
KitUP mobil uygulamasını ise App store veya Google Play üzerinden aşağıdaki linke tıklayarak indirebilirsiniz.
https://bit.ly/kitup-indir-ortam
1 dakikalık testi çözerek sizin için hazırlanmış planı almak için:
https://bit.ly/kitup-ortam
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Patreon'dan destek olmak için: www.patreon.com/osbpatreon
*
*Bu bölüm KitUP hakkında reklam içerir*
Transkript
Merhabalar, Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugünkü konumuz mutluluk bilimi ve akış üzerine olacak.
Ama ondan önce şundan bahsedeceğim sizlere.
Geçen Hint bir gurunun videosuna denk geldim ve burada diyordu ki aptallar sevmedikleri şeyleri yaparlar ve hayatları boyunca acı çekerler.
Çünkü bunun görevleri olduğunu düşünürler.
Zeki insanlar ise sevdikleri şeyleri yaparlar.
Böylece yaptıkları şeyden bir yere kadar zevk alırlar.
Ama dahi insanlar...
Bir şeyleri zevkli hale getirmeyi öğrenirler.
İşte dehanın çiçek açtığı yer burasıdır diyordu Hint kuru ve bu sözler beni çok etkiledi.
Ve bugünkü konumuz zaten burada anlatılmak istenen mevzuyla da paralel.
Bugün mutluluğa daha bilimsel bir açıdan yaklaşacağız.
Ama öncelikle neden bu konuyu seçtiğimden bahsetmek istiyorum her zamanki gibi.
Bundan birkaç gün önce 2021'de Oscar ödülü alan animasyon filmi The Soul'ü izliyordum.
Hatta Instagram'a koydum arkadaşlar.
İzleyin çarşamba günü bunun üzerine konuşacağım birazcık diye.
Bu filmin teması hayatta neler yaptığımızdan çok neler yapamadığımız.
Daha doğrusu neler yaşayamadığımız.
Pişmanlıklarımız, ertelenen mutluluklarımız ve yaşamın kıymeti üzerineydi.
Ve en önemli noktalardan birisi de kıvılcımımızı bulmak üzerineydi.
Yani neden bu dünyadayız?
Bizim yaşama amacımız ne?
Zaman zaman bu soruları soruyoruz kendimize.
Ama benim bu podcast'ı çekmeme sebep olan şey filmdeki tek bir sahne oldu.
Burada sevdikleri işi yapan...
İnsanların böyle kendilerini akışa kaptırdıkları bir an vardı hatırlıyor musunuz?
Ve bu öyle bir kendinden geçiş anıydı ki adeta böyle ruhları bedenlerinden ayrılmıştı.
Bambaşka bir dünyaya geçmişlerdi.
Bir de simsiyah kayıp ruhların olduğu bir sahne vardı.
Bu siyah kararmış ruhlar kaygıdan, stresten, daha hayattayken yaşamayı unutan insanlara aitti.
Yani mutsuz insanlara.
Şimdi bugün mutluluk biliminden konuşacağız dedim.
Mutluluğun bilimi mi olur be Merve demiş olur.
Evet, bir psikolog bunun üzerine 20-25 sene kafa yormuş ve ortaya böyle bir şey çıkmış.
Yani flow, akış adını verdiği bir şey çıkmış.
Bundan bahsedeceğim. Önce bu psikologtan bahsetmek istiyorum.
Adamın adını tek seferde telaffuz edebilenler Bordo Bereli'dir.
Hazırsanız söylüyorum. Hazır mısınız?
Ya ben buna Mihal diyeceğim ya.
Böyle de kankim gibi oldu ama yapacak bir şey yok.
1934'te doğuyor. Macar asıllı.
Ben onun psikolog olma hikayesini de çok seviyorum.
Şöyle zaten doğum tarihi 1934 dediğim haliyle ne yazık ki 2.
Dünya Savaşı'nı görüyor. 1948'de Macaristan işgal edilince ailesiyle birlikte Roma'ya gidiyor.
Biraz sürgünde kalıyorlar. Mihal bu arada sanatla, felsefeyle, dinle ilgilenmeye başlıyor ama aklında hep şu soru var.
Yaşamaya değer bir hayat...
Mümkün müdür? Kendine sürekli bunu soruyor.
Tabii ki savaş psikolojisi de olabilir.
Neyse bir gün babası bu arada babası konsolos bir iş toplantısı için İsviçre'de bir kayak merkezine gidecek.
Oğlum diyor sen de gel benim yanımda.
Mihael de o sıralar ergen.
Neyse takılıyor babasının peşine gidiyor ama inanılmaz canı sıkılıyor bu kayak merkezine.
Çünkü yapacak bir şey yok. Karlar erimiş dağın tepesinde bir başına ergen bir çocuk derken gözü bir ilana ilişiyor.
Kayak merkezinin hemen yakınlarına bir yerde bir psikoloji sunumu böyle bir seminer gibi.
bir şey var. Yani canı o kadar sıkılıyor ki bari diyor gideyim bu psikoloji sunumunu dinleyeyim neymiş ne deymiş.
Öylesine yani sırf can sıkıntısından gittiği bu psikoloji seminerindeki konuşmacı kim?
Carl Gustav Jung. İşte o gün Mihail o kadar etkileniyor ki Jung'dan ben diyor bugünden itibaren psikolojiyi okumaya karar verdim.
Hani diyoruz ya hiçbir şey tesadüf değildir.
Sokrates'in dediği gibi kainatta tesadüfe tesadüf etmek imkansızdır demiş ya.
Bilmiyorum belki de onların karşılaşması da böyledir.
Bu arada haftaya Sokrates podcastı gelecek.
Beni hangi platformdan şu an dinliyorsanız takip etmeyi unutmayın merak edenler.
Şimdi Mihail'in 20 sene üzerinde kafa yorduğu mutluluk bilimine geçelim ufaktan.
Yani akışa. Önce kısaca ifade edeceğim.
Sonra derinlere inmeye çalışacağım.
Size akışı tek bir örnekle açıklayacak olsaydım.
Rönesans dönemine gidelim derdim.
İtalya'ya, Sistina Şapeli'ne bakalım derdim.
Neden? Çünkü Sistina Şapeli'nin o eşsiz tavan süslemelerini yapan Michelangelo bunları yaparken kendine özel bir iskele kurdurtturuyor ve o resimleri yatarak çiziyor.
Eee ne var bunda demiş olabilirsiniz.
Şöyle ki Michelangelo bu resimleri yaparken yemek yemeyi unutmuş adam.
Günlerce yemek yemeyi unutuyormuş.
O derece kendini kaptırmış.
İşte akış budur. Ya da hatırlıyorsanız Stephen Zweig podcastinde anlatmıştım.
Hani Zweig'ı heykeltıraş Rodin evine davet ediyor.
İşte çok heyecanlı böyle Stephen Zweig gidiyor.
Masada yemek yiyorlar vesaire derken bir anda Rodin masadan kalkıyor ve heykel yapmaya girişiyor.
Ve saatlerce kendinden geçmiş bir halde kendini kaptırıyor heykel yapıyor.
Ve Stephen Zweig de arkadan onu izliyor.
