
Her süreç kusursuz şekilde ilerlemeyebilir ama önemli olan aynı hedefte buluşabilmektir. Birlikte hareket edenler için mutluluk bir sonuç değil, bir yolculuktur.
Toyota Türkiye’nin öncelikle müşterilerinin mutluluğunu anlatan reklam filmiyle başlayan “Mutluluk Toyota’da” kampanyası çalışanların deneyimleriyle devam ediyor. Çalışanların rol aldığı yeni filmde, şirketin insan odaklı yaklaşımı, yüksek enerjiye sahip coşkulu bir anlatımla yansıtılıyor. Tüm çalışanların dans ederek yer aldığı, koreografik kurgusuyla dikkat çeken film, birlikte başarmanın, paylaşmanın ve aidiyet duygusunun altını çiziyor.
Reklam filmi için tıklayınız.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
“Kendimi Nasıl İyileştiririm?” kitabımı almak için: https://amzn.eu/d/0wFlqHl
Yeni kitabım "Hikayeni Yeniden Yaz!"ı almak için: https://amzn.eu/d/ipC0Vma
Bu bölüm " Toyota" hakkında reklam içerir.
Transkript
Toyota Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba.
Türkiye'nin en çok dinlenen podcast'te Ortamlarda Satılacak Bilgi'desiniz.
Ben Merve. Bugün ne konuşacağız?
Bugün... Mutlu olmak için her şeyin mükemmel olması gerektiğine dair olan o inancımızı konuşalım istedim.
Neden? Çünkü geçen gece böyle arkadaşlarımla otururken şunu fark ettim böyle konuşmalar esnasında.
Yapmaları gereken çok istedikleri bir takım şeyler var ve hepsi bir şekilde kendini rölantıya almış.
Beklemedeler şu an. Çünkü şartların mükemmel olmasını bekliyorlar ya da şartların çok çok iyi böyle işte olgunlaşmış bir vaziyete gelmesini bekliyorlar.
Ve bunu ben de yapıyorum.
Onu fark ettim. Mesela en basitinden spora başlamak istiyorum ama düzenli olarak bunu yapmak istiyorum.
İşte atıyorum haftanın iki günü yapayım, üç günü bırakayım sonra bir hafta yapmayayım.
Böyle değil yani. Sürekli bunu bir rutin haline getirmek istiyorum.
İçimden bir ses diyor ki hayır diyor sen şimdi bir dur.
Hiç sırası değil. Çünkü işlerin çok yoğun.
Ev işleri çok yoğun. Ev başını almış gidiyor.
Zaten bir yere yetişemiyorsun.
Bir dur ya. Zaten hayatın çok telaşlı.
Ne sporu ya? Yani azıcık o telaş gitsin.
Ondan sonra başlarsın diyor o içimdeki ses.
Ve ben 5 senedir bu sesi dinliyorum.
Ve telaşım hiç azalmadı.
Ve görünen o ki asla azalmayacak.
E ne oldu arkadaşlar? 5 sene geçti ya benim bu rölantimle.
Yani bu yaptığım o kadar saçma ki bunu fark ettim o gece.
Sonra geçen bir başka arkadaşımla konuşuyoruz.
Çalışan çok böyle yoğun bir iş kadını.
İki tane çocuğu var. O kursdan o kursa gidiyor.
İnanılmaz yoğun. Yani kafasını kaşıyacak vakti yok.
Ve senelerdir yoga en büyük tutkularından biri.
Haftanın altı günü yogaya gider, spora gider.
İşten çıkıp gider o yorgunluğuyla.
Çocukları o kursdan o kursa götürür.
Çok da iyi bir anne.
Anneliğini de çok beğeniyorum. İsteyen bir şekilde yolunu buluyor ya arkadaşlar.
Kendi kendime bunu söyledim.
Hatta geçen tırnaklarımı yapan kadınla konuşuyoruz.
Bana dedi ki işte spor muhabbeti açıldı.
Dedim ki ben çok yoğunum.
İşte şöyle yoğunum böyle vakit ayıramıyorum.
Buraya bile zor geldim bilmem ne.
Sonra bana şey dedi. Merve isteyen bir şekilde yolunu bulur.
Kendimizi kandırmayalım dedi.
Sen şu an yeterince istediğin emin misin?
Hayat dersi. O kadar doğru ki.
Gerçekten mutlu olmak için neden her şeyin mükemmel olmasını bekliyoruz?
Her şey derken şartların okey olmasını bekliyoruz.
Yok işte çok yoğunum, yoğunluğum geçsin yapacağım bilmem ne.
Hadi gelin bunu bir konuşalım bugün.
Şimdi bir rivayete göre Michelangelo'ya Davut heykelinin zorluğunu soruyorlar.
O da diyor ki mermerden Davut olmayan her şeyi çıkardım diyor arkadaşlar.
Bakın mermerden Davut olmayan her şeyi çıkardım.
Harika bir söz bence bu.
Yani iyi yaşamı daha fazla eklemek yerine zaten var olanın üzerini örten fazlalıkları azaltarak bulmak.
Daha fazla eklemek dediğim burada daha çok hedef, daha çok disiplin, daha çok başarı yani daha daha daha arttırabilirsiniz kendi örneklerinizde.
