
Cambly’de ücretsiz konuşma seviyenizi öğrenin ve size en uygun üyelikle İngilizcenizi geliştirmeye başlayın!
79OSB kodunu kullanarak 6 aylık üyeliklerde indirimden faydalanın: 1 ders 79 TL’den başlayan fiyatlarla
* Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB *
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com Farkındalık Defteri: https://www.podcastbpt.com/ortamlarda-satilacak-bilgi * *Bu bölüm "Cambly" hakkında reklam içerir*
Transkript
Campbell'i Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, ben Merve.
Bugün uzun zamandır beklediğiniz bir biyografi bölümüyle karşınızdayım arkadaşlar.
Dünyada yüzlerce çevirisi bulunan İranlı şair, filozof, matematikçi ve doğunun, batının hayran olduğu şair, aynı zamanda astronom Ömer Hayyam'ı konuşacağız
arkadaşlar. Dünya onu rubaileriyle, dörtlükleriyle tanıdı belki ama...
O aynı zamanda çok iyi bir matematikçidir arkadaşlar.
E o zaman hadi bu bölümü onun en sevdiğim rubayilerinden biriyle açalım.
Hayyam der ki, için temiz olmadıktan sonra hacı hoca olmuşsun kaç para.
Hırka, tesbih, post, feccade güzel ama tanrı kanar mı bunlara?
Ne güzel demiş değil mi? Ve der ki Hayyam, yaşamak elindeyken bugüne bugün ne diye bırakır yarını düşünürsün?
Yani anda kalmanın güzelliğini yüzlerce yıl önceden söylemiştir Hayyam.
E o zaman tüm kulağınız ve kalbiniz de şu an buradaysanız hadi başlayalım.
Ömer Hayyam adıyla tanıdığımız Ebul Fethi Ömer bin İbrahim el Hayyami İran'ın Nişabur kentinde doğmuştur.
Yani Selçukluların ilk başkenti burası.
18 Mayıs 1048 yılında doğduğu düşünülüyor.
Net olmamakla beraber yani 11.
yüzyılın ortalarında.
Hayyam çadırcı, çadır ustası anlamına geliyor.
Bu zaten onun baba mesleği.
Çocukluğu Nişa burada geçiyor ama bu döneme ait pek bilgimiz yok çocukluğuna dair.
Ama dönemin iyi hocalarından çok iyi eğitimden aldığını biliyoruz.
Felsefe, mantık, matematik, fizik, metafizik, tıp ve astronomi olmak üzere döneminin bütün bilgilerini öğrenmeye çalışmıştır.
Çağdaşları zaten onu hikmet ve felsefe konusunda İbni Sina'nın devamı sayıyorlar.
Bu arada kanalımda İbni Sina podcastı da var dinlemek isterseniz.
Hatta astronomi konusunda vermiş olduğu bilgiler doğru kalmıştır.
kabul ediliyor Ömer Hayyam'ın.
Nişa buradan sonra Bel, Merv Herat, Buhara, Rey gibi döneminin önemli ilim ve ticaret merkezi olan şehirlerine de çeşitli seyahatlerde bulunmuştur.
Bir süre Semerkant'ta yaşamıştır Ömer Hayyam.
Sonra İsfahan'a giderek Selçuklu Sultanı Melikşah'ın ölümüne kadar orada kalmıştır İsfahan'da.
Dönemin sultanlarından özellikle de Melikşah'tan çok büyük bir destek görmüştür.
Melikşah'ın kurmuş olduğu rasathanede İsfahan'da 3 yıl çalışmıştır Ömer Hayyam ve celali takvimini burada hazırlamıştır.
Bu takvim önemli çünkü bu...
Bugünkü takvimimizden bile daha hassas bir takvim Celali takvimi Gregorian takvimden yani miladi takvimden daha doğrudur deniliyor.
Burada arkadaşlar padişahın özel münencimi olarak görev yapmıştır Ömer Ayyam.
Hayatıyla ilgili doğuda ve batıda filmler çekildi.
BBC Ömer Hayyam adına senfoni müziği hazırladı ve ölümünün üzerinden 800 yıl geçmesine rağmen hala etkisini yitirmeyen tarihin en büyük şairlerinden biridir o.
1892'de Londra'da onun adına bir kulüp kuruluyor ve 1970 yılında ayın üzerindeki bir kratere Ömer Hayyam'ın adı verildi.
1980'de yeni bulunan bir kuyruklu yıldıza yine Ömer Hayyam adı verilmiştir.
ve Ömer Hayyam'ın matematik ve analitik geometri üzerine yapmış olduğu çalışmalar çok önemli.
Üçüncü derecede denklemlerin çeşitlerini incelemiştir ki UNESCO 1999 yılında Hayyam'ın önemli matematiksel çalışmalarının basılmasına karar vermiştir.
Yani düşünün daha yaşarken İbni Sina'dan sonra doğunun yetiştirmiş olduğu en büyük bilgin sayılıyordu.
Yani sadece Rubai gözüyle bakmayın.
Aslında dediğim gibi tıpta, fizikte, astronomide, cebirde, geometride, yüksek matematik alanında çok önemli çalışmaları olan bir insan Ömer Anyam.
Hani biz de onu dörtlükleriyle tanıyoruz.
Hayyam şair olma amacıyla yola çıkmadı zaten.
Hani o rubayiler o şekilde çıkmadı.
Kendi keyfine göre yazmış onları.
Ki kendi dönemi de zaten şairliğiyle öne çıkmış bir isim değil.
Daha çok bilim ve felsefe alanında etkili olmuş o dönemlerde.
Sonradan rubayileri üne kavuşmuştur.
Ve rubayilerine baktığınız zaman genellikle böyle bir filozofun yaratılış sırları konusundaki düşünceleri gibi, işte insanın kaderi hakkındaki görüş ve yorumları gibi dikkat ederseniz.
Bir de arkadaşlar rubayilerinin çoğu...
Bu sonradan uydurma. Hani birileri bir şey yazmış altına da Ömer Hayyam yazmışlar.
Halbuki ona ait değil. ABD'de İslam bilimleri profesörü olan İrfan Şahid'in Ömer Hayyam üzerine yazmış olduğu bir kitap var.
Orada onun rubayillerinin silojistik bir yapısı olduğunu söylemiş.
Yani silojizm mantıklı akıl yürütme anlamına geliyor.
