görüşmeyle ihtiyaçlarına en uygun uzmanı seçebilirler.
Daha fazlası için: https://s.evital.app/osb25
OSB25 koduyla tüm psikolojik danışmanlık veya beslenme danışmanlığı seansınız %20 indirimli.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Yeni çıkan kitabım “Kendimi Nasıl İyileştiririm?”i almak için: https://amzn.eu/d/0wFlqHl
Bu bölüm "Evital" hakkında reklam içerir
Transkript
Evital, ortamlarda ısıtılacak bilgiyi sunar.
Herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün size önyargıdan bahsedeceğim arkadaşlar.
Hani Albert Einstein'a atfedilen bir söz var ya, önyargıları parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur diye.
Peki neden böyle?
Gelin bunu bir konuşalım. Şimdi önyargı nedir?
Neden bu kadar önyargılıyız?
Bunun psikolojisi ne? Ve bunları konuşacağız bu bölümde.
Hayatım boyunca en çok mağdur olduğum şeylerden biri arkadaşlar.
Biliyorsunuz Instagram'da hiç kendimi paylaşmıyorum.
Sadece böyle bazen saçımı görüyorsunuz işte kitapla ilgili bir şey paylaşırken falan tırnağımı görüyorsunuz.
Tırnağım ojeli ve uzun diye hani bakımlı diye neler söylüyorlar biliyorsunuz oldular.
Ben seni hiç böyle hayal etmemiştim.
İşte böyle süsü püfüsü olan biri nasıl olur da kitap okur.
falan diyen çıktı. Düşünün.
Efendim daha saçma bir şey duymadım.
Ne alaka? Tırnaklarımız kitap okumamıza engel mi oluyor?
Yani o kadar uzun bir tırnağım da yok.
Ya da saçlarımın sarı olması arkadaşlar.
Bunun kitap okumamla ne alakası var?
Hani şey diye düşünüyor olabilirler.
Hani bunlara çok mesai harcayan bir kız nasıl kitap okuyor falan.
Belki öyle düşünüyor olabilirler ama zaten ayda 2-3 saat harcadığım bir mesai bu.
Orada da zaten belgesel izliyorum.
Merak etmeyin. Zamanı efektif kullanıyorum.
Ayrıca arkadaşlar kitap okumak zaten herkesin yapması gereken bir şey değil mi?
Ne alaka yani? Bir de şöyle bir şey var.
Ben hep söylüyorum size küçüklüğümden beri ben süslenmeyi çok seviyorum.
Giyinmeyi işte kendime bakayım takayım takıştırayım.
Makyaj falan bayılıyorum böyle şeylere, cilt bakımları.
Dediğim gibi küçüklüğümden yetiştirilme tarzım herhalde, anlatmışımdır.
Yani demem o ki arkadaşlar, önyargı zaten benim hayatımın bir parçası olmuş artık ve gerçekten artık hiç etkilenmiyorum.
Eminim çoğunuzun da böyledir arkadaşlar ki o yüzden belki de şu an bu bölümü dinliyorsunuz.
Ve biz de zaman zaman insanlara karşı önyargılı olabiliyoruz.
Buna ben de dahilim ama...
O önyargımın böyle yıkılıp yerle bir olduğu anlar var.
Ve o anları çok seviyorum.
Böyle kendimle yüzleştiğim anlar.
Hani böyle tanıdığımı sandığım kişilerin o zanlarımla hiç alakası olmayan insanlar çıkması iyi anlamda.
O şok hali benim çok hoşuma gidiyor.
Yani o gözümüze inen o gerçeğin önüne takılmış perdenin kalkması.
Bilmiyorum sevindiğim bir şey bu benim.
Şimdi arkadaşlar öncelikle önyargı nedir?
Buradan başlayalım. En kısa anlamıyla.
Birey, grup ya da toplumun yeteri kadar, altını çizerim, bilgi sahibi olmadığı ya da yanlış bilgi edinerek karşı tarafa karşı takındığı olumsuz
tutumlar.
Genelde de olumsuz arkadaşlar. Yani arkadaşlar dolayısıyla önyargı eşittir, bir tutumdur.
Tamam mı? Peki tutum nedir arkadaşlar?
Tutum kelimesi latince'de harekete hazır anlamına geliyor.
Yani davranış öncesi zihinsel bir hazırlık gibi düşünün bunu.
Hatta bu kavram ilk kez 1918 yılında yayınlanan Polonya Köylüsü kitabında karşımıza çıkıyor.
Ne anlatıyor Merve bu kitap derseniz Amerika'ya göç eden Polonya köylülerinin bir incelemesi.
Burada karşımıza çıkıyor. İşte onların tutumlarına, olaylara, değerlere, insanlara karşı geliştirdikleri zihinsel ve duygusal yönelimler üzerinde duruluyor.
Ve o dönemlerde sosyal psikoloji tutum bilimi olarak tanımlanıyor arkadaşlar.
Bakın sosyal psikoloji bir zamanlar tutum bilimi olarak tanımlanıyordu.
Neden? Çünkü varsayıma göre insan davranışlarının temel belirleyicisi tutumlar olarak görülüyordu.
Bakın insan davranışlarının temel belirleyicisi tutumlar olarak görülüyordu.
Bu bakın önyargılıyla ilintili.
Yani bir insanın ne yapacağını kestirebilmek için onun tutumlarını bilmek gerek gibi düşünülüyordu.
Tutumların ölçülmesi ve bunların işte davranışlara nasıl yansıdığı olay bu.
Tutum eşittir davranış gibi bir denklem söz konusu burada ve bunun tabii hatalı olduğu sonradan fark edildi.
Çünkü insanların ifade ettikleri tutumlarla sergiledikleri davranışlar her zaman örtüşmeyebiliyorsunuz.
belli insanlar, nesneler ve durumlar karşısında belli başlı davranışlar göstermeye iten öğrenilmiş bir eğilim olarak tanımlanıyor arkadaşlar.
Bakın öğrenilmiş bir eğilim diyorum tutumlar için.
Dolayısıyla tutum bir zihniyettir diyenler de var arkadaşlar.
Zihniyet de zihnin akıl yürütürken içinde bulunduğu ortağım.
Ve bazı sosyal psikologlar tutum için diyorlar ki Bunlar bizim sosyalleşme sürecimizin bir parçası, bir ürünü.
Yani amaca yönelik bir şey.
Kişinin artık objesine karşı nötr olmadığını ve o objeye karşı olumlu ya da olumsuz bir anlam yüklediğini söylüyorlar.
Şimdi Amerikalı bir sosyolog var.
