
KitUP mobil uygulamasını ise App store veya Google Play üzerinden aşağıdaki linke tıklayarak indirebilirsiniz.
https://bit.ly/kitup-indir-ortam
KitUP mobil uygulamasının 1 dakikalık testini çözerek sizin için hazırlanmış planı almak için:
https://bit.ly/kitup-osb
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Patreon'dan destek olmak için: www.patreon.com/osbpatreon
*Bu bölüm KitUP hakkında reklam içerir*
Transkript
KitUp'ın sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz ben Merve.
Bugün minimalizmden konuşalım istedim.
Baştan söyleyeyim arkadaşlar ben minimalist değilim.
O yüzden anlatacaklarım bir minimalist kadar detaylı olmayabilir.
Amacım sadece diyelim ki bir ortamda minimalizm konuşuluyor.
Biz de iki kelam laf edebilelim.
Yani bu işin özü felsefesi nedir onu aktarmaya çalışacağım.
Tabii ki de nasıl minimalist olunurla ilgili çok kısa bilgiler de vermiş olacağım size anlatırken.
O zaman bu konuda en sevdiğim sözle açılışımı yapayım.
Fakirin eşyası az olunca parası yok derler.
Zenginin eşyası az olunca minimalist derler Müge abla.
Ya bu konuyu nereden seçtim?
Çünkü geçen gün bir arkadaşımın evine bir misafir geliyor ve gelen kişinin evinde adım atacak yer yok altın varak stayla.
Kıza demiş ki aa hiç eşyan yok yani hani alamadım mı demeye getiriyor.
Paran mı yok fakir.
Arkadaşım da ne desin hayır ablacığım ben minimalist yaşamaya çalışıyorum mu desin.
O neydi kız der yani.
Of neyse yani birinin evinde eşya yoksa para teklif etmeden önce minimalist olduğunu belki düşünmemiz gerekebilir.
Şimdi minimalizm 1960'larda ortaya çıkıyor.
ABC sanatı diye de adlandırılıyor.
Hatta less is more diye adlandırılan felsefeyle de bir paralelliği var.
Yani daha az ile daha fazlasına sahip olmak ya da azdan çok yaratmak dediğimiz olay.
Minimalizm Fransızca'da en az, yalın, sade, doğal, içten gibi anlamlara geliyor ve minimali sözcüğünden türemiş.
Sözlük anlamı da şu oluyor.
Birey için gerekli olan en az ve en küçük miktar.
Ama böyle bunu basitlik olarak algılamayalım.
Bu terimi ilk kullanan kişi Richard Wolheim ve içeriği en aza indirgenmiş sanat olarak tanımlar minimalizme.
Şimdi sanat ne alakaya demiş olabilirsiniz.
Şöyle ki minimalizm ilk etkilerini resim ve heykel alanlarında göstermiştir.
Bunu biraz daha açmak istiyorum.
Şöyle ki Soğuk Savaş döneminde dünyada iki güç var arkadaşlar.
Biri Sovyetler Birliği diğer Amerika.
Ama Amerika'nın sanatı tamamen Avrupa etkisi altında ve Amerikalı sanatçılar bundan çok muzdarip bir çıkış yolu arıyorlar.
Bağımsızlık arayışı gibi düşünebilirsiniz.
Neyse sonunda bir karara varıyorlar.
Diyorlar ki Avrupa merkezli sürrealizm ve dışa vurumculuğun karşısında yer alan, gerçeklik temeli olan ve sanatın her dalında olabilecek bir akım.
Minimalizm işte bu buradan doğuyor.
Peki Merve sürrealizm ne demek?
Dışa vurumculuk da neyin nesi?
Ben anlamadım yahu demiş olabilirsiniz.
Her şeyi açıklama gibi bir hastalığım var.
Yoksa kafada taşlar oturmuyor gibi hissediyorum.
Sürrealizm kısaca şu bilinçaltının, rüyaların falan yani böyle aklın denetiminin...
Olmadığı bir sanat akımı.
Gerçek üstücülük de diyoruz.
Bilinçaltı dedim. Tabii ki Freud'tan etkilendiler.
Salvador Dali sürealizmin en çok bilinen temsilcisi.
O Sayko'nun eriyen saatler resmini anımsayın.
Böyle biri düş gibidir. Bilinçaltı, hayal gücü, rüya ne ararsanız vardır o tabloda.
Adı bile sürealist yani eriyen saatler.
Gerçek dışı, akıl dışı budur sürealizm.
Dışı vurumculuk yani ekspresyonizm.
Bunu da yine böyle ünlü bir eserle açıklayacak olursam.
Edward Monk'un çığlık tablosu diyebilirim.
Varoluş Salsancı'nın vücut bulmuş halidir o tablo.
Bu akımda da doğa yine olduğu gibi temsil edilmez.
Duygularla, iç dünyayla resmedilir.
Yani gerçekliğe karşı bir bakış açısıdır.
Zaten çığlık tablosunda her şey böyle yerle bir olmuştur, iç içe geçmiştir.
Arkada böyle Van Gogh vari bir görsel vardır.
Zaten Van Gogh'dan çok etkilenmiştir.
Kısaca ekspresyonizm, iç dünya ve duygular gördüğünüz gibi ne sürrealizmde ne de ekspresyonizmde bir gerçek.