Ve daha sonra adam bir anda arkasından korkuyor Zweig ile karşılaşıp.
Aa diyor sen de mi buradaydın?
O kadar unutmuş ki onun orada olduğunu.
Ve Zweig ne diyordu o anda?
Bu nasıl bir ilham perisi ya?
Bu nasıl bir işini sevmek?
Beni bile unuttu adam diyordu.
İşte size alın iki tane akış örneği verebileceğim en iyi örneklerden.
Hatta The Soul filminde de beni etkileyen o sahnede de aklıma bunlar gelmişti.
Hani baş karakter Joe diyordu ya ben de bugün buradaydım.
Piyano çalarken hani kendimi akışa kaptırmıştım.
Joe'nun demek istediği şey akış aslında orada.
Bu dünyanın en güzel hislerinden biri olabilir.
Yaşam amacınızı bulmuşsun.
Ve onu yaparken ruhunuz adeta bedeninizden ayrılmış.
Ve zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz.
Zaman bir anda duruyor. İşte mutluluk budur diyor Mihael.
Yani bir faaliyeti yaparken sadece o yaptığınız şeye odaklanmak.
Hani böyle dalıp gideriz ya o an.
Ne yaptığınızı değil de bunu nasıl yaptığınıza odaklandığınız an.
Aslında bu Mihail'in mutluluk bilimine kafayı takması gibi yani 20 küsür sene bununla uğraşıyorsa o da kendini akışa kaptırmıştır bu esnada diye düşünüyorum.
Peki bu adam neden bu konuya kafayı örmüş?
Tamam Jung'dan etkilendi okey ama şöyle bir durum var.
Hani geçen Instagram'a bir video koymuştum.
Psikolog Gökhan Çınar'ın bir konuşmasını koymuştum diyordu ya.
Biz psikolojiyi seçenler biraz da yaralı çocuklarız diyordu.
İşte Mihail'in de ruhu yaralı bir çocuk.
Dedim ya 2. Dünya Savaşı'nı görmüş ve şunu fark ediyor o savaşta.
Bazı insanlar savaşın en kötü zamanlarında bile böyle her şeylerini kaybettikleri halde sevinçlerini, amaçlarını, bütünlüklerini bir şekilde koruyorlar.
Ama bazı insanlar da bütün bunların karşısında darmadağın oluyor.
Acı çekiyor, işlevsiz bir hale geliyor.
İşte bu yüzden daha çocukken içsel güce sahip olan insanlarla diğer insanların arasındaki farkı meyin oluşturduğuna kafa yormaya başlıyor.
Çünkü diyor ki ben bunu bulduğum takdirde insanların koşullar her ne olursa olsun...
Hayatın tadını çıkaracak olanaklara sahip olacaklarına inanıyorum diye düşünüyor.
Hani Zante bundan 700 yıl kadar önce ilahi komedyasında diyor ya.
İnsanların kim olduklarını ifade edebildikleri zaman yaşayan herhangi bir şeyin tamamen canlı ve yaşamaktan zevk aldığını gerçekten hissedebileceklerini söylüyor.
Yani 700 yıl önce adam zaten tespit etmiş.
Kim olduklarını ifade edebildikleri zaman diye bunu belirtmiş.
Hani The Soul filmindeki o kaybolmuş ruhlar dedim ya.
Onlar gibi işte. Onlar aslında kim olduklarını ifade...
edemeyen insanlar. Yani nefes alıyor ama gerçek anlamda canlı değiller ve o insanların ruhları kararmış bu sebepten dolayı.
Peki biz mutluluğa nasıl ulaşacağız?
Doktor Mihail diyorsanız şöyle ki mutluluğa nasıl ulaşacağınızı sizden başka hiç kimse size söyleyemez diyor.
Yani mutluluk öyle peşinden koşayım, yakalamaya çalışayım böyle bir şey değil diyor.
Çünkü sizin içinizde olanlar dışında herhangi bir mutluluk zaten yok.
Yani sizi hiç kimse ne mutlu edebilir ne de mutsuz edebilir.
Hani böyle güçlü yönlerinizi keşfettiğinizde yapabileceğiniz şey bulduğunuzda ve o şey aniden böyle hayatınızın en önemli noktasına geldiğinde.
Şey diyoruz ya işte yapmam gereken şey bu.
İşte ben buyum dediğimiz bir an var ya.
İşte bu anda sakladığı mutluluk demiş.
Yine The Soul filminden örnek vereceğim.
Joe diyordu ya annesine. Mesele benim kariyerim değil anne.
Bu benim yaşama amacım diyordu.
İşte o sahne. Annesiyle olan o çatışmayı da hatırlayın.
Burada da şu devreye giriyor.
Koşullar her ne olur.
Dış güçlerin piyonu olmadan yaşayabilmek.
Yani kendi kaderinizde hakim olabilme duygusu.
Kendi kontrolünüzün altında yaşama eylemi.
İşte akış yani. Akış kısaca sıradan insanlarla tutkulu insanların arasındaki farktır.
Çünkü tutkulu insanlar daima akışladırlar.
Daima canlı ve işlevseldirler.
Dante'nin dediği gibi canlı diyorum.
Zaten akış deme sebebi bu.
Az sonra bunu açacağım ama şöyle ki.
Mihail'in yaptığı bir araştırma var.
Bu da 12 yıl sürüyor. 8000 katılımcı eşliğinde mutluluğu araştırıyorlar, akışı araştırıyorlar ve burada her meslek, her bağımlı olan insanlar var.
Bunların ortak beyanının neticesinde akış diye bir şey çıkıyor ortaya.
Yani diyorlar ki biz akıştayken bir nehir tarafından, bir akım tarafından taşınıyormuş gibi hissediyoruz.
Mesela işte cerrahlar genelde akıştadırlar.
Düşünsenize cerrahsınız ve elinizde bir hayat var, onu kurtarmak zorundasınız.
O anda bir hayatla mücadele ederken aklınıza başka bir şey gelebilir mi?
Sadece ona odaklanın. O insanı tekrar hayata döndürmek için uğraşırsınız.
O yüzden cerrahlar en fazla akışa kapılan meslek grubundan diye söylemiş.
Ya da işte satranç oynayanlar.
Çünkü zihinsel bir aktivite içerisinde başka hiçbir şey düşünemez o anda.
Karşısındakini yenmek için zihnini %100 kullanmaya çalışmak durumunda.
Ya da dağa tırmanan birisi ne bileyim 5 dakika sonra ölecek miyim bunu düşünür.
Mesela başka bir şeye kafa yoramaz.
Yani genelde sanatçılar, cerrahlar, ekstrem sporlarla uğraşanlar.
Bu gruplar böyle... Zamanı kaybederler.
Akıştadırlar. Bu arada akış akış diyorum.
Bunu ailenizle, arkadaşlarınızla, sevgilinizle, çocuğunuzla da yaşamış olabilirsiniz.
Ama ben bugün iş akışı için konuşuyorum genelde.
Yani kısaca akış dediğim olay dünyayı unuttuğunuz an bana göre.
Ha bu akış deneyimin de ilk kez bulan kişi Mihail değil.
Onu da belirteyim. Maslow.
Maslow buna doruk deneyim ismini takmıştır.