Zihnimiz genelde mutluluğu böyle bir şeyler olunca Diye kurguluyor.
Değil mi arkadaşlar? Yok işte şu kiloya inersem, şu terfiyi alırsam, şu borçları bitirirsem, şu çocuk sınavı kazansın, şu yüksek lisansı yapayım, şu ilişkin bir düzelsin, çocuğum büyüsün,
işlerim biraz azalsın.
Hayat ne olacak o arada?
Hayat treni kaçıyor. Farkında mıyız?
Mutluluğun önündeki engel şartların mükemmel olmasını beklemek diye düşünüyorum.
Hani çok meşhur bir zen hikayesi vardır.
Çok uzak bir köyde yaşlı bir çiftçi ve oğlu yaşıyormuş ve çiftçinin en kıymetli varlığı bir atmış arkadaşlar.
Çünkü bu at tarlada iş görüyor, yük taşıyor, evin bütün geçimini hep ayakta tutuyor.
Bir gün bu at ortada hiçbir sebep yokken kaybolup dağlara kaçıyor.
Köylüler toplanıp yaşlı çiftçinin yanına geliyorlar ve diyorlar ki çok kötü diyorlar.
Çok kötü bir olay. Ne kadar büyük bir şanssızlık bu yaşadığın diyorlar.
Çiftçi ise omuzlarını sirkiyor.
İyi mi kötü mü kim bilir diye cevap veriyor.
Aradan aylar yıllar geçiyor ve o kaybolan at bir sabah geri dönüyor.
Üstelik yanında bir sürü yabani atı da birlikte getiriyor.
Köylüler bu defa sevinçten havaya uçuyorlar ve yaşlı çiftçiye gelip diyorlar ki ne büyük bir şans ne kadar şanslısın.
Ama çiftçi yine aynı sakinlikte aynı şekilde cevap veriyor.
İyi mi kötü mü kim bilir diyor.
Derken bir gün çiftçinin oğlu yabani atlardan birini ehlileştirmeye çalışırken bacağını çok kötü bir şekilde kırıyor.
Köylüler başsağlığına geliyor ve yine aynı şekilde ne kadar yazık ne kadar büyük bir talihsizlik diyorlar.
İyi mi kötü mü kim bilir diye cevap veriyor ve bir yıl geçmeden savaş patlıyor.
Köyün sağlam gençleri askere alınırken gidenlerin çoğu geri gelmiyor.
Fakat çiftçinin oğlu sakat olduğu için savaşa alınmıyor ve hayatta kalıyor.
Köylüler bu kez hayrette meğer ne kadar şanslı bir insanmışsın derken çiftçi yine iyi mi kötü mü kim bilir diyor.
Yani arkadaşlar hayatta hiçbir şeyin iyi ya da kötü olmaması üzerine bir hikaye bu.
Hayatta her şeyin mükemmel olmasını beklememizin sebebi...
Belirsizliğe tahammül edemememiz arkadaşlar ve geleceği garanti iyi diye etiketlememiz.
Çünkü bu bir kontrol hissi yaratıyor.
Bizde böyle bir çabamız var. Sürekli bir şartlar düzelince başlarım kafasındayız.
Hayatı bir gün tam uygun hale getirme fantezimiz var.
Ve o gün gelmeyince de yine başlamamış olarak kalacağız.
Hani işler rahatlayınca başlarım diyoruz ya.
Hayır ya o işler belki de daha daha ağırlaşacak.
Ama sen buna rağmen o aklındaki...
şeye minik de olsa bir adım atabilirsin.
Kendime söylüyorum. Bu podcastleri kendime çekiyorum bazen.
Biliyorsunuz beraber dinliyoruz şu an kendime söylediklerimi.
Ya başlamak için iyi koşulları bekliyoruz sürekli ve o iyi koşullar olmayınca böyle kala kalıyoruz.
Hani araba farı görmüş tavşan gibi.
Hep bir bekleyişteyiz ya.
Neden? Bakın çiftçinin yaptığı şey burada belirsizliği kucaklamaktı.
Yani olanı kabul ediyor adam ve yoluna devam ediyor.
Müthiş bir şey bu. Yani kesin iyi, kesin kötü diye bir...
Erken hükmü yok bu çiftçinin.
Hani şartların mükemmel olmasını beklemiyor.
Var olanı kucaklıyor yoluna devam ediyor.
Eğer mükemmelliyetçi olsa derdi ki aman işte atım kayboldu şunu şimdi yapmayın.
Aman oğlumun bacağı kırıldı şu şartlarda bir şey yapamam.
Yani şartların garanti olmasını beklemiyor.
Şartlar garanti olunca harekete geçerim yok bu çiftçide.
Örnek almamız gereken bir davranış.
Kendime verdiğim örnek üzerinden söyleyeyim mesela.
Ben diyorum ki hani işler rahatlayınca spor.
Spora başlarım diyorum değil mi? Hayır.
Buradaki gizli inancım ne?
Buraya gidelim. Yoğunluk eşittir.
Kötü koşul kafamda.
O kötü koşulda spor yapmak olmaz.
Çok mantıksız. Sürdürülemez.
O zaman yapmayayım.