Mesela şöyle bütün insanlar ölümlüdür.
Sokrates bir insandır.
Dolayısıyla Sokrates ölümlüdür.
Hani mantıklı bir çıkarım değil mi?
Bu Aresto'dan geliyor zaten.
Ömer Hayyam'da da bu var.
Lojistik yapılı rubayileri var.
Mesela onlardan birinde Türkçe mealiyle söyleyecek olursam Tanrı'ya hitap ederek şöyle der.
Sen iznin var yürü dedin sonra önüme engel koydun.
O engele takılırsam beni günahkar ilan ediyorsun ve beni cezalandırıyorsun.
Senin benden ne farkın var ey Tanrım diyor.
Profesör Celal Şengör Hoca bunun için diyor ki bu şiir Hayyam'ın her şeyi Kadir Tanrı fikrinin dinler çerçevesindeki çelişkisinden bahsediyor diyor.
tutarsızlıktan bahsediyor. Hür irade ile.
Omnipatent düşünce yani her şeye kadir tanrı fikri çelişkilidir.
Dolayısıyla her din bu iki seçenekten birinden vazgeçmek zorundadır diyor Celal Şengör Hoca.
Bir rivayete göre Hayyam öldükten sonra İsfahan'dan Meşe'de giden hacılar Ömer Hayyam'ın mezarına tükürmek için sırf bunun için Nişabur'a uğrarlarmış.
Sebebini tahmin ediyorsunuzdur.
Yaşadığı dönemde işte kafirlikle zındıklıkla da suçlanmış bir isimdir.
Hayyam öğrencilerinden biri olan Semerkandiye bir gün diyor ki ben öldüğüm zaman mezarımda değişik zamanda İki ağaç meyve verecek göreceksiniz diyor.
Ve yıllar sonra Semerkand'i Nişabur'daki mezarını ziyaret ediyor Ömer Hayyam'ın.
Bir bakıyor mezarda iki tane meyve ağacı var ve bunlar gerçekten değişik zamanlarda açmış meyve ağaçlarıymış.
E tabi çok şaşırıyor bunu görünce oturup hüngür hüngür ağlamış.
Ömer Hayyam öğrencileri tarafından çok sevilen bir isim.
Hani her ne kadar toplum nezdinde zındık ve kafir olarak ilan edilse de zaten çok yalnız bir adam.
Böyle herkesle görüşen konuşan biri değil.
Asla yalakalık yapmıyor.
İşte kimseye şey yapmıyor.
Ele tek öpmeyen bir adam. Hani o yüzden de pek böyle sevilen bir tip değil öyle söyleyeyim.
Bu arada size bir kitap önermek istiyorum.
Madem Ömer Hayyan Podcast'ı yapıyorum.
Tabii ki bu kitabı önereceğim.
Muhtemelen çoğunuz okumuşsunuzdur ama belki okumayanlar varsa.
Amin Maluf'un Semerkant kitabı.
Yani o kadar güzel bir romandır ki o.
Keşke unutsam da tekrar okusam dediklerimden.
Ne anlatılıyor burada? Üç arkadaşın öyküsü, binli yılların başında çağı etkilemiş üç İranlı, dünyayı gözlemlemiş olan Ömer Hayyam, dünyaya hükmetmiş olan Nizamül
Mülk ve dünyayı titretmiş olan Hasan Sabbah'ın hikayesi.
Hasan Sabbah demişken hemen bir kitap daha önermek istiyorum.
Eğer Semerkant kitabını okursanız hemen akabinde Fedailerin Kalesi Alamut kitabını tavsiye ederim.
Vladimir Bartoğlu'nun kitabı gerçekten çok etkileyici bir kitaptır.
Bu da benden size tavsiye ederim.
Sonra da Assassin's Creed diye bir oyun var onu oynarsınız.
Bu arada o oyun da erkekler biliyordur zaten Hasan Sabah'tan esinlenilerek yaratılmış bir oyun.
Yani Alamut Kalesi'nden ve Hasan Sabah'ın suikastçilerinden esinlenerek tasarlanmış bir oyun.
Filmi de var izlemek isterseniz.
Hasan Sabbah için bir podcast sözüm var.
Unutmadım arkadaşlar aklımda.
Şimdi daha önce size paramızın üzerindeki kişileri tanıyor musunuz diye bir bölüm yapmıştım.
Orada Cahit Arf'dan bahsetmiştim arkadaşlar.
10 Türk lirasını anlatırken Cahit Arf'dan bahsetmiştik.
Türkiye'nin en kıymetli bilim insanlarından biridir matematikçi.
Ve der ki İslam dünyasından 3 tane orijinal matematikçi çıktı.
Biri El Heysem, biri Tevfik Paşa, biri de Ömer Hayyam'dır der Cahit Arf.
Ömer Hayyam çok pratik zekaya sahip bir adammış.
Kazvini'nin anlattığı bir hadise var.
Bir gün Ömer Hayyam bir tekkeye uğruyor arkadaşlar ve tekke sakinleri kuşların çokluğundan etrafı pisletmesinden dert yanıyor.
Gidiyor çamurdan bir kuş heykeli yapıyor, balkona koyuyor ve sıkıntıyı o anda çözüyor.
Bunu bence bir deneyin eğer böyle bir sorun yaşıyorsanız.
Hiç mi kötü huyu yok?
Var. O da insan.
Hepimizin olduğu gibi onun da kötü huyları var.
Çok huysuz, tahammülsüz ve çok titiz biri olduğu söyleniyor.
Biraz keskin bir tabiatı varmış.
Biraz da asabiymiş. Zaten rubayilerinden de anlaşılıyor.
Bir de yalnızlığını çok severmiş arkadaşlar.
Gitgide yaşaldıkça insanlardan uzaklaşmaya başlamış.
Ama şahsiyet yönüyle baktığımız zaman Ömer Hayyam'a bence devrinin insanlarının çoğundan üstündür arkadaşlar.
Çünkü o zamanda biliyorsunuz riyakarlık, yağcılık çok yaygında el etek öpmek bunlardan uzak durmuştur.
Ve dincilerden uzak durmuştur.
Bakın dindar ayrı, dinci ayrı.
Dincilerden de uzak durmuştur ve onlardan hiç haz etmez.
Ki şöyle de bir şey var devlet erkanıyla çok yakın ilişkiler içerisinde.