Leonard Burkowitz arkadaşlar.
Tutum kavramı üzerine çok çalışması var.
Hatta bu bütün tutum tanımlarını alıyor, derliyor.
Üç ana başlığa ayırıyor.
Buna göre şöyle demiş. Tutum bir değerlendirme ya da...
Duygusal tepkidir diyor arkadaşlar.
Mesela birinin kedilerden çok korkması.
Ne olacak? Kedilere karşı olumsuz bir tutumu var gibi değil mi?
Yani buradaki tutum eşittir.
Sevme, sevmeme, beğenme, beğenmeme, olumlu, olumsuz.
Tamam mı? Bu anlamda. İkincisi arkadaşlar tutum bir konuya karşı yaklaşma ya da kaçınma eğilimi.
Yani istekliğimiz ya da isteksizliğimiz.
Örnek verecek olursam sigara içen birine karşı.
Sürekli böyle bir mesafe koymak gerektiğini düşünüyorsunuz.
Onun yanında bile durmak istemiyorsunuz.
İşte bu sigaraya ve sigara içene karşı yürütmüş olduğunuz olumsuz bir tutum.
Ya da benim mesela kitap okumayı aşırı sevmem, aşırı heves etmem buna.
Kitaba karşı olumlu bir tutumum var değil mi burada?
Yani burada tutum kişinin davranışa geçmeye hazır olup olmamasıyla ilgili.
Ve üçüncüsü ise sürekli çalışan zihinsel bir filtre gibi arkadaşlar.
Mesela çok çevreci bir insan düşünün tamam mı?
Plastik şişe görünce bile böyle sinir tepesine çıkıyor.
Bakın sadece hoşlanmıyorum plastik şişeden demekle kalmıyor.
O kişinin doğayı koruma fikri, çevreyi koruma fikri o kadar güçlü ki plastik şişeyi algılayışı değişmiş.
Ona yüklediği anlam değişmiş.
Yani plastik şişe eşittir çevre kirliliği gibi görüyor.
Ve davranışı yani geri dönüşüm yapma davranışı artık bütün bunlar onun bilişsel sisteminin bir parçası oluyor arkadaşlar.
Ya da bir feminist düşünün.
Bir feministin toplumsal olayları değerlendirirken hep böyle kadın erkek eşitliği perspektifini dikkate alması gibi.
Anlatabildim mi? Şimdi bu bakış açısı onun bilişsel sistemine işlenmiş olan bir tutum işte arkadaşlar.
Şimdi buradaki tutum, üçüncü olarak anlatmış olduğum tutum, bir şeyi nasıl algıladığımız eşittir, nasıl yorumladığımız.
Ve bunları davranışa nasıl döktüğümüzü belirleyen zihinsel bir çerçevedir diyebiliriz.
Mesela ben lav boya yağ dökenlere biliyorsunuz böyle ayar oluyorum.
Suyu boşa akıtanlara özellikle de böyle küveti doldurup keyif yapanlara ayar oluyorum.
Yere çöp atanlara ondan sonra çöpe pil atanlara ve daha sayabileceğim bir sürü şey var.
Sinir oluyorum arkadaşlar.
Bunu da buradan belirtmek istedim.
Benim onlara karşı bir önyargım var.
Şimdi size toplumda çok büyük bir önyargı var.
Ondan bahsetmek istiyorum. Terapiye gitmek arkadaşlar, psikoloğa gitmek, danışmanlık almak, bir uzmana soru sormak.
Sanki bunlar sorunlu olmanın bir göstergesiymiş gibi.
Yo, hiç alakası yok.
Bunlar sadece bir önyargı arkadaşlar.
Tam da bu noktada sizlere Evital'den bahsetmek istiyorum.
Evital biliyorsunuz dijital bir sağlık platformu.
Günümüzde pek çok kişi ruhsal ya da fiziksel iyi oluş için Destek almayı bir güçsüzlük olarak değil kendine değer vermek olarak görüyor arkadaşlar.
Zaten önyargı dediğimiz şey çoğu zaman bilmediğimiz bir şeye dair hızlıca karar vermemizdir.
Mesela online görüşmeler konusunda zaman zaman önyargılar olabiliyor biliyorum ama deneyimleyen pek çok kişi bundan farklı faydalar elde edebiliyor.
Danışmanlık süreçleri yüz yüze de olabilir.
Online de olabilir ama burada önemli olan şey kişinin ihtiyaçlarına uygun bir yöntem bulması.
Önyargılarımız bazen bizi böyle yepyeni güzel deneyimlerden uzak tutabiliyor.
Oysa farklı yollarında işe yarayabileceğini görmeniz mümkün.
Evital Sağlık Bakanlığı tescilli bir platform.
Psikolojik danışmanlıktan, beslenme desteğine, doğum koçluğundan, kurumlara özel paketlere kadar Birçok hizmeti evinizin konforunda alabiliyorsunuz arkadaşlar.
Böyle bir sistem. Yani bir telefon ya da bir bilgisayar ve internetiniz varsa bir uzmana ulaşmak işte bu kadar kolay.
Bazen bir görüşme yetmez ya arkadaşlar başka bir uzmanın da fikrini almak istersiniz.
Evitime burada da yanınızda.
Üstelik bütçenizi zorlamadan taksitli ve indirimli paketlerle OSB25 koduyla psikoloji ve beslenme danışmanlıklarında %20 indiriminiz var.
Evital hakkında daha detaylı bilgi almak isterseniz sizleri açıklamalardaki linke davet ediyorum.
Hadi devam edelim. Tutumlardan bahsediyorduk.
Bunları 3 kategoriye ayırdık.
Kısaca arkadaşlar birinci anlattığım tutum var ya.
Birincisi şu. Hoşlanıyorum, hoşlanmıyorum dedim değil mi?
Burada bir duygu var arkadaşlar.
İşin içinde, ön yargılarda bir duygu var.
İkincisi yaklaşırım ya da kaçınırım dedim.
Sigara örneği verdim. Burada bir davranış var.
Üçüncüsü de böyle görürüm, böyle anlarım ve böyle davranırım dedim.
Yani bakın burada zihinsel sistemimiz devreye girmiş.
Önyargı da bir tutum türü olarak sosyal yaşantımızın hep içinde olan bir şey arkadaşlar.
Hatta toplumsal düzlemde de çok geniş bir yeri var.
İşte ırk, etnik köken, din, cinsiyet, meslek, eğitim bir sürü şey var değil mi?
İnsanlara bunlarla birlikte bir önyargı oluşturabiliyoruz.
Olumlu ya da olumsuz bir şekilde ki genelde önyargı olumsuz oluyor.
