
Odysseus'tan 12 Büyük Hayat Dersi/ İnsan Neden Yolunu Kaybeder?
22 Temmuz 2026 · 40 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
“Kendimi Nasıl İyileştiririm?” kitabımı almak için: https://amzn.eu/d/0wFlqHl
Yeni kitabım "Hikayeni Yeniden Yaz!"ı almak için: https://amzn.eu/d/ipC0Vma
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba, Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Tüm dünyada ve Türkiye'de heyecanla beklenen Christopher Nolan imzalı The Odyssey filmi sonunda vizyona girdi.
Ben henüz filmi izlemedim.
Bu bölümden sonra gitmeyi planlıyorum.
Çünkü bölüme çalışmaktan filme gitmeye sıra gelmedi.
Bu bölümü çektikten sonra koşarak filme gitmeyi planlıyorum.
Haydi o zaman hiç uzatmadan başlıyoruz.
Konuyu hiç bilmiyormuşsunuz gibi anlatacağım.
Yani mitolojiyle hiç alakası olmayan insanların da anlayabilmesini istiyorum.
Şimdi İlyada ve Odise'ya antik Yunan'ın en önemli şairlerinden Kör Ozan adı da verilen Homeros tarafından yazıldı ya da sözlü gelenekten değerlendi diyelim.
Önemli de şu Batı edebiyatının ilk yazılı eseri arkadaşlar.
İlyada destanında Truva Savaşı'nı görüyoruz ve o savaşın son dönemlerini görüyoruz.
Odisea'da ise Truva Savaşı'nın sonrasını görüyoruz.
Hatta zekası ve kurnazlığıyla tanınan.
Bugün de uzun uzun bahsedeceğim.
Kral Odiseus'un evine dönmek için vermiş olduğu 10 yıllık zorlu mücadeleyi anlatıyor.
Aslında tam bir kahramanın yolculuğu hikayesi.
Sinemada Kahramanın Yolculuğu adlı bir bölümüm var.
Sinema meraklılarına duyurulur.
Zaten Christopher Nolan da buradan beslendiğini söyledi.
Şimdi bu hikaye aslında yaklaşık 3000 yıl öncesine ait.
Ama biz bunu sadece böyle antik bir metin olarak görmemeliyiz.
Neden? Çünkü Odysseus aynı zamanda modern burjuva bireyinin çok erken bir prototipi gibi arkadaşlar.
Odysseus'u burjuba yapan şey onun böyle diğerleri gibi kahramanlık şanını seçmek yerine stratejiye yönelmesi, akla yönelmesi, ailesine yönelmesi ve eve dönüşü seçmesidir.
Ve Odysseus baktığınız zaman az sonra geniş geniş anlatacağım.
Duygularını yönetebilen, strateji kurabilen, geleceğini planlayabilen yani aklını bakın akıl altını çiziyorum.
Bir logos aracı olarak kullanan ilk modern birey ve batı bilinci.
bu destanın üzerine inşa edilmiştir.
O yüzden çok önemli. Çünkü Odysseus'la birlikte ne görüyoruz?
İnsanın artık tanrıların oyuncağı olmaktan çıkıp kendi kaderinin mimarı olan bir özneye dönüşmesini izliyoruz.
Bakın ondan önceki kahramanların çoğu küçük bir çocuk gibiydi hatırlarsanız.
Mesela Aşil'i ele alalım.
Aşil Yunan mitolojisinin ve Truva savaşının en büyük, en karizmatik savaşçılarından biri.
Ama Aşil modern anlamda bir özne değil.
Yani bir birey değil. Hatta Alman edebiyatında Aşil'i tanımlarken hayvan ibaresi de kullanılıyormuş.
Yani Aşil'in bir kendiliği, bir benliği yok.
Ne yapıyor? İşte tanrıdan...
kulağına fısıldıyor. İşte kalbi kaynıyor.
Bir şey oluyor. Çok dürütüsel.
Çok hayvani bir karakter Aşil.
Hayvani derken dürtüleriyle hareket etmek anlamında söylüyorum.
Ve Aşil'de zekadan çok ne var?
Kas gücü var değil mi? Kahramanlık.
İşte kaba kuvvet. Çocuksu bir öfke.
Dürütüsel hareketler. Hatta İlyada destanı nasıl başlıyor?
Anlat ey Musa.
Yani İlhan Perisi. Aşil'in öfkesini anlat.
O lanetli öfke akalara sayısız acılar getirdi.
Pek çok yiğidin ulu canını attı Hades ediyor.
Yani yer altına cehenneme attı.
Aslında tüm destan Aşil'in o yıkıcı öfkesi ve işte o öfkenin yol açmış olduğu felaketler üzerine kurulu.
Dediğim gibi ilkel hayvani bir dürtüyle hareket ediyor Aşil ve birey olamamış.
Ve zaten Aşil'in sonu ne oluyor?
Troya'da savaşta ölmek oluyor.
Ve ölümünün ardından Aşil'in o görkemli silahlarının, zırhının kime verileceği gibi bir tartışma başlıyor.
Odysseus ile Aeas arasında ölümcül bir rekabet yaşanıyor.
Kazadan Odysseus oluyor ama az sonra size Odysseus'un o ünlü macerasını uzun uzun anlatacağım ama.
Aşil'in hikayesindeki en çarpıcı kırılma anı İlyada'da değil Odysseus destanında.
Çünkü Odysseus eve dönüş yolculuğu sırasında ölüler ülkesi olan Hades'e iniyor.
Ve orada işte kesmiş olduğu kurbanların kanı sayesinde Aşil'in ruhuyla karşılaşıyor Odysseus.
Ve yaşarken böyle kendince çok şanlı bir ölümü seçen Aşil yer altında vermiş olduğu karardan dolayı...
Oldukça pişman ve Odysseus'a diyor ki keşke burada ölüler kralı olacağıma yeryüzünde varlıksız yoksul bir köylünün hizmetinde ırgat olsaydı.
Burası önemli çünkü bu feryat görkemli bir kahramanlık uğruna hayattan vazgeçmenin büyük bir eleştirisi.
nefes almanın, sıradan ve yoksul bir insan olarak yaşamanın bile ne kadar değerli olduğunu söylemem.
Bunu neden anlattım? Çünkü Odysseus ile Aşil'in yani bu iki değerli kahramanın farkı burada.
Şimdi gelelim esas kahramanımız olan Odysseus'un o uzun yolculuğuna.
Bu bölüm uzun bir bölüm olacak.