Söz konusu değil mi? Gerçek dışılık var bunlarda.
İşte bu noktada minimalizm devreye giriyor ve minimalizm fikri şu.
En az renk, en az biçim, en az çizgi, en az malzeme olabileceğinin en azıyla ortaya bir sanat koymak ve minimalist sanatçılara göre...
Problem objeleri kalabalığa boğmadan en aza indirgenmiş şekilde sunulmalı.
Yani objeyi süsten arındırıp var olduğu şekilde mekanla yeniden yaratmak, yeniden ortaya koymak.
Bir de minimalizm için kirli gerçekçilik denilir.
Çünkü geleneksel gerçekliğin bildiğiniz gibi kuralları var.
Bunlar değişmez. Ama minimalist görüşte gerçek algılara bağlı olarak değişebilir.
Bunu da açalım. Şöyle ki şimdi minimalizm sanayi devrimi hatta teknolojik devrimler sonrası ortaya çıktı.
Neden? Çünkü o döneme baktığımız zaman hatta şu anda da öyle çok hızlı bir yaşam görüyoruz.
Karmaşık, keşmekeş işte bu yaşam tarzına alternatif olarak gelişiyor.
Ve altyapısında da zen, budizm gibi şeyler var.
O sakinlik, o sadelik, o sessizlik bunları da baz alıyor ve 60'lı yıllardan günümüze de geliyor bu kirli gerçekçilik.
Bir de şu var minimalizmin bu gerçekçilik anlayışı yani kirli gerçekçilik diyorum ya bu çok eleştiriliyor.
Çünkü bazı kesimler şöyle düşünüyor yani siz yaşamı çok sıradanlaştırıyorsunuz, yoksullaştırıyorsunuz diyenler var.
Neden eleştiriyorlar? Çünkü şöyle düşünüyorlar.
Yaşam öyle sıradan bir şey değil.
Yani içinde action var, hayal gücü var.
E abi siz bunları niye bu kadar basite indirgiyorsunuz diye eleştiriliyor.
Hikayesi olmayan resim mi olur?
Notasız müzik mi olur? Yani her şeyi bu kadar basite indirgeyip indirgeyip kendinize has bir gerçeklik sınırı mı yaratmaya çalışıyorsunuz diyenler var.
Bir de şunu fark ettim.
Minimalizm deyince insanlar genelde işte evlerinde gardıroplarında bir sadeleşme sadece bunu algılıyor.
Hayır minimalizm edebiyatta, sinemada, sanatta her yerde var.
Edebiyatta mesela işte öyle süslü bir dil kullanılmaz biçimde sadeleşme vardır.
Ya da işte görsel sanatlara baktığımız zaman işlevsellik ve yalınlık görüyoruz.
Filmlerde de öyle teknikler kullanılıyor.
Minimalist sinemalar var. Sonradan filme müdahale edilmiyor buralarda.
Ya da işte oyunculuklar sade, doğal ışık kullanılıyor.
Örnek versene Merve'ye hemen vereyim.
Zeki Demirkupuz mesela ilk aklıma gelen.
Orada filmlerine bayılırım. Yazgı filmi olabilir.
Ya da Nuri Bilge Ceylan'ın uzak filmi olabilir.
Derviş Saim'in Tabutta Röboş Atası olabilir.
Ve bonus. Ben minimalist sinemayı çok seviyorum.
En sevdiğim filmlerden birini söyleyeceğim size.
Abbas Kiaristami'nin Kiraz'ın Tadı filmi.
Hatta o film için podcast bile yapmayı düşünmüştüm.
Belki yaparım. Şimdi çok dağıldık.
Toparlanalım. Ama bence bunları da bilelim.
Ki bir ortamlarda böyle minimalizm bahsede açıldığı zaman daha lezzetli sohbetler yapabilelim diye düşünüyorum.
Şimdi özetle minimalizm...
Minimalizm daha az eşya kullanmak, daha az tüketim çılgınlığına kapılmak, ihtiyacımızdan fazla olana ne yer ne de zaman ayırmak.
Hegel'in tabiriyle sade ama basit olmayan, yalın ama yavan olmayan bir güzellik anlayışı minimalizm.
Yaşantınızda böyle önemsiz olan ne varsa bunlardan kurtulmanız buna duygularınız da dahil alışkanlıklarınız da dahil daha azına sahip olmak ve bilinçli seçimlerinizi hayatınıza katmak
yani sizin için hayatınızda en çok ne önemliyse Onlara odaklanmanızı sağlıyor minimalizm ve mutluluğunuzu sahip olduğunuz eşyalara bağlamamak.
Kısaca böyle özgürleşmek gibi bir şey minimalizm.
Hatta geçenlerde bir kadın takipçim şöyle bir mesaj atmış.
Merve evimdeki fazla eşyaları verdim.
İhtiyaç sahiplerine kıyafetlerimi dağıttım.
Şu an sadece giyebileceğim kadar çok çok az kıyafetim var.
Evimde fazla eşya olmadığı için evimin işleri de kolaylaştı.
20 kilo fazlam vardı onu da verdim ve bütün yüklerimden arınmış hissediyorum kendimi ve çok özgürleştiğimi hissediyorum dedi.
Netflix'te bir belgesel var Less Is Now diye.