İdeal koşu gelince yaparım.
Yani doğru zaman o zaman.
Peki çiftçinin mantığıyla hareket etseydim ne derdim?
Yoğunluk iyi mi kötü mü?
Kim bilir? Belki spor senin o yoğunlukla mücadelen de sana destek olacak.
Hani sağlıklı oldukça belki daha iyi performans sergileyeceksin Merve.
Şartlar değişken o yüzden davranışı şartlara değil değere bağlamam gerekiyor.
Bakın değer dediğim burada sağlık.
Hani bu örnek üzerinden verecek olsam.
Şimdi bunu kendi bahanenizle tekrar değerlendirin.
Sizi başlamak için yolunuzdan alıkoyan gizli inancınızı bulun.
Mesela çok... Komik ama söyleyeceğim.
Ya ben bir yıldır falan böyle bir boyama kursuna gitmek istiyorum.
Hiç de öyle ilgim falan yokken bir anda böyle bir ahşap boyama şeyi geldi bana.
Bir hevesi geldi niye bilmiyorum.
Ve gitmiyorum. Bir sürü kurs araştırıyorum, kaydediyorum.
Gitmiyorum ısrarla. Buradaki gizli inancımı buldum.
Belki güleceksiniz bana ama çünkü şey düşünüyorum.
Mükemmel yapmam lazım. Ne yapacağım abi mükemmel yapımı?
Yani amacın ne? Evde bir mobilya var onu boyamak istiyorum.
Ve bakın bu YouTube'da falan da anlatılıyor.
Hayır diyorum illa kursa gideceğim.
Çok profesyonel yapmam lazım.
O kadar saçma ki.
Komik. Ve gitmiyorum bunu erteliyorum.
Ne olacak yani? Gizli inancımızı bulmamız lazım.
Sizi başlamak için yolunuzdan alıkoyan o gizli inancınızı bulun.
Bakın bu çok basit bir şey anlattı.
kurs ya. Hani benim hayatımı çok etkileyecek bir şey değil ama buradaki gizli inancımı bulduktan sonra çok güldüm.
Hani başlamama sebebim çünkü profesyonel yapamam.
Yapma abi yapma bir şeyi de profesyonel yapma.
Hobi yap ya. Bunu aşacağım.
Devam edelim. Şimdi acı ve hayal kırıklığında nimet yani şükür edeceğimiz şey bazen daha sonra olacaklardan gelebiliyor arkadaşlar.
Hep söylüyorum bunu. O an fark etmiyorsunuz ama sonra ya iyi ki bu böyle olmuş diyorsunuz.
O zaman çok üzülmüştüm.
Halbuki bu olay benim hayrıma dönmüş diyorsunuz.
Abim mesela geçen sene işten çıkarılmıştı böyle çat diye işten attılar.
Aşırı üzülmüştü haliyle ama iyi ki çıkarılmış.
Şu an öyle söylüyor. İyi ki diyor beni çıkarmışlar çünkü çok daha iyi biri.
işe girdi. Şu an çok daha mutlu.
Hatta şu an bu Toyota'nın Mutluluk Toyota'da diye bir filmi var.
Bilmiyorum izlediniz mi? Açıklamalara bırakırım izlemeniz için.
Oradaki çalışanlar kadar mutlu olduğuna eminim.
Bu arada Toyota 2026'ya Mutluluk Toyota'da mottosuyla girdi arkadaşlar.
Yılın ilk ayında yayınlanan filmden sonra Haydi Tergenç'in oynadığı bir reklam filmi vardı.
Harika bir reklamdı. Bu kez o da başka bir yere çevirdi.
Çalışan memnuniyeti.
Yani mutluluk sadece müşteriye sunulan bir deneyim değil Toyota'da.
İçeride, ofisin içinde, ekipte de yaşanan bir şey olmalı dedi.
Filmin şarkı sözleri Toyota Türkiye Pazarlama ve Satış Anonim Şirketi CEO'su Ali Haydar Bozkurt tarafından yazılmış.
Üstüne de Rikiye Poveri'nin o akılda kalan melodisi.
Hani böyle dinleyince insanın omuzu kendiliğinden oynamaya başlar ya tam o enerjide.
Filmde zaten bu enerjiyi taşıyor.
Çok coşkulu, çok renkli, yüksek tempolu.
Ve bence bu filmin en güçlü tarafı şu.
Oyuncular oyuncu değil.
Toyota Türkiye çalışanları çok hoşuma gitti.
Her yaştan, her nesilden, farklı pozisyonlardan insanlar aynı ritimde buluşmuş.
Dans var, kareografi var ama bence asıl vurgu şu.
Biz burada sadece iş yapmıyoruz.
Birlikte başarmak, birlikte paylaşmak ve...
Aidiyet bizim günlük hayatımızın bir parçası.
Bugün mutluluğu erteleme üzerine konuşuyoruz ya işte şu düzelsin, şu bitsin, şu dönem geçsin ondan sonra mutlu olacağım diyoruz ama hayat dediğiniz şey acayip bir mekanizma.
Şartlar hiçbir zaman tam bir şekilde hizaya gelmiyor.
Hep yeni bir telaş, yeni bir gündem çıkıyor.