Çünkü detay detay her şeyi anlatmak istiyorum.
Öncelikle hikayenin başına gidelim.
Bu savaş nasıl çıktı? Nereden çıktı?
Şimdi arkadaşlar savaşın ilk tohumları Olimpos'ta.
Tanrılar Kralı Zenon.
Zeus tarafından atıldı. Çünkü Zeus yeryüzünde insanların çoğalmasına rahatsız.
İnsanların dünyaya bir yük olmalarından şikayetçi.
Özellikle de toprak anaya yapılan o zulümler dolayısıyla bir yük oluşturduklarını düşünüyor.
O yüzden insanların sayısını azaltmak istiyor ve bir savaş çıkarmaya karar veriyor.
Zeus ne yapıyor? Gösterişli bir düğün planlıyor arkadaşlar.
Bütün tanrıları, bütün tanrıçaları bu düğüne çağırıyor.
Ama bilerek ve isteyerek sadece birini çağırmıyor.
O da mitolojinin...
büyücü yengesi Eris.
Yani nifak fitnelik fücurluk tanrıçası Eris arkadaşlar.
Onu çağırmıyor. Eris de ne yapıyor?
İntikam almak için. Ortalığı karıştırmak için.
Düğüne gidiyor ve ortaya böyle saf altından bir elma fırlatıyor.
Ve elmanın üzerinde kalisteği yazıyor.
Yani en güzelini yazıyor.
Elmayı gören 3 büyük tanrıça var.
3'ü de haliyle üzerine alınıyor.
Hani en güzeli benimdir herhalde.
Kardeşim yani verin elmamı hesabı.
Bu 3 tanrıça kim?
Afrodit. Yani aşk ve güzellik tanrıçası.
Biri Hera. Tanrıların kraliçesi.
Zeus'un eşi. Yani güç ve otorite.
Biri de Athena. Bilgelik ve savaş tanrıçası Athena.
Yani zeka ve strateji tanrıçası.
Bu tanrıçalar elmayı paylaşamıyorlar.
Ve tartışma gitgide alevleniyor.
Sonra hakemlik yapsın diye Zeus'a gidiyorlar.
Hiç olmayacak birinin. Zeus nasıl seçim yapacak?
Biri zaten eşi Hera.
Biri kızı. Biri de güzelliği dillere destan Afrodis.
Ne desin adamcayız?
Adamcayız yalnız Zeus.
Diyor ki ben iyisi mi bir hakem tutayım.
Başıma bela almayayım kardeşim diyor.
Bence mantıklı. Sonra gidiyor.
Hakem olarak kimi buluyor?
Yeryüzündeki o en saf, en tarafsız, ölümlü olan Kaz Dağları'nın çobanı Truva Prensi Paris'i seçiyor hakem olarak.
Tanrıçalar tek tek...
Paris'in karşısına çıkıyor ve el altından her biri beni seç, beni seç diye Paris'e rüşvet teklif ediyor.
Hera diyor ki bak diyor seni çok mutlu, çok bilge bir kral yaparım beni seçersen.
Athena diyor ki seni yenilmez bir kahraman yaparım.
Afrodit de diyor ki sen bırak onları bana gel.
Ben sana diyor dünyanın en güzel kadınının aşkını vaat ediyorum.
Kimin aşkı? Sparta kraliçesi Helena.
Peki genç bir delikanlı olan ve kanı fokur fokur kaynayan Paris sizce neyi seçmiştir arkadaşlar?
Kahramanlığı mı seçmiştir?
Bilge bir kral olmayı mı?
Neyi seçmiştir? Soruyorum.
E tabii ki Afrodit'in teklifini seçti.
Vay be adama bakın ya aşkı seçti diyenler.
Elimde satılık köprü var.
Ne aşkı ya ne aşkı.
Adam cinsel arzularıyla yani hayvani dürtüleriyle bir seçim yaptı.
İlkel dürtüleriyle.
Hani az önce anlattım ya Aşil'in hikayesini.
Onun gibi. Bu arada sıkıcı sıkıcı mitoloji anlatamayacağım.
Böyle biraz eğlence katıyorum.
Eğlenelim diye. Şimdi Paris ne yaptı?
Bu Afrodit'in vadenin peşinden gitti.
Ve Sparta Kraliçesi Helena'yı Troya'ya kaçırdı.
Ama Helena evli bir kadın.
Ve kocası Sparta Kralı Menelaus.
Arkadaşlar Helen o kadar güzel bir kadınmış ki ve o kadar çok talibi varmış ki Helen ile evlenmek için rekabet eden taliplerin arasında Menelaus galip geliyor.
Geriye kalan bütün talipleri bunların arasında krallar, şanlı şöhretli kahramanlar kimler kimler var.
Ama dediğim gibi Helen ile evlenmek için rekabet eden taliplerin arasında Menelaus galip geliyor.
Geriye kalan boynu bükük talipler ne yapıyor derseniz burası çok önemli.
Tindaros yemini adı veren bir yemin ediyorlar arkadaşlar.
Helen'in bir gün olası bir kaçırılma durumu söz konusu olursa galip gelen kişi yani Menelaus'a burada askeri anlamda geriye kalan o talipler yardım edeceklerine dair bir söz bir yemin ediyorlar.
Peki bu yemini bulan kurnaz kişi kim?
Odysseus. İşte o yüzden öyle devasa bir savaş çıkıyor.
O kadar kahramanlar, krallar bilmem neler savaşa gidiyorlar.
Olay sadece bir kraliçenin kaçırılması falan değil arkadaşlar.
Geçmişte yapılan bir akit var.
Buna uymak zorundalar. Çünkü kanla imzalanan bir akit bu.
Ve Helena ile o geçmişte evlenmek isteyen binlerce talibin arasında Odysseus da var.
Ve fakat Odysseus çılgın rakiplerini görünce hiçbir şansı olmadığını anlıyor.
Çünkü zaten çok kalabalık.
Helena'yı elde etme şansının sıfır olduğunu anlıyor ve bir plan kuruyor.
Diyor ki madem ben Helena'yı elde edemeyeceğim o zaman diyor Helena'nın bir kuzeni var Penelope.
Onu diyor ben gözüme kestireyim.
Helena ne kadar dışa dönük, dikkat çekici, büyüleyici bir güzelliğe sahipse Penelope bir o kadar sakin, derin ve sadık bir kadın.
Helena kadar güzel değil ama en önemli özelliği sadakati.
Helena'nın babası çok korkuyor.