Hani istese çok rahat medih yapabilirdi.
Medih dediğim meth etmek anlamında.
Arap şiirinde hani övgü methi anlamında ki Arapça şiirlerinin sayısı çok azdır Ömer Hayyam'ın.
Onlarda böyle bir tık övünme var ama o da Arap şiir geleneğinden gelen bir şey.
Ömer Hayyam'a göre arkadaşlar ölümü anlamanın yolu yaşamı anlamaktan geçer ve yaşamı anlamakta onun gizli sırlarını anlamaktan geçer.
İnsanın yaratılışı ve evren hakkında kendine has bir düşüncesi ve felsefi anlayışı var Ömer Hayyam'ın.
Kendisine mantıksız gelen hiçbir şeyi körü körüne kabul etmiyor.
Olup biten her şeyin nedenini anlamaya çalışıyor.
Ölüm ve yaşam konusundaki meseleleri pozitif bir yaklaşımla mantığa...
gözlemlere ve yaşamın maddi akışına dayanarak çözmeye çalışıyor.
İşte bu nedenle dünyadaki olayları tarafsızca izlemeyi tercih ediyor.
Rubayilerinde insanın akıl ve mantık gözüyle kıskançlıktan uzak bir şekilde dünyaya baktığı zaman kendisini her zaman sarhoş hissedebileceğini anlatmaya çalışıyor.
Ve bazı alimler gibi bazı şairler gibi Ömer Hayyam asla taklitçi olmamıştır.
İçinden gelen her şeyi olduğu gibi ortaya koymaya çalışmıştır.
Başkalarının onun hakkında ne söyleyeceğini açıkçası pek umursamaz.
Rubayilerinden gördüğümüz kadarıyla böyle kadercilikle ilgili bir meselesi var yani alıp veremediği var.
Ona göre insan çünkü zorunlu olarak doğar ve zorunlu olarak ölür.
Ve rubayilerine baktığımız zaman varlığın sırları, dünya, insan, aşk, şarap ve ölüm temalarını göreceksiniz.
Ömer Hayyam'ın harika bir rubayisi var arkadaşlar.
Daha önce duydunuz mu bilmiyorum.
Diyor ki öğrenmek istersen dildeki sırları çevrim içi online derslerle aydınlat yolları.
Cambly'de eğitmenler hep yanında İngilizceni geliştir ki açılsın bahtının ufukları.
Beğendiniz mi?
Cambly Rubais yazdım.
Yani gülmeden okumak çok sordu bunu.
Şaka bir yana arkadaşlar fena olmadı bence.
Merve İngilizcemi geliştireyim geliştirmesine ama daha ben hangi seviyedeyim onu bilmiyorum diyorsanız Cambly'de tamamen ücretsiz konuşma testi var arkadaşlar.
Hemen buradan öğrenebilirsiniz.
Bunun için Cambly'e giriş yapmanız yeterli.
Ücretsiz zaten giriş.
Ondan sonra kendi seviyenize göre eğitime başlarsınız.
Şu an bir ders fiyatı 79 TL'den başlıyor.
Bir kahve fiyatı. Fiyatından bile daha ucuz.
6 aylık abonelikler indirimle geri döndü arkadaşlar.
Sakın kaçırmayın. Cambly İngilizce seviyenizi öğrendikten sonra sizin ihtiyaçlarınıza ve seviyenize göre size özel bir plan öneriyor.
Çoğumuzun seviyesi bence anlıyorum ama pek iyi konuşamıyorum seviyesinde.
Bazısı anlıyor, konuşuyor ama yazma kısmında bayağı sıkıntı çekiyor.
Herkesin seviyesi başka başka.
Ama İngilizceyi ilerletmenin yolu Cambly'den geçiyor.
Ne demiş? Hayyam dil bilmek ister gönül bu hayal değil.
İngilizce konuşmak artık bir düş değil.
Cambly'de bize özel indirim kodu 79OSB bu kod ile indirimden faydalanmamak akıl kârı değil der Hayyam.
Açıklamalardaki linkten detaylara ulaşabilirsiniz.
Hadi devam edelim. Şimdi Ömer Hayyam'ı tüm dünya nasıl duydu bundan bahsetmek istiyorum.
Vefatından yaklaşık 7 asır sonra dünyanın bambaşka bir köşesinde İngiltere'de onunla ortak duygu ve düşüncelere sahip olan Edward Fitzgerald adında bir şair 19.
yüzyılın sonunda onun şiirlerini keşfediyor.
Farsçadan harika bir şekilde İngilizceye tercüme ediyor onun şiirlerini.
Fitzgerald sayesinde aslında Hayyam'ı tüm dünya tanımıştır arkadaşlar.
Ve bu şiirlerde saf bir altın madeni sesi duydum demiştir.
Yani o kadar beğenmiştir.
Ama çevirileri yapıp yayınlandığı zaman ilk başta pek fark edilmiyor bunlar.
9 sene sonra Hayyam batıda şöhrete kavuşuyor.
Yani çeviriden 9 sene sonra.
Tabi bundan Fitzgerald'ın akıcı çevirisi gerçekten çok etkili olmuştur.
Fitzgerald'ın ilk çevirisinin ulaştığı şöhret için şöyle söyleyeyim.
1929 yılında New York'ta düzenlenen bir müzayede de 8000 dolara alıcı bulmuştur bakın ilk çevirisi diyorum.
Ve daha sonra zaten 70'i aşkın dile çevrilmiştir Ömer Hayyam'ın rubayileri.
Tüm dünya onu Fitzgerald sayesinde tanımıştır.
Ve Ömer Hayyam'ın rubayileri dünyada...
İncil ve Shakespeare hatta Cervantes gibi yazarların eserlerinden sonra en çok basılıp satılan kitap olma özelliğine sahiptir.
Hatta İngiltere'de onun rubayilerinin bulunmadığı ev sayısı çok azmış.
1. ve 2. Dünya Savaşları'nda İngiliz askerlerinin çoğunun cephede Hayyam'ın rubayilerini yanlarında taşıdıkları söyleniyor ve bu ülkedeki Hayyam hayranlığının da zaten farklı bir göstergesidir.
Ömer Hayyam'ın şiirlerindeki tasavvufi semboller de çok önemli.
Sembol dediğimiz şey açıklanamazın ifade biçimi ve bunu gerçekten şiir sanatında çok iyi kullananlardan biri.