O yüzden mutluluğu o mükemmel ana kilitleyince fark etmeden kendimizi bekleme odasına kapatıyoruz.
Toyota'nın filmindeki mesajın o hoşuma giden...
Tarafı şu oldu. Mutluluğu mükemmel şartlar diye bir yere koymuyor.
Tam tersine onu birlikte çalışmanın, aidiyetin, paylaşmanın içine, günlük hayatın içerisine yerleştiriyor.
Yani bir sonraki anı bekleme yok.
Yani mutluluk bir final sahnesi değil.
Günün içinde, akışın içinde kurulan bir şey bu reklam filminde.
O zaman başkasına bakma, mutluluk Toyota'da diyorum ve devam ediyorum.
Sürdürülebilir mutluluk, deneyiminizin mükemmelliğine bağlı bir şey olmamalı.
Samimi minnettarlık, geçiciliği anlamak ve kabul etmekte.
Samimi minnettarlık, bu önemli altını çizerim.
Yani arkadaşlar başımıza gelen olaylar ne iyidir ne de kötüdür.
Acılarımız bazen de o acıya tutunmaktan, o acılar üzerinden hikayeler yaratmaktan, kafamızı da...
Yorumları böyle sürekli saptırmaktan doğuyor.
Farkında değiliz. Bir şeyi erkenden yaftalama dürtüsüne direnmemiz gerekiyor.
Geçen psikoloğumla konuşurken dedim ki hocam dedim iyi ki ben bunları yaşamışım.
İyi ki bu kadar zor bir ailede büyümüşüm dedim.
Yoksa aynısını o da dedi.
İyi ki dedi böyle olmuş. Bugünkü ben olamazdım ya.
Yani ben bu Merve'den razıyım.
Ben onu çok seviyorum bu Merve'yi dedim.
Ama ergen halime sorsanız muhtemelen şikayet ederdi işte.
Baktığınız zaman benim hikayeme burada baktığınız zaman iyi kötü diye bir şey yokmuş değil mi?
O çiftçinin yaşadıkları gibi.
Sonradan gördük neyin iyi neyin kötü olduğunu.
Ebeveynlikle ilgili bir bölümümde şunu demiştim.
Mükemmel ebeveyn diye bir şey yok.
Yeterince iyi ebeveyn var demiştim.
Bunu da buradan tekrar hatırlatayım.
Çünkü ebeveynliğinde her şeyin mükemmel olmasını bekleyen insanlar var.
Mükemmel anne baba olmaya çalışmak yerine çocuğunuza yetecek kadar iyi olmak yeterli demiştim.
Neden burada da mesela her şeyin mükemmel olmasını bekliyoruz?
Hayatın her alanında bu var.
İşte şu olsun da ben öyle mutlu olayım.
Ben mükemmel bir ebeveyn olayım ondan sonra mutlu olayım.
Çocuğumu bir mutlu edeyim sonra mutlu olayım.
Niye? Bence başarısızlıktan korktuğumuz için.
Çünkü başlayınca herhangi bir şey neye başlıyorsanız ölçüleceksiniz ya.
Ve ölçülünce yetersiz hissetme ihtimalimiz var.
Muhtemelen ve zihnimiz diyor ki mükemmel hazırlanırsam bütün şartlar okey olursa başarısız olma ihtimali düşer.
Yok düşmez sadece başlangıç erteleniyor böyle yapa yapa.
Mesela neden o diyete bugün değil pazartesi başlıyorsun?
Çünkü kafanda mükemmel hazırlık planları yapıyorsun.
O güne kadar bu yaptığın planlar dahilinde ondan sonra işte başarısız olma ihtimali düşüreceğini zannediyorsun.
Çünkü doğru zamanı bulursan.
Garanti başarı gibi düşünüyorsun.
Halbuki öyle değil. Mükemmeliyetçilik.
Ertelemenin sosyal kabul gören hali arkadaşlar.
Çünkü üşeniyorum demek ayıptır ama henüz hazır değilim.
Daha mükemmel olmadı şartlar.
Daha vakti gelmedi demek daha az tel geliyor değil mi kulağa?
Bu bahanenin entelektüel halinden başka bir şey değil.
Atıyorum işte spora başlamayı erteliyorsun.
Çünkü başlarsan spor yapan biri olmayı denemiş olacaksın.
Ama bırakırsan...
Tutarsız biri gibi hissedeceksin.
Dolayısıyla zihin o kimliğini korumak için hiç başlamıyor.
Denemiyor bile. Bakın kimlik koruma var burada.
Hiç denemediğim için başarısız sayılmam değil mi?
Çünkü hiç denemedim. Belirsizliğe tahammülüm yok çünkü bu.
Yani başlangıç belirsizliktir.
Nasıl hissedeceğim? Ne çıkacak?
Sürdürebilecek miyim? Ne olacak?
Burada bir kaos var, bir belirsizlik var.
Bununla baş edemiyorum. Ediyorum hiç başlamayayım o zaman.
Hayatım böyle çat, pause tuşunu alıyorum.
Acaba bu zaman kaybı mı?
Çok mu yorulacağım? Acaba şimdi vakti değil mi?
Ay biraz daha erteleyim.
Dur şu şartlar bir olgunlaşsın.
