
Frink, kahve severler ile kahve mağazalarını bir araya getiren ilk ve tek kahve üyelik uygulamasıdır. Kullanıcılar, aylık veya yıllık üyelik paketi ile bir saat aralıklarla tüm Frink noktalarından günlük limit olmaksızın sütlü/sütsüz filtre kahve içebiliyor.
Üstelik Frink’i deneyimleyebilmen için ilk üyeliğinde kahveler 24 saat boyunca ücretsiz. Hemen indir, üyeliğini başlat!
Herkese Frink’ten Kahve!
Frink hakkında detaylı bilgi almak için: https://bit.ly/3IBe0d0
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
*
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Patreon'dan destek olmak için: www.patreon.com/osbpatreon
*Bu bölüm Frink hakkında reklam içerir*
Transkript
Merhabalar, Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün bonus bir bölümle karşınızdayım ve çok mutluyum çünkü kahveden bahsedeceğiz.
O zaman açılışımı Albert Camus'un şu meşhur sözüyle yapmak isterim.
Kendimi öldürmeli mi yoksa bir bardak kahve mi içmeliyim?
Camus bu sözü neden sarf etti bilmiyorum ama kahvenin ömrü uzattığı.
Yaklaşık 10 yıl süren çalışmalarla da kanıtlandı.
Düzenli olarak kahve tüketen kişilerin ömrü %12 oranında artıyormuş.
Müthiş. Sadece ömrü de uzatmıyor.
Kalp damar hastalıklarında, kanserde, tip 2 diabette ve Alzheimer gibi hastalıklarda da etkisi çok büyük.
Tabi Balzac gibi içmemek kaydıyla ünlü Fransız yazar Balzac günde 18 saat çalışıyormuş ve 50-60 bardak kahve içiyormuş bu esnada.
Ve aşırı dost kahveden öldüğü söyleniliyor.
O yüzden tabii ki de dozunda tüketmeliyiz.
Hani 16. yüzyıl hekimi Paraselius demiş ya.
Zehir yok, doz var.
Bence de doğru. Az sonra kahve tiryakilerinden bahsedeceğim ama öncelikle kahvenin geçmişinden böyle kelime anlamından bahsetmek isterim.
Her gün içtiğimiz bu mucizevi içeceğin kelime kökeni aslında Arapçadan geliyor.
Arapçam yok ve bunu telaffuz etmek istemiyorum.
Gırslaktan. Kahvah gibi bir şey.
Ve bize kahve olarak geçiyor.
Bizden sonra da Avrupa'ya kafe, kofi olarak geçmiştir.
Peki kahvenin ilk karşımıza çıktığı yer neresi?
insanlığın ortaya çıktığı yerden çıkmıştır kahve.
Yani Etiyopya, Beşistan'dan.
Hatta Etiyopya'nın Kaffa bölgesi diye bir bölge var.
Kahvenin adının buradan geldiğini düşünenler de var.
Şimdi keşfedilmesiyle ilgili anlatılan pek çok hadise var.
Mesela bilinen en eski rivayet 8.
yüzyılda karşımıza çıkıyor Etiyopya, Beşistan'da.
Burada yaşayan Kaldi adında bir keçi çobanı varmış ve bir gece ahırdaki keçilerinin hiç uyumadığını fark ediyor Kaldi.
Keçiler sürekli hopluyor, zıplıyor.
Oradan oraya böyle bir enerji patlaması.
Uyumuyorlar kesinlikle ve adamı da sabaha kadar uyutmuyor bu keçiler.
Bunun üzerine çoban kaldı.
Ertesi gün böyle uykusuz bitap bir şekilde yakınlardaki bir manastıra gidiyor.
Keşişleri anlatıyor bu durumu.
Ya diyor bu keçilerim sabaha kadar uyumadı.
Hopladılar zıpladılar. Bu enerji nereden geliyor?
Keşişler de diyorlar ki e bir gidip bakalım hani hep beraber bakalım.
Keçileri takip edelim. Ne yiyorlar?
Ne içiyorlar? Ne yapıyorlar? Gerçekten de ertesi gün keçileri takip ettiklerinde bunların kırmızı meyveli böyle bodur bir ağaçtan meyve yedikleri.
İşte bu kırmızı renkli böyle alıç benzeri meyve aslında kahve meyvesi.
Ve kahve meyvesi kafuya bitki ailesinden olan ağaçların üzerinde yetişiyor.