Şairler ve yazarlar biliyorsunuz söylemek istedikleri şeyleri herkesçe bilinen, aşikar olan anlamlarının dışında kullanılan kelimelerle ifade etmeye çalışırlar.
Onlara böyle sembolik anlamlar katarlar ki o şiir daha zengin olsun değil mi?
Çünkü evrende anlam sonsuz, kelimeler ise bazen sınırlı kalabiliyor.
Bazen dindeki yetersizliği sembollerle aşmak istiyor.
O yüzden kelimeler bizim bildiğimiz anlamlarından uzaklaşarak sembolik ve mecazi anlamlar kazanabiliyorlar.
Yani bu bir çeşit söz oyunu.
Alman psikolog Alvon sembolün aslını mistik dünya görüşü oluşturur der.
Sembolün aslını mistik dünya görüşü oluşturur diyor.
İlahi bir gerçeği maddi bir görünümle açıklamaya çalışmanın oldukça zor olduğunu söylüyor ki Halyam'ın yaptığı şey de bu.
Görülen ile görülmeyen arasındaki gerçeğe vurgu yaparak bilinçaltına ve ruhumuzun derinliklerine varıncaya kadar bizi etkileyeceğini söylüyor.
Çoğu düşünce ve duygumuza tesir edecek kadar güçlü olduğunu söylüyor.
Hayyamın, Rubayilerin gücü bence buradan geliyor.
Ki dinde de semboller geçmişten günümüzde hep kullanılmıştır.
Mesela işte Musevilerin ahit sandığı.
Gerçek bir sandık mı? O değil.
Sembolik bir şey. Ya da yasak elma en çok bilinen cinsel birlikteliğin bir sembolü olması gibi değil mi?
Hristiyanların had sembolü.
Hazreti İsa'nın çarmıha gerilmesini sembolize ediyor.
Kurban bile aslında sembolik bir şey.
Yani Allah rızası için yapılan bir sunak anlamında.
Hacca gitmek, Kabe'yi tavaf etmek bunlar da sembolik.
Hani Kabe baktığınız zaman aslında taştan yapılmış bir bina ama sembolik bir değeri var.
Tanrı'nın evinin sembolü.
Beytullah deniliyor ya o anlamda.
Tasavvuf geleneğinde Kur'an'ın da görünen yani zahir dediğimiz anlamının yanı sıra bir de görünmeyen batın anlamı bulunuyor arkadaşlar.
Kur'an'daki anlamlarda da sembol var ve semboller içinde pek çok iç anlam var.
Tasavvufa göre konuşuyorum şu anda.
Tasavvuf bu görünmeyen anlamlar üstüne zaten teşkil edilmiştir ve tasavvuf ehilleri buna batın bilgisi diyor değil mi?
Tasavvuf yolunu benimseyenlere sufi diyoruz ya da ehli tasavvuf ya da mutasavvuf diyoruz.
Tasavvuf mutasavvuftan mutasavvufa değişen bir şey tabii ki.
Batı'da tasavvuf kainatın sırlarını, kanunlarını ve bunlardan tasarruf etme yollarını öğreten akım anlamında teozofi olarak geçiyor arkadaşlar.
Yani herhangi bir dinin derin ruhani boyutunu belirten mistisizm şeklinde algılanan bir şey.
Ve tasavvuf bir nevi İslam mistisizmi gibi de görülüyor Batı'ya.
baktığımız zaman. Tabi arada farklar var.
Çünkü tasavvuf bir rehber, bir önder eşliğinde, bir yol istikametinde, bir erkan, bir usule dayalı olarak ilerliyor.
Mistisizm'de böyle kaideler yok.
Aradaki fark bu. Tasavvufta sembollerin iki önemli görevi var.
Bunları niye anlatıyorum? Çünkü az sonra Ömer Hayyam'ın rubayelerine gireceğiz.
Onun öncesinde bunları bilmemiz gerektiğini düşündüm.
Birincisi arkadaşlar tasavvuftaki sembollerin birinci görevi kendi anlamı dışında ve kendi anlamını aşan bir hakikate vurgu yapmak.
Hatta onun yerine geçme özelliği de diyebilirim.
İkincisi ise anlaşılabilir olması.
Sufiler çoğu kez şiirlerinde sembollerin algılanabilir söylemini kullanmayı tercih etmişlerdir.
Ve tasavvufi birikimlerini yorumlamak için en iyi yolun bu sembolik üsluptan geçtiğini iyi bilir Sufiler.
O yüzden sırlarını gizli tutmak için ve yanlış anlaşılmamak için bu yolu seçmişlerdir.
Yani niye sembollerle konuşuyor bu insanlar diyorsanız sebebi bu.
Kendi esrarengizliklerini ve sırlarını korumak için.
Sahip oldukları o anlam dünyalarını sakıncalı insanlardan, onların nazarlarından sakınmak için böyle bir yol tercih etmişlerdir.
Ve bunu yapmak için de o sembollere, o imalara, işaretlere başvurmuşlardır.
Bir de merak duygusu uyandırmak istiyorlar.
Bu da var. Yani sadece o konunun muhatapı bunun peşine düşsün diye uğraştıkları için bu yolu tercih etmişlerdir.
İşte Ömer Hayyam'ın şiirlerinde de bu olabilir arkadaşlar ama olmaya da bilir.
Kesin bir şey diyemem. diyemiyorum?
Çünkü bu konu gerçekten çok karışık.
Az sonra bahsedeceğim bundan.
Mesela sevgili diyor, aşk diyor, şarap diyor.
Hani gerçekten bunları kastetmiş de olabilir ama kastetmemiş de olmayabilir.
Belki insanlar gerçekten onun işte habire içip içip sarhoş gezdiğini zannediyor şiirlerine baktığınız zaman.
Gerçekten içki içip içmediğine dair kesin bir bilgi de yok elimize.
Ha içse ne olacak? O kısım beni zaten hiç ilgilendirmiyor ama ilgilenenler var biliyorum.
O yüzden anlatıyorum. Allah aşkına sarhoş olmak anlamında da kullandığı düşünülüyor.
Hani o şarabı. Sembolik bir anlamı olabilir arkadaşlar.
O yüzden bahsetmek istiyorum ki Yunus Emre'nin Bir Saki'den içtik şarap.