Çünkü biliyor ki Helena kiminle evlenirse evlensin diğer o tüm seçilmeyen talipler yani o zengin krallar bir gün dönüp Sparta'ya savaş açabilir.
Her şey olabilir. Yunanlılar bir iç savaşa sürüklenebilir.
Güzellik başa... Vela dedikleri şey.
İşte babası bu krizi yönetemeyince bizim kurnaz Odysseus devreye giriyor ve Helena'nın babasına diyor ki sen diyor bana Helena'nın kuzeni olan Penelope'yi ver.
Ben de bu sorunu kökten çözeyim deyip bu sözleşmeyi ortaya atıyor.
Helena Menelaus'u seçiyor.
Menelaus Sparta kralı oluyor.
Odysseus da Helena'nın kuzeni olan Penelope'yi kapıyor.
Ve fakat... Paris Helen'i kaçırınca işte bu sözleşmeden dolayı o büyük Truva Savaşı çıkıyor arkadaşlar.
Ve savaşta o kadar büyük kahramanların, kralların yer alma sebebi de budur.
Aslında hiçbir kral Truva gibi böyle aşılmaz surları olan yenilmez bir ülkeye gidip savaşmak istemiyor.
Hatta Odysseus o savaşa gitmemek için deli taklidi bile yapmıştır.
Ama Tindyreus yemini tanrıların huzurunda edilen kutsal bir kan yemini olduğu için herkes gitmek zorunda söz verenler.
Çünkü bu yemini bozmak demek tanrıların gazabını üzerine çekmek demek.
İşte bu yemin birbirini hiç sevmeyen hatta birbiriyle rakip olan onlarca krallığı ve kahramanı tek bir bayrak altında birleştirip bin gemilik devasa Aka ordusunun Truva surlarına
dayanmasına neden oluyor.
Ve böylece ne oluyor? Zeus'un o insanları yeryüzünde azaltma projesi de yerini bulmuş oluyor.
On binlerce insanın öleceği, koca bir kentin yıkılacağı, 10 yıllık Truva Savaşı işte böylece başlamış oluyor.
Odyssey insanın ancak akıl yoluyla yani logos ile belalardan kurtulabileceğini öğreten Bir şey aslında yani Aşil gibi mi kalacağız yoksa o farkındalıkla o bilinçle
aklımızı kullanarak kendi içsel İthaka'mıza mı döneceğiz?
Hani İthaka kralı ya Odysseus.
Neyse arkadaşlar Odysseus Truva savaşına gidiyor ve orada ordunun beyni olmayı başarıyor.
Ve 10 yıl süren bu savaşta kaba kuvvetten ziyade zekasıyla ön plana çıkıyor.
Peki ne yapıyor? Yunan ordusu Truva surlarını 10 yıl boyunca aşamıyor ve savaşın neredeyse tamamı o aşılmaz surların önünde gerçekleşiyor.
Bu arada bu surların tanrılar tarafından örüldüğüne inanılıyor arkadaşlar.
Agamennon ve Aşil arasında ganimet ve kadın paylaşımı yüzünden bir sürü kavga çıkıyor.
Savaş böyle geçiyor arkadaşlar.
Derken Odysseus ne yapıyor?
Diyor ki kardeşim madem bu kapıyı biz savaşla açamıyoruz hileyle içeri girelim sızalım yani bir şekilde.
İçine asker sakladıkları devasa bir ahşap at yapıyorlar.
Truba atı. Sonra karşı tarafa diyorlar ki tamam abi savaşı biz kaybettik.
Biz gidiyoruz ya diyorlar.
Aslında böyle bir imaj çiziyorlar ama tabii ki gitmiyorlar.
Bir köşede saklanıp bekliyorlar.
Ve diyorlar ki işte size de böyle bir at yaptık.
Tanrıça Athena için yaptık yanlış anlamayın.
Size adak olarak bunu sunuyoruz diyorlar.
Ondan sonra olanlar oluyor.
Bunlar atı içeri alıyorlar surlardan.
Ve içindeki askerler bir anda çıkıp Truva'yı o gece düşürüyorlar.
Şimdi bizim asıl olayımız bu işin sonrası.
Odysseus'un bundan sonra neler yaşadığı.
Çünkü savaş bitince Odysseus kralı olmuş oldu.
İthaka adasına geri dönmek istiyor.
Oğluna eşine geri dönmek istiyor.
bir filosu var. Bununla beraber yola çıkıyor.
İşte bu yolculukta onu bekleyen Bin bir türlü bela var.
Bir sürü sınavdan geçiyor o evine giderken.
Zaten 10 yıl savaşta kalıyor.
Eve dönüşü de 10 sene sürüyor.
Yani 20 sene ortada yok.
Bu süre içerisinde eşi Penolepe oldukça sadık bir şekilde onu beklemeye devam ediyor.
Hem Itaka'yı yönetiyor hem çocuğunu büyütüyor.
Ve aslında Odysseus'un evi olduğu yerden çok da uzak değil.
Fakat 10 sene boyunca evine gidemiyor.
Peki neden gidemiyor? İşte podcastımızın asıl konusuna geldik.
Hazırsanız başlıyorum arkadaşlar.
Odysseus'un ilk durağı Trakya kıyılarındaki Kikonların şehri olan İsmaroz.
Odysseus aslında buraya erzak bulmak için uğruyor arkadaşlar.
Erzağı buluyorlar, alıyorlar almasına.
Ama Odysseus'un adamları o kadar açgözlüler ki daha fazlasını istiyorlar ve kenti yağmalamaya başlıyorlar.
Ganimetleri paylaşıyorlar ve sonra zevk-ü sefaya dalıyorlar.
Yiyorlar, içiyorlar, ziyafet çekiyorlar derken Odysseus bu kendinden geçmiş adamlarını görünce derhal buradan gidiyoruz diyor.
Ama tabii onu hiç kimse dinlemiyor.
Ve ne oluyor? Kirkonlar bu kendinden geçmiş, rehavete kapılmış adamları görünce tekrar saldırıyorlar.
Bir sürü adamını kaybediyor.
Bu ilk durak aslında biz insanlara diyor ki daha fazla para, daha fazla başarı, daha fazla görünürlük, daha fazla tüketim ve bazen de kazandığımız halde o masadan kalkmayı
bilmemek. Halbuki arkadaşlar bazı zaferler tam zamanında geri çekilmezsek eğer kendi yenilgisini maalesef içinde taşıyor.
Hayatta bizi mahveden şey her zaman sahip olamadıklarımız değil.