Keçilerin kahve yediğini görünce bu keşiş ve kaldi.
Diyorlar ki biz de deneyelim bir bakalım nasıl bir şeymiş bu diyorlar.
Ama korkuyorlar çünkü acaba zehirli olabilir mi falan diye düşünüyorlar.
En iyisi suyla karıştırıp böyle kaynatalım zehri falan varsa akıp gitsin diye düşünüyorlar.
Ve kahveyi bir güzel kaynatıp içtikten sonra cuba cuba sabahlar olmasın.
hikaye gerçek mi bilmiyorum ama kulağa çok tatlı geliyor.
Bir başka rivayette şöyle Hazreti Süleyman bir yolculuk sırasında uğradığı bir şehirde insanların bilinmeyen bir hastalıktan böyle kırılıp döküldüğünü görünce çok üzülüyor ve ne yapacağını düşünüp duruyor.
Şifa bulabilmek için düşünüp dururken bir anda Cebrail kulağına fısıldıyor.
Diyor ki Yemen'den gelen kahve çekirdeklerini kavur ve hastalara şifa olsun onlara ver diyor.
Hani yabancı seyahatler şey derler ya Türkler hastalandığı zaman kahve içer.
İyileşmezse de vasiyetini Bu sözü hatırlayın.
Hatta İbn-i Sina kahvenin şifasından ilk bahseden isimdir.
Hatta bir dönem kahve uyuz'a karşı, koleraya karşı bile kullanılmıştır.
Bir başka rivayette şudur.
Yemenli Sufi mistik Abu el-Hassan el-Şadi, Şazeli tarikatının lideri bir gün Etiyopya'da gezerken bir kuş görüyor.
Ve bu kuş çalıdan bir meyve yedikten sonra o kadar hızlı bir şekilde uçuyor ki el-Şadi böyle gözlerine inanamıyor.
Diyor ki bu ne hız yani nasıl oldu bu?
El-Şadi de gidip o meyveden tadıyor.
Kahve meyvesinden. Tabii o da suda kaynatıyor.
Ve ne kadar etkili olduğunu bizzat kendi gözleriyle görüyor.
İşte bu çekirdekleri yanına alıyor.
Ve Arap yarımadasına götürüyor.
Ve kahve kültürü buradan yayılıyor.
Özellikle Sufi tarikatları böyle gece zikirlerinde kahveden bayağı faydalanmışlar o dönem.
Ama tabii şöyle de bir durum var.
Mekke'de mesela kahve hakkında bayağı böyle sert tartışmalar yaşanmış.
Hatta ulema sınıfı bunun İslam'a uygun olup olmadığı üzerinde bayağı bir kafa yormuş.
Ama sonra şöyle bir karar vermişler.
E bu kimyasal bir süreçten.
geçmiyor. Bu bir bitki yani doğal.
Kahveyi yasaklamamıza gerek yok diye düşünüyorlar.
Zaten toplumların böyle bir şey yiyip içme konusunda çok da rahat olmadıkları bir dönemde çıkmıştır kahve.
Müslümanlar da zaten içki yasak olduğu için kahve bayağı bir tutmuş hatta ana içecekleri olmuştur bu sebepten.
Ve 16. yüzyıla baktığımız zaman Osmanlı'nın Arap coğrafyasına yavaş yavaş hakim olmasıyla beraber ve kahvenin de kaderi değişmeye başlıyor.
İşte dönemin Yemen valisi Özdemir Paşa kahveyi alıyor ve Kanuni Sultan Süleyman Süleyman'a getirip sunuyor.
Topkapı sarayında çok beğeniliyor kahve ve birkaç sene sonra halk tarafından da beğenilip içilmeye başlanıyor.
Ve tarihte de şöyle bir hadise vardır.
Bir şey önce kamusal alanda başlar sonra evlere kadar girer.
İşte kahvede de aynısı yaşanmıştır.
Önce Topkapı sarayında sonra kahvehanelerde içilmiştir.
Yani halka indirgenmiştir.
Kahvehane demek de aslında devletin kontrolünün dışında sayılabilecek mekandır kahvehaneler.
Ve burada erkekler bir araya gelip şairleri dinlerler, satranç oynarlar.
tavla oynarlar ve bir nevi bugünün aslında kafeleri gibi düşünebilirsiniz.
Entelektüel yaşamın yoğun olduğu bir toplanma merkezi kahvehaneler.