Arştan yüce meyhanesi.
O sakinin mesleriyiz.
Canlar onun peymanesi.
Sözlerini anımsayın.
Yunus Emre'nin kanalımda onun da podcastı var.
Saki dediği Allah. İçtiği şarap da onun aşkı.
Allah aşkı. Bir de aşk bizim dünyamızda olduğu gibi maddi bir aşk değil arkadaşlar.
Tasavvuftaki aşk manevi ilahi aşk biliyorsunuz.
Ki Mevlana podcastımda da bunlardan bahsetmiştim.
Hayyam'ın aşktan bahsettiği rubayelerine şöyle bir bakalım.
Mesela birinde şöyle diyor.
Aşk o yüce miyim?
Aşk dersini yazdırdı bana.
Her dersten önce. Sonra bir parça altın koparıp yüreğimden bir anahtar yaptı mana hazinelerine.
Yani burada şunu demek istiyor olabilir.
Tasavvufi boyutuyla ele alacak olursak.
Ezeli varlık beni yarattığı zaman her şeyden önce bana aşk dersini verdi.
O dersi bana yazdırdı.
Daha sonra benim şu kırık dökük olan gönlümü mana hazinelerinin anahtarı haline getirdi.
Buradaki Allah beni yarattığında aşk dersi verdi gibi bir ifade var ya.
Bu hakkı yani tanrı.
Alim olan Allah'ı delillerle, bilgilerle tanır.
Arif olan ise Allah'ı aşk ile tanır ve manevi duygularıyla alemi gözetler gibi bir anlam çıkarabiliriz burada.
Ya da belki dümdüz aşktan bahsetmiştir, bilemiyorum.
Bir başka dörtlüğünde şöyle diyor.
Söz vermiştim ben, dönmem durdukça tendecan, yaşadığım sürece çekerim derdine az az etki.
Kıyamete dek sürsün cefan demiş.
Yani aşkımla yüz çeşit kınamayı çekeceğime ahdettim diyor.
Ömrüm vefa ettikçe cefalarını çekmeye hazırım diyor.
Tabii Tanrı'ya sesleniyor burada.
Bari diyor sen bana az az cefa et de bu cefaların kıyamete kadar sürsün diyor.
Gönlümdeki aşkla başıma ne gelirse gelsin ben senden gelene razıyım diyor burada.
Bir başka rubayesine şöyle diyor.
Leyla isteyen kişi Mecnun olmalı.
Kendisinden de dünyasından da geçmeli.
Sevenlerin sofrasına çağrılınca ben körüm ben dilsizim demeli demiş.
Burada Leyla'dan kasıt mürşide vurgu yapmak olabilir.
Hani bu sohbeti istemesinin yolunun aşık olmaktan geçtiğini maddi alemin her şeyinden vazgeçerek sadece gönül gözüyle o aşıklar dergahına girmesi gerektiğini söylemiş olabilir.
Tasavvufi boyutta ele alıyoruz bu şiirleri şu anda.
Hayyam'ın şiirlerinde yine sevgili diye hitap ettiği kişi.
Tasavvufta sevgili denilen şey Tanrı.
Yar, maşuk, mahbub, canan değil mi?
Allah'ı işaret eder bunlar. Hayyam diyor ki sevgili seninle ben pergel gibiyiz.
İki başımız var bir tek bedenimiz.
Ne kadar dönersem döneyim çevrende er geç baş başa verecek değil miyiz?
Burada bir pergel gibi birlikte olmak derken kulun Tanrı'yı sürekli zikretmesi ve her an onunla birlikte yaşamasını kastediyor olabilir.
Ayrıca işte Tanrı'nın kullarını sürekli gözetleme durumunu da yansıtmış olabilir.
Mevlana'nın da benzer bir sözü var hatırlıyorsanız.
Ben oyum ki taa yaratılıştan beri geldim, ruhla uzlaştım, kaynaştım, dönüp gittim, tekrar geldim, pergel gibi bir noktanın çevresinde dönüp dolaştım der.
Bu pergel gibi olayı hani Bakara suresi 286.
ayette hepiniz Allah'a döndürüleceksiniz diyor ya.
hani oradan gelmiş olabilir.
Hayyam der ki insan son nefese hazır gerekmiş.
Nasıl ölürse öyle dirilecekmiş.
Biz her an şarap ve sevgiliyleyiz.
Böylece dirilirsek işimiz iş demiştir.
Yani ben her an yaradılanla hem halim yine onun aşkıyla dirileceksem ne güzel diyor.
Tasavvufu boyutta inceliyoruz arkadaşlar.
Yani öyle dememiş de olabilir tekrar söylüyorum.
Niye böyle bir çelişki var az sonra ona değineceğim.
Hayyam şiirlerinde gül çok sık geçiyor.
İşte gül biliyorsunuz tasavvufta Hz.
Muhammed'e olan sevginin temsilidir.
İlahi aşkın sembollerindendir, muhabbettir.
Tasavvuf yoluna gönül verenler için gönlün irfana ve marifete açılması anlamına gelir.
Hayyam der ki gül yüzden kalkmadı bulut duvağı henüz.
Kesilmedi gönlün şarapla bağı henüz.
Uyku zamanı değil. Yatma, iç sevgilim, görmedik ufuklardaki şafağı henüz.
Yani Allah aşkıyla muhabbete devam etmek istediğini, uykusunun gelmediğini söylüyor olabilir.
Tasavvufta bülbül de çok kullanılıyor arkadaşlar sevgiliyi anlatmak için.
Bülbül ile gül çok sık kullanılır.
Gül sevgiliyi, bülbül ise aşığını temsil eder.
Bülbül ilahi aşkla yanan can ve ruhun timsalidir.
Gül bahçesinin hasretiyle feryat eden bir hak aşığıdır.
Mesela Ömer Hayyam der ki, seher yeli yırtar eteğini gülün, güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün.
Sen şarap içmene bak.
Çünkü nice gül yüzler kopup dallarından toprak olmadalar her gün demiş.
Burada gül tasavvufi boyutuyla bakacak olursak sevilen kişinin veya işte mürşidin bülbül ise aşık yerine kullanılmıştır.
Yani bülbülün çilelenmeye başlaması aslında manevi yolculuğa çıkan kişinin cezbe halidir.
Ve Hayyam der ki dostunu erkekçe seven kişi pervani gibi Özler ateşi.