Hep bir belirsizlik var arkadaşlar.
Her şey rayına girsin demek belirsizliği sıfırlama fantezisi gibi bir şey ve mümkün değil.
Her şeyin rayına girmesi mümkün mü sence bir insanın hayatında?
Öyle bir şey varsa söyleyin.
Hayatım muhteşem.
Her şey yoluna girdi ve ben şu an başlıyorum Merve.
Varsa yazın ya. Benim böyle bir imkanım oldu diyen varsa yazsın.
Her şeyin mükemmel olması, şarkıların mükemmel olmasını beklemek.
Risk almak istememek.
Risk almak istemiyoruz. Hayat rölantide bekleyince düzelmiyor.
Rölanti sadece motoru ısıtıyor ama bizi hiçbir yere götürmüyor.
Çünkü gaza basmıyoruz. Başlamak motivasyonun sebebi değil.
Çoğu zaman sonucu.
Tekrar ediyorum. Başlamak motivasyonun sebebi değil.
Çoğu zaman sonucu.
Merve sana söylüyorum. Kalk.
Bu arada ben başladım.
Bir de çok düşündükçe o mesele üzerinde daha da hareketsiz kalıyoruz.
Ne diyorlardı buna ya analiz felci mi?
Böyle çok düşündüğün zaman bir şey böyle felç oluyorsun.
Analiz felç hiçbir şey yapamıyorsun.
Bir de arkadaşlar çok düşünmek bazen eğlensizliğe yol açıyor gerçekten.
Neden? Çünkü düşünmek daha konforlu bir şey.
Konforlu ya oturayım ben burada hindi gibi düşüneyim.
Bu çok konforlu bir şey. Eyleme geçmek çok daha zor.
Brené Brown'un bütün kalbinle yaşamak diye adlandırdığı bir tabir var.
Diyor ki bütün kalbinle yaşamak yaşamlarımıza...
bir değerlilik konumundan katılmakla ilgilidir.
Bütün kalbinle yaşamak, sabah uyanmak ve ne halledilmiş ve ne kadarı bitirilmeden bırakılmış olursa olsun ben yeterliyim diye düşünmek için cesaret, şefkat
ve bağlantı geliştirmek demektir.
Bütün kalbinle yaşamak, gece yatağa giderken evet mükemmel değilim, kırılganım ve bazen de korkamam ama bu aynı zamanda Cesur olduğum ve sevgiyi, aidiyeti
hak ettiğim gerçeğini değiştirmez diye düşünmektir diyor.
Yani başlamak için önümüzdeki engel mükemmel olmasını beklemekse önce mükemmel olmadığımızı bizim de kırılgan, bazen korkak, bazen savunmasız, bazen
cesaretsiz olduğumuzu kabul etmemiz lazım.
Doğru zaman diye beklediğimiz şey bazen utancın bize kurduğu takvim.
Mükemmel olmalıyım dediğimiz şey bazen yargıdan kaçmanın makyajı.
Hayatımız bekleme odasında geçiyor bu doğru zamanı beklerken.
Halbuki mükemmel olmamanın da hediyeleri var arkadaşlar.
Başlayabilme hediyesi var mesela.
Deneyebilme hediyesi, hata yapıp öğrenebilme hediyesi, yarım kalsa bile devam edebilme hediyesi, insan olduğumuzu hatırlamak.
Hatırlama hediyesi. Bunu unutuyoruz.
Ne yapalım peki?
Mesela spora mı başlayacaksın?
Başla. Git bir saat yapma da 20 dakika yap.
25 dakika yap ama başla.
Sağlıklı mı beslenmek istiyorsun?
İşte komple şekeri keseceğim, unu, işlenmiş gıdayı keseceğim.
Kesme ya. Kesme.
En azından haftada bire düşür, ikiye düşür ama başla.
Bir yerden başla. Kitap mı yazmak istiyorsun?
Senaryo mu yazacaksın? Yaz.
Başla. Ama kendine böyle büyük büyük hedefler koyma.
İşte günde 30 sayfa yazacağım.
Yazma. Günde 30 sayfa yazma.
Bir tane yaz. Bir sayfa yaz.
Tamam mı? Başlamış ol. Evi mi temizleyeceksin?
Gözünde mi büyüyor? Bütün evi temizleme ya.
Git bir tane çekmeceni düzelt mesela bugün.
Ama başla yani bir yerden.
Niye illa böyle işte şartlar mükemmel olsun da en iyisini yapayım?
Olmayacak kardeşim. Öyle bir şey yok.
Ben ev temizliğinde bile bunu yapıyorum.
Bunu anlatmıştım size. Evi temizleyeceğim ya o bir büyüyor benim gözümde.
Çünkü şey zannediyorum böyle bütün evi...
Komple böyle ayağa kaldırmam lazım.
Niye ya? Niye böyle bir şey yapıyorum ben?
Çünkü mükemmel olması lazım.
Ve benim o psikolojiye gelmem lazım.
Gelmiyor. O psikoloji gelmiyor bazen.
Olmuyor yani. İşler kalıyor.
Ne olacak? Ne olacak? Saçma sapan bir döngü.
Bazen arkadaşlar beynimizin korktuğu şey o işin büyüklüğü oluyor.