Bazen de sahip olduklarımızla Yetinme işimiz bence.
Neyse Odysseus İsmaros'tan ayrılıyor.
Sonra Zeus bir fırtına gönderiyor.
Ve gemiler iki gün iki gece boyunca sürükleniyor.
Ve daha sonra Mora yarımadasının güneyinde bulunan Malea burnunu geçmeye çalışırlarken kuzey rüzgarları onları açık denizlere saburuyor.
Burası çok önemli bir eşik.
Neden? Çünkü kahramanımız artık gerçek Akdeniz coğrafyasından giderek uzaklaşıyor ve mitolojik bir coğrafyaya doğru yavaşça yol alıyor.
Ve nereye varıyor? Lotusiyenler ülkesine.
Zeus buraya gelince Kara'ya 3 tane adamını yolluyor.
Gidip bir bakın diyor hani ne var ne yok.
Adadaki yerliler bu gelen adamlara hiçbir şekilde zarar vermiyorlar.
Hatta onlara bir şey ikram ediyorlar yemeleri için.
Lotus ikram edilen şey.
Fakat arkadaşlar lotus...
Unutuşun çiçeğidir. Bu lotusu yiyenler eve dönme arzularını kaybediyorlar.
Itaka'yı unutuyorlar ve o adada kalıp sonsuza dek lotus yemek istiyorlar.
Odysseus adamlarını zorla gemiye götürüyor, zincirliyor onları ve bağlıyor.
Hemen yola çıkıyorlar. Şimdi Odysseus'un ilk büyük sınavı ölüm değil arkadaşlar gördüğünüz gibi vazgeçiş.
Hani bazen... Bu dünyaya niye geldiğimizi unutuyoruz ya amacımızı varmak istediğimiz şeyi.
Her şeyi unutup böyle dalıp gidiyoruz.
Hani her günümüz birbirinin aynısı.
Yaşıyoruz işte nefes alıyoruz.
Bizi bizden alıkoyan bir sürü lotus var bu hayatta.
Modern zamanda özellikle.
En basiti hep söylüyorum sosyal medya.
Sürekli kaydırıp durduğumuz o ekranlar.
İnsan bazen yanlış bir hayatın içinde acı çekmez.
Uyuşur. Çünkü orası onun konfor alanıdır artık.
Ve kaçmak istemez oradan konfor alanından.
Hatta kaçması gerektiğini bile unutur.
Gelelim Odysseus'un 3.
durağına. Burası zengin peynir ve et kaynakları bulunan devasa bir mağara arkadaşlar.
Ama bu mağara deniz tanrısı Poseidon'un Tek gözlü dev oğlu Polifemos'un mağarası.
Polifemos mağarasının girişini dev bir kayayla kapatıyor.
Ve içeride kalan Odysseus'un altı adamını parçalayarak yiyor.
Odysseus bu devi tabii hemen öldüremiyor.
Çünkü mağaranın ağzı bir kayayla kapalı ve asla kıpırdamıyor.
Derken aklına bir fikir geliyor.
Polifemos'a şarap içiriyor.
Onu sarhoş ediyor. Ve dev Polifemos Odysseus'a adını soruyor.
Odysseus da diyor ki benim adım hiç kimse.
Sonra Polifemos uykuya dalıyor.
Odysseus ve adamları dev bir kazığı kızdırıp devin gözüne saplıyorlar.
Dev tabi böyle acılar içinde çığlık atmaya başlıyor.
Ve diğer kickdoblar hemen geliyorlar yardım etmek için.
Sana bunu kim yaptı diye soruyorlar Polifemos'a.
O da hiç kimse diyor.
Yani Odysseus ona dedi ya benim adım hiç kimse diyor.
Aslında orada çok zeki davrandı.
Kickdoblar da Polifemos'un delirdiğini düşünüyor ve çekip gidiyorlar.
Odysseus ve adamları da bu mağaradan kaçmayı başarıyor.
Ama... Tam kurtulmuşken Odysseus kendini tutamıyor ve gemiden dev Polyphemus'a bağırarak gerçek adını söylüyor.
Diyor ki seni kör eden benim ben Itaka kralı Odysseus.
Polyphemus bunu duyunca hemen denizlerin tanrısı Babişkoson'a koşup babacığım diyor Odysseus'u bir lanetler misin?
Babası Poseidon Odysseus'u lanetliyor ve Itaka'ya hiçbir şekilde dönememesini, hani olur da dönerse bile bütün adamlarını kaybetmesini, yabancı bir gemiyle belki böyle yıllar
yıllar sonra perişan bir halde dönmesini diliyor.
Yani arkadaşlar burada ne var?
Odysseus evet zekasıyla kurtuldu değil mi o felaketten?
Ama ne yaptı? Egosuyla yıktı geçti her şeyi.
Bazen insanı ele veren şey...
Adı değildir. Adının duyulmasına duyduğu o açlıktır.
Yani egodur.
Altıncı durak rüzgarların yöneticisi Ayolos'un yüzen adası arkadaşlar.
Ayolos diğerleri gibi değil.
Şeytan değil. Odysseus'u bir ay boyunca ağırlıyor ve çok da seviyor.
Ayrılırken de Odysseus'a bir hediye veriyor.
Öküz derisinden bir tulum arkadaşlar.
Tulumun içine de onun gemi yolculuğunu kolaylaştırsın diye tüm kuvvetli rüzgarları hapsediyor.
İşte bu rüzgarların yardımıyla tam böyle Itaka'nın kıyılarına yaklaşıyor.
Odysseus artık yorgunluktan uyuyakalıyor.
Zaten geldik diye yorgunluktan uyuyakalıyor.
Fakat adamları o tulumun içinde altın ve gümüş olduğunu zannederek ve Odysseus'a güvenmeyerek ne yapıyorlar?
O açgözlülükle...
tulumu açıyorlar. Fakat tulumun içinden ne altın ne de gümüş çıkıyor.
Kuvvetli rüzgarlar çıkıyor ve gemiyi tekrar okyanusun ortasına sürüklüyor ve yeniden Aelos'un adasına geri fırlatıyor.
Aelos tabi onların tanrılar tarafından lanetlendiğini hemen anlıyor.
Bir daha da yardım etmiyor.
Şimdi bu hikaye bence bize sadece aç gözlü...
...anlatmıyor. Birlikte yol yürüdüğümüz insanların güvensizliğinin, bazen kıskançlığının, bazen iletişimsizliğinin işte insanı nerelerden, ne hedeflerden geri çevirebileceğini anlatıyor.