Sevip de yanmaktan kaçanların masal anlatmaktır bütün işiler.
Tasavvuf şiirlerinde pervane mum'a aşık olduğu için arkadaşlar onun alevi etrafında döne döne erir.
Biter yani kendini yakar o aşktan ki vuslata erebilmek için.
Yani pervane aşık olan kişidir.
Hayyam bu rubayesinde tıpkı bir pervane gibi aşk yolunda hiçbir bahanesi olmadan o mumun ateşinde kendini yakmasına benzetmiş olabilir.
Mevlana'nın şu dizeleri gibi bırak ey aşık hileyi düzeni divane ol divane ateşin ta ortasına atıl adeta gönlüne gir de pervane ol pervane dizeleri gibi bir
başka dörtlüğünde Hayyam şöyle sesleniyor.
Ey ayağının izi tozu kutlu güzel şiir oku şarkı söyle.
Dilber sembolü gönüldeki üzüntüyü, şarap yine ilahi aşkı anlatan bir şey.
Dilber çok kullanılır bu tarz şiirlerde.
Yazın gelişi, kışın gidişi, zamanın sürekli geçtiğiyle alakalı.
Cem ile Key ise eski İran hükümdarları.
Dilber Farsça'da gönül götüren anlamına geliyor arkadaşlar.
Hani birine dilberim dediğiniz zaman gönlümü kalbime alıp götüren kişi anlamına geliyor.
Farsça gerçekten çok şiirsel bir dil değil mi arkadaşlar?
Bir de tasavvuf edebiyatında yine sık karşımıza çıkan zülüf vardır.
Fars dilinde yanağın her iki tarafından sarkan saça zülüf deniliyor.
Hayyam bir dörtlüğünde şöyle diyor.
Bilgiye hiç gönül vermesen daha iyi.
Tutsan bir güzelin zülfünden daha iyi.
Zaman senin kanını dökmeden davranıp sürahinin kanını döksen daha iyi diye sesleniyor bize.
Burada zülüften bahsederken kimsenin ulaşamadığı hüviyet gaybından bahsediyor olabilir tasavvufi boyutta.
Sürahiden kastı şarap, kadeh ise müridin kalbi.
Ölmeden önce o müridin kalbini ilahi aşkla doldurmanın iyi olacağını vurguluyor olabilir.
Bade de çok sık kullanılıyor bu tarz şiirlerde.
Bade zaten şarap demek biliyorsunuz.
Mecaz olarak kadeh anlamında da kullanılıyor.
Ve Sufilere göre ruhların yeryüzüne indirilmeden önce Tanrı'nın huzurunda toplandıkları kutsal bir meclis var.
Sohbet meclisi. Buraya bezmi elest deniliyor arkadaşlar.
Ruhlar bu elest bezminde aşk şarabı içiyorlar.
Aşk şarabının ne olduğunu biliyoruz artık.
Aşk, sevgi, marifet dağıtan anlamına gelen bade fürüş kelimesiyle de karşılaşabilirsiniz.
Mürşit içinde kullanılıyor bu.
Hazreti Ali için de derler bunu.
Mesela işte Kevser Sakisi, Bade Fürüş, Mey Fürüş, Hammar derler Hazreti Ali için.
Bade ve şarap Hayyam'ın şiirlerinde yine sık karşılaştığımız öğelerden.
Bir dörtlüğünde şöyle söylüyor.
Tanrım bir geçim kapısı ver bana.
Kimseye minnetsiz yaşamak yeter bana.
Şarap içir. Öyle kendimden geçir ki beni haberim olmasın gelen dertten başıma der.
Bade şarap burada ilahi aşkın sembolü arkadaşlar.
Yani o cezbe ile kendinden geçip Tanrı aşkından başka hiçbir şey istememektedir.
Olabilir olmayabilir yine söylüyorum.
Bir başka dörtlükte ise şarabı götürüp döksem bir daha.
Daha sarhoş olur, başlar oynamaya.
Ben ne diye tövbe edecekmişim ki içimi tertemiz eden şaraba diyor.
Burada bade ve şarap ilahi aşkın insanı geliştirip terbiye etmesi, temizlemesi anlamına eğer tesadüfü boyutta bakacak olursak.
Bir başka dörtlüğünde şarap benlik kaygısı bırakmaz sende.
Çözülmedik bir düğüm kalmaz beyninde.
İblis bir kadeh şarap içmiş olsaydı secdeye yatardı Adem'in önünde der Ömer Hayyam.
Yani tanrı aşkı ile...
Ve insanın bencilliği azalır.
Dünyada maddi aleme bağlananlar yine ilahi aşkla çözülür.
Şeytan aşk şarabından içseydi kibirlenmeyip Adem'e secde ederdi demek istemiş olabilir.
Hayyam'ın şiirlerinde kase de geçiyor arkadaşlar.
Kase tanrı sevgisi, marifet ve hakikatin özünü taşıyan kalp tasavvufi boyutta.
İlahi aşk yolcusunu cezbeye sokan manevi hal ve Arif'in gönlünü sembolize eder o kase.
Ve ilahi aşkın şarabıyla kendinden geçer.
Birinin vücudunu anlatmaya yarayan bir tasarvuf terimidir.
Kadeh de aşığın kalbi anlamında.
Yani kalbin anatomik olarak kadehe benzemesinden dolayı olabilir.
Hayyan bir dörtlüğünde şöyle diyor.
Kafa tası yapan o kase ustası ne kadar hoştu böyle bir tası yapması.
Ne var ki varlık sofrasına baş aşağı kapadı sevdalarla doldurduğu tası diyor.
Burada kaseci dediği tanrı, kasecilik sanatı, insanlığın yaratılışı, baş aşağı koyulan...
ve içi sevdalarla doldurulan kase ise aşığın kalbi.
Yani burada kalbinin Tanrı aşkıyla doluşunu anlatıyor olabilir.
Onun dörtlüklerinde meyhane de çok sık geçiyor.
Meyhane derken meyhane.
Yani içkinin, badenin, şarabın, meyin dolup taştığı yer meyhane.
Ama yine tesavvufu yani insanın aşk ve istekle Allah'a yakarış yeri dergahı da temsil eder meyhane tesavvufu boyutta.
Alemin her köşesi görebilene meyhane.