Orada da böyle minimalizme geçenlerin işte neler yaşadığını da anlatıyorlar.
Ve çoğunun ortak bir beyanı var.
Özgürleştik diyorlar. Az sonra o belgeselden de bahsedeceğim uzun uzun.
Zaten artık minimalizm deyince çoğumuzun aklına aynı isimler geliyor.
Eminim Joshua ve Ryan ikisi de arkadaşlar.
Bir de blogları var arkadaşlar.
Orada böyle daha detaylı bilgiler var minimalizme dair.
Ama keşke kitapları da olsa Merve okurduk diyorsanız o da var.
Minimalizm diye bir kitap çıkarttılar.
Bu kitapta da benim en sevdiğim kısım 5 değer kısmı olmuştu.
Yani minimalizmin anlamını en güzel anlatan kısım bence orasıydı.
Eğer siz de merak ediyorsanız bu kitabı Kit Up uygulamasında var.
Minimalizm kitabının özeti.
Kit Up uygulamasını beni zaten uzun zamandır dinleyenler artık aşina biliyorlar.
En sevdiğim uygulamalardan biri.
Ne var bu uygulamada?
Dünyanın en iyi kurgu dışı kitaplarının özetleri var arkadaşlar.
Ve 15 dakika içerisinde dinleyebiliyorsunuz.
İsterseniz okuyabiliyorsunuz.
Yani böyle benim gibi bir kitabı alıp almama konusunda büyük kararsızlık yaşıyorsunuz.
Önce buradan detaylı olarak inceleyip sonra alabilirsiniz.
İngilizceden henüz Türkçe'ye çevrilmemiş kurgu dışı kitapların özeti de var.
Kişisel gelişim, işletme, bilim, psikoloji, sağlık, beslenme, biyografi, siyaset, ekonomi ne ararsanız ebeveynlik gibi birçok kategoride birçok iyi kitabın özeti var ve kilit noktaları
var. Bu aralar ben Freud'un ve Jung'un kitapların özetlerini kurcalıyorum kitapta.
Eminim sizin de ilginizi çekecektir.
Hani derler ya kitaplar da dostlar gibi az fakat iyi seçilmiş olmalı.
O yüzden kitap uygulamasına binlerce en iyi kitabın özeti var arkadaşlar.
Ama Merve ben ne okuyacağıma karar veremiyorum ki diyorsanız.
Ben de çünkü çok büyük kararsızlıklar yaşıyorum.
Bazen hepsini böyle aynı anda okuyasım geliyor.
Kitapta size özel 1 dakikalık mini bir test var.
Aşağıya linki bırakacağım zaten.
Bu 1 dakikalık testi çözdükten sonra size özel olarak hazırlanmış bir kitap listesi düşecek karşınıza.
İşiniz baya kolaylaşacak.
Bir de 28 günlük farkındalık planı var bu uygulamanın içerisinde.
Kendi kendime meydan okumak istiyorum diyenler bu kısmı baya sevecektir.
Ama bir dakikalık test gerçekten çok işe yarıyor.
Bana özel oluşturulmuş listeyiz.
Sanki gerçekten oturup ben hazırlamışım.
Harari var, Freud var, Jung var, Eric Fromm var, İbni Rüşt var, yapay zekalar, sosyolojiler daha neler neler.
Aşağıda bırakmış olduğum linkten uygulamayı detaylı olarak inceleyebilirsiniz.
Aylık ve yıllık üyelik seçenekleri de mevcut arkadaşlar.
Hadi o zaman devam edelim.
Az sonra belgesele de değineceğim ama kitaptaki beş değer neydi?
Kısaca ondan bahsetmek istiyorum.
Minimalizmi böyle hayatın fazladıklarını elemine edip esas olana odaklanmak olarak tanımlayabiliriz.
Kısaca tabii. Ve aynı zamanda mutluluğu bulmanın, kendimizi gerçekleştirmenin, özgürlüğün bir aracı olarak görebiliriz.
Peki biz bunları nasıl başaracağız?
Nasıl hayatımızdaki o fazladıkları atıp daha anlamlı bir yaşama geçeceğiz?
İşte Joshua ve Ryan bu noktada bize hayatımızda geliştirmemiz gereken 5 değer sunuyor.
Nedir bu 5 değer? Sağlığımız, ilişkilerimiz, tutkularımız, gelişimimiz ve katkımız.
İşte bu 5 değer arasında...
En önemlisi tabii ki sağlığımız.
Neden? Çünkü şöyle düşünün bir piyangodan para çıktı diyelim ve bütün maddi hayallerimize bir anda kavuştuk.
Ama hemen sonrasında da amansız bir hastalığa yakalandık.
Biraz Yeşilçam gibi oldu.
Peçeteye öksüren Hülya Koçiğit.
Nen var kuzum? Gerçekten sağlığımız yoksa şu hayatta hiçbir şeyin değeri olmuyor.
Hani Sakıp Sabancı'nın bir sözü vardır ya fabrikalar yaptım, evler yaptım, şirketler kurdum ama engelli oğlumun ayağına bir çift ayakkabı alıp onu yürütemedim.
En büyük zenginlik sağlıktır.
Geç de olsa beni anlayacaksınız.
Peki o zaman ne yapacağız?
Tabii ki sağlıklı besleneceğiz.
Şekeri pardon zehri diyecektim.