Hatalı ya da esnek olmayan bir genellemeye dayalı antipati arkadaşlar.
Önyargı dediğimiz şey bu. Eksik ya da hatalı bir yargılama yaparak karşımızdaki insanla ilgili kafamızda bir sürü senaryolar yazıyoruz, çiziyoruz.
Bu kız sarışın tırnakları da böyle uzun ojele o zaman bu kız gerizekalıdır.
Şimdi önyargı olumlu ya da olumsuz tutumlar dedik arkadaşlar.
Yani tutumlar... Önyargıyı meydana getiren sebeplerdir.
O yüzden tutumları anlatıyorum şu an ve bu tutumlar organize olmuş olan uzun süreli bakın uzun süreli diyorum duygu, inanç ve davranış eğilimlerimiz oluyor.
Nasıl organize oluyor bunlar derseniz e ailemiz arkadaşlar sosyal çevremiz hangi gruba mensupsak işte onlara belki yaranmak için onlarmış gibi davranmak için onlar neyden nefret ediyorsa neye önyargılıysa biz de onları
benimsemiş gibi yapıyoruz. Onların inançları, onların değerleri, onların normları bunlar bizi etkileyebiliyor.
Çünkü arkadaşlar tutumlarımı sürdürebilmem için benim çevresel bir desteğe ihtiyacım var.
Yandaşlar lazım yanıma.
Tek başıma zor. Mesela Almanya'da Türklere, Fransa'da Kuzey Afrikalılara, Amerika'da siyahilere yapılanlar.
Bunlara karşı olan tutumlarından bahsediyorum.
Burada görünür bir önyargı var arkadaşlar.
Yani açıkça ortaya konan bir önyargıdan bahsediyorum.
Böyle gizli saklı değil. Bir de gizli önyargı var.
Böyle hani gizli gizli, işten işe böyle olumsuz bir önyargıdan bahsediyorum.
Saklanan bir önyargı.
Genelde politik doğurucularda oluyor bu.
Yani aslında bir önyargısı var ama bunu açıkça dillendiremiyor.
Yüzeyde bir hoşgörü var ama derinde önyargı var.
Ayrımcı söylemlerini toplum içinde dile getirmiyor da.
Gizli saklı köşelerde.
Zaten nasıl söylesinler?
Kınanacaklar, ayıplanacaklar, dışlanacaklar.
Bu da var değil mi? Bir de arkadaşlar kalıp yargı dediğimiz bir şey var.
Stereotip diyoruz buna. Bunu önyargıyla çok karıştırıyoruz.
Önyargı dediğimiz şey daha kişisel tamam mı?
Mesela işte diyorum ki ben Almanları sevmiyorum.
Öyle bir şey yok. Örnek veriyorum.
Bu benim kişisel bir önyargım tamam mı?
Kalıp yargı dediğim şey, stereotip dediğim şey.
Daha toplumsal, daha genelleştirilmiş bir inanç.
Mesela diyorum ki Karadenizliler çok sinirlidir.
Doğulular çok tutucular.
Batılılar çok ahlaksızdır desem ne olacak arkadaşlar?
Bu stereotip oluyor değil mi?
Hani kalıplaşmış bir önyargı.
Bakın burada ben sevmem ya da hoşlanmam demedim.
İşte Karadenizler çok sinirlidir dedim.
Karadenizleri sevmiyorum demedim.
Burada bireysel bir duygu ifade etmiyorum.
Tamam mı? Bunun altını çiziyorum.
Bir grubun tüm üyelerini genelliyorum arkadaşlar.
Genelleme yapıyorum ve onlara kafamdan bir özellik atıf ediyorum ki genelde bunu toplum yapıyor.
Biz de onlara ayak uyduruyoruz.
O yüzden bunu ön yargı değil de kalıp yargı diyoruz.
Karıştırmayalım. Kalıplaşmış yargılarımız ve genelde dediğim gibi çevrenin etkisiyle bunu yapıyoruz.
Basma kalıp ön yargılar.
İşte öyle kulaktan dolma.
Ve bunun sonucunda ne oluyor?
Ayrımcılık oluyor arkadaşlar.
Ayrımcılık. Bir grubun üyelerine yalnızca bir gruba üye oldukları için haksız bir şekilde muamele etmek.
Olumsuz ya da zarar verici eylemler sergilememiz değil mi?
Ayrımcılık bu. Mesela ben işe bir eleman alacağım.
Diyorum ki işte Arap olmasın.
İşte Araplar hiç çalışkan değiller.
Ben asla Araplarla çalışmam diyorum.
Bakın ayrımcılık yapıyorum burada.
Niye? Çünkü böyle bir inanç var.
Araplar çalışmaz. Ne biliyorsun?
Niye genelliyorsun? Belki çalışacak.
Ayrımcılık da aslında önyargılarımızın bir sonucu arkadaşlar.
İnsanları sırf grup üyelikleri nedeniyle dezavantajlı duruma sokup ona göre muamele ediyorsak biz de ayrımcıyız.
Tamam mı? Biz de ayrımcıyız.
Mesela eşcinseller.
Eşcinsellere karşı önyargılı olan bir sürü insan var.
Bunları ele alalım. Eşcinseller diye kafalarına bir kategori oluşturmuşlar.
Ve bu kalıp yargının bilinçsel kısmı arkadaşlar.
Sonra onlara diyorlar ki kendi kendilerine ahlaksız.
Ahlaksız damgasını vuruyorlar.
Bunun üstüne bir de olumsuz duygularını ekliyorlar.
İşte iğrenme, hoşnutsuzluk bilmem ne bile.
Bakın bunlar ön yargının duygusal boyutu.
Peki bu insan neden bu kanıya vardı?
Nereden çıktı? Mesela bende asla böyle bir önyargı yok.
Çünkü ben küçükken komşularımız vardı.
İşte transseksüel eşcinsel komşularımız vardı.
Ve annem onlara böyle işte kekler börekler götürürdü.
Sohbet muhabbet çok tatlı insanlardı.
Hatta aileleriyle de tanışmıştık.
Hiçbir ahlaksızlıklarını görmedim.
Hepsinde böyle işinde gücünde insanlardı.
E şimdi benim annem böyle davranmasaydı.
Hani benim yanımda böyle ileri geri konuşsaydı onlarla alakalı.
Sizce ben şu an önyargılı olmaz mıydım?
Ama işte gelin görün ki toplumun genelinde zaten böyle bir kalıp yargı olduğu için çoğu kişi otomatik pilotta bir yargı sahibi, yargı dağıtıyor.