Yani meyhane mecaz olarak kulun aşk ve şevk ile Tanrı'ya müracaat ettiği yerdir, dergahtır.
Ve Hayyam bir dörtlüğünde şöyle diyor.
Dostumsanız gereksiz lafları bırakın.
Gelin şu derdimi şarapla yatıştırın.
Öldüğüm zaman kerpiç dökün toprağımdan meyhane duvarında bir gedik tıkayın demiş.
Bir başka dörtlüğünde meyhanede ben yaşlı bir adam gördüm de dedim gidenlerden hiç haber yok mu dede.
Dedi ki şarap iç.
Senin gibi birçoğu gittiler ama gören var mı kim dönmede demiş.
Burada meyhanede yani tasavvufi sembol boyutunda baktığımız zaman dergahta görmüş olduğu ihtiyarın ona ilahi aşk olan şarabı içmesini söylediğini ve nicelerinin bu dünyadan boş gittiğini,
ilahi aşkla yanmasını ve bu dünyadan giderken boş bir kalple gitmesi gerektiğini anlatmış olabilir.
Bir başka dörtlüğünde şarap iç yıkansın aydınlansın için bu dünya öbür dünya.
silinip gitsin. Gel ömrün yele gitmeden tadına bak.
Cana can katan suyun ıslak ateşin demiş.
Artık açıklamıyorum arkadaşlar.
Saki kelimesi görürseniz eğer Saki tasavvufta aşk şarabını ikram eden mürşit.
Aşk dediğimiz şeyde biliyoruz artık.
Mürşidi ilahi aşk yolunda ilerleten ona yol gösteren kişi anlamındadır Saki.
Hayyamın şu dörtlüğünde geçiyor.
Ne güzel sabah. Kalk ey Saki.
al şişeyi akşamdan kalan şarapla doldur kaseyi fırsat bu fırsat kaçırma sun bir kez daha felek sunar yarın bize kim bilir neyi demiş buradaki saki
o anlamda olabilir ama olmayabilir bir başka dörtlüğünde dostlar bir gün sözleşip bir yerde birleşin oturun sofrasına dünya cennetinin saki doldururken kadehleri cömertçe için
bir kadeh de zavallı hayyam için demiştir benim sevdiğim dörtlüklerinden biri şu ey doğru yolun yolcusu çaresiz kalma çıkma kendinden dışarı serseri olma Kendi
içinde sefer et erenler gibi sen görenlerdensin dünya seyrine dalma diyor Ömer Hayyam.
Ne kadar anlamlı. Özellikle kendi içine sefer et kısmı.
Ömer Hayyam İran şiirinde Rubai'yi kendi adıyla özdeşleştiren tek şair olmuştur arkadaşlar.
Ve felsefi yönü ağır basan pek çok Rubai'si var ve insanın yokluktan gelip yokluğa gittiğini ve o yüzden şu anımızın iyi değerlendirilmesi gerektiği düşüncesi hakim Rubai'lerinde.
Ama bu derinliği o kadar yalın bir dil.
icaz ediyor ki yani çok az sözde çok şey söylemeye çalışıyor.
Rubayi kesin bir fikri bildirir arkadaşlar ama daha ziyade hisle ilgili bir kesinlik var burada ve kısalığı nispetinde derin, derinliği nispetinde benliğimizde kökleşecek kadar sıkışık, düşündürücü
bir şiirdir Rubayi. Dışarıdan çok sadedir ama içi çok başkadır ve Fars edebiyatında aşk şiirleri için genelde biliyorsunuz gazel şekli kullanılır ama Rubayi'de ise felsefi bir düşünce ya da üstü örtülü bir mana vardır.
Nerede evet şarap, meyhane, saki falan var ama böyle şiirler yazan birinin şarap içtiği ya da içmediğini bilemiyoruz.
Yani ilahi aşk da olabilir, olmaya da bilir.
Dediğim gibi beni gerçekten hiç alakadar etmiyor bu kısmı.
Ben seviyorum. Ruhu sarhoş eden anlamında da olabilir.
Mesela Mevlana diyor ki arkadaşlar bizim bu sarhoşluğumuz, bakın Mevlana söylüyor.
Bizim bu sarhoşluğumuz kızıl şaraptan değildir.
Bu şarap bizim sevdamızın kadehinden başka yerde bulunmaz.
Sen şarabımı dökmek için gel.
Ama ben ortada şarabı olmayan bir sarhoşum der.
Yani böyle bir anlamda da kullanmış olabilir.
Ruhu sarhoş eden anlamında yani.
Dediğim gibi benim için hiçbir önemi yok.
Ömer Hayyem her zaman benim için değerini koruyan bir insan.
O kısımlara ben takılmıyorum.
Takılanlar için söylüyorum.
Şu da olabilir. O dönemlerde İslamiyet softaların elinde ve kendi kafalarına göre böyle insanlara kurallar koyuyorlar.
Dünyayı dar ediyorlar. Kendi hükümlerini tanrı hükmü gibi lanse etmeye çalışıyorlar.
Yobazlık var yani anlatabiliyor muyum?
E buna isyan eden insanlar var.
Hür düşünceli insanlar. Şarabı bir isyan bayrağı olarak kullanmış da olabilirler.
Onlardan biri Ömer Hayyam da olabilir.
Günah sayılan şarapla onlara savaş açmış olabilirler ki Hayyam'ın zaten dediğim gibi dindarlarla bir derdi yok.
Din tüccarlarıyla.
Dincilerle derdi var.
Onlara kafa tutuyor da olabilir.
Yani neden kafalar bu kadar karışık?
Neden net konuşamıyoruz? Çünkü arkadaşlar ona ait sanılan rubayelerin çoğu ona ait değil dediğim gibi.
O yüzden bir fikir birliğine varamıyoruz.
Kimi Hayyam'ı zevkperest bir ayyaş şair zannediyor.
Kimi hiçbir şeye itaat etmeyen bir nihilisttir diyor.
Kimi diyor ki küstah bir kalenderi diyor işte şey gibi Şems-i Tebriz gibi.
Kimi onu Avrupa filozoflarından bazılarına benzetiyor.
Kimi de mükemmel bir Sofi olduğunu düşünüyor.
Çünkü arkadaşlar bazı rubayiler fena halde birbirine zıt hükümler içeriyor.
Hani bir birliğe varamıyoruz o yüzden.