Gözümüz korkuyor. Yani halbuki belki o hedefi biraz küçültürsek daha böyle makul bir hale getirebilsek başlayacağız.
İşte en basiti dediğim gibi ev temizliği.
Git bir dolabını düzelt ya bugün.
Bir yeri süpür. İlla bütün evi yapmana gerek yok.
Ben bunu şu an yaptığım için size söylüyorum.
Hani başladım bunu yapmaya.
Çok büyük hedefler koymuyorum.
İşte çok büyük hedef koymuyorum.
Bütün evi süpürdüm mesela.
Yine yapacağımı yaptım.
Neyse aşacağız bunları beraber.
Yani siz de arkadaşlar mesela şu dönemi bir atlatayım.
Şartlar bir olgunlaşsın ondan sonra diye başlayan cümleler kuruyorsanız şartlar olgunlaşmayabilir.
Şartlar daha da kötü olabilir.
Bir arkadaşım şey demişti bana.
Merve hep gelecekte böyle iyi olmasını umuyoruz.
Hep gelecekten bir umma bir bekleyiş pozitif anlamda.
Böyle bir şeyimiz var. Belki de olmayacak abi.
Daha kötü bir gelecek de olabilir.
Niye böyle bir şey yapıyoruz dedi.
Az önce dediğim gibi hani geleceğe iyi etiket koyuyoruz.
Gelecekte her şey çok iyi olacak.
İnsan doğası yapacak bir şey yok.
Ama dediğim gibi şartlar olgunlaşmayabilir arkadaşlar.
Daha da kötü olabilir. Ne yapacağız?
Ben bu şartlara rağmen küçük bir adım atabiliyorum.
Bunu desek çok daha iyi olacak.
Küçük bir adım. Şimdi kendimize şu soruları soralım.
Doğru zamanı bekleyerek hangi acıdan kaçıyoruz?
Başlarsak en çok bizi korkutan şey ne?
Başarısızlık mı? Eleştiri mi?
Yani eleştirilmek mi? Yarım bırakmak mı?
Süreklilik sağlayamamak mı?
Neden bunu yapıyoruz?
Ve başlamazsanız eğer ne kaybediyorsunuz?
En önemli şey ben şu an bunu erteliyorum.
Şartlarım olgunlaşsın diyorum dediğiniz şeyin her neyse onu bir düşünün.
Mesela bir tanıdığım şu an aklıma geldi.
Sürekli... İşte çocuklarım büyüsün ondan sonra ben boşanacağım.
Şu an çok mutsuzum çocuklarım bir büyüsün işte üniversiteyi kazansınlar vesaire vesaire.
Bu dedikleri de o kadar uzun seneler sonra ki ben ondan sonra yoluma bakacağım.
Ondan sonra yoluma bakacağım de mutlu olacağını umuyor.
Orada öyle bir şey var yani düşüncesi var.
Belki olmayacak yani korkunç bir şey.
Hani şu an çok mutsuz bu mutsuzluğunu sürdürecek ve sonra seneler sonra.
Çocuklar üniversiteye gidecek ondan sonra mutlu olacağını düşünüyor boşandıktan sonra.
Doğru zaman o zamanmış.
Bu çok korkunç bir şey arkadaşlar yani bir düşünsenize kendimize yaptığımız şeye bakın.
Neyse bunu da bir düşünün.
Şimdi mükemmel şartlar dediğimiz şey tam olarak ne?
Herkesin cevabı farklı. Bunları düşünmemizi istiyorum.
Diyelim ki başladık ve gerçekten işler beklediğimiz gibi gitmedi.
Lanet olsun Merve sana seni dinledim.
İçimizde konuşan o habis ses bize ne der?
Bunun bir provasını yapmanızı istiyorum zihninizde.
Olmadı, işler istediğiniz gibi gitmedi.
O içinizdeki o kötü ses size ne der?
Bunu bir düşünün hatta yazın.
Orada da o gizli inancı bulacaksınız.
Bu beklediğin, şartlar dediğin şeyin arka planında gerçekten ne var?
Yani seni başlamaktan alıkoyan o şey ne?
Belki tükenmişsindir, inanılmaz bir yorgunluk vardır üzerinde ve sen onu şartlar olgunlaşsın diye kamufle ediyorsun belki.
Ya da kendi içinde bir ceza sistemi var.
Kendi kendini çok büyük yargılamalara tabi tutuyorsun.
Ya tam yaparsın bu işi ya da hiç yaparsın diyen bir iç sesin var belki.
Çocukluktan kalma olabilir.
Doğru zaman diye bir şey yok.
Çoğu zaman yok. Doğru zaman genellikle başladıktan sonra oluşuyor.
Biz çoğu zaman değerliyim demiyoruz arkadaşlar.
Şu olunca değerli olacağım diye böyle içten içe kendimize bir pazarlık yapıyoruz.
Fark etmeden yapıyoruz bunu ve fark etmeden hayatımızı ödül töreninden sonrasını erteliyoruz.
İşte şu kadar para kazanayım, şu projeyi yapayım, şöyle olayım, böyle görüneyim bilmem hep bir erteleme.
Mükemmelliği beklemek aslında bize şunu söylüyor.