Yani neden ben bu kadar tepkiliyim demiyor arkadaşlar, bunu irdelemiyor.
Çünkü küçükken muhtemelen zihnine ekilmiş olan tohumlar var.
Onlar işte büyüyor, dallanıyor, budaklanıyor.
Bir ön yargıya dönüşüyor, ön yargı ve kalıp yargı ağacına dönüşüyor.
Bütün eşcinseller kötüdür ve ahlaksızdır.
Böyle bir kalıp yargı var kafada.
Hepsini genelliyor. Ayrımcılık yapıyor.
İşte ben bu tarz genellemelerden hiç hoşlanmıyorum.
Yok işte bütün erkekler şöyledir.
Değil. Bütün kadınlar böyle değil.
Her insan parmak izi gibi ya.
Yani hiç kimse aynı değil. Şunu yapmayın arkadaşlar artık.
Önyargılarımız öyle kendiliğinden oluşmuyor.
Genellikle doğduğumuz aile, yetiştiğimiz çevre bunlar çok önemli faktörler.
Bazen bir öğretmeniniz, bir arkadaşınız.
Bazen bir gruba dahil oluyorsunuz.
O gruptakiler birine karşı bir düşmanlık besliyor.
Önyargı oluşturuyor ona karşı.
Sizin de kafanıza bunları ekiyor ve siz de o gruba dahil olabilmek adına onlara uyum sağlamak adına siz de böyle bir önyargı oluşturuyorsunuz.
Ve bazen hani bütün bunlar olmazken de önyargı olabiliyor.
Nasıl oluyor? Biriyle ilgili çok olumsuz bir deneyim yaşıyorsunuz.
Atıyorum biriyle büyük bir aşk yaşadınız ve büyük bir ihanete uğradınız.
Bu kişi de atıyorum. Yozgatlı olsun sallıyorum arkadaşlar.
Yozgatlılar alınmasın aklıma orası geldi.
Hemen hayatınıza bir başkası girecek.
Onun da Yozgatlı olduğunu öğreniyorsunuz.
Aman aman aman uzak dursun diyorsunuz.
Bunu burç olarak bile yapıyorlar.
Akrep burcu musun? Tövbeler olsun hemen kaçayım.
Akrepler hiç sadık değildir falan.
Çünkü daha önce kızık yemiş akrep burcundan.
İhanete uğramış. Sen de öylesin diyor.
Ne alakası var ya? Gerçekten çok saçma.
Diyorlar ya işte bütün erkekler bilmem ne falan böyle hakaret ediyorlar.
Röportajlar var. Biri de şey diyor ya ben ne yaptım evimde oturuyorum diyor adam.
Gerçekten öyle. Adamın hiçbir suçu yok.
Niye onu suçluyorsunuz?
Bir de şu var arkadaşlar. İnsanlar beklentilerine uygun davranıyorlar.
Mesela bir öğretmen. İşte siyahi öğrencilerden düşük bir başarı bekliyor tamam mı?
Böyle kafasını böyle kurmuş.
Ve onlara daha az ilgi ve alaka gösteriyor.
Hani bunlar zaten başarısız olur falan gibilerinden ilgi göstermiyor.
O çocuklar gerçekten düşük bir performans sergiliyor.
Çünkü ilgilenilmemiş.
O stereotip pekişiyor arkadaşlar.
O kalıp yargı bakın. Sonra faturayı bütün siyahi öğrencilere kesiyor.
İşte beklentiler gerçekliği şekillendiriyor.
Böyle kendini gerçekleştiren bir kehanet gibi.
Ve bu ön yargılar gerçekten kolay kolay değişmiyor arkadaşlar.
Neden? Çünkü bazılarının psikolojik gereksinimlerini karşılıyor.
Üstünlük duygusu veriyor bazı insanlara.
Saldırganlıklarına bir gerekçe oluşturuyor değil mi?
Çünkü gerçek sorunların kaynağına öfkesini boşaltamayan insan gidiyor bir günah keçisi arıyor.
Orada da oh diyor şu önyargılı olduğum insana ben bu yükümü boşaltayım.
Bir de arkadaşlar seçici algı dediğimiz bir şey var.
İnsanlar önyargılarına destek olacak olan bilgileri hemen böyle seçerler, ayırırlar ve hatırlarlar.
Önyargılarına ters düşen şeyler varsa onları da görmezden gelirler ki sonunda hani bak ben haklıydım diyebilmek için kendimi doğrulayacağım ya o yüzden.
Ve önyargılı gruplar hedef grupların önüne iş, eğitim, sosyal hak her alanda engeller koyabiliyorlar.
Ve bu engeller o grupları zayıf bırakıyor toplum içerisinde.
Sonra baskın olan grup çıkıp diyor ki Bak diyor gördünüz mü biz haklıymışız.
Halbuki değil sen yaptın onu kardeşim sen bu hale getirdin.
Sen bizi ayırdın eşitsiz davrandın ona farklı muamele yaptın buna farklı.
Sonuç ortada yani. Şimdi ön yargı ile yargı farklı şeyler arkadaşlar bundan da bahsetmek istiyorum.
Mesela bende şöyle bir yargı var bakın ön yargı değil yargı var.
Mesela bir insan birine kötülük yapıyor diyelim.
Benle de çok iyi. İleride bana da aynısını yapabilir diye düşünüyorum.
Bilmiyorum sizde bu var mı? Atıyorum biri bir iş arkadaşına pislik yapıyor.
Ayağını kaydırıyor işte. Dedikodusunu yapıyor falan.
Bana da sıra gelecek diye bir düşünürüm arkadaşlar.
Çünkü bugün benimle çok iyi olmasını görmem bir şeyi değiştirmiyor.
Benle bugün çok iyi olabilir. Ama ileride ne olacağını zaten görüyorum ben.
Başkalarına yapmış olduğu davranışlardan ve direkt böyle iletişimi kesiyorum böyle insanlarla.
Ve bir insanın bence üssü bu karakteridir arkadaşlar.
Bu da benim önyargım olsun.
Hani Muhammed Han'ın bir sözü var ya bana karşı nazik olup garsona karşı çok kaba davranan bir insana asla güvenmem diyor.
Çünkü garsonun yerinde ben olsaydım bana da aynı şekilde davranacaktı diyor.
İmza, kaşe, mühür arkadaşlar.
Çünkü benim yaptığım şey aslında ön yargı değil bakın yargıdan bahsediyorum.
Ben gözleme dayalı bir yargıda bulunuyorum.
Yani onun o garsona ya da iş arkadaşına davranışına bakıyorum.
Ve onun kişiliği hakkında bir çıkarım yapıyorum.