Bazen fırtınalar denizden gelmiyor arkadaşlar.
Aynı geminin içinden çıkıyor maalesef ve sizi alabora ediyor.
Gelelim yedinci durağımıza.
Yam Yam devlerin bulunduğu Lys Trigonların limanı arkadaşlar.
Burası dışarıdan bakıldığında oldukça güvenli bir yere benziyor.
Böyle dar bir girişi var.
sakin suları var ve gemileri fırtınalardan koruyan yüksek yüksek kayalıkları var.
Ve burada Odysseus'un filosunun dışında kalan diğer 11 gemi ve mürettebat hiç düşünmeden Bu limanın içine giriyor.
Ama Odysseus'un olduğu gemi ve mürettebat buraya girmiyor.
Hani Odysseus bir şeylerin ters gittiğini anlıyor çünkü.
Ve bir süre sonra gerçekten o güvenli zannettikleri liman kapanıyor.
Ve gemilerin üzerine dev yamyamlar taşlar yağdırmaya başlıyor.
Ve sadece Odysseus ve onun gemisi kurtuluyor.
Bir tek mürettebat bu kalıyor.
Geri kalan 11 gemi ve içindekiler yok oluyor arkadaşlar.
Buradaki olay bence liderin sezgisiyle Kalabalığın körlüğü.
Çünkü Odysseus yapmayın dedi ama onlar dinlemedi.
Bazen kalabalığın aynı yöne gitmesi o yönün doğru olduğunu kanıtlamaz.
O dev yamyamlara yem olanlar işte o baş liderin sezgisine güvenmeyenler.
İleri görüşlülüğüne güvenmeyenler.
Atatürk'ümüzün o Çanakkale'deki askeri sezgisi arkadaşlar.
Ve milli mücadelede manda fikrine yani dev yamyamlara karşı çıkışı geldi aklıma şu an.
Odysseus'un bir sonraki durağı.
Kirke'nin adası. Şimdi Kirke güneş tanrısı Helios'un büyücü kızı.
Kirke yiyecek aramaya gelen adamları, Odysseus'un adamlarını bir ziyafete çağırıyor.
Ve ziyafet sırasında içine böyle gizli bir iksir katmış olduğu yemekleri bu adamlara yediriyor.
Ve onları bir domuza çeviriyor.
İşte Odysseus adamlarını kurtarabilmek için, tekrar insanı çevirebilmek için Kirke'nin sarayına giderken Hermes'le karşılaşıyor.
Hermes ona Molly adında tanrısal bir bitki veriyor.
Ve Kirke'nin büyüsüne nasıl karşı karşılaşıyor?
koyabileceğini anlatıyor. İşte Kirke'nin iksiri bu saatten sonra Odysseus'u etkilemiyor ve Kirke bunu görünce teslim oluyor ve adamları tekrar insana çeviriyor.
Odysseus'la Kirke bir sene boyunca bu adada kalıyorlar, aşk yaşıyorlar.
Ben Kirke diye bir kitap var.
Geçen bölümde önermiştim arkadaşlar.
Eğer seviyorsanız mitolojik hikayeleri çok tatlı bir kitaptır.
Kirke'nin büyüsü geçiyor ve Odysseus aslında istese adamlarını alıp hemen geri dönebilir ama dönmüyor.
Bir sene o adada kalıyor.
Güzel yemekler, şarap, işte kadın, rahatlık.
Yani burada ne var aslında? İnsanın haz ve konfor içerisinde amacını unutması.
Ama aynı zamanda kendi karanlık tarafıyla yüzleşip dönüşmesi.
Hani bazen zannediyoruz ki insanı yolundan alıkoyan şey acı.
Ama bazen çok güzel bir hayat da insanın bence tekamül yolculuğunda bir engel.
Çok iyi para kazandığınız ama artık size hiçbir şekilde hitap etmeyen ve anlamsız gelen bir işte senelerce çalıştığınızı düşünün.
Ya da bitmesi gerektiği halde sırf konforlu diye tutunup kalmış olduğumuz o ilişkiler.
Bizi geliştirmeyen ama bizi böyle çok rahat ettiren bir hayat.
İşte Kirke'nin adası gibi.
Neyse Odysseus'un o eve dönüş yolunu bulabilmesi için Kirke ona önce ölüler ülkesine gidip Hades'e inip kör kain Teiresias'ı bulmasını tembihliyor.
Odysseus kahine gidince ne öğreniyor arkadaşlar?
Tam yola çıkacakları gün gece böyle çok içtiği için damdan düşüp ölen bir asker var.
Bu askerle karşılaşıyor ölüler diyarında Odysseus.
Aslında kahinle görüşmeye gidiyor ama onunla karşılaşıyor.
Ve ona diyor ki asker beni unutma diyor.
Yani geri dön ve bedenimi göm diyor.
Mezarıma en azından bir kürek dik diyor.
Ne var burada? Aslında çok sıradan görünüyor değil mi?
Homeros bence bu kadar sıradan bir karakteri niye buraya koymuş arkadaşlar?
Hani kahramanlar var bilmem neler.
Bu ne alaka değil mi? Aslında en sıradan insanın bile görülmeye, uğurlanmaya, hatırlanmaya ihtiyacı vardır.
İnsan çünkü. Yani hatırlanmak için illa destan yazmanıza gerek yok.
Ve bazen yolumuzda devam edebilmek için önce geride bıraktıklarımızı gömmemiz gerekiyor.
Dokuzuncu durağımız Kimerler ülkesi ve ölülerle görüşme.
Burada Odysseus yer altına iniyor ve kurban kesmiş olduğu hayvanların kanıyla ölülerin ruhlarını çağırıyor ve kör kahin de burada görüşüyor.
Kahin Odysseus'u uyarıyor arkadaşlar.
Diyor ki ne yap ne et ama sakın.
Güneş tanrısının sığırlarına dokunmayın diyor.
Başınıza çok büyük felaketler gelir diyor.
Odysseus bu yeraltı ülkesinde kendisinin hasretinden ölen annesinin ruhuyla karşılaşıyor.
Savaştan döner dönmez eşi tarafından öldürülen Agamemnon'la görüşüyor.
Ama en sarsıcı karşılaşması bölümün başında söylediğim Aşil ile olan karşılaşması arkadaşlar.
Aşil ne demişti Odysseus'a?
Burada ölüler ülkesi kralı olacağımı keşke her yüzünde yoksul bir çiftçinin yanında ırgat olsaydım diyor.