Aynı şey zaten. Hayatımızdan çıkaracağız ve işlenmiş hazır gıdaları evimizin kapısından sokmayacağız.
Her gün kilomuzun otuzda biri kadar su tüketeceğiz.
Canan Karatay'a bağladım.
Ya ben böyle diyorum ama şey zannetmeyin yani Merve müthiş besleniyor falan.
Yok öyle bir şey. Genelde 21 gün şekeri kesiyorum komple bırakıyorum.
Sonra kendimi ödüllendiriyorum diyorum ama ne ödül.
Ödüllendirmek. Ben de yiyorum yani böyle şeyleri seviyorum.
Ya neden mesela brokoli falan böyle şeker gibi değil ya?
Kahretsin çok adaletsizce.
Aklıma çok güldüğüm bir tweet geldi.
Onu okuyacağım size şimdi.
Az önce rafine şeker kullanmadan glutensiz undan yapılmış ve sadece az bir hurma ile tatlandırılmış kek yedim.
Vallahi lavaşa toz şeker dürer 55'imde onurumla ölürüm.
Böyle bir rezillik olamaz.
Peki ne yapacağız? Joshua ve Ryan'ın önerisi ne?
Diyorlar ki 10 gün deneyin.
Lütfen 10 gün sağlıklı beslenmeyi deneyin.
Yani ölmezsiniz kardeş, sıkın dişinizi diyorlar.
O demesi kolay. Bir de yine sağlıklı yaşam için sigarayı da bırakacaksınız diyorlar.
Şu an aklıma Gibi dizisindeki şu sahne geldi.
Abi dost, kötü gün de belli olur.
Ah siktir.
Hiç duymadım bu sözü.
Duymamış olamazsın. Ben söylemişim gibi.
Hiç duymadım bu sözü ben.
İlk defa senden duyuyorum.
Abi yahşi günde yar yahşidir, yaman günde yetiş kardeş.
Daha az evinden. Bunu çok duydum da.
Benzeri işte. Yani yaman günde yetiş kardeş de o hani kötü günde yardıma gel kardeşim.
Evet sigara ve sağlıklı yaşam ilişkisini daha önce hiç duymamıştım diyenler.
Ama minimalizmi kolay zannetmiştiniz bence.
Hayır değil onu söyleyeyim.
İkinci adıma geçiyorum ilişkiler.
Burada da yine piyango kazandık diyelim.
Her istediğimiz oldu ama bu sevincimizi paylaşabileceğimiz herhangi bir kişi yok.
Batsın o paraya istemem.
Hani Doğan Cüceloğlu diyor ya sevincinizi paylaşacağınız bir dostunuz yoksa o sevinç bile sizi zehirler, sokar, depresyona girersiniz diyor.
Ne yapacağız peki? Şimdi konu minimalizm olduğu için az insan çok huzur diyesim geldi bu noktada.
Hatta nerede çokluk?
Neyse. Kitapta diyor ki tercih sizin.
Az ya da çok kişi olsun.
Bunun bir önemi yok. Önemli olan buraya dikkat.
O ilişkilerdeki anlamdır.
Eğer yoksa anlamlı ilişkiler kurmaya çalışın ya da var olan ilişkilerinizi dönüştürmeye çalışın.
Siz değişin önce diyorlar.
Siz değişin ki etrafınızdakiler de size karşı değişsin.
Hatta şöyle de bir öneri sunmuşlar.
Var olan ilişkilerini değerlendirmek isteyenler için.
Bir tablo yapın arkadaşlar ve hayatınızda böyle ilişki içinde olduğunuz herkesi bu tablonun içerisine yazın.
Sonra bir başka sütun açın ve kişileri böyle birincil, ikincil ve uzakça...
çevre olarak değerlendirin.
Son olarak başka bir sütün açın ve bu insanların hayatınızda oluşturduğu etkiyi olumlu ve olumsuz ve nötr olarak derecelendirin.
Birinci listedekilerle daha sık zaman geçirin.
Onlara daha çok zaman ayırın.
Bir de bu noktada harika bir ilişkinin 8 ögesi olduğunu söylemişler.
Bunlar sevgi, güven, dürüstlük, önem vermek, destek olmak, ilgi göstermek, sahicilik ve karşınızdaki insanı anlamaktır diyorlar.
İlişkilerinizi bu ögelerle zenginleştirin.
Bunlarla kurmaya çalışın diyorlar.
Ha bu arada tabloda ikinci kategoride olup birinci kategoriye geçsin bu ya dedikleriniz varsa onlarla da böyle ba...
Negatif olanları ne yapacağız peki Merve diyorsanız eğer?
Ünlü bir Türk düşünürün sözleriyle bu kısmı açıklamak isterim.
Sana bir önerim olacak hayatından mikropları at.
Şimdi negatif olanları çıkarıyoruz arkadaşlar.
İlişkilerde minimalizm böyle oluyor.
Sonuçta 10 tane 10 kuruş da 1 lira ediyor.
Tüm 1 lirada ama bana sorarsanız ben tüm 1 lirayı tercih ederim.
Çok insan biriktirmeyin derim.
Hayatınıza böyle anlam katacak insanlar olsun.
Şimdi 3. değere geçiyorum.
Bu da yine piyango çıktığını varsayalım.