Ve onun doruk deneyimini Mihail geliştiriyor.
Yani karamsallaştırıyor.
Ama Maslow'unki biraz daha farklı.
O yani doruk deneyim dediğim şey kendini gerçekleştiriyor.
Gerçekleştirme gibi bir durum. Bireysel aşkınlık gibi bir durum.
Yani kişinin potansiyelini en üst düzeye çıkartıp olmak istediği veya olabileceği her şey olmasıyla alakalı.
Mihal'in akışı ise böyle kendini gerçekleştiren insanın o yaşadığı zamanın ve mekanın kaybolma durumu var ya o zihinsel durum.
Akış dediğim şey içsel ve doruk deneyimin öncesinde yaşanıyor.
Akış genelde bazen de yaşanmıyor.
Doruk deneyim kendinizi böyle gerçek benliğinizi tamamen hissettiğiniz andır.
Bakın kendinizi... İzliyorum gerçek benliğinizi tamamen hissettiğiniz an doruk deneyim.
Ve siz o anı tekrar tekrar yaşamak istersiniz.
Tıpkı böyle aşık olmak gibi.
Harika bir deneyim. Atıyorum Arşimet'in böyle Evreka diye sokaklara çıkıp bağırdığı an var ya.
Suyun kaldırma kuvvetini buluyor banyoda ve çırılçıplak sokaklara çıkıp buldum buldum diye bağırdığı an.
Bence o an bir doruk deneyimdi diye düşünüyorum.
Kişisel cennetinize ulaşma anınızdır doruk an.
Tabi bunu yaşayabilmeniz için öncelikle Mastov'un o meşhur piramidini hatırlayın.
Orada işte fizyolojik ihtiyaçlar vardır, güvenlik, sevgi, özdeğer bilmem ne bilmem ne.
Bunların hepsini tamamlayacaksınız da ondan sonra 5.
kata ulaşıp o doruk deneyimi yaşayacaksınız.
Yani öyle kolay değil. Bu arada ben size bu konunun özetini böyle jpeg halde sunmaya çalışıyorum ama...
Mihael'in zaten bu konuyla alakalı bir kitabı var.
Akış ve Mutluluk Bilimi kitabının ismi.
Daha detaylı öğrenmek isteyenler direkt kitabı okuyabilir.
Ben de geçen böyle bir kitap evinde geziyordum.
Psikoloji bölümünü gezerken gördüm.
Şöyle bir göz attım. Sonra gözüm diğer mutlulukla ilgili olan psikoloji kitaplarında kaldı.
Tabii onları da şöyle ufaktan kurcaladım.
Çok da zamanım yoktu. Ama kendi kendime o an şöyle dedim.
Keşke yani biri gelse şunların içeriklerini bana özet geçse ben de ona göre alabilsem kitabı.
Çünkü kitap fiyatları...
Uçmuş bir vaziyette gerçekten.
Artık böyle bir kitap alırken ya da size bir kitap önereceğim zaman 40 kere düşünüyorum.
Çünkü hem zamanınız paradan daha kıymetli hem de paranızın boşa gitmesini istemiyorum.
O yüzden bugün sizi kitap kitup diye yazılıyor.
Bir uygulamayla tanıştıracağım.
Bu uygulamada 700'den fazla kitap var.
Böyle benim gibi pragmatik okuma yapmak isteyenler, kendini geliştirmek isteyenler daima eminim bunu çok sevecekler.
Çünkü bu uygulamada kendinizi geliştirmeniz için...
Kurgu dışı dediğimiz kategoride kitaplar var.
Neler bunlar? Kişisel gelişim, bilim, psikoloji, biyografi, siyaset, toplum, ekonomi, iş, teknoloji ve hatta Türkçe'ye çevrilmemiş popüler kitapların bile özetini bulabileceksiniz.
Bunu ister okuyun ister takın kulaklığınızı dinleyin.
Yani bu özetler size kitabın özünü, çekirdeğini sunuyor.
Siz de hem o kitaplar hakkında bilgiye sahip oluyorsunuz hem de bir kitap evine gidip incelemeye fırsatınız yoksa yani zamanınız yoksa zamandan tasarruf etmiş oluyorsunuz.
Güzel yanı da şu bence. Diyelim ki işte internetten kitap satın alıyorsunuz benim gibi.
Beğenmiyorsunuz bir anda. Böyle bir pişman oluyorsunuz.
İşte bu duyguyu yaşamamış oluyorsunuz bu uygulama sayesinde.
Bana bu uygulamayı böyle tek bir cümleyle anlat Merve derseniz şunu söylerdim.
Kendinizi geliştirmek için öyle çaba harcayın ki başkalarıyla ilgilenmeye ve eleştirmeye zamanınız kalmasın diyor ya Mevlana.
Bununla özetlerdim. Zaten bu uygulamanın da sloganı haline gelmiş bir söz.
Bu arada bu platformda ben de varım.
Özel olarak seçilmiş podcastlar kısmında.
yerimi almış bulunmaktayım.
Bir de uygulamanın şöyle bir güzelliği var.
Size bir dakika içinde böyle hızlıca çözebileceğiniz çok eğlenceli minik bir test hazırlamışlar.
Bu testi çözdükten sonra size en uygun kişisel gelişim kitap listenizi çıkarıyorlar.
Yani kendi kendinize bir meydan okuma başlatıyorsunuz.
Bir farkındalık planınız oluyor.
O zaman aşağı bırakacağım linke tıklayıp hem bu minik testi çözebilir hem de size en uygun programı alıp 700'den fazla kitabın bulunduğu bu uygulamaya siz de katılabilirsiniz.
Bu arada bugün bahsettiğim bu mutluluk bilimi akışı var ya bu kitap da uygulamanın içerisinde mevcut.
İster dinleyin ister okuyun.
Bir tek mutluluk kitabı bana yetmez Merve diyorsanız bu konuda yazılmış bir sürü kitabın özeti de kitap yani kit up diye yazılıyor arkadaşlar.
Bu uygulamanın içerisinde mevcut.
E daha ne olsun? Şimdi mutluluk bilimi akış kitabımıza devam ediyoruz.
Bu kitap size böyle reçeteler sunmuyor.
Eğer biraz olsun entelektüel çaba sarf etmezseniz yani kendi yaşantılarınızı böyle uzun uzun derinlemesine düşünmeye yanaşmazsanız bu kitaptan hiçbir verim alamazsınız diyor Mihail.
Zaten bu kitap... Kitap böyle size reçeteler sunmuyor.
Hazır hazır. İşte şunu yaparsanız mutlu olursunuz.
Bunu bunu yaparsanız şöyle olur. Öyle bir şey yok.
Bu bilimsel bir çalışma.
Akışı biraz daha açmak istiyorum.
Akış ne? Şimdi bunu aynı zamanda ototelik deneyim diye de tanımlamışlar.
Ototelik nedir? Şudur.
Bir yerde başarıyı, parayı, hiçbir şeyi şanmış şöhretmiş hiçbir şeyi önemsemeden sadece ve sadece yaptığınız aktiviteye odaklandığınızı düşünün.
İşte ototelik bu. Oto zaten benlik anlamına geliyor.
Öz anlamına geliyor. Telik dediğimizde telos.