Duygumun anahtarı bende değil, dış koşullardan.
Ve o koşullar bir gün mükemmel olursa ben de iyi olurum, mutlu olurum.
Mutlu olmak için bu şartların çok iyi olmasını bekleme konusu bence sevgililik meselelerinde de benzer bir noktada diye düşünüyorum.
İşte ruh eşi meselesi bir gün ruh eşim gelecek ben tamamlanacağım ve çok mutlu olacağım beklentisi.
Burada da bakın benim eksikliklerimi tamamlayacak biri gelecek yani benim eksikliklerimi tamamlayacak koşullar oluşacak.
Bence ikisi de aynı psikolojik mekanizma.
Ruh eşimi bulunca mutlu olacağım ya da işte evlenince mutlu olacağım.
Bir sevgilim olursa mutlu olacağım.
Bak olursa ederse mutlu olacağım.
Bu çok insani bir şey.
Bunu yargılamıyorum. Çünkü hepimiz bir yerde böyle beni tamamlayacak biri fikrine tutunuyoruz.
Çünkü yalnızlık demek belirsizlik demek ve eksiklik hissi ağır basıyor burada.
Beyin bunu çözmeye çalışıyor ve en cazip çözüm şu.
Tamam sakin ol biri gelecek ve her şey yerli yerine oturacak.
Hani tıpkı masallarda prenseslerin beklediği o beyaz atlı prensi bekleyiş gibi biri gelecek ve seni kurtaracak.
Sen artık mutlu olacaksın.
Mutluluğumuz niye? Bir dış koşula bağlı.
Hani şu olunca başlayacağım.
Şu olunca mutlu olacağım.
Şu olunca kendimi değerli isteyeceğim.
E hadi olmadı. Ne olacak?
Ne olacak? Sağlıklı bir ilişki şu değil mi arkadaşlar?
Ben zaten bir bütünüm.
Bir başkası ancak benim hayatımı zenginleştirebilir ama beni tamamlamak zorunda değil.
Yani eğer ruh eşi fikri bizi büyütüyorsa güzel ama bizi donduruyorsa orada hep bir beklenti varsa karşı taraftan bence sıkıntı gibi.
Mutluluğu bir kişiye bağlamak.
O kişi gidince zaten dağılırsın ondan sonra.
O gücü de başkasına devretmek gibi.
Kendi hayatımıza askıya alarak o beklediğimiz kişi geldiği zaman biz ne olacağız?
Yani beklemiş biri mi yaşamış biri mi?
Mutluluk bence bir insanın gelişiyle başlamaz.
Ama o insan geldiğinde sen zaten yaşayan biriysen o mutluluk büyür, büyütülür beraber.
Ve bazıları sırf böyle mükemmel bir ilişki yaşayamayacağım korkusuyla hiç ilişki, hiç aşk yaşamıyor, aşktan kaçıyor.
Hani Oğuz Atay'ın tutunamayanlarda dediği gibi kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım, kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım diyor.
Tıpkı onun gibi hani hiç denememiş neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmiyor.
Bu yani koşullu yaşam bu.
Bazısı da hayatını komple çocuğuna adıyor.
İşte çocuğum şu sınavı şu sınavı bir kazansın ben ondan sonra hayatımın play tuşuna basacağım.
Çocuğum bir evlensin yuvasında koşsun ve ben ondan sonra hayatıma bakacağım.
Çocuğum bir büyüsün vesaire vesaire.
Sonra sonra ileride diyeceksiniz ki ben sizin için hayatımı adadım.
Benim hiç hayatım olmadı.
Hani bunu demeyecekseniz okey adayın kendinizi ama.
Diyebilme ihtimaliniz bile çok korkunç.
Hani bir çocuk için de bir çok kötü bir şey.
Arkadaşlar çocuğuna adanmış olmak başka şey.
Kendi varlığını silmek çok başka bir şey.
Bence sağlıklı ebeveynlikte hani benim bir hayatım var yavrum ve senin de olacak.
Hani bu hayat. Sen bir ebeveynsin ya.
Kimliğinin sadece bir parçası hani tamamı olmamalı bir parçası.
Daha önce de bir bölümde konuşmuştuk hani El Alem Ne Der bölümüydü sanırım.
Nadide Hayat diye bir film var Çağın Irmak'ın yönettiği başrolde Nadide isimli bir kadın var Demet Akbağ.
Eşi vefat ediyor çocukları evlenmiş gitmiş herkes kendi hayatını kurmuş bir şekilde kendini senelerce böyle çocuklarına eşini adamış bir kadın.
Bir anda kocaman bir boşluğa düşüyor çünkü yıllarca Anne eş denklemiyle yaşamış.
Hayatı bekleme odasında geçmiş bir kadın.
Ve çocukları olunca üniversiteyi bırakıyor.
Önce diyor onları bir büyüteyim vesaire.
Seneler geçiyor okula dönemiyor falan.
Bu hikaye aslında çok şey anlatıyor.
Çocuğun büyüsün sonra ben diyen kişi.
Sonra ben diyen kişi yıllar içinde fark etmeden şunu inşa ediyor.
Kendi hayatı olmayan bir hayat.