Hep de piyango çıkıyor. Kazandınız ve hunharca böyle her istediğinizi aldınız aldınız.
Ama bir sabah bir uyandınız.
Sizi heyecanlandırabilecek hiçbir şey yok bu hayatta.
Ne bir tutku var. Ne bir istek var bir bakmışsınız bomboş bir hayat ama paranız var.
Ya bu kısımda söyledikleri benim çok hoşuma gitti.
Diyorlar ki kariyer çok tehlikeli bir şey.
Çünkü insanlar kendilerine öyle çok önem veriyorlar ki işlerinde ve kimliğe göre bir sosyal statü oluşturuyorlar.
Size biri ne iş yapıyorsun ya mesleğin ne diye sorduğu zaman ona mesleğinizden ziyade hobilerinizden tutkularınızdan bahsedin ve dayak yiyin.
Düşünsenize iş görüşmesine gidiyorsunuz size işte kariyeriniz...
Bizdeki planlarınızı falan soruyorlar.
Siz de orada hobilerinizden, tutkularınızdan bahsediyorsunuz.
Tam bir batılı kafası bu minimalizm olayları.
Ama aklıma şu geldi.
Hani bir genç şöyle demişti ya ilk defa İsveç'te bir kızla buluştum.
Muhabbet ettik. Kız bana sevdiğim filmleri sordu.
Okuduğum kitapları sordu.
Gezdiğim ülkeleri sordu.
Ama ısrarla işimi sormadı.
Ben alışmışım Türklere.
Adın nedirden sonra ikinci soru işin nedir?
Memleketin nere kardeş? Neyse dönüyorlar dolaşıyorlar.
Konu böyle artık sevdiği yemeklere falan geliyor.
Ama kız hala sormuyor.
En son çocuk dayanamayıp...
Kendisi soruyor diyor ki sen neden bana bunu sormuyorsun ne iş yaptığımı.
Kız da ona şu cevabı veriyor.
Bunu sorsaydım eğer dolaylı yoldan senin sosyal statünü ve kaç para kazandığını sormuş olurdum.
Bu çok ayıptır diyor.
Yani ben seninle statün için değil seni merak ettiğim için görüşüyorum diyor.
Resmen bu bir hayat dersi niteliğinde.
Şu gündüz kuşağı evlendirme programları var ya evin var mı araban var mı kaç para kazanıyorsun.
Onlar geldi aklıma valla başkasının yerine utanmak.
Neyse bu maddede böyle yani tutkularımız çok önemli kariyerimizden de öte.
O yüzden tutkularımızın peşinden gitmeliyiz.
Ama bu noktada da bize engel olacak şeyler var.
Nedir bunlar? Kimlik, statü, güvence ve elbette para.
Para olmadan hiçbir şey olmuyor.
Şimdi bunu biraz açalım.
Tutkumuzu bulmak için önce kimliklerimizden azade olmalıyız.
Yani siz kimsiniz diye sordukları zaman cevabınız muhasebeciyim, iş insanıyım, belediye işçisiyim.
Bunlar olmamalı. Mesleğiniz, kimliğiniz değil diyorlar.
Yani kendinizi tanımlarken lütfen mesleklerinizde değil kişiliğinizde ve onun etiketleriyle tanımlayın.
Kariyerinizden ibaret olmayın.
Statü zincirinden kurtulun diyorlar.
Yani insanların işinizle ilgili ne düşündüğünü o kadar önemsemeyin.
Kimliğinizle ilgili kısmı daha önemli diyorlar.
Para olayı içinde tutkunuz olan işleri yaparak da para kazanabilirsiniz.
İlla böyle güvende olayım işte konfor alanımdan çıkmayayım bu kafada olmayın demişler.
Şöyle ki şimdi para hiçbir zaman önceliğiniz olmasın.
Eğer parayı... Öne koyarsanız hayatınızda ideallerinizin peşinde koşamazsınız.
Yani para sizi kontrol ederse siz onu edemezseniz büyük sıkıntı yaşarsınız diyorlar.
Bir diğer madde de gelişim arkadaşlar.
Bunu da yine piyango ile açıklayacağım.
Lanet olsun piyangona diyeceksiniz.
Kazandınız ve tüm isteklerinize kavuştunuz.
Sonra balık tutmak gibi bir tutkunuz var diyelim.
Her sabah gittiniz balık tuttunuz tuttunuz ama her sabah rutin aynı şekilde.
Josh ve Ryan'a göre eğer gelişmiyorsanız yaptığınız iş her neyse.
Ölüyorsunuz. Yani anlamsız bir hayata doğru sürükleniyorsunuz.
Her gün her gün aynı şeyi yapmak değil.
Her gün ufak adımlarla kendinizi geliştirmeniz önemli.
Her ne yapıyorsanız yapın.
Yerinizde saymayın diyorlar.
Ve son değerimiz katkı.
Piyango çıktı. Bütün isteklerinizin hepsi oldu.
Ama hep böyle kendi şanınızın keyfini sürdünüz.
Yani bencillik yaptınız.
Başka hiç kimseye herhangi bir faydanız dokunmadı.
Bunu bir düşünün. Yani bu size mutluluk verir miydi gerçekten?
Çünkü biz geliştiğimiz zaman etrafımıza böyle verecek daha çok şeyimiz olur.