Yunanca iki kelimenin birleşimi.
Hedef anlamına geliyor.
Telos, hedef. Ototelik bu yani.
Bu şu demek. Bir işi yaparken gelecekten bir kaygınız yok.
Ay aman beni ödüllendirecekler mi?
Ne kadar para kazanacağım? Hiçbir şey umrunuzda değil.
Sadece ve sadece içinizden geldiği için.
O anda onunla mutlu olduğunuz için, huzur bulduğunuz için yaptığınız şeye biz ototelik diyoruz.
Yani hiçbir karınız, hiçbir çıkarınız yok.
Tamamen içinizden geliyor.
Mesela benim podcastta başlarken.
yaptığım şey buydu tam olarak.
Yani ne başarı ne para hiçbir şey umurumda değildi.
Sadece podcast yapmak istiyordum.
İçimden geldi yaptım.
Böyle oldu. O totalik dediğimiz şey bu.
Hatta bir örnekle daha açıklayayım bunu.
Bir gün Mihail Amerikalı bir bestecinin yanına gidiyor.
Bu besteci de orkestra için çocukları eğitiyor o sırada.
Ona gidip şöyle bir soru soruyor.
Diyor ki gençlere müzisyen olarak gelecekten ne bekleyebilecekleri hakkında ne söylerdin diyor.
Adamın söylediği şey şu.
O berbat şeyi hiç bekleme.
Sadece ve sadece sevdiğin için yap.
Bu çok önemli. Sevdiğin için yap sadece.
O toteliğin tanımı bence budur.
Çünkü burada amaç sadece bunu yapmak.
Neden? Çünkü bunu seviyorsun.
Bu kadar basit. Şimdi soru şu.
Akış nasıl gerçekleşecek bu noktada?
Bunu açıklayalım. Şimdi müzik örneğinden gidelim.
Şu var ki eğer uzun vadeli bir hedefiniz varsa akış falan gerçekleşmez diyor Mihai.
Şans şudur. Şans bir sonraki şeyi doğru yapabilmekten geçer.
İşte bir müzik... aleti çalıyorsanız onu son haddine dek çalmak için çalmıyorsunuzdur değil mi?
Onu bir sonraki nota bir sonraki akort için çalıyorsunuzdur ve sonrasına bir bakarsınız inanılmaz bir zaman geçmiştir ve bu müzik aletini çalmayı bıraktığınız anda kendi kendinize dersiniz ki devam edebilmeyi
çok isterdim. İşte bu akıştır aslında.
Bir de şöyle bir durum var. Mihail diyor ki insanlar günlük hayatlarında 3 gruba ayrılırlar.
Meşgul olanlar, sıkılanlar ve akışa dahil olanlar.
Peki sen Akışta olduğunu nasıl anlayacaksın?
Şöyle ki eğer başarısız olmaktan korkmuyorsan, yaptığın eylemde kendini kaybediyorsan, kendini unutuyorsan, düşüncen ve davranışın bir anda birleştiğini hissediyorsan, sürekli öğrenme ve keşfetme isteği
içerisindeysen ve yaptığın işi herhangi bir karşılık beklemeden yapıyorsan, hedeflerini ve ne yapman gerektiğini biliyorsan, zaman mefhumunu kaybettiysen, herhangi bir kafa dağınıklığı yaşamıyorsan o aktivite
içerisinde işte sen o esnada akışı...
yakalamışsındır. Peki nasıl ototelik bir insan oluruz derseniz tabii ki bu içten gelen bir şey ama onu da açıklayayım.
Ototelik kişilik dediğimiz böyle meraklı insanlardır.
Bunların egoları çok düşük düzeydedir ve bir takım faaliyetleri dediğim gibi içsel olarak gerçekleştirme niyetindedirler.
İşte bu insanlar kendi kendilerine yetebilen insanlardır aynı zamanda.
Bu ototeliğe bir örnek vereceğim şimdi.
Şöyle düşünün. Şimdi gelecekte bir fayda beklentisi olmadan Tek ödülü kendisi olan aktivite yapmanız gerekiyor.
Mesela işte bir çocuğu siz iyi vatandaş olsun diye eğitiyorsanız öğretmenlik yapıyorsanız o çocuğa bu ototelik değil.
Ama siz çocuklarla etkileşimi sevdiğiniz için öğretmenlik mesleğini icra ediyorsanız okey bu ototeliktir.
Bu önemli. Her iki durumda da görüyorsunuz iki öğretmen var fakat farklı olan şey ne?
Deneyim. İşte ototelik dediğimiz şey tam olarak bu.
Yani kişi aktiviteye aktivitenin kendisinden ötürü dikkatini veriyor.
Ototelik olmadığınız zaman dikkatiniz sonuçta olacak.
Başarı kazanacak mıyım?
Para kazanacak mıyım?
Dediğiniz anda unutun.
Ototelik falan değil. Bir de Mihael'e göre şimdi akış diyoruz, flow diyoruz.
Bunlara ototelik diyoruz. Bunlar zaten mutluluğun anahtarı bunlar.
Mihael'e göre en mutlu olacağınız zaman böyle yan gelip yatayım beynimi boşaltayım.
Hayır bu değil. Yani siz öyle zannediyorsunuz ama o zamanlar değil.
Sizin en mutlu olacağınız zamanlar bir ödül ya da bir amaç uğruna Tekninizi kendi limitlerinizi bilerek zorladığınız anlardır diyor Mihail.
Bakın kendi limitleriniz dedim dikkat edin.
Zaten kendini bildiğe de bir podcast yapmıştım.
Onu da dinleyebilirsiniz. Hani benim limitim ne acaba?
Ben kimim diyorsanız onu dinleyin.
Bir de flow flow diyor Mihail.
Bu flow dediğimiz şey çok önemli.
O da şu meydan okumayla.
Bakın meydan okuma kendinize başkasına değil.
Meydan okumayla ustalığınızın kesişim yeridir flow dediğimiz yer.
Ve bedelini ödeyip başardığınız zaman ve seviye atladığınız zaman.
zaman yaşadığımız duyguya flow diyoruz.
İşte siz bu koşullarda o kadar derin bir yoğunlaşma yaşıyorsunuz ki o an ne olursa olsun hiçbir şey umurunuzda olmuyor.
Yani zaman duruyor dedim öz bilinciniz kayboluyor bu önemli.
İşte bu tür deneyimleri üretmeyi sağlayan etkinlik her neyse kişiyi zorlasa bile tehlikeli bile olsa hatta bunu ben tutku podcastimde anlatmıştım o kişileri anımsayın.
Her şekilde kişi bunu yapmaya istekli olacaktır.
Çünkü o akışı deneyimlemek isteyecek.
Tekrar tekrar tekrar. Sonucunda ne elde edeceği konusunda hiçbir endişede duymayacak.
İşte buna biz akış deneyimi diyoruz.
Yani kişinin kendi bilincini ve zamansal farkındalığını yitirdiği tam konsantre bir halde olduğu zaman.
Daha fazla açacak olursam bir meşguliyet, bir bağlılık, katılım, tutku, gelişim gösterme, içsel motivasyon ve doruk deneyimle benzerlik gösteriyor demiştim.