Neyse Odysseus buradan ayrılıyor ve Kirke'nin adasına geri dönüyor ve o arkada bıraktığı askerin naşını yani Elpeor'un naşını yakıyor ve ona istediği üzere bir mezar yaptırıyor.
Kirke de Odysseus'a geri dönüş yolunda yaşayacağı zorluklarla bahsediyor.
Sirenlerle karşılaşacağını ve daha sonra karşısına iki tane çok zorlu rota çıkacağını ve dikkat etmesi gerektiğini söylüyor.
Odysseus'un bir sonraki durağı sirenler oluyor arkadaşlar.
Sirenler bilmeyenler için deniz...
Denizcileri böyle sesleriyle büyüleyen hatta çıldırtan ve kendilerini çeken büyüleyici varlıklar, tehlikeli varlıklar.
Hatta Karayip korsanlarında vardı hatırlarsanız.
Odysseus adamlarının kulaklarını bal mumuyla tıkıyor.
Hani sirenlere kanıp atlamasınlar denize diye.
Kendisi onların sesini duyabilmek için kendini bir gemi direğine bağlatıyor adamlarına.
Ve diyor ki ben ne yaparsam yapayım sakın beni çözmeyin diyor.
Neden böyle yapıyor? Çünkü sirenlerin buradaki asıl cazibesi bilgi.
Sirenler ona diyor ki eğer buraya gelirsen sana Truva'da ve yeryüzünde olup biten her şeyi anlatırız diyorlar.
Odysseus'u kandırmak için.
Odysseus zaten bilgi ateşiyle yanıp tutuşan biri.
Karşı koyamayacağını bildiği için de kendisini bağlatıyor.
Ve bu şekilde hayatta kalıyor.
Burada bence zaaflarımızı bilmenin önemi var arkadaşlar.
Ve önlem almanın önemi var.
Buradaki sınav Lotus'un tam tersi.
Hani Lotus unutmak dedim ya.
Sirenler her şeyi bilme arzumuz.
Bunu temsil ediyor. Odysseus'un olayı zaten bilgisizlik.
değil. Sınırsız bilgiye duyduğu açlık.
Neyse derken sirenleri atlattık.
Bir sonraki durak Darboğaz.
Hani Kirke'nin onu şiddetle uyardığı yer.
Çünkü Darboğaz'ın bir yanında altı başlı canavar olan Sicila Bir diğer yanında denizi içine çekip kusan Karibardis var.
Kirke Karibardis'e yaklaşmanın bütün gemiyi kaybetmek anlamına geldiğini söylüyor.
Ama Sicilya'nın yanından geçerken sadece 6 adamının ölebileceğini söylüyor.
Odysseus da Sicilya'yı seçiyor ve Kirke'nin kehaneti doğrulanmış oluyor.
Çünkü Sicilya her ağzıyla bir adamı yakalıyor ve onları kayalıklara götürüp parçalıyor.
Belki de bu Odysseus'un yolculuk boyunca gördüğü en kötü manzara.
Ve Odysseus burada kahramanca bir zafer kazanmıyor gördüğünüz gibi.
Sadece daha büyük bir felaket yerine...
Daha küçük bir felaketi tercih ediyor.
Yani arkadaşlar bence hayatta bazen doğru seçim diye bir şey yok ya.
Sadece bedeli daha az ağır olan seçimlerimiz var.
Bazı şeyleri yenemeyiz.
Tıpkı Odysseus'un ne Sicila'yı ne de Karibardis'i yenemeyeceği gibi.
Bunu biliyordu zaten yenemeyeceğini.
Dediğim gibi daha küçük bir felaketi seçti.
Bence her problemin çözümü yok bu hayatta.
Sadece Odysseus gibi hangi taraftan geçebileceğimizi seçebiliyoruz bazen.
Ve bir sonraki durak Trinakya adası.
Odysseus ve mürettebatı fırtına yüzünden bu adada mahsur kalıyor ve açlıktan ölme noktasına gelen mürettebat Odysseus uyurken Kör kahinin bütün uyarılarını hiçe sayarak güneş
tanrısı Helios'un adada bulunan kutsal sığırlarını kesip bir güzel yiyorlar.
Ve şöyle düşünüyorlar sığırları yerken.
Şimdi yiyelim ondan sonra Helios'a adak alırız bir şekilde hatamızı telafi ederiz.
Hani önce suçu işleyelim ondan sonra hani vicdan azabıyla uğraşırız gibi bir şey var burada.
Bunun üzerine Helios gidip bu olayı Zeus'a şikayet ediyor.
Ve mürettebat... Tekrar denize açıldığında Zeus zalim yıldırımlarıyla gemilerini paramparça ediyor.
Ve Odysseus dışında bütün mürettebat boğularak can veriyor arkadaşlar.
İşte Poseidon'un laneti tutmuş oldu bu şekilde.
Ve 9 gün Odysseus denizde sürükleniyor ve sonra tanrıça Calypso'nun adasına varıyor tek başına.
Calypso Odysseus'a aşık oluyor ve ona Ölümsüzlük vaat ediyor.
Sonsuz bir gençlik vaat ediyor.
Ve 7 yıl boyunca Odysseus'un adasında esir tutuyor arkadaşlar.
Ama Odysseus ölümsüzlüğü istemiyor.
Reddediyor. Evime dönmek istiyorum.
Çocuğuma dönmek istiyorum diyor.
Faniliği tercih ediyor. Ve Odysseus kendi yaptığı bir salla yola çıkıyor tekrar.
Ama bu sefer de zalim Poseidon Odysseus'un salını fırtınada yok ediyor.
Bu arada hani az önce dedim ya Helios'un sığırlarını yediler diye adamları.
Onlar başlarına ne geleceğini biliyordu zaten.
Yani modern insanda başına ne geleceğini bile bile kendine zarar vermiyor mu?
En basiti sigara içenler.
Sigaranın zararını bilmiyor mu arkadaşlar?
Bile bile içiyorlar. Ya da sosyal medyanın zararını bilmiyor muyuz?
Bile bile aşırıya kaçmıyor muyuz?
Bile bile insanlar kumara sürüklenmiyor mu?
Borca harca girmiyor mu tüketimde aşırıya kaçarak?
Ya da bir ilişkinin sonunu en başından görüyoruz.
Hani karşımızdakinin affedersiniz ne mal olduğunu gördüğümüz halde o ilişkiye başlamıyor muyuz?
Bile bile. Yapıyoruz değil mi bazı şeyleri?