Başkalarının hayatına olumlu yönde katkılar sunduğumuz zaman kendimizi daha iyi hissederiz.
O yüzden yardımlaşma ve dayanışma içinde olun demişler daima.
İşte bu beş değeri bir dengeye oturtursak minimalizmde önemli bir yol kat etmiş oluyoruz.
Ama bu tüketim kültüründe minimalist olmak gerçekten çok zor.
Reklamlarda sürekli yok sen şuna değersin buna değersin sen şöyle mutluluğa layıksın bilmem ne.
Ve bizi sürekli bir duygu bombardımanına tutuyorlar.
Hatta bir kadın şöyle dedi ve çok etkilendim bundan.
Eşyalar bizi gerçekten mutlu edecek şeylerin yerine geçmeye başladı dedi.
Ne kadar doğru bir cümle bu.
Gerçekten bunu bir düşünmenizi isterim.
Neyse belgeselde minimalizme geçenler falan vardı.
Çoğu da böyle ani bir kararla kalkıp gece yarısı bir anda dolaplarını boşaltmış insanlar.
Giymediklerini ayırmış. Keşke ben de yapabilsem.
Vedalaşamıyorum onlarla. Çoğu aynı şeyi söylüyor.
Özgürleştik diyorlar. Ve bu arada bu belgeselin kahramanları hani şu meşhur minimalizm belgeseli var ya oradaki.
iki adam bilim analist adam Joshua ve Ryan onların hayat hikayesi de çok acayip ikisi de çok yoksul bir çocukluk geçirmiş ikisinin de annesi madde bağımlısıymış ve ikisi de çok yoksul olduğu için dışarıdan
gelen yardımları ailelere hiç hayır demiyormuş eski bir koltuk varsa tamam bize verebilirsiniz giymediğimiz paltolar verin giymediğimiz kıyafetler bize verin derken evde bir böyle dağınıklık bir istifcilik söz konusu ve
ihtiyaç olsun olmasın her şey evde birikmiş bir halde sonra bu iki arkadaş büyük Ve o yoksulluktan kurtuluyorlar.
Gayet zengin bir hayatları var.
Hatta bir tanesi diyor ki 28 yaşındaydım tam bir Amerikan rüyası yaşıyordum.
Müthiş bir evim, müthiş bir arabam, çok lüks kıyafetlerim vardı.
Çalıştığım şirket sürekli terfi veriyordu.
Her şey yolunda anlayacağınız.
Ama tabii ki insanların hayatında her zaman bir dönüm noktası olur.
Öyle durup dururken minimalizme geçmemişlerdir diye düşünüyorsunuz.
Evet tam olarak öyle olmuş. Dönüm noktası şu.
Her şey yolunda giderken yani öyle olduğunu düşünürken gayet güzel para kazanıyorken harcarken annesi ölüyor ve daha sonra karısından boşanıyor ve sonra kendi kendine şu soruyu soruyor.
Hayatımın odak noktası ne?
diye soruyor kendine ve şunu fark ediyor.
Eşya biriktirmek için çalıştığını fark ediyor.
Yani bütün derdi bunları satın alabilmek.
Bence burada bir podcast'ı durdurup düşünün.
Ne için çalışıyorsunuz?
Bunu sorgulayacağız az sonra. Bence bu çok önemli bir soru.
Bir de biz böyle bir şeyler satın alırken gerçekten özgürce satın aldığımızı zannediyoruz.
Seçim özgürlüğümüz var zannediyoruz.
Halbuki Ne görüyorsak ona ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz.
Öyle zannediyoruz. Çünkü reklamların amacı zaten bu.
İhtiyaç algısı yaratabilmek.
Neden? Çünkü kapitalizme hizmet etmeliyiz.
Yani ne kadar çok kazanıyorsak o kadar çok harcarız.
Çalış kazan harca çalış kazan harca.
Kısır döngü. Amerika'da reklama harcanan para her yıl 240 milyar dolarmış.
Reklam sadece. Neden?
Çünkü size ihtiyacınız var gibi hissettirmek istiyorlar bir şeyleri.
Bir de dikkat ettiyse...
Reklamlar bize böyle kendimizi eksik hissettirir.
Sanki o gördüğümüz şeyleri almazsak yetersiz biriymiş gibi hissederiz.
Bunu al çünkü sen buna layıksın.
Siz buna değersiniz.
Bakın hep bir değerlilik fark ettiniz mi?
Değerlilik hissi yaratma çabası.
Biz de işte şey diye düşünüyoruz.
Bunu giymezsem tarz olamam.
Bunu cildime sürmezsem...
Onun kadar güzel olamam.
Yani hep böyle bize kendimizi yetersiz hissettiriyorlar.
Biz de kendimizi bu ürünleri satın alarak mutlu etmeye, değerli kılmaya falan çalışıyoruz.
Sadece böyle marka ve lüks kıyafetler giydiği zaman kendini yeterli ve değerli hisseden insanlar biliyorum.
Kendini bir marka üzerinden var edenler.
Peki neden? Yani bir şeyler satın aldıkça kendimizi değerli hissetmemizin nedeni ne?
Çünkü biz diğer şeyleri unuttuk.
Yani değerli olabilmenin diğer yollarını biz unutmuş bir durumdayız.