Türkçede tam karşılığı yok gibi o yüzden açmaya çalışıyorum.
Devamını üretmek ve bunu yaparken hiçbir zahmet çekmemek.
Niye zahmet çekmiyorsun? Çünkü tutkuyla yaptığın şeyin acısını ve zahmetini gözünüz görmez.
Hani diyorum işte aşık olduğunuz zaman sabah 5'te de kalkarsınız, 3'te de kalkarsınız.
Onu gözünüz görmez. İşte böyle bir şey.
Sürekli akan fikirleriniz olur.
Sürekli bir ilerleme. Mesela ben diyorum işte yaşam boyu öğrenme benim akışım olabilir.
Asla durmam. Hep öğrenmek isterim.
Ve bunun için de acı çekmem. İstersen 3'te kalkarım.
Bunun için yaparım bunu. Çünkü bu benim akışta kaldığım anlar.
Mutlu olduğum anlar. Spor yapmak olabilir.
Beste yapmak olabilir. Ya da yaratıcı bir metin yazmak.
Herhangi bir şey olabilir. Her şey olabilir.
Hatta The Soul'de böyle kafasının üstünde pankart çeviren bir adam vardı hatırlıyor musunuz?
O mesela akıştaydı ve çok mutluydu.
Evet size dışarıdan saçma görünebilir ama adamın mutluluğu oydu mesela.
Herhangi bir şey olabilir yani.
Ama şimdi burada bir es verip şunu da söylemem gerekiyor.
Eğer akışa girecekseniz şu iki kriteri bilmeniz gerekiyor.
Zorluk seviyesi ve beceriler dediğimiz kriterler var.
Bir tanesi şu. Eğer becerileriniz düşük ama yapacağınız işin zorluk seviyesi sizi böyle kat be kat aşıyorsa orada yükselirseniz Yüksek bir alan varsa siz endişeleneceksiniz.
Eğer beceriniz yüksekse yapacağınız aktivitede zorluk seviyesi düşükse sıkılacaksınız.
O zaman ne yapacağız? İkisinin arasını tutturmaya çalışacağız.
Çünkü akış dediğimiz şey tam ikisinin ortasında olmak zorunda.
Mesela iş hayatında akış yaşayanlar bence cennetlik ya.
Çünkü eğer işiniz hobiniz gibiyse zaten akışa kapılmışsınızdır.
Ve zaten diyoruz ya işte sevdiği işi yapanlar ömür boyu çalışmış sayılmazlar.
Eğer böyle pek de sevmediğiniz bir işiniz var.
Ne yapacaksınız? Onu da becerilerinizi kullanarak bir oyuna dönüştürmeye çalışacaksınız.
Sevebileceğiniz bir hale getirmeye çalışacaksınız.
İlk başta söylediğim Hint Guru'nun sözlerini hatırlayın.
Hatta yine The Soul filminden örnek vereceğim size.
Berberin olduğu sahneyi hatırlayın.
Diyordu ki berber ben aslında veteriner olmak istiyordum ama şartlar el vermedi ve şu an berberim.
Gayet de iyi bir berber bu arada.
O esnada işte üzüldüler.
Aaa işte istediğini hayallerini gerçekleştirememişsin ve veteriner olamamışsın gibi bir şeyler söylediler.
O da dedi ki haa Hayır dostum hani ben işimden memnunum.
İşini sevebileceği bir hale sokmuş.
Hani berberliği de bir oyun haline getirmiş ve akışa kapılmış.
Orada da akışı yakalamış. İşte bu çok önemli.
Oradaki o detaya bir bakın derim.
Bir de şöyle bir durum var.
Hani oyun demişken açmaya çalışayım biraz daha.
Mesela bilgisayar oyunlarını tasarlayanlar da akışa göre tasarlamışlardır.
Ki siz oyun oynarken bilgisayarın başından kalkamayın ve saatleri nasıl geçtiğini anlamayın diye.
Şimdi akış deneyiminin boyutlarını anlatacağım.
Bunun 9 boyutu var.
Öncelikle... Dediğim gibi zorluk ve beceri arasındaki denge ne dedik tam ortada olmak durumunda.
Yani akışa girmeniz için kişisel becerileriniz yaptığınız işin zorluğuna uygun olmalıdır.
Çünkü neden dedik ya zorluklar ve beceriler bir denge noktasında olursa insanlar her şeyin bir kontrolü altında olduğunu düşünecek.
Ve bu konuda da kendinden emin bir şekilde ilerlediği için kendilerini zorluklarla mücadele edebilecek bir pozisyonda hissedecek ve bu ona güven verecek.
Bu önemli. Bir başkası şu faaliyet ve fark.
Yakındalığın birleşmesi akışa girmemiz için gereken şey.
Bu da şu bir faaliyet yaparken sadece ve sadece o yaptığınız şeye odaklanmanız.
Hani böyle dalıp gidiyoruz ya o işte.
Ne yaptığınızı değil bunu nasıl yaptığınıza odaklanmanız.
Üçüncü boyut net hedefler dediğimiz kısım.
Yani yaptığınız şey her ne olursa olsun lütfen açık ve net hedefleriniz olsun.
Yani ne yapacağınızı tam olarak bilmeniz önemli.
Dördüncü olarak anında geri bildirim almak.
Bu da net hedefler. hedefler dediğimle alakalı bir durum yani sizin ne kadar iyi performans gösterdiğinizi bilmeniz gerekiyor 5.
boyut Kendinizi vermek.
O anda geçmişi, geleceği, kaygıyı, endişeyi bırakmışsanız hipnotize olmuş gibi bir şeye odaklanmışsanız derinden bir katılım ve bağlılık gösteriyorsunuz.
İşte bu an sadece mevcut duruma odaklısınız.
O faaliyeti benimsemişsiniz ve özümsemişsiniz.
Kontrol hissi 6. boyut.
Bu da şöyle akış deneyiminin sırasında zorlukları aşmanız gereken o becerileriniz var ya zorlukları aşabiliyorsunuz kendi kendinize.
İşte bu noktada Kendinizin ve çevrenizin üzerinde o kontrol bende hissi var ya bu.
Bu önemli bir his. Bir başka boyut 7.
boyut. Öz bilinç kaybı.
Bu da şu günlük sorunların unutulduğu an.
Çünkü zihniniz ve ruhunuz o an yaptığınız işten başka hiçbir şey düşünmüyor.
8. boyutta zaman çarpıtması.
Yani zaman nasıl geçti ki ben anlamadım dediğiniz o an var ya.
Ya da işte zaman durdu sanki diyoruz ya.
İşte bu. Yani zamanın öznel hale gelmesi.
Son olarak da ototelik deneyim.
Zaten uzun uzun anlattım.
Bu da kendine has bir amaca sahip olma dedik değil mi?
Herhangi bir ödül, herhangi bir başarı.
Hiçbir şey beklemeden sadece o faaliyete odaklanmak dedik.
Neden? Çünkü sadece ve sadece sevdiğin için başka bir amacın yok.
E Merve akışa girmesek ne olur ki?
Demiş olabilirsiniz. Okey.
Şöyle ki şimdi mutluluk dediğimiz şey 3 faktöre bağlı arkadaşlar.