Çünkü elimde somut bir delil var.
Davranışını gözlemliyorum ve geleceğe dair bir öngörü yapmış oluyorum.
İşte bu yargı, ön yargı değil.
Ön yargı şu. Ben eğer o davranışı görmeden, dereyi görmeden paçalarısı varsam, etiketlemiş olursam karşımdaki insanı bu ön yargıdır.
Ve yine Muhammed Ali Derke arkadaşlar.
Bu arada kendisinin kanalımda biyografisi var.
Çok sevmiştiniz o bölümü.
Ağlayanlar olmuştu hatta.
Ayrımcılığın en alasını görmüş bir insan.
Yani çok içeriden bir yerden bunları söylüyor.
O yüzden Muhammed Ali diyorum. Adam sinirinden ayrımcılıktan yani altın madalyasını nehre atmıştı hatırlarsanız.
O bölümde anlatmıştım.
Diyor ki arkadaşlar bir insana sadece birey olduğu ve var olma saygı görme hakkına sahip olduğu için değil de işinden dolayı toplumsal statüsünden dolayı
farklı davrandığımızda kendi zihnimizde Bu hiyerarşik düzeni kurmuş oluruz diyor arkadaşlar.
Çok haklı.
Yine çok haklı. Bu da en sinir olduğum şeylerden biri.
Mesela adam apartman görevlisine böyle gidiyor höt höt höt konuşuyor.
Karşıdan atıyorum bir hakim geliyor.
Hemen böyle el pençeli van.
Bilmem ne bey hoş geldiniz.
Niye apartman görevlisiyle öyle konuşmuyorsun?
Neden saygılı konuşmuyorsun kardeşim?
Sen kimsin ya? Yani ona bey deyip ona şşt baksana birader falan diyorsun.
Hayırdır ya hani hakemede desen aynısın diyemezsin.
Yani ben böyle insanlara da arkadaşlar yargılıyım yani davranışa bakar mısınız?
Üslubunuz gerçekten karakterinizi yansıtıyor kardeşim.
Ve bu yapılan da bir tür ayrımcılık tamam mı?
Buradaki olay da ayrımcılık.
Ayrımcılık da dediğim gibi ön yargıdan kaynaklanıyor.
Sinirlendim. Başka bir şeyden bahsedeceğim.
Bir de şöyle bir şey var arkadaşlar.
Halo etkisi diye bir şey.
Yani halo etkisi, hale etkisi.
Hani böyle kutsal kişilerin başlarının etrafında bir ışık çemberi vardır.
Özellikle de böyle batı resmiyle ilgiliyseniz ya da ilgili olmasanız da görmüşsünüzdür.
Hazreti İsa ve Azizlerin böyle kafasının etrafında bir çember olur.
Hale etkisi. Şu demek arkadaşlar kısaca.
Bir kişinin bir olumlu özelliği varsa, bir tane bakın.
Olumlu özelliği varsa o kişiye hemen böyle başka olumlu özellikler yüklüyoruz.
Atıyorum çok yakışıklı birini görüyorsunuz ve sırf yakışıklı olduğu için hemen böyle pozitif pozitif pozitif hanesine böyle tikler atılıyor.
Çok zekidir, çok başarılıdır, çok karakterlidir falan.
Yoo hiç alakası olmayabilir.
Ya da çok şık giyinen birini görüyorsunuz ve diyorsunuz ki ya ne kadar kültürlü, ne kadar zengin falan.
Belki hiç alakası bile yok.
Peki nereden çıktı Merve bu hale etkisi diyorsanız.
Amerikalı bir psikolog arkadaşlar.
Birinci Dünya Savaşı sırasında.
Askerlerle ilgili bir araştırma yapıyor ve askerlerin komutanlarına gidiyor ve kendi askerleriyle ilgili bir takım sorular soruyor.
Ve bu sorular genellikle işte askerlerinin fiziksel özellikleri, zekaları, yetenekleri gibi bunları soruyor.
Ve komutanlar ne diyor biliyor musunuz?
En beğendikleri askerler hangileri ise özellikle de fiziksel olarak hani işte en yakışıklı erkekler mesela askerler.
Onları böyle çok olumlu niteliklere sahipmiş gibi gösteriyorlar.
Ay çok disiplinlidir, çok zekidir, çok yeteneklidir falan diyorlar.
Yani bakın sırf fiziki görünümlerinden ötürü o askerlere torpil geçiyorlar ve olumlu özellikler atfediyorlar.
Ondan sonra bu hale etkisi dediğimiz şey ortaya çıkıyor.
Ya da mesela şöyle söyleyeyim bir sınıfta çok tatlı bir çocuk varsa öğretmen onun olumsuz özelliklerini kapatabiliyor.
Ne kadar şirin, ne kadar tatlı.
O asla çakilik yapmaz.
Ya da ünlü bir sanatçının...
İşte bir albümü çıkıyor diyelim.
Çok da kötü bir albüm tamam mı?
Sırf onun adı geçtiği için.
Ünlü bir sanatçı ve başarılı bir sanatçı diyelim.
Biz o albümü güzel zannediyoruz ya da işte şarkıyı güzel zannedebiliyoruz.
Bir öğretmenin dediğim gibi çalışkan gördüğü bir öğrencisi varsa onun hiçbir hatasını görmediği de oluyor.
Toskondurmuyor mesela en çalışkanı sınıfın.
Ya da bir kadını arkadaşlar çok güzel diye çok şanslı falan zannedenler var.
Hiç alakası yok. Bir de arkadaşlar bunun tam tersi olan bir şey var.
Horn etkisi diyoruz buna.
Şeytan boynuzu etkisi.
Yani birinin tek bir olumsuz özelliğine bakarak diğer bütün özelliklerini olumsuz sayıyorsunuz.
Mesela işte üstü başı dağınık birini görünce ne düşünüyorsunuz arkadaşlar?
Böyle dağılmış perişan bir halde.
Ya da bir markadan bir şey aldınız kötü çıktı diyelim.
Hemen o markanın bütün ürünlerinin kötü olduğunu düşünmeniz.
Ya da işte derslerde çok suskun olan bir öğrenci var.
Hemen böyle işte. Tembel ya da özgüvensiz.
Öyle olduğunu düşünüyorsunuz.
Bakın tek bir şeye bakarak komple genelliyorum.
Olumsuz etiket yapıştırıyorum.
Ve bu etiketleri yalnızca kişilere yapıştırmıyoruz arkadaşlar.
Markalara yapıyoruz. Kurumlara yapıyoruz.
Derslere, kitaplara hatta hayvanlara bile yapıyoruz ya.