Bir yere ait olma hissi, bir amacımızın olması, giydiğimiz markadan başka bir kimliğe sahip olmamız, markanın kimliğiyle kendini var etmekten bahsediyorum.
İşte biz bunları unuttuğumuz için aidiyet ve doygunluğa olan arzumuzu yanlış şeylerle tatmin ediyoruz.
Şimdi size bir şey soracağım.
Hiç kendinize şunları...
söylerken yakaladınız mı? Eğer o elbiseyi alsaydım daha mutlu olurdum.
O arabayı alsam daha iyi olurdum.
O evde yaşasam daha mutlu olurdum.
Bunlar çok sıkıntılı söylemler farkında mısınız?
Mutluluğu nesnelere ve eşyalara bağlamak ve alışveriş bağımlılığımızın altında aslında kocaman duygusal bir açlık yatıyor olabilir.
Mesela Joshua ve Ryan dedik.
İki minimalist adam. Öncesinde tüketim çılgınlığı.
Hat safhada bu iki insanda.
Çocukluklarını anlatıyorlar. Joshua diyor ki annem madde bağımlısıydı.
Babam 3 yaşındayken beni istismar etti.
Ve annem beni alıp banyolere taşındı.
Ve ben her okuldan geldiğimde 5-6 yaşlarındaydım.
İnanılmaz yoksulduk.
Her okuldan geldiğimde annemi kanepede sızmış bir şekilde buluyordum.
Asla ayık bulmuyordum. Annesi madde bağımlısı ve alkolik.
Ve o an şöyle düşünüyor.
Hayatımı değiştirmenin tek yolu hatta annemi de belki kurtarmamın tek yolu çok para kazanmak.
Bakın mutluluk para ilişkisinin temelleri çocukluğumuzda atılıyor.
Bunu bir düşünün derim. Diğer minimalist arkadaşı Ryan'ın çocukluğu Joshua kadar kötü değil ama onlar da çok yoksullar ve o da işte babasına duvar boyama kaplama işlerinde yardım ediyormuş küçükken.
Hatta bir gün bir eve gidiyorlar eve böyle hayran kalıyor Ryan.
Bir şey çok dikkatimi çekti.
Diyor ki bu gittiğimiz evde diyor duvarlarda böyle mutlu insanların resimleri asılıydı.
Hani ailelerin böyle mutlu resimleri olur ya.
O çok ilgisini çekiyor ve babasına hemen şunu soruyor.
Baba diyor böyle bir evde oturabilmek için benim kaç para kazanmam lazım?
Babası da yıllık 50 bin dolar yeter oğlum diyor.
İşte o gün büyüdüğü zaman bu kadar para kazanmayı kafaya koyuyor.
Neden? Çünkü hem o kadar lüks bir ev alabilmek için hem de o lüks evde gördüğü Mutlu aile resimlerinin etkisiyle bence yani para ve mutluluk ilişkisi yine devreye giriyor.
Neyse aradan yıllar geçiyor gerçekten de 50 bin dolar kazanabileceği bir işe giriyor fakat enflasyona yenik düşüyor parası yetmiyor.
Daha çok kazanmak için daha çok uğraştım diyor.
Kazanıyor da bir o kadar harcıyor da arabalar alıyor evler lüks eşyalar her şeyi var ama.
Bunların zevkini sürecek bir zamanı yok.
Ben de vakti zamanında böyle bir kısır döngüye düşmüştüm.
Deliler gibi çalışıyordum gece yarılarına kadar ama hani sevdiğim iş ya çok mutluyum falan zannediyorum.
Güzel de para kazanıyorum ama sonra bir gün bir durdum bir düşündüm.
Dedim ki ne yapıyorsun sen? Hani tamam kazanıyorsun ama bunun keyfini süremiyorsun.
Belki minimalist olmadım bunu düşündükten sonra ama bir aydınlanma geldi.
Bir de Türkiye'de insanların çalışma saati çok fazla.
Gerçi Amerika'nın da bundan aşağı kalır yanıyor.
47 saat haftalık Amerika.
Finlandiya'da haftalık ortalama çalışma saati 27 saat.
Belki ondan bu kadar mutlulardır.
Neden böyle dedim? Çünkü Türkiye'de insanlar o kadar çok çalışıyorlar ki ve o kadar yorgun ve yalnızlar ki böyle birazcık mutluluk verebilmek için kendilerine bir şeyler satın alıyorlar.
Çünkü nesnelerle mutlu olmak diye bir şey var.
Satın aldıklarımızda mutlu oluyoruz.
İnsanları etkileyebilmek için sahip olmadığımız paralarla yani kredi kartlarıyla hunharca alışveriş yapıyoruz, boğazımıza kadar borca batıyoruz ve şunun farkında değiliz.
Aslında harcadığımız şey para değil.
Bağımsızlığımız, özgürlüğümüz hem de bunu bir sonraki gün ya da bir sonraki yıl hiçbir değeri ve hiçbir anlamı kalmayacak şeyleri satın almak için yapıyoruz.
Cebimizden değil hayatımızdan harcıyoruz.
Şimdi burada... Hepinize bir soru sormak istiyorum.
Hayatınızdaki boşluğu nelerle dolduruyorsunuz?
Bunu bir düşünün. Yani ne için 80 saat çalışıyorsunuz?