Yani ne demek istiyorum? Bilmek insanı her zaman değiştirmiyor ya.
İnsan önce arzusuna teslim oluyor.
Ondan sonra bedelini ödüyor.
Bedelini sonra öderim diyor ama işte çok acı oluyor bazen o bedel.
O bedeli öderken de o vicdanını rahatlatacak bir şeyler uyduruyor kendine.
Yani bazen geleceğimizi bir anda kaybetmiyoruz.
Onu bugünkü açlığımızı doyurmak için parça parça yiyoruz.
Sınava hiç çalışmayan bir öğrenci mesela.
Başına ne geleceğini bilmiyor.
Biliyor. Ne yapıyor? İşte bugün diyor ben gezeyim, tozayım, eğleneyim.
Bugün hazla karnımı doyurayım ama sonra zaten başıma ne geleceğini biliyorum.
Bilmemek mümkün mü ya böyle bir şey?
İşte bile bile yapıyoruz bazı şeyleri.
Onu demeye çalışıyorum. Tıpkı Odysseus'un mürettebatı gibi.
Bu arada Odysseus'un adamları öldü dedim ya.
Tek kaldı Odysseus. İşte Kalipsu Adası'na çıktı.
Sonra salla tekrar gitmeye çalıştı falan.
Şimdi tek başına Odysseus o salıyla Geçtiği yerlerden Sicila ve Karibardis'in arasından bir daha geçmek zorunda kaldı.
Üstelik tek başına ve bir incir ağacının dalına tutundu.
Karibardis salını yuttu Odysseus'un.
Karibardis'in yutmuş olduğu sal parçalarını geri kusmasını bekledi Odysseus.
Odysseus zaten Karibardis'i yenemeyeceğini, onu hiçbir şekilde öldüremeyeceğini, durduramayacağını biliyordu arkadaşlar.
Burada tek yaptığı şey sabırla beklemek.
Bakın incir ağacına tutundu bekliyor, dayanıyor.
Yani hayatta dediğim gibi kontrol edemeyeceğimiz bir sürü şey var.
Onlarla savaşmayı bırakmak gerekiyor bazen.
Bazen sadece dayanmak gerekiyor arkadaşlar.
Belki de böyle onların akıp gitmesine izin vermek.
Yani zamanı bırakmak gerekiyor bazı şeylere.
O anda çözülmüyor. Çünkü her fırtına da mücadeleyle aşılmıyor yani.
Bazıları sadece dayanılarak geçiliyor.
Ama ne kadar dayandığınıza da dikkat edin derim.
Uzman tavsiyesi değil.
Şimdi sonraki durağa geçeceğiz ama geçmeden önce şu Kalipso'ya da bir dönmek istiyorum.
Kalipso, Odysseus'a ölümsüzlük vaat etti dedim ya ama Odysseus bunu istemedi.
Evine dönmek istedi. Hani faniliğini tercih etti.
Burada şu var arkadaşlar insanın en temel ihtiyaçlarından biri nedir?
Ait olmaktır.
Yani ölümsüzlük bile ait olmadığın bir yerde.
Bence bir sürgüne dönüşebilir.
Ya da yanında sevdiklerin yoksa ölümsüzlüğünde hiçbir anlamı yoktur.
Odysseus Calypso'nun yanından salıyla ayrılırken işte Calypso ona yiyecek veriyor, su veriyor, giysi veriyor, iyi bir rüzgar veriyor.
Aslında Ithaka'ya ulaşmaması için bir sebep yok baktığınız zaman.
Denize açıldıktan sonra kinder sürpriz yumurta Poseidon tekrar onu görüyor ve büyük bir fırtına çıkararak Poseidon'un salını parçalıyor arkadaşlar.
Ama deniz tanrıçası İno, Odysseus'a acıyor ve onun boğuluyor.
olmamasını sağlamak üzere ona bir örtü veriyor.
Büyülü bir örtü. Odysseus o örtü sayesinde iki gün iki gece dev dalgalarla boğuşuyor ve üçüncü gün bir karaya varıyor.
Bu sefer geldiği yer Fayakların ülkesi Şeria ve kıyıda Prenses Nansika ile karşılaşıyor ve onun yardımıyla Kral Alkinos'un sarayına götürülüyor.
Ve kralın ziyaretinde Kör Ozan Demodokos'un Troya Savaşı'nı anlatması üzerine Odysseus bir anda gözyaşlarına boğuluyor.
Ve artık kimliğini saklamaktan vazgeçiyor.
10 yıllık o acı dolu hikayesini bu yeni tanışmış olduğu insanlara anlatıyor.
Fayaklar ona içi hazine dolu olan bir gemi, bir mürettebat veriyor.
Sonunda onu Itaka'ya gönderiyorlar.
Nasıl gönderildiğini anlatacağım az sonra ama.
Ben bu hikayenin en sevdiğim kısmındayım şu an.
Çünkü burada çok insani duygular var.
Odysseus buraya geldiğinde çırılçıplak arkadaşlar.
Aç, ordusu yok, mürettebat hiç kimse yok yanında.
Parası yok, pulu yok, ünü yok, şofreti yok, kahramanlık nişanesi yok.
Sıradan bir insan ve yaşadığı acıları ilk kez böyle samimi bir şekilde...
Paylaşma isteğinde bulunuyor.
Çünkü bunun kötüye kullanılmayacağını hissediyor.
Ona karşılıksız bir şekilde yardım ediyor bu insanlar.
Bu benim çok hoşuma gidiyor. Ve hani Calypso gibi bir çıkarları yok.
Calypso şey diyordu ya hani ben ne kal sana ölümsüzlük vaat ediyorum.
Bir menfaat var orada. Bence gerçek yardım karşımızdaki insanı bize bağımlı hale getirmek değil.
Onu böyle yeniden ayakları üzerinde durdurup yola devam etmesini sağlamak.
Ve hayatımıza giren herkesin bizimle sonsuza dek kalmak için gelmediğini, bazı insanların sadece bizim yolumuzun bir bölümüne eşlik etmek için hayatımıza girdiğini düşünüyorum.
Mesela artık konuşmadığım insanlar var ve bu insanlar için hep şey düşünürdüm ben.
Hayatımız sonuna kadar orada kalacaklar diye düşünüyordum.
Ve bunu kabullenmekte de çok zorlanıyordum ama sonra şöyle demeye başladım.
Hayır Merve o senin hayatının bir noktasına eşlik etmek için gönderildi ve görevini tamamladı.