Derken camiye bile rakip görülmeye başlandığı bir dönem oluyor.
E tabi ki de din alimleri bundan hiç hoşnut değil kahvehanelerden.
Hatta bazı yetkililer buralarda toplananların isyan tertipleyeceğini bile düşünmüştür.
Bu arada da 1675'te Marat'ın devrimi planladığı yer Paris'te bir kahvehaneydi onu da hatırlatalım.
Ama her şeye rağmen kahveyi yasaklayamıyorlar.
Kahve o kadar önemli.
bir hale geliyor ki kahvaltı dediğimiz olay bile kahve kelimesinden geliyor.
Kahve altı. Yani kahvaltıdan önce içilecek şey.
Erken kalkanlar önce kahvesini içer.
Sonra da bir şeyler yiyip içiyor.
İşte bunun adı kahvaltı oluyor daha sonra.
Peki kahve Avrupa'ya nasıl yayılmıştır?
Aslında iki yol üzerinden.
Birincisi Osmanlı İmparatorluğu üzerinden.
İkincisi de Yemen'in kahve limanı Muha üzerinden.
Bildiğiniz Moka. Adını buradan alıyor Moka kahvesi.
Yani önce Etiyopya'dan çıkıyor.
Kızıldeniz'i geçiyor. Ve 16.
yüzyılın ortalarından itibaren İstanbul'da yayılmaya başlıyor.
Oradan da Avrupa'ya geçiyor.
Zaten bir salgın gibi ve kahve kısa bir süre sonra Avrupa'ya yayılıyor.
Hatta ilk başlarda Venedik'te kahve Müslüman içeceği diye pek de benimsenmiyor.
Ama Papa 8. Klement ölümünden kısa bir süre önce şöyle bir söz söylüyor.
Bu şeytanın içeceği o kadar lezzetli ki onu sadece kafirlerin kullanmasına izin verirsek eğer çok yazık olur diyor 8.
Klement. Sağol ya. Daha sonraları da 4.
Mehmet döneminde Süleyman Ağa Fransa'ya elçi oldu.
olarak gidiyor ve yanında tabii ki de kahvesiyle beraber gidiyor.
Tahtta da o sırada 14.
Louis var. Bu aralar da Netflix'te onun dizisini izliyorum.
Versailles dizisi ve gözlerim Süleyman Ağa'yı arıyor.
Süleyman Ağa çünkü yanında götürdüğü kahveyle orada herkese bayağı bir böyle hava atmış.
Bakın bu kahve işte şöyle içiliyor böyle yapılıyor diyor.
Oraya da böyle bir salmış kahveyi.
Bir de Viyana kuşatması efsanesi var.
Bu çok önemli. 1683'te Osmanlı Viyana'dan çekiliyor ama arkalarında beraberini de getirdikleri o kahve çuvallarını bırakmak zorunda kalıyorlar.
Hani kıskançlık ve haset podcastında bahsetmiştim ya bu geri çekilme olayı.
Müzik aletleri kalmıştı.
Çok gülmüştünüz o podcastta.
Burada aynısı kahvede de yaşanıyor.
Avusturyalılar bu kahve çuvallarını buluyorlar.
Bakıyorlar. İlk başta bu ne ya diyorlar.
Herhalde bu deve yemi falan.
En iyisi biz bunları yakalım diyorlar.
Sonra vazgeçiyorlar.
Ve yeşil kahveyi demleyip içiyorlar bilmeden yani.
Ve diyarı oluyorlar. Sonra bir yeni çeriği yakalayıp diyorlar ki ya şunun bir tarifini bize ver.
Adamın tabi canı tehlikede olunca tarifi de bir güzel veriyor.
Sonrası malum zaten Avusturya'nın meşhur kafelerini Şafın Zıvay podcastinde anlatmıştım.
Bu arada kahvenin yanadan...
Avrupa'ya yayıldı efsanesi doğru değil.
Yani bunu ben demiyorum. Araştırdım.
İlber Ortağ ile böyle söylüyor.
İtalya'dan yayılmıştır diyor.
Evet dünyanın en önemli kahve yolları Osmanlı'dan geçiyordu.
Okey. Osmanlı kahveyi domine etti bir dönem.
Buna da okey. Ama bütün bunlara rağmen kahve kültürü denildiği zaman İtalya biliyorsunuz çok öndedir.
İtalyanlar kahveyi yetiştirmemesine rağmen dünya ekonomisinde bir numaradır.