Birincisi içinde bulunduğunuz şartlar.
Bakın bunu değiştirebilirsiniz.
Şartlarımızı bir şekilde değiştirebiliyoruz.
Bu %10'luk bir dilim.
İkincisi genetik faktörleriniz.
Bu da %50. Üçüncüsü ise bugün anlatmaya çalıştığım.
%40'lık dilime giriyor amaçlı faaliyetlerimiz yani bugün konuştuklarımızın hepsi bu kısmı kapsıyor.
Tamam diğerlerini belki değiştiremeyebilirsiniz ama amaçlı faaliyetleri bir şekilde değiştirebilmek bizim elimizde.
Şimdi burada yine bir esferim şunu söyleyeyim bu anlattığım örneklerden yola çıkarak eğer siz mesleğinizi yaptığınız işi para kazanmak için bir araç olarak görüyorsanız Yani ben çalışıyorum ama sadece
para kazanmak için diyorsanız zaten eminim ki hayat tatmininiz düşük bir seviyededir.
Yani çok mutlu olduğunuzu düşünmüyorum.
Eğer sadece kariyeriniz için bir iş yapıyorsanız atıyorum sırf statüsü için böyle okuyup avukat olduysanız ya da doktor olduysanız yine aynı şekilde.
Yani siz yine güç ve sosyal statü getirsin diye olduysanız bu meslekleri tatmin olmayacaksınız diyor Mihail.
Bir diğer nokta da şu eğer ki işiniz sizin işiniz.
için bir ihtiyaçsa bu önemli.
Çünkü ihtiyaç demek ne demek?
Yani onsuz duramıyorsun. Bir yoksunluk çekiyorsun.
Kriz geçiriyorsun. Rahat edemiyorsan sen o işi yapmadığın zaman işte ne bileyim ya da bütün zorluklara katlanıyorsan.
Hani bu tutku podcastinde anlatmıştım ya.
İp cambazından bahsettim size.
Adam ikiz kulelere ip gerip yürümek istiyor.
Evet size çok saçma geliyor ama tutkusu bu.
Mutlu oluyor adam bunu yaptığı zaman.
Gerekirse aç kalırım diyor.
Hapise düşerim diyor. Düşüyor.
Yapıyor ama yapacağını. Neden?
Çünkü rahat edemiyor onun için.
Ya da İşte Michelangelo örneği verdim.
Aç kalıyor ya o Sistina Chapelle yaparken ama umurunda değil çünkü gözü görmüyor.
İşte bu sevdiği işi yapıyor.
Yani şunu demek istiyorum.
Michelangelo gibi aç kalıp açlığınızı unutacak kadar zevk alıyorsanız o işten işte o zaman aldığınız paranın işte kariyerin bunların hiçbir önemi yoksa sırf kendiniz için yapıyorsanız
okey tatmin olacaksınız diyor nihayet.
Yani işinizi faydalı görüyorsanız ve bundan tatmin oluyorsanız ve işinizi...
Sevgiyle yapıyorsanız işte o zaman akışa girmeniz çok kolaydır diyor Mihail.
Bakın dikkat edin. Hayattaki tüm isteklerimizin alt yapısında ne var?
Mutlu olma isteği var.
Mihail de bunu görmüş zaten. Yani bundan 2300 yıl önce Aristoteles de aynısını görmüş.
İnsanların her şeyden önce mutluluğu aradığını zaten söylemiş Aristoteles.
İşte Mihail'e göre de sağlıkmış, güzellikmiş, paraymış, güçmüş.
Bunlar birçok hedef.
Yani aslında bizim mutlu olmak için ulaşmak istediğimiz şeyler.
Doğru değil mi? Bir düşünün.
Yani kendinize sorun. Neden güzel olmak için çabalıyorum?
Neden işte bu kadar deliler gibi spor yapıyorum?
Neden bunu bunu yapıyorum? Bir sorun.
Karşınıza ne çıkacak? Daha çok mutlu olma isteği.
Yani mutsuzluk bu kadar önemli ve mutluluk dediğim gibi şans eseri bir rastlantı ya da iyi bir talih sonucu ulaşabileceğiniz bir şey değil.
Buna bilinçli bir şekilde ulaşabilirsiniz diyor Mihail.
Hatta şunu da düşünün.
Viktor Frank demiş ya başarıyı falan hedeflemeyin.
Ona ne kadar hedeflenirseniz, ne kadar kitlenirseniz o kadar kaçırırsınız.
Yani odağınızda başarı falan olmasın.
Aynı zamanda odağınızda mutluluk da olmasın.
Dikkat edin mutluluğu arıyorum diyen insanlar öyle mutluluğu falan bulamazsınız bu şekilde.
Çünkü Mihael'e göre insanları gerçekten mutlu eden şey zenginlik, mal, mülk, para falan değil.
Hayatlarıyla iyi hissetmeleri.
Bakın bu çok önemli.
Hayatınızda iyi hissetmeniz.
Şöyle düşünün. Bir anda çok zengin oldunuz.
Artık hiç para sıkıntınız yok.
Bu sizi evet belki bir süre mutlu edecektir.
Ama bir süre sonra siz yine yeni yeni arayışlara gireceksiniz.
Hedonik adaptasyonu hatırlayın.
Bununla ilgili bir podcast yapmıştım.
İlanmaz podcast'ımı hatırlayın hatta.
Adam dünyanın en zengin adamı.
Yani hiç çalışmasa bile sülalesine yetecek parası var.
Bu adam sizce deli mi?
Günde 18 saat çalışıyor.
Demek ki olayı para değil. Adam akışı yakalamış.
Bu hayat boyunca bunu devam ettirmeye çalışıyor.
Hayat kalitesini arttırmaya çalışıyor.
Hayatıyla iyi hissetmiş demek ki değil mi?
Bu yani. Hani hep böyle parayla mutlu olacağımızı falan düşünüyoruz ama Jim Carrey'nin dediği sözü hatırlıyor musunuz?
Demişti ya dilerim herkes bir gün...
zengin ve ünlü olur ve hayalini kurduğu her şeye kavuşur.
Böylece aranılan esas cevabın bu olmadığını anımsar demişti Jim Carrey.
Hatta yıllar önce yapılan bir ankette paranın genel memnuniyeti etkileyen etkenler içerisinde en az önemlisi olduğu da ortaya çıkmıştı.
Yani demem o ki parayla saadet falan olmuyor.
Evet belki para size ne bileyim egzotik yerlere seyahat imkanı verir.
Pahalı şeyler alabilirsiniz.
Lüks size bir zevk getirebilir.
Hayat kalitenizi arttırabilir.
Okey burada bir sıkıntı yok. Ama esas mutlu olduğunuz şey zevk değil dikkat edin.
Esas mutlu olduğunuz şey hazdır.
Ve haz sadece bir arzu gerçekleştiğinde değil.
İnsan programladığı şeyin ötesine geçtiğinde beklenmedik bir şey yaptığında da ortaya çıkar.
Bununla ilgili mesela bir örnek vereyim size.
Direkt Mihail'in yaşadığı bir olay bu.
Bir gün Napoli'de bir antika dükkanında Mihail ve bu dükkanın sahibi Orsini diye bir adam.