Bir yerde başka bir şey söylüyor, bir yerde başka bir şey söylüyor.
Diyorsunuz ya bunu da mı Ömer Hayyam söylemiş?
Sabahattin Eyüboğlu Hayyam için diyor ki Hayyam doğulu bir düşünce ve şiir adamı olmasına karşın daha çok batıda gerçek değerini bulmuştur.
Neden dersiniz? Yunan filozoflarıyla bir yakınlığı.
gelenekleri bir ceviz kabuğu gibi kırıp öze gitmek istediği, başkalarından çok kendini söylediği, dünya ötesini inkar ettiği, bilgin olduğu kadar bilimden kuşkulandığı
için mi? Bunu düşüne durdum.
Hayyam'ın doğuda filozof yanından çok şair yanıyla tanındığını, söylediğinden çok söyleyişiyle sevildiğini, yorumlamalarda gerçek Hayyam'ın aranmadığını söyleyebiliriz.
Dedelerimiz Hayyam'ı ermiş bir din adamı ya da sadece bir keyif adamı olarak görmüş ve göstermişlerdir.
Kaldı ki doğuda eskiden Hayyam'ın şiirlerini okuyan kim?
5-10 kişi, mutlular mutlusu, kimseye hesap vermek zorunda olmayan Hayyam gibilerin bir gün kitap ve şarap parasını veren, bir başka günde boynunu vurduran mutlular mutlusu bir azınlık.
O zaman ve çok daha sonra, daha düne kadar basın yok ki Hayyam padişahlardan daha çok sevdiği halka sesini duyurabilsin.
Sorumsuz beyzadeler Hayyam'ı diledikleri anlamda okuyup geçmişler.
Hayyam'ın kendilerine attığı tokatları meze yapmışlar der Sebahattin Eyüboğlu.
Şiirlerin hangileri Hayyam'ın hangileri Hayyamca başkalarınındır kesin olarak söylenemez diyor.
Asaf Halet Çelebi Hayyam üzerine olan çalışmasında şarap konusunun mistik anlamı üzerinde durmuştur.
Çelebi diyor ki görünüşe bakıp da Rubailer hakkında hüküm vermek icap etseydi Hayyam'ın derbeder, sefil, biçare bir sarhoş olduğunu kabul etmemiz gerekecekti.
Halbuki hayatı bu şairin gayet derli toplu, ilim safhasında otorite sahibi, hatta büyük bir ilim kurulunun başında matematik ve astronomi alanında zamanımıza kadar ehemmiyetini
muhafaza etmiş bir eser sahibi, ağırbaşlı, değerli bir insan olduğunu gösteriyor.
Böyle bir insanın sarhoş saçmalarıyla uğraşmayacağı besbellidir.
Şu halde şiirlerinde geçen şarap bir sembol.
Kötümselliğe karşı bir panzehir, hür insanların düşüncelerini saran bir huzur hissinin timsali sayılmalıdır.
Hayyam'ın değerli ve ünlü bir astronom olmasına rağmen insan bilgisinin yetersizliği ve insanın küçüklüğü hakkında kesin bir inanç sahibi oluşudur ki ara sıra kendi benliğiyle baş başa kaldığı zaman
küçük ve isyan dolu rubayiler yazmasına o sebep olmuştur diyor.
Şehri Zuri onun ölümünü şöyle anlatıyor arkadaşlar.
kitabı şifasının ilahiyat kısmını okuyormuş ve o sırada altından bir kürdanla dişlerini karıştırıyormuş.
Bu kitaptaki bir ve çok bahsine geldiği zaman kürdanı almış iki yaprağın arasına koymuş ayağa kalkmış son vasiyetlerini yapmış ve o gün hiçbir şey yiyip içmemiş ve nihayet
yatsı namazını kıldıktan sonra seccadeye kapanarak Ya Rabbi bilirsin ki ben seni bileceğin kadar bildim bana marifet et hakikaten seni bilmem.
bağışlanmama vesiledir demiş.
Ve ruhunu bu şekilde teslim ettiği söyleniyor.
Bu Şehri Zuri'nin anlatımı arkadaşlar.
Bilemiyoruz doğru mu değil mi?
Hayyam da kendisi hakkında söylenenlerin farkında olacak ki şöyle söylemiş.
Düşman yanılarak felsefecisinler.
Tanrı bilir onun söylediği gibi değilim ben.
Fakat bu gam dünyasına geldikten beri kim olduğumu bilmekten hala acizim ben.
Prof. Dr. Hamit Dilgan Hayyam için diyor ki onun felsefesindeki septik mizacı.
Şiirlerindeki din hudutlarını aşan pervasızlık eğilimi ve cesareti çoğu kişileri şaşırtsa da o aslında bir ilim pesimistidir diyor.
Bunu sevdim ilim pesimisti.
Onun için İran'ın Voltaire'i diyen de var.
Fitzgerald onu epiküriyen bir bilgin olarak görüyor.
Yani kısaca herkesin onunla ilgili bir düşüncesi var.
Başka başka düşünceler. Kimi onu zındıklıkla suçluyor.
Kimi çok büyük bir şair diyor.
Kimi tasavvufi boyutuyla ele alıyor.
O da şöyle cevap veriyor.
Ben zer düştüğü şaraptan sarhoş isem kime ne?
Şayet kafir, ateşperest ve putperest isem kime ne?
Her bir grup hakkımda ayrı bir zanna sahiptir.
Ben neysem öyleyim kime ne?
diyor. Cetekimene gereken cevabı bence çok güzel vermiş.
Mutlaka Rubayilerini okuyun arkadaşlar.
Hayyam'ın çok sevdiğim dörtlüklerinden biriyle kapatacağım bu bölümü.
Niceleri geldi neler istediler.
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler.
Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?
O gidenler de hep senin gibiydiler der Ömer Hayyam.
Ve der ki ey sevginin sırlarından habersiz yaşayanlar.
Bilin ki tüm varlığın baş kaynağı...
Sevgidir. Sevgi.
Sevgiyle kalın arkadaşlar. Kendinize iyi bakın.
Cambly Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Bize özel indirim kodumuz 79OSB.
Detayları incelemek için açıklamalardaki linke bir göz atabilirsiniz.
Beni hangi platform üzerinden dinliyorsanız takip etmeyi ve bildirimlerinizi açmayı unutmayın.
Instagram'a da bekleriz.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