Çünkü markalı kahveler, makineler katma değer yaratmışlardır.
Madem İtalyanlar kahveden bahsettik o zaman Netflix'te bir belgesel önereyim.
Kahve Meraklıları Coffee Sospeso belgeselini izleyebilirsiniz.
Burada İtalyanların askıda kahve olayını anlatıyor.
Yani bizde askıda ekmek var. Onlarda da askıda kahve varmış.
İşte bu kadar önemli onlar için.
Devam edelim. Şimdi kahve doğuda ve batıda çok farklı tüketiliyor.
Nasıl mı? Şöyle. Şimdi Osmanlılar kahveyi yavaş yavaş içerler.
Hani bizde zaten şey deriz ya kahve keyfi yapıyoruz.
İşte bu aslında. bazen saatlerce süren bir keyif, kahve keyfi.
Bizim için kahve demek işte sohbet, muhabbet, keyif demek.
Hatta Türk kahvesini pişirme süresi de uzundur ya normalde oradan düşünün.
Ama İtalya'da espresso yani hızlı kahve olayı var basınçlı hızlı kahve.
Bu hızlı kahve batının benimsediği bir içme stili.
Londra'da mesela bankaların o yeni çıktığı zamanlarda orada işte kahve içip dünyanın her yerinden gelen haberleri konuştukları ya da işte Hollanda'da, İngiltere'de falan borsa Fransa'dan çıkan beyaz yakalılar, avukatlar
kahvehanede buluşuyorlar ve durum değerlendirmesi yapıyorlarmış.
Dikkat edin. Banka dedim, borsa dedim.
Yani aristokrat bir kültür.
Kahve o ortamda böyle iş ve disiplinle özdeşleşmiş aslında.
Ama bizdeki durum çok farklı.
Bizde keyif, onlarda iş ve disiplin.
Şimdi bütün bunlar bir tarafa benim çok hoşuma giden bir detay var.
Bir dönem Fransa'da Turkiyari diye bir akım başlıyor.
Yani Türk hayranlığı. 16.
yüzyıla 18. yüzyıl arası diyebiliriz.
İşte bu Türk hayranlığı en çok da Fransa'da etkili olmuştur.
Hatta o kadar çok etkilenmiştir ki Fransızlar.
18. yüzyıl Avrupa'sında Osmanlı sarayındakiler gibi giyinme, Türk kahvesi içme olayı patlıyor ve Fransız aristokratlar kahvelerini içerlerken Osmanlı gibi giyiniyorlar.
Instagram'a koyarım 15.
Louis'nin gözdesi Madame Pompadour'un aslında o halini yaslan bir resmi var bakabilirsiniz.
Şimdi bu kadar tarih yeter.
Biraz da kahveye çok düşkün olan ünlü isimlerden bahsetmek istiyorum.
Öncelikle ünlü Alman besteci Bach'la başlayalım.
Zaten kendisi o kadar düşkündür ki kahveye.
Kahve kantadı diye bir eseri de var.
Bach'ın mizahi ögelerle karışık böyle bestelediği bir kantat bu.
Ve Avrupa'yı kasıp kavuran kahve modası müzikte de yer bulmuştur bu sayede.
Olay şöyle kahve kantatında.
Baba evinde kahve içmesine izin verilmeyen bir genç kız diyor ki babacığım bu kadar katı olma.
Eğer günde üç kez bir kasecik kahvemi içmezsem yan Altyazı M.K.
Kuru olurum. Ay bu kahve ne kadar tatlı.
Binlerce öpücükten daha sevimli.
Kahve, kahve içmeliyim.
Bana bir şey ikram etmek isteyen varsa ah bana bir kahve hediye etsin.
İşte bu kahve kantatı.
Eğer siz de bahın dediği gibi kahve içmeliyim, kahve içmeliyim diyen bir kahve müdavimiyseniz sizlere ilk ve tek kahve üyelik uygulaması olan Frink'den bahsetmek istiyorum.
Frink uygulamasını cep telefonunuza indirip aylık veya yıllık üyelik paketlerinden size en uygun olanı seçtikten sonra sınırsız kahve deneyimi yaşayabilirsiniz.
Evet yanlış duymadınız sınırsız kahve diyorum.
Frink noktalarından yani üye işyerlerinden Dilediğiniz boyda filtre kahveyi sütlü veya sütsüz olarak seçip alabilirsiniz.