Bu adam böyle kız kanaat geçinen böyle atalarından kalma bu dükkanı işleten birisi.
Neyse o sırada içeri böyle Amerikalı.
Bir kadın geliyor. Bir çift ahşap melek görüyor.
Böyle resmen tutuluyor o meleklere.
Hemen gidiyor fiyatını soruyor.
Antikacı Orsini de çok fahiş bir fiyat söylüyor kadına.
Ve kadın bir an bile düşünmeden çek defterini çıkarıyor.
Hemen imzalayıp adamı uzatıyor.
Ama Orsini kadına diyor ki melekleri satmaktan vazgeçtim.
Lütfen dükkanımı terk et.
Kadını dışarı çıkarıyor. Tabii Mihail donup kalmış orada böyle.
Diyor ki neden böyle bir şey yaptın adama.
Adam da diyor ki ben açlıktan ölüyor olsaydım okey bu anlaşmayı yapabilirdim.
Ama ölmüyorum.
Ben pazarlık yapılırken iki kişinin kurnazlıkla birbirlerini alt etmeye çalışmasından çok az duyuyorum.
Çok hoşlanıyorum bundan.
Ama o kadın ondan faydalanacağımı düşünecek kadar bile bana saygı göstermedi.
Eğer ki o kadına o fiyata o parçayı satsaydım ben kendimi aldatılmış hissederdim diyor.
Şimdi bu adam deli mi? Hayır bu adam işinden haz almayı seven bu adam.
Ben diyor kurnazlık severim.
Ticarette iki kişi birbirini alt etsin.
Bundan hoşlanıyorum diyor adam.
Şimdi Mihael'e göre zorluklar çok önemli.
Çünkü zorluklar sizin herhangi bir işte alabileceğiniz zevki arttıran bir şey.
Hatta rekabet bile iyi bir şey.
Çünkü sizi böyle zinde tutar, aktif tutar.
Ama buradaki tek derdiniz diyor ben rakibimi mağlup edeyim.
Bu değil diyor. Tek derdiniz bu olursa alacağınız has kaybolur.
Sizin odak noktanız daima en iyi performansı nasıl sergileyebileceğiniz olsun.
Yani tek derdiniz kendiniz olsun diyor.
Şimdi şunu diyenler olabilir.
Ya ben ne yaparsam. yapayım böyle bir akışa giremiyorum.
Bunun sebebi dikkat bozukluğu olabilirmiş ya da sürekli olarak karşınızdaki insanların görüşlerini önemsiyor olabilirsiniz ve bu şekilde akışa giremezsiniz diyor.
Bir de diyelim ki aşırı mutsuzsunuz tamam mı?
Aşırı mutsuz olsanız bile elinizde çok kolay ulaşabileceğiniz bir çare var diyor.
Nedir o çare? Vücudunuz.
Çünkü vücudunuz size ait.
Onu sonuna kadar kullanabilirsiniz diyor.
Onu eğitin diyor. Zihninizi eğitin.
Nasıl yapacağız bunu? Bilincimizin sınırlarını genişleteceğiz.
Çünkü nasıl hissettiğinizi belirleyen şey aslında sahip olduğunuz o beceriler değil.
Sahip olduğunuz düşüncelerdir diyor Nihayet.
Peki vücudumuzu nasıl kullanacağız?
Yani bu ne demek? Şu demek bu.
Mesela müzik dinleyin.
Ama nasıl dinleyin? Eğitmiş olduğunuz bir kulakla dinleyin.
Çıkın diyor etrafa bakın.
Ama nasıl? Bakın görmeyi bilen gözlerle bakın.
Sanatı inceleyin ama görmeyi bilen gözlerle ve bu gözlerle doğaya baktığınızı düşünün.
Yemek yiyin ama geliştirdiğiniz bir damak sevgiyle, damak tadıyla yiyin.
Hani Da Vinci Podcast'ında bahsetmiştik ya onun prensiplerinden biri buydu.
Duyularınızı geliştirin diyordu.
İşte bu. Çünkü dediğim gibi vücudunuz tamamen size ait.
Yani vücudunuzun yapabileceği her şey zaten potansiyel bir haz.
Bu arada haz haz diyorum ama belki aklınıza hemen cinsellik geldi haz deyince.
Evet bu da bedensel bir haz.
Genetik olarak soyumuzun devamı için gerekli.
İnsanlar bundan haz alacağı şekilde programlamış.
Okey ama bu bile bir süre sonra sıkıcı ve monoton bir hal alabilir diyor.
Neden? Çünkü hedonik adaptasyonu vuruyoruz.
Burada bile bir farklılık, bir zorluk gerekiyormuş.
Yani evliliklerin bitme sebebi parantez içinde.
Bu işte hedonik adaptasyona uğramış cinsellik ve aşk.
O yüzden burada bile bir akış yaşamanız mümkün.
Bunun için bile mihal tavsiyeler veriyor.
Evlilik gibi diyor ömürlük bir süreç nasıl akış halinde yaşanır?
Nasıl mutlulukla tamamlanır?
Mesela bir yerde şey demiş. Eşine aşık bir insan düşünün.
Ona o kadar içten bir özen gösteriyor ki o cinselliğine üçüncü bir boyut katıyor diyor.
Yani çünkü eşine aşık ve çok özen gösteriyor.
İlk günkü gibi. Eşinden zevk almaya çalışıyor.
Onu anlamaya çalışıyor. Yani ilişkisini zenginleştirmeye çalışıyor.
Akışı yakalamaya çalışıyor.
Yoksa diyor evliliğiniz sıkıcı olacak hedonik adaptasyona uğrayacaksınız diyor.
Ve mutlu olamayacaksınız diyor.
Ve daima diyor birbirinize gizemli olun.
Zor olun birbirinize. Birbirinizi çözmeye çalışın.
Aşkınızı taze tutun, diri tutun diyor.
Yani gördüğünüz gibi evlilikte bile bir akış mümkün.
Bir de en önemli haz alma biçimlerinden biri merakmış.
Yani zihinsel aktiviteler de kesinlikle bence öyle.
Akış halinde olduğum zamanlar zihinsel aktivite.
Kitap okumak, belgesel izlemek.
Bunlar da insanı akışa sokuyormuş.
Neden? Çünkü merak duygusu insanı akışa sokuyor.
Bunun yanı sıra zihinsel aktivitelerde işte felsefe olur, müzik olur.
Bunlar da insanı akışa sokuyor.
Mesela ünlü filozoflardan Demokritos sürekli düşünme pratiği yapıyormuş ve çok da mutlu bir adammış.
Çok neşeli bir adammış. Çünkü zihninin akışında kayboluyormuş ve mutluluğu orada bulduğunu söylüyorlar.
Şimdi o zaman ne yapacağız?
Nihayet dediğine göre evet işimizden hoşlanmayabiliriz.
Ya da bulunduğumuz çevreden hoşlanmayabiliriz.
Bu durumda karşımıza çıkan her zorluğu gelişimimiz için dikkat dikkat bir fırsat olarak göreceğiz.
Ya burada aklıma gelmişken hemen bir örnek vereceğim.
Geçen kütüphanedeyim ve tam yanımdaki kız böyle herhalde KPSS'ye çalışıyordu.