Kediler nankördür.
Köpekler sadıktır.
Bakın ayrımcılık yapıyorum ya.
Ne alakası var? Ya da işte Hindistan'ın sadece bir bölgesine bakarak bütün Hindistan'ın o kadar pis olduğunu düşünüyoruz.
Bu arada bunu ben yaptığım için söyledim.
Kendimle de yüzleşiyorum burada.
Bakın en son gitmek isteyeceğim ülke diye herkese Hindistan adını veriyorum.
Ama eminim buna eminim ki her yere öyle değil.
Nasıl ki Türkiye'nin her yeri aynı değilse oranın da değil.
Bunu biliyorum ama yapıyorum yaptım işte itiraf ediyorum.
Peki ne yapabiliriz arkadaşlar bu önyargıdan kurtulmak için?
Farkındalığımızı geliştirebiliriz.
Önyargımızı fark etmek zaten ilk adımımız arkadaşlar.
Bunu fark ettiğimiz an en önemli an.
Şimdi siz de düşünün arkadaşlar.
Önyargılarınızı bir düşünmenizi istiyorum.
Kime karşı en son önyargıda bulundunuz ve işte şaşırdınız?
Ya da ne bileyim benim gibi belki bir ülkeye olabilir.
İşte topluma karşı bir topluma bir etnik köken vesaire ya da bir din.
Kime karşı neye karşı önyargılısınız?
Bunları bir düşünmenizi istiyorum etraflıca.
Ne yapabiliriz diyordum. Empatimizi güçlendirebiliriz arkadaşlar.
Yani karşımızdaki kişinin koşullarını düşünelim.
Onun bakış açısını bu şekilde anlamaya çalışalım.
Mesela işte birine cahil diyoruz tamam mı?
O kişiye karşı önyargımız var.
Ama o insanın hangi yollardan geçtiğini bilmiyorsunuz.
Hayatın ondan neleri esirgediğini, nelerden mahrum bıraktığını bilmiyorsunuz.
Sadece cahil diyorsunuz.
Neden okumadığını, okuyamadığını, nerelerden yaralandığını, neler yaşamış olacağını bilmeden cahil diyorsunuz, etiketliyorsunuz.
Belki çok küçük bir yaşta çalışmak zorunda kaldı.
Kim istemez okumak değil mi?
Kim bir yerlere gelmek istemez.
Ama olmamış. Şansı yaver gitmemiş.
Yani sadece cahil diyerek, etiketleyerek tavır alıyorsunuz.
Ben Katarsis programını çok seviyorum arkadaşlar.
Daha önce de söylemiştim. Çünkü toplumun her kesiminden insan orada konuk olarak ağırlanıyor.
Ve inanın hepsini böyle ayırt etmeden izliyorum.
Çünkü empatimi geliştiriyor.
Aynı şekilde Armağan Çağlayan'ın programlarını da seviyorum.
Böyle o konuklarla olan işte sohbetleri.
Onlar çok geçiyor bana.
Çünkü bazen yargıladığım insanların hayat hikayelerinde böyle oturup Gerçekten onlarla ağlıyorum arkadaşlar.
Onun hayata neden o pencereden baktığını anlamaya çalışıyorum.
Empati kasımı güçlendiriyorum bunları izleyerek.
Size de öneriyorum.
O yüzden arkadaşlar insanları yargılamaktan artık hoşlanmıyorsanız ön yargılarınızdan empati kasınızı güçlendirmeye çalışın.
Yargısız bir şekilde insanlara yaklaşmaya çalışın.
Onları yargısız bir şekilde dinlemeye çalışın.
Ve kendi duygularınızla bağ kurarak bunları yapın.
Kitap okuyun bol bol.
Neden? Çünkü orada bir sürü karakter var, bir sürü hayat var.
Hepsine şahit oluyorsunuz ve empatikasınız güçleniyor.
Filmler izlerken aynı şekilde, farklı kültürleri deneyimlerken, dünyayı gezerken, başka ülkeleri görürken, başka bir şehre gittiğimizde bile bunları yaşıyoruz.
Rapçiye bağladım ben yine ya, çok hızlı konuşuyorum.
Ve ben olsam sorusunu lütfen sorun kendinize.
Ben olsam ne yapardım?
Birini eleştirmeden önce.
Ben bu insanla aynı durumda olsaydım, aynı yollardan geçseydim şu an ne hissederdim?
Ne yapardım diye kendinize sorun arkadaşlar.
Genellemelerden lütfen kaçınalım.
Herkes ile başlayan cümlelerinize lütfen dikkat edin.
Çünkü hiç kimse herkes değil.
Herkes biricik arkadaşlar.
Bunu da bu modern çağ söylemiyle işte herkes biricik eşsiz.
O anlamda söylemiyorum. Ne anlamda söylediğimi anladınız.
Herkesin apayrı bir karakteri var biricik derken.
Hepimizin başka başka hikayeleri var arkadaşlar.
Önyargılardan kurtulmak için eğitim de şart arkadaşlar ama eğitimde değer odaklı bir yaklaşım.
Bunu benimsememiz gerekiyor.
Yani ne demek istiyorum? Çocuklara evrensel değerleri öğretmeliyiz.
Sevgi, saygı, eşitlik, adalet, merhamet.
Bunları öğretelim ki önyargının ve ayrımcılığın önüne daha küçüklükten geçmeyi başaralım.
Hani Rahiba Terasa'nın çok güzel bir sözü var.
Der ki İnsanları yargılarsanız onları sevmeye zamanınız kalmaz diyor.
Ve geçen bölümde söylediğim o söz.
Diyor ya benim hayatımı yargılamadan önce benim ayakkabılarımı giy ve benim geçtiğim yollardan geç.
Benim hüzünlerimi, benim şüphelerimi, benim korkularımı, benim acılarımı ve benim kahkahamı yaşa.
Ancak ondan sonra beni yargılayabilirsin diyor.
Böyle şimdi size çok hoşuma giden bir hikayeden bahsedeceğim arkadaşlar.
Bu kısmı eğer çocuğunuz varsa onlarla dinlemenizi çok isterim.
Naim Ünver hocamıza ait arkadaşlar bu.
Yaşadığı bir olayı anlatıyor.
Şöyle hikayenin adı Çöpçü Baba arkadaşlar.
Diyor ki üzmüşler bir çocuğu diğer çocuklar.
Senin baban çöpçü.
Sen de pis kokuyorsun demişler.
Okul öncesi çocuklarınla vicdan duygusu tam olarak gelişmemiştir ve zaman zaman böyle acımasız olabilirler.