2 kahve alımınız arasında yalnızca 1 saat olması gerekiyor.
Dilediğiniz kadar bu şekilde kahve içebilirsiniz.
Üstelik Frink'de şu an kahveler ilk üyelikte 24 saat ücretsiz.
Yani ilk defa üye oluyorsanız 24 saat boyunca ücretsiz bir şekilde deneyimleyebiliyorsunuz.
Ardından üyelik paketiniz başlıyor.
Frink 37 ilde ve aralarında Kahve dünyası, gönül kahvesi, baylan ve kofi gibi kahvecilerden oluşan 240'dan fazla noktada kahveseverlere hizmet vermeye ve kahve
noktalarını genişletmeye devam ediyor.
Keşke benim üniversite zamanımda falan çıksaymış bu uygulama.
Vize final döneminde böyle kahveyle duş alma noktasına gelen yurdum öğrencilerine de buradan selam olsun.
Kahveseverler Frink uygulaması ve detayları için podcast açıklamalarına bırakacağım linke mutlaka bir göz atın derim.
Hemen indirip üye olun ve bitmeyen...
kahve deneyimini doya suya sizde yaşayın.
Peki sadece Bach mıydı kahve müdavimi?
Hayır Beethoven Alman piyanist besteci kahve çekirdeklerini tek tek sayarmış bir podcastımda anlatmıştım.
Fransız yazar ve filozof Voltaire günde 40-50 fincan arası kahve içermiş.
Balzac zaten kahveden öldü dedik.
Theodor Roosevelt günde 4 litreye yakın kahve içermiş.
Bunların dışında Napolyon, Victor Hugo, Alexander Dumas gibi isimler de çok büyük kahve müdavimleriymiş.
Şimdi kahve kahve dedim ama bir de Nescafe diye bir olay var.
Yani bu nasıl ortaya çıkmıştır?
Bundan da bahsetmek istiyorum. Şöyle ki 1929 yılında biliyorsunuz bir buhran yaşandı.
Ve bu buhranda en çok zarar gören ülkelerden birisi de Brezilya oldu.
Brezilya eşittir kahve demek.
Yani ekonomisinde kahvenin çok büyük bir yeri var.
Ve Brezilya Bankası bir karar aldı.
Dediler ki biz çiftçilerden toplu bir alım yapalım.
Aldılar kahveleri topladılar ama satamadılar.
Ve düşünmeye başladılar.
Acaba biz bu kahveleri daha kolay bir şekilde tüketiciye nasıl ulaştırırız diye düşünmeye başladılar.
Ve dönemin mama üreticisi hatta süt tozu üreticisi Nestle'ye gitmeye karar verdiler.
Ve Nestle ile 1930'larda 8 yıllık bir ARG çalışması yaptılar.
İşte Nestle'nin hayata geçirdiği Nescafe böyle ortaya çıktı.
Hatta Nescafe'nin Neil Armstrong ile beraber aya bile çıkmışlığı var.
Buraya da bir parantez açıp şunu söylemek isterim.
Ben Türk kahvesini çok fazla sevmiyorum.
Filtre kahveciyim diyebilirim.
Kahve filtresi ise ilk kez 1908 yılında Melita Benz adlı Alman bir kadın tarafından bulunuyor.
Şöyle ki Melita Benz işte kahve içerken ağzına tortu geldiği için rahatsız oluyor.
Bunu diyor nasıl engelleyebilirim?
Derken kahve filtresini icat ediyor.
35 yaşında bir ev hanımı ve bunun patentini alıp bir marka haline getiriyor.
Bir de bu filtre kahvelere çok fazla hakim olmayanlar için şöyle basit bilgiler vermek istiyorum.
Mesela americano espresso'ya göre daha sulu, içimi daha kolay bir filtre.
kahve türü. Bu da 2. Dünya Savaşı sırasında İtalya'da bulunan Amerikan askerleri tarafından İtalyan espresso'suna su ilave edilerek yapılmıştır.
Cappuccino ise süt tabakası.
Yani böyle daha kıvamlı daha köpüklü olan espresso'lu kahve demek.
Bu da 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Cappuccino ağızlı Katalük rahiplerin sütü köpürterek daha kıvamlı bir hale getirmelerine atfen verilmiş bir isim.
Latte zaten İtalyanca'da süt demek sütlü kahve.
Macchiato benek demek espresso.
Onun üzerine tek damla konulan benek anlamında.