Çocuk büyüyüp yuvadan uçunca geriye...
Benle kalıyor. Kendi benliğiyle hiç temas etmeyi öğrenememiş biri kalıyor geriye.
Sonra o boşluğu doldur hadi doldurabilirsen.
Nasıl dolduracaksın? Yani ondan sonra nasıl mutlu olacaksın?
Hani bir bekleyiş var ya her şey mükemmel olsun sonra mutlu olacağım.
Hadi ol hadi ol ondan sonra.
Yani çocuk büyüsün diye bekleyip senelerce kendini erteleyenler.
Hani o duvara hiç resim asmamak gibi.
Duvar temiz kalıyor evet ama o ev senin olmuyor.
Anlatabildim mi? Yani arkadaşlar hayat ertelemeye gelmiyor ve bence hayat hiçbir zaman sakin ve tamam bir faza geçmiyor.
Çocuk büyüsün, eşimle aram düzelsin, işim otursun, evleneyim, barklanayım, borcum bitsin, sağlığım düzelsin derken bir bakıyorsun bir ömür geçmiş.
Ve öyle kala kalıyorsun. İnsanın telaşı biter mi?
Soruyorum size. İnsanın telaşı biter mi?
Bitmez. Ve mutluluğu sorumsuzluk mu zannediyorsunuz?
Sorunsuz bir hayat mı zannediyorsunuz?
Değil. Mutluluk çoğu zaman sorunlarla beraber yaşayabilme kapasitemiz.
Tamamen hazır ve rahat bir hayat hedefimiz ne kadar gerçekçi arkadaşlar.
Var mı öyle bir dünya? Bence yok.
Hayatın sorunsuz bir versiyonunu arıyorsak daha çok ararız çok ararsınız ama sorunlarla birlikte yaşayan bir versiyonunu yaratabilirsek hani sorunlar var ama biz onlarla kol kola devam ediyoruz.
Hayatı böyle birlikte göğüslüyoruz diyebilirsek hem hayatı kaçırmayız hem de kendimizi ertelemeyiz diye düşünüyorum.
Ne yapabiliriz peki?
Mesela mükemmel kelimesini bence lügatımızdan çıkaralım ya.
Onun yerine yeterince iyi kelimesini koysak mesela.
Hani mükemmel anı bekliyoruz ya.
Yok hani yeterince iyi olduğunda da okey olmalı olabilmeliyiz.
Mikro eyleme geçelim.
Büyük büyük hedefler değil küçük bir adım atalım dedim.
Ve en kötü senaryo ne olabilir onu düşünelim.
Kontrol kaslarımızı şöyle biraz gevşetelim ki hani belirsizliğe katlanabilme cesaretini gösterelim.
Bu benim çok zorlandığım bir şey.
Neyi erteliyoruz aslında onu bulalım.
Gerçekte ertelediğimiz şeyi bulalım ve bunun altında hangi korkumuz var bunu bulmaya çalışalım.
Hazır değilim ama başlayacağım demeyi öğrenelim.
Hazır hissetmeyi beklememeye karar verelim mesela.
Başarıyı sonuçtan değil eylem üzerinden ölçelim.
Hani sonuç ne olursa olsun adım attım.
Bu başarı zaten adım atmış olma.
Bir gün yapacağım dediğimiz ne varsa oturup yazalım tek tek.
Ben bir gün şunu yapacağım ama yapmadım.
Neler var bunları yazalım ki görelim.
Çocuğunun, eşinin, işinin arkasına saklanıyorsan oradan bir çık.
Hani bu sorumluluk mu, kaçış mı?
Kendi kendimize dürüst olalım bu konuda.
Her gün en azından kendimize bir me time, böyle bir yarım saat ayırıp kendimize bir vakit ayıralım ki kimliğimizi kaybetmeyelim.
Bir ben alanı açalım kendimize.
Ve şunu kabul et arkadaşım, mükemmel şart diye bir şey yok.
Olmayacak da bunu kabul edelim.
Minnettarlık bu da çok önemli bu konuştuğumuz şeyler üzerine.
Bu bekleme hastalığının bence panzehirlerinden biri minnettarlık.
Ama bunu acıları iptal eden bir pozitiflik sobası yapmadan acıyla birlikte yürüten bir gerçeklik kası haline getirebilirsek minnettarlık daha güçlü bir hal alır.
Çünkü minnettarlık koşullar değişirse mutlu olacağım tuzağını kıran.
Çok güçlü bir kaldıraç.
Yani şöyle düşünüyorum. Mükemmelliyetçilik bir değer pazarlığı gibi şu olunca rahatlarım diyor.
Minnettarlık ise şu anda yaşayacak bir şey var diyor.
Ama şuna dikkat.
Minnettarlık böyle her şey yolunda demek değil.
Minnettarlık yolunda olmayanın içinde de nefes alabileceğin bir alan var demek.
İşte önemli olan o alanı görebilmek.
Yani demem o ki mükemmeli beklerken hayat geçip gidiyor.
Oysa mutluluk bazen her şeyin kusursuz olmasında değil kusurlu hayatın içinde bir ritim kurabilmekte.
Umarım bunu başarırız.
Toyota ortamlarda satılacak bilgiyi sundu.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