Sonuçta hepsi çocuk işte.
Kırmışlar yavrucağın kalbini.
Çocukların güzel yanıdır gönülleri.
Çok kırılsa da hemen toparlanmaya meyillidir.
Yetişkinlere benzemez.
Kingütmezler. Konuştum hemen babayla.
Çok üzüldü çocuğunun üzülmesine.
Dağ gibi adam gözyaşlarını ilk kez ayırdı gözlerinden belki de.
Üzülmek yetmez dedim.
Bir planım var. Dahil olur musunuz dedim ve kabul etti seve seve.
Pis ülke oyununu oynattım çocuklara bir gün.
Türetilmiş uydurma bir oyun.
Ne bulduysak attık yerlere.
Bu arada kötü koku spreyi sıktık sınıfa çocuklar görmeden.
Biraz sonra sınıf dayanılmaz bir kokuya karıştı.
Niye böyle oldu çocuklar dedim.
Öğretmenim çöplerden, pislikten dediler.
Durun dedim. Bakın kapıya.
Şimdi biri gelecek. Kurtaracak bizi bu pislikten, kokudan dedim.
Ve pür dikkat kapıya bakmaya başladı hepsi.
Yepyeni sıfır çöpçü kıyafetleriyle Süpürgesi ve faraşıyla kapıdan girdi kahramanımız.
Çocuklar büyülendi sanki.
Bak bak bitiremediler.
1.90 boy. Heybetli mi heybetli çöpçümüz.
Başlıyor hemen temizliğe.
Ben de pencereleri açıyorum hemen.
Temiz hava nüfus edince hemen etkisini kaybediyor kötü koku spreyi.
Yardımcı öğretmenimiz de Yasemin kokulu oda spreyini sıkıyor birkaç kıs.
Çocukların gözü zaten bizi görmüyor.
Ama içlerine doluyor o mis gibi çiçek kokusu.
Sonra yarım ay düzeninde oturuyoruz çöpçünün karşısına.
Konuşuyor prova ettiğimiz gibi.
Çöpçüyüm ben diyor.
Daha siz sabahları uyurken ya da gece yarısı mahallenizin çöplerini topluyorum.
Arkadaşlarım da var. Onlar da topluyor.
Çöpler toplanmasa sokaklardan her yer bugün işte sınıfınızın koktuğu gibi kokar.
Çöpçülük zordur çocuklar.
Çok zor iştir. Anlatıyor uzatmadan.
Kısa, öz, keskin.
Anlattıkça daha da büyüyor adam.
Nasıl dinliyorlar anlatamam.
Gözlerini hiç ayırmadan.
Hele oğlu gurur duyuyor babasıyla.
Ve her sözünde hayran oluyor ona.
O bakışa ömür verilir.
İnanın bana. Sonra fotoğraf çektiriyoruz hepimiz kahramanımızla.
Alkışlarla ve aşkla uğurluyoruz çöpçümüzü.
Bir baba, bir oğul.
Tedavi edilmiş olan iki yürek.
İşimiz bu. Yüreğe dokunmak.
Hanımlar, beyler.
Bir çocuğun alın teriyle para kazanan babasının mesleğinden utanmasına dayanamam.
Dayanırsam öğretmen olamam.
Ertesi sabah soruyor birkaç veli.
Bizim çocuk akşamdan beri büyüyünce çöpçü olacağını söylüyor.
Siz ne öğretiyorsunuz bu çocuklara Allah aşkına?
Gülümseyerek cevap veriyorum.
İnsan olmayı öğretiyoruz diyorum.
Bence çok anlamlı bir hikaye.
O yüzden çocuklarımıza bence derslerden önce insan olmayı öğretmemiz gerekiyor.
Bu hikaye beni çok duygulandırdı arkadaşlar.
Sizlerle de paylaşmak istedim.
Şimdi size modern batı kültüründeki bazı kültürel önyargılardan örnek vermek istiyorum.
Mesela konuşurken el kol hareketi yapmak arkadaşlar.
Bu Orta Doğu ülkelerinde bir coşku işareti ama...
Diğer ülkelerde özellikle de batılı ülkelerde bu tarz böyle çok fazla el kol hareketi yapmak kapalık olarak görülebiliyor.
Ve konuşan kişinin alt etnik kökenden ve sınıftan geldiği gibi bir algı bir önyargı oluşabiliyor.
Ya da Amerika ve Avrupa'da konuşurken doğrudan göz teması kurmak iyi bir şey.
Hani özgüvenin, samimiyetin, etkili iletişimin bir göstergesi ama.
Japonya'da ve Kore'de bu şekilde yoğun bir gösterması kurarsanız bu saygısızlık olarak algılanabiliyor.
Ya da arkadaşlar Finlandiya'da sessizlik iyi bir şey.
Düşünmenin ve saygının işareti.
Rahatsız edici olarak görülmüyor.
Doğal karşılanıyor. Ama Akdeniz kültürlerinde böyle uzun süreli bir sessizlik gerginlik yaratıyor.
Hani sohbet akmıyor mu ya acaba?
Karşı taraf benim sohbetimi beğenmedi mi gibi düşünülebiliyor.
Ya da Amerika'da ve Avrupa'da işte bir hediye geldiği zaman hemen açılıyor arkadaşlar.
Mutlaka da gösteriliyor.
Bu bir samimiyet göstergesi.
Yani şeffaflık onlar için ama Japonya'da ve Çin'de hediye hemen açılırsa hoş karşılanmıyor.
Yani açgözlü ve sabırsız olarak yargılanabiliyorsunuz, algılanabiliyorsunuz.
Buradaki paradigma batıda doğrudan duyguların gösterilmesi arkadaşlar.
Doğuda ise duyguların saklanarak toplumsal uyumun korunması gibi bir şey söz konusu.
Japonya'da mesela işte erişteyi böyle şapırdata şapırtıra yemek saygı göstergesi.
Bu sizin o yemeği çok beğendiğinizi gösteren bir şey.
Ama batı kültürlerinde bu görgüsüzlük olarak görülüyor.
Çünkü kaba bir davranış olarak görülüyor.
Ben mesela ağzına kürekle vurmak istiyorum bunu yapanlara.
Ağzını böyle şapırdatanlara.
Ay sinir oluyorum.
Orta Doğu'da ya da Latin Amerika'da insanlar konuşurken yakın durur arkadaşlar.
Böyle dokunur, sarılır.
Bizde de vardır kültürümüzde.
Bu sıcaklık ve dostluğun bir işaretidir.
Ama Kuzey Avrupa'da, Amerika'da fazla yakınlaşmak kişisel alanın ihlali gibi saygısızlık olarak görülebilir.