Moka katman demektir ve içerisinde sıcak çikolata vardır.
Espresso üzerine çikolata ve onun üzerine de ince köpüklü süt anlamında.
Eee Merve Türk kahvesine hiç bahsetmedin derseniz şöyle ki.
Onunla ilgili de benim en sevdiğim şey şu.
Türk kahvesiyle birlikte su, lokum falan getiriyorlar ya.
Bir rivayete göre eski zamanlarda misafir geldiği zaman Türk kahvesi ve su birlikte ikram ediliyormuş.
Eğer misafir suyu kahveden önce içerse bu karnının aç olduğu anlamı.
Su kahveden sonra içilirse tokum anlamına geliyormuş.
Yani misafir açım demiyormuş.
Bu şekilde belli ediyormuş. Ne kadar ince hareketler bunlar.
Bir de yöresel kahveler var.
Nitelikli kahve dediğimiz olay.
Yani mikro iklim koşullarının belirlediği kahveler.
Bunlardan da bahsedelim. Mesela Etiyopya.
Etiyopya kahvesi böyle hafif meyveli ve orta içimli aromatik bir kahve.
Kenya kahvesi ise böyle tadı hafif böyle şarabı andıran keskin bir kahve.
Çünkü güçlü bir asiditeye sahip.
Tadı böyle narinciye. limon kabuğu gibi bunları andırıyor.
Brezilya kahvesi böyle fındık bitter çikolata gibi bir tat bırakıyor ağızda.
Asitidesi de çok zengin.
Peru kahvesi böyle yumuşak içimli karamel, tarçın notalarına sahip diyebiliriz.
Guatemala benim en sevdiğim.
Kenya ve Guatemala. Dağlık arazide yetişiyor bu.
Volkanik topraklarda. Bu da şu demek kahve çekirdeklerini daha sert yapıyor ve daha aroması yoğun Guatemala'nın.
Bir de böyle tütsülü ve baharatlı bir tadı var.
Ben o yüzden çok seviyorum.
Bir başka kahve Kolombiya.
Bu da en çok tercih edilenlerden birisi.
Böyle tatlı, dengeli bir asititesi var.
Bir de Endonezya var ki benim Sumatra'dır en sevdiğim.
Çünkü çok zengin aromaları var.
Topraksı, baharatlı, böyle çikolatamsı, fındıksı olabiliyor.
Zaten 20'den fazla Arabica çeşidine ev sahipliği yapan bir kuşak Endonezya.
Bu arada unutmadan yine bir araştırmaya göre 4 saatte bir kahve içmenin ruh sağlığına ve hatta mevsimsel duygulanın bozukluğuna iyi geldiğini söylüyorlar.
Yani mutluluk hormonlarını arttırıyormuş.
saatte bir alacağınız 75 mg kafein ruh halinizi iyileştirebilecek bir potansiyele sahipmiş.
Yani günde 4-5 fincanı aşmadığınız takdirde asla bir sorun yok.
Yine başka bir araştırmaya göre de kahvenin intihar vakalarını %53 oranında azalttığı gözlemlenmiş.
Bir de son olarak şöyle bir şey var.
Caffeinep diye bir şey var. Duydunuz mu bilmiyorum ama geçen gün benim bir arkadaşım anlattı bunu.
Dedi ki çok etkili Merve lütfen sen de yap.
En kısa zamanda bunu deneyeceğim.
Şöyle Caffeinep dediğimiz olay kahve içip uyumak.
Saçma geliyor kulağa baktığınız zaman.
Şöyleymiş buna kahve şekerlemesi adı veriliyormuş.
Olay şu diyelim ki akşam çok iyi uyuyamadınız uykunuzu alamadınız ve öğlen bir anda böyle bir uyku çöktü rehavet geldi.
Aman tanrım ne yapacağım bütün gün nasıl bitecek diye düşünenlerdenseniz hemen hızlıca bir kahve yapıyorsunuz.
Tabii ki de filtre kahve olacak arkadaşlar hazır kahve değil.
İşte 200 miligram kadar yani bir kupa bir su bardağı.
Bu kahveyi içip ılık bir şekilde çünkü çok hızlı içeceksiniz.
15 ila 30 dakika arası uyuyacaksınız ama 30 dakikayı geçmiyormuşsunuz.
Bu şekilde enerjiniz yenileniyormuş.
Yani arkadaşım bunu söylüyor.