O kadar mutsuz ki böyle uflıyor pufluyor çok daral...
olmuş anlıyorum. Çok zor bir şey gerçekten.
Ama o anda ben hani bu kitaptan da haberim yok.
Hiçbir şeyden haberim yok daha. Kendi kendime dedim ki ya ben onun yerinde olsam şu anda kendimi daha mutlu edebileceğim bir şekilde hani çalışmaya verirdim.
Nasıl? Kendimi şöyle telkin ederdim.
Derdim ki ya bir sürü şey öğreneceğim.
Yani bana bir sürü şey kalacak.
Ne güzel konular öğreniyorum.
Yani bunu derdim. Yapacak bir şey yok başka çünkü.
Başka çarem yoksa bunu eğlenceli hale getireceğim.
Yani ne yapayım? Bu şekilde hayatıma bir anlam yüklemeye çalışırdım.
Şimdi hayata anlam yükledim.
Dedim ama bunu saçma bulanlar var biliyorum.
Bunun için de Mihail demiş ki evet hayatın illa anlamı yok yani bu doğru.
Ama bundan hayata bir anlam verilemeyeceği sonucunu da çıkaramazsınız.
Çünkü hayatlarını anlamlı bulan insanların hayatlarına bir bakın diyor Mihail.
Ne var o insanların hayatında?
Daima dikkat edin bir hedefleri var.
Yani bu hedefin ne olduğunun hiçbir önemi yok.
Önemli olan buraya dikkat.
İnsanın dikkatini hedefine odaklaması ve onu haz veren bir aktiviteye dahil etmesidir diyor.
Bir de bir yerde diyordu ki lütfen iradenizin sınırını anlayın ve evreni yönetme rolünden vazgeçin.
Onunla iş birliği içinde olduğunuzu kabul edin.
Evrenle sen bir bütünsün onunla birleşin diyor.
Hatta The Soul filminde yine çok etkilenmiş bir sahne vardı.
Hani dünyaya gelmek istemeyen 22 numara dünyaya gelmişti ve ilk kez pizza yiyordu.
Hayatında ilk kez pizzanın tadına bakıyor ve kendinden geçiyordu.
O sahne çok hoşuma gidiyor.
Ve yolda yürürken çok mutluydu.
Bir ağaca bakarken çok mutluydu.
için eşsiz, büyüleyici bir an çünkü.
Yani az önce dedim ya hani bir şey yerken damak tadınızın zevkine vararak yapın.
İşte gözlerinizde gerçekten görerek bakın.
İşte o ağaca bakarken onu hissediyor.
Pizza yerken tamamen duyuları harekete geçmiş durumda ve çok mutlu ama uzun zamandır hayatta olan Joe'ya bakın.
Ne yaptı? 22 numarayla alay etti ve dedi ki bunlar çok sıradan şeyler.
Bunlar senin hayat amacın değil ki dedi.
Hatta 22 numara şey diyordu ya benim kıvılcımın belki gökyüzünü izlemek olabilir.
Çünkü ondan çok mutlu oluyor.
Akışa kapı. diyor gökyüzünü izlerken ama Joe diyor ki ya bu çok sıradan bir eylem.
Bu amaç değil ki. Ama sonra ne oldu?
Joe 22 numara gittikten sonra evinde yapayalnız kaldı ve 22 numaranın arkasında bıraktığı eşyaları gördü.
Ne bileyim bir makara vardı mesela.
Dikiş makarası vardı. Yarım kalmış bir donut.
Bir şeker vardı mesela.
Isırılmış bir pizza. Onun arkasından kalan şeyler bunlar ve ne kadar anlamlıydı.
Ve bence onlar 22'nin akışa kapıldığı anların arda kalan görüntüleriydi bizim için.
Yani hayatın akışı bazen böyle minicik anlarda saklı olabiliyor.
İlla böyle dev amaçlarınızın olmasına gerek yok.
Önemli olan bence bunu yaşarken anlamamız.
Öldükten sonra zaten hiçbir anlamı yok.
Ve filmdeki şu sözü hatırlayın.
Kıvılcımın amacın değildir.
O son daire Sen yaşamak için hazır olduğunda dolacak diyordu.
Son daire dediği şey de sol yanlarındaki kara boşlukta.
Onun dolması gerekiyordu. Yani ne kadar önemli.
Sen yaşamak için hazır mısın değil misin?
Mutlu olmak için bir şeylerin gerçekleşmesini beklemeyin.
Beklediğiniz fırsatların ayağınıza gelmesini de beklemeyin.
Çünkü siz bekledikçe hayatta akıp gidiyor.
Şimdi podcast'ın sonuna yaklaşırken size yine bir filmden bahsedeceğim.
Bir sahneden bahsedeceğim beni etkileyen.
Ama beni instagramda takip etmeyin.
isteyenler için adresim. Ortamlarda satılacak bilgi.
Aşağıda bıraktığım linke tıklamayı ve kitap yani kit up diye yazılıyor.
Uygulamasına bakmayı ve kendinizi geliştirmeyi unutmayın.
Şimdi gelelim etkilendiğim bir sahneye.
The Passengers filmini hatırlıyorsunuzdur.
Orada 90 yıl erken uyanmış birkaç uzay yolcusunun hayatı anlatılıyordu.
Ve bir sahne vardı. Uzay yolcusu Bardak silen bir garsona sitemkar bir şekilde diyordu ki tek müşterin benim.
Niye hep bardak siliyorsun diyordu.
O da meslek sırrı demişti.
Passengers da o zaman ben uzayda kayboldum ve bana biraz barmen tavsiyesi versene dedi.
Barmen de ona dedi ki istediğin yerde değilsin.
Başka bir yerde olman gerekiyormuş gibi hissediyorsun.
Parmaklarını şıklattın ve istediğin yere gittin diyelim.
Bence yine böyle hissedersin.
Doğru yerde değilmiş gibi.
Nerede olmak istediğine çok fazla kafa yorarsan bulunduğun yer...
İsterin tadını çıkartmayı unutursun.
Kontrol edemediğin şeylerden endişelenmeyi bırak ve biraz hayatını yaşa.
Demişti. Çok anlamlı.
Son olarak da The Soul filminde geçen bir hikayeyle kapanışı yapacağım.
Şöyle ki genç bir balıkla ilgili bir hikaye vardır.
Yaşlı balığın yanına yüzüp demiş ki genç balık.
Okyanus dedikleri şeyi bulmaya çalışıyorum.
Okyanus mu? Demiş yaşlı balık.
Şu anda içinde yüzüyorsun.
Bu mu? Demiş genç balık.
Ama bu su. Benim istediğim şey okyanus.
Demiş. Bu hikaye çok anlamlı ve bana şu sözü hatırlattı.
Bu sözü çok severim. Ol mahiler ki derya içredir.
Yani o balıklar ki denizin içindedir denizi bilmezler.
Yani bizler içinde yaşadığı deryayı bilmeyen balıklar gibiyiz.
Belki de mutluluğu çok da uzakta aramamalıyız.
Şimdilik kendinize iyi bakın.
Haftaya tekrar görüşmek üzere.
Hoşçakalın bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