Yani arkadaşlar burada ne anlatmaya çalışıyorum?
Kültürel davranış farkları bile aslında doğrudan önyargının kaynağı olabiliyor bazen.
Batılı biri mesela Japonya'da uzun süre göz teması kurmayanları işte çekingen, zayıf, hiç samimi görünmüyor, hiç dürüst biri değil diye önyargıyla değerlendirebilir değil mi?
Bir Japon da bunun tam tersini yapabilir.
Yani kendi kültürel paradigmamızı evrensel ölçü kabul edip Farklı davranışları olumsuz etiketleyebiliyoruz.
Bunu anlatmak istedim. Mesela ben İzmirliyim biliyorsunuz oldular.
İzmir'in insanını gidenler bilir ya da İzmirli arkadaşınız varsa.
Egeliler sıcaktır arkadaşlar.
Samimi insanlardır.
Ankara'ya gelince ben tabii yetişmiş olduğum kültürden dolayı insanlara o sıcaklığımla o samimiyetimle yaklaştığım için.
Böyle bir önyargı oluştu onlarda hani ne oluyor ya falan ve ben bunu çok uzun zaman sonra anladım.
Hani benim samimiyetimi farklı algılayabiliyorlar anlatabildim herhalde.
Halbuki benim kültürüm bu yani.
Bu önyargılar cinsiyetlerde de çok yapılıyor arkadaşlar.
İşte kadınların zayıf olduğu, güçsüz olduğu, erkeklerin tam tersi olduğu gibi.
Ya işte araba sürerken böyle işte kadın şoför görünce hemen aa işte bu ne biçim araba sürüyor kesin kadındır diyorlar mesela.
Ne alakası var? Erkeklerin de kötü süreni var halbuki.
Mesela ben bir kere kaza yapmıştım.
Gerçekten hiç suçlu değilim.
Karşı taraf %100 suçlu.
Ve o panikle böyle ağlamaya başladım.
Çok korktum. Sonra arabadan indim ve şöyle bir şey duydum arkadaşlar.
Duranlar yolda. Diyorlar ki işte kadın şoför hani hatalıdır.
Değilim abi hatalı değilim.
Ve Allah'tan polis geldi o sırada kamera kayıtları incelendi falan.
%100 karşı taraf suçlu.
Ne oldu? Hani kadınım diye kötü bir şoför müyüm yani?
Bunu yapıyorlar. Yaş ayrımcılığı diye bir şey var mesela.
Özellikle de yaşlılara yapılıyor.
Amerika'da mesela 40 yaş üstü olan işçiler yaş ayrımcılığı yasası kapsamına alınıyor.
Bu yüzden düşünün. Hadi onu da geçtim arkadaşlar.
İsim önyargısı diye bir şey var ya.
Şimdi ben size desem ki Rümeysa mesela.
Rümeysa dedim. Bir de Eda dedim.
Kafanızda ne oluştu şu anda?
Neler kurduğunuz kafanızda?
Ben tahmin edebiliyorum. Bakın bu önyargı.
Ya da birinin dini inancı arkadaşlar.
Bu bile bir önyargı sebebi olabiliyor.
Atıyorum biri diyor ki size ateistim ben.
Hemen kafanızda aa neler kuruyorsunuz.
Bu ateiste neler yapmıştır ahlaksız.
Hayır. Ya ben ne dindar insanlar biliyorum.
Ateistler onlardan bin kat daha hani şeydir.
Dindar demeyeyim de ateistin dindarı mı olur?
Anladınız siz. Bin kat daha ahlaklıdır.
Şimdi Adorno'yu biliyorsunuz.
Adorno ve arkadaşları önyargılı olan insanların önyargılı olmayanlara göre.
çok daha endişeli, daha güvensiz ve gizli düşmanlıklarla yükülü olduğunu söylemiş.
Hatta böyle insanların değerlerinin büyük ihtimalle kendi öz inançlarından değil de çevrelerindeki otoriter insanların etkisi altında şekillendiğini söylüyor.
Katılıyorum arkadaşlar. Özellikle de otoriteryen kişilik dediğimiz bir tip var.
Bunların ön yargıya daha meyilli olduğunu söylemiş.
Ve son olarak size bir bölümümü önermek istiyorum.
Karanlık yanımız, gölge diye bir bölüm var.
Onu dinleyin arkadaşlar. Çünkü Carl Jung'a göre gölgemiz, yani bastırdığımız o karanlık yönlerimiz, kendi içimizde reddettiğimiz ya da tanımadığımız özelliklerimizi öteki üzerine projekte
ediyoruz bazen, başkalarına projekte ediyoruz.
Başka bir insanı küçümserken, etiketlerken, Aslında kendi içimizde bastırdığımız şeyleri dış dünyaya yansıtıyor olabiliriz.
Atıyorum çok homofobiksiniz tamam mı?
Önyargılarınız var bu konuda.
Gölge diyor ki burada sen bilinçli benliğinle görmek istemediğin, kaçtığın, bastırdığın bir tarafın var.
Bununla yüzleş kardeşim diyor.
Yani insan bunları görmek istemediği için bilinç dışına itiyor.
Ve nihayetinde diyor ki ya bende böyle bir şey olmaz.
Mümkün değil diyor. Bakın.
belki de kendi içindeki gölgeyle savaşırken gidiyor ve başkasını hedef alıyor.
Yani arkadaşlar en çok yargıladığınız, en çok nefret ettiğiniz, en çok dışladığınız şey çoğunlukla kendi gölgeniz olabilir.
Dikkat! Ama bu demek değil ki işte bütün homofobik insanlarda böyle bir eğilim var.
Eşcinsellik eğilim var. Değil.
Bunu demek istemiyorum. Başka sebepler de olabilir.
O yüzden gölgenizi tanımadan, gölgenizle yüzleşmeden Önyargılarınızı ve nefretlerinizi anlamanız mümkün değil.
Çok sevdiğim bir söz var.
Diyor ki baktığım benim ama gördüğün sensin.
Ve Charles Quinn'in dediği gibi arkadaşlar ben olduğumu düşündüğüm kişi değilim.
Ben senin olduğumu düşündüğün kişi de değilim.
Ben senin olduğumu düşündüğünü sandığım kişiyim.
Önyargılarımızdan azade olmamız dileğimle arkadaşlar.
Kendinize iyi bakın. Evital Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Unutmayın OSB25 kodunu kullanarak psikoloji ve beslenme danışmanlıklarında Evital'de %20 indirimden faydalanabilirsiniz.
İnstagram'a da bekleriz arkadaşlar.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