Yani aslında uyumak da enerji veren bir şeydir ya kahve de enerji verir.
İkisinin enerjisi birleşiyor ve siz gün içerisinde çok dinamik oluyorsunuz.
Şoförler üzerinde denemişler ve bunu yapan şoförler sürüş simülasyonunu daha başarılı bir şekilde atlatmış.
Podcastimiz sonlarına yaklaşırken bir fincan kahvenin 40 yıl hatırı vardır deriz ya.
İşte bu nereden geliyor bunu da anlatmak istiyorum.
Bu hikaye Üsküdarlı Bilge Yusuf ve Rum balıkçı Stelio'ya dayanıyor.
Olan şöyle 1895 yılında Eminönü Yemişiskelesi civarında bulunan bir balıkçı kahvesi var.
İçeriye bir Osmanlı zabıtı giriyor ve diyor ki Yusuf herkese benden okkalı bir kahve ama...
Şurada oturan Rum palikaryasına yok.
Ona kahvem de akçem de haramdır diyor.
Ve Bilge Yusuf kahveleri ikram ederken palikarya Stelio'nun önüne de çaktırmadan bir kahve koyuyor.
Tabi zabıt bunu görünce çok sinirleniyor.
Ben diyor ona haramdır demedim mi sen ona nasıl kahve verirsin diyor.
Bilge Yusuf tabi hiç istifini bozmuyor.
Diyor ki komutan o kahve benden ona da helaldir diyor.
Ve Stelio o sırada minnetle Bilge Yusuf'a bakıyor.
Aradan yıllar yıllar geçiyor ve 1905 tarihinde...
Amos adasında bir isyan çıkıyor, Rum isyanı.
Damat Ferit Paşa ise adaya asker çıkarıyor.
Bilge Yusuf da o sırada asker ve adaya çıkanlar arasında.
Fakat ilk çatışmada...
Bilge Yusuf maalesef esir düşüyor ve 2 yıl Samos zindanlarında yatıyor.
Ve 2 yıl sonunda Rum çeteciler esir pazarlarında Yusuf'u alıp satışa çıkarıyorlar.
Mezap'ta bağırıyorlar 5 para 7 para ve bu seslerin arasından bir anda bir ses yükseliyor.
O Türkiye 5 kuruş hemen alıyorum diye bir ses.
Tabi bir anda bir sessizlik hakim oluyor.
Yusuf'u alıyor ve arabasıyla onu köyün dışına çıkarıyor.
Denize yakın bir yerde at arabasını durduruyor ve Yusuf'a dönüp diyor ki serbestsin Bilge Yusuf diyor.
Yusuf tabi inanamıyor bu yaşadıklarına bir anda Rum'un ellerine kapanıyor.
Diyor ki beyim sen kimsin necisin neden beni özgür bıraktın diyor.
Rum uzun uzun anlatıyor.
12 yıl öncesine Yemiş iskelesine dönüyorlar bir anda.
Ve detaylarıyla o günü anlatmaya başlıyor.
Diyor ki işte ben bir fincan kahveyi helal ettiğin balıkçı Stelio diyor.
Ve bir anda gözyaşları sel oluyor.
Sarmaş dodoş oluyorlar tabii Stelio ile Yusuf.
Ve Yusuf kaçak yoldan İstanbul'a tekrar gidiyor.
Ve bu dostluk 35 yıl boyunca devam ediyor.
Her yıl birbirlerini ziyaret ediyorlar.
Ve her ziyarette mutlaka bir fincan kahve içmeye özen gösteriyorlar.
Çocuklarına, torunlarına anlatıyorlar bu hikayeyi.
Ve işte bu dostluk bir di...
işi doğuruyor. Bir fincan kahvenin 40 yıllık hatırı vardır.
Umarım bu hikayede olduğu gibi birlikte kahve içip saatlerce sohbet edebileceğiniz güzel arkadaşlarınız olur hayatınızda.
Aşağıda bırakmış olduğum linke tıklayarak Frink uygulamasına üye olmayı ve sınırsız kahve deneyiminin tadını çıkartmayı unutmayın.
Beni Instagram'da takip etmek isteyenler için adresim Ortamlarda Satılacak Bilgi.
Merve biz de buradayız ve seni dinliyoruz demek isteyenler bana bu adresten ulaşabilir.
Şimdilik kendinize iyi bakın.
Haftaya Van Gogh bölümüyle tekrar görüşmek üzere.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