Bitti. Buraya kadardı.
Bir şeye vesile olmak için yoluna çıktı o insanlar.
Ve hayatının sadece o noktasında olacaklardı.
Bu yani hani. Hikayen yarım kalmadı.
Zaten o kadardı. Ve hayatımızda bazı insanlar kalipso gibi.
Hani bize çok şey veriyorlar.
Ama bunun çok büyük bir bedeli var.
Özgürlüğümüzü istiyorlar. Ama bazıları da fayaklar gibi işte.
Bizi iyileştiriyorlar. Ve yolumuza devam etmemize izin veriyorlar.
Fayaklar gemiyle Odysseus'u o uyurken İthaka sahiline bırakıyor arkadaşlar.
Ve sonra geri dönerlerken maalesef Poseidon onların gemilerini taşa dönüştürerek onları da cezalandırıyor.
Ve Odysseus uyandığında sis yüzünden İthaka'yı kendi memleketini tanıyamıyor.
Çünkü zaten aradan 20 yıl geçmiş bıraktığı hiçbir şey eskisi gibi değil.
Ve herkes Kral Odysseus'un artık öldüğünü düşünüyor 20 yıl geçtiği için.
Sarayı zaten karısı Penelope ile evlenmek isteyen bir sürü.
Aslında Odysseus'un yerine geçmek isteyen, kral olmak isteyen bir sürü taliple dolu.
Ve sadakatin diğer adı diyebileceğimiz karısı Penelope aradan 20 sene geçmesine rağmen Odysseus'tan asla umudunu kesmemiş.
Taliplerini hep bir şekilde oyalamayı başarmış Penelope.
Eline bir kefen almış ve bu kefeni ne zaman dokumayı bitirirsem o zaman işte birinizle evleneceğim demiş.
Gündüz dokuduğu kefeni geceleri geri sökmüş.
Bu şekilde 3 sene 3 sene taliplerini oyalamayı başarmış.
Bu arada Odysseus saraya girmeden önce Athena onu hiç kimse tanıyamasın diye yaşlı bir dilenci kılığına sokuyor Odysseus'u.
Odysseus önce sadık domuz çobanı olan Evmayos'un kulübesine gidiyor ve burada yıllar sonra oğlu Telemachus ile karşılaşıyor ve gözyaşlar içinde baba oğul bir kavuşma yaşıyorlar.
Sonra birlikte bir plan yapıyorlar ve saraya geçiyorlar.
O sırada eşi Penelope kocasının büyük yayını kullanabilen ve tek bir okla 12 baltanın deliğinden isabet etti.
Evlenebileceğini ilan ediyor.
Tabii yine oyalama amaçlı bunu yapıyor.
Çünkü kimsenin bunu gerçekleştiremeyeceğinden emin.
Tabii taliplerin hiçbiri arkadaşlar oyayı, germeyi bile başaramıyorlar.
Ama dilenci kılıklı bir adam gelip bu şeyi gerçekleştiriyor.
Mükemmel bir atış yapıyor.
O arada atış yaparken talipleri de sıradan geçiriyor.
Yani ortalığı kana buluyor.
İşte bu kanlı intikamın ardından Penelope kocasının karşısındaki kişi olduğuna hala inanmıyor.
Onu test edebilmek için hizmetlisine diyor ki şu yatağı dışarı çıkarın diyor.
İşte Odysseus orada artık patlıyor.
Çünkü o yatağı canlı bir zeytin ağacının gövdesine oyarak bizzat kendisi yapmış.
Ve o yüzden o yatağın kesinlikle yerinden sökülemeyeceğini biliyor.
Ve bunu söyleyerek bir öfke nöbeti geçiriyor.
Aslında bu aralarındaki bir anlaşma gibi bir şey.
Yani Penelope ile Odysseus'un aralarındaki şifre gibi bir şey.
Karısı da artık onun gerçekten Odysseus olduğunu anlıyor.
Ve 20 yıllık bu bekleyiş.
Destansı kocaman bir kucaklaşmayla son buluyor arkadaşlar.
Evet Odysseus İthaka'ya dönmeyi başardı.
Ama ilk başta İthaka'yı tanıyamadı dedim arkadaşlar.
Çünkü insan bazen uzun bir yolculuktan sonra aynı yere dönse bile artık aynı gözlerle bakamaz.
Çünkü aynı insan değildir.
Yani bazen değişen sadece yer, zaman, mekan değildir.
Bizzat bizizdir.
20 yıl önce kral olarak çıktığı ülkesine hiç kimsenin tanımadığı yaşlı bir dilenci olarak döndü.
Aslında burada kimlik ve statü üzerine bence müthiş bir mesaj var.
Tacı, ordusu, gemileri, kahramanlığı, serveti gitmiş.
Geriye sadece Odysseus'un kendisi kalmış.
Ve insanlar ona kral olduğunu bilmeden bir dilenciyken nasıl davrandılar?
Bunu da görmüş oldu. Bence bir insanın karakterini karşısındakinin kim olduğunu bilmediğindeki davranışlarında çok çok daha iyi görürsünüz.
Nitekim talipler dilenci.
sandıkları Kral Odysseus'u aşağıladılar.
Ama iyi insanlar ne yaptı?
Hiçbiri çıkar gözetmeksizin ona çok iyi davrandılar.
Sadece bir insan olduğu için iyi davrandılar.
Yani arkadaşlar güç gizlenince işte bazen karakter böyle ortaya çıkıyor.
Onu 20 yıl sonra İlk tanıyanlarından biri de köpeği Argos'tu.
Sahibinin kokusunu, sezgisel olarak varlığını hemen tanıdı.
Ama ardından maalesef hayatını kaybetti.
Odysseus'un bence en hüzünlü anlarından biri.
Evet bir bölümün daha sonuna geldik arkadaşlar.
İnsan hayatta her şeyini kaybedebilir.
Yolunu, zamanını, sevdiklerini, gençliğini hatta bir süre kendisini bile.
Ama bence asıl mesele...
Hiç kaybetmemek değil bu hayatta.
Ne kadar uzağa savrulursak savrulalım.
Bizi biz yapan o şeyi hatırlamak ve kendi ithakamıza giden yolu yeniden bulabilmekte.
Çünkü insanın en uzun yolculuğu dünyayı dolaşıp evine dönmesi değil.
Bunca şeyi yaşadıktan sonra hala kendine dönecek bir yol bulabilmesi.
O yolu kaybettiyseniz dilerim yeniden bulabilirsiniz.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