Bununla ilgili çok sevdiğim bir hikaye var onu anlatmak istiyorum.
Nobel ödülü almış bir edebiyatçı Heinrich Boll'un balık tutma hikayesi.
Şöyle kısaca anlatayım.
Bir balıkçı balıktan dönüyor eski kıyafetleriyle teknesinde uyuyor.
O sırada oradan geçen bir turist balıkçının bu halini görünce çok güzel bir kompozisyon olacağını düşünerek hemen fotoğraf makinesine sarılıyor ve çekmeye başlıyor.
O kadar çok çekiyor ki deklanşörden çıkan sesler balıkçıyı uyandırıyor.
Adam kalkıyor hiçbir şey demiyor sigarasını aramaya başlıyor.
Turist de onun sigarasını aradığını görünce hemen paket uzatıyor ve aralarında bir sohbet başlıyor.
Balıkçı sigarasını yakıyor turist diyor ki ne kadar güzel bir hava yani bugün birçok balık yakalayabilirsiniz diyor.
Balıkçı da diyor ki hayır diyor ben sabah zaten balığa çıktım yani bugünlük balığımı tuttum bir daha da çıkmama gerek yok diyor.
Turist tabii çok şaşırıyor çünkü bir fırsat var ve değerlendirmiyor diye düşünüyor.
Ama diyor bugün üç sefer daha yapabilirsiniz hani hava çok güzel.
Balıkçı da diyor ki neden niye yani turist duruyor.
Bakıyor adamın tipine kılığına ona çok yoksul görünüyor balıkçı ve daha da hırslanıyor.
Diyor ki daha çok balık tutarsanız motorlu bir tekne satın alabilirsiniz çünkü diyor.
Balıkçı tekrar soruyor neden?
Turist de diyor ki çünkü daha büyük tekne alabilirsiniz.
Balıkçı diyor ki daha büyük tekneyi neden alayım?
Turist diyor ki bir buzhane açarsanız balık fabrikası kurarsınız.
Balıkçı yine soruyor neden fabrika açayım ki diyor.
Turist de diyor ki zengin olmak için.
Balıkçı da diyor ki neden zengin olayım ki yani turist bir sahil kasabasına gidersin diyor.
Balık tutarsın ailenle daha çok vakit geçirirsin.
Hani zenginler yapar ya hayatının sonunda bir kasabaya taşınırlar ve ailesiyle vakit geçirirler.
Balıkçı tabi bunları duyunca gülümsüyor ve diyor ki ben şu an zaten senin bütün bu dediklerini yapıyorum.
Sabah balığa çıkıyorum.
Öğleye doğru güneşte uyuyorum.
Akşama gidiyorum ailemle vakit geçiriyorum.
Arkadaşlarımla da güzel güzel buluşuyorum.
İşte bu hikaye bize çalışmanın amaç mı yoksa araç mı olduğunu gösteren en güzel hikayelerden biri diye düşünüyorum.
Bir de aklıma şu an işportacı Gökhan geldi.
Hacettepe'li felsefeci.
Hatırlıyor musunuz? Bir liraya cama yapışan Spider-Man satıyor ve bir yarışmaya katılıyor.
Yarışmada 65 bin kazanabilecek bir duruma geldiği halde bu parayı karşı tarafa bırakıyor.
Hatırladığım kadarıyla anlatıyorum.
Sunucu da soruyor diyor ki yani Gökhan Bey neden böyle bir şey yaptınız?
O da diyor ki benim paraya ihtiyacım yok ki.
E diyor günde kaç para kazanıyorsunuz?
40-50 lira kazanıyorum ama bana yetiyor.
Sigaram yok, alkolüm yok, kütüphaneden kitap alırım.
Bir tek çay masrafım var.
Ve benim için para o kadar da önemli değil.
Yani benim için önemli olan şey özgürlüğüm dedi.
Yani para için çalışmıyorum demeye getirdi.
Sonra ben bir röportajına denk geldim.
Orada da şöyle demişti.
Beni para tatmin etmiyor.
Önemli olan para bir...
Ben kitap okumaktan, merdiven çıkmaktan, yürümekten yani bedava olan şeylerden hoşlandığım için parayla bir işim yok kardeşim dedi.
O yüzden böyle minimalizm falan konuşunca hep aklıma o geliyor.
O zaman tekrar sorayım ne için çalışıyoruz?
Yani neden arkadaşlarımıza, ailemize, hobilerimize gerekli zamanı ayıramıyoruz?
Neden sağlığımızı bile düşünmüyoruz yeri geliyor?
Bir şeyler satın almak için mi yaşıyoruz?
Gerçekten aldığımız şeylere ihtiyacımız var mı?
Bunu tekrar kendime ve sizlere de sormak istiyorum.
Bir de şöyle bir evinize bakın ne kadar çok eşyanız var.
Ortalama mesela bir Amerikalı'nın evinde 300 binden fazla eşya alıyormuş.
Hayatlarını bir şeyler satın alabilmek için çalışmaya adamış insanlar aynı Türkler gibi.
Bir de çok çarpıcı bir detay daha var.
Ortalama bir Amerikalı'nın cüzdanında 4 tane kredi kartı bulunuyormuş.
Ve her yıl ayakkabılara, kıyafetlere, saatlere, çantalara öğrenimimizden daha çok para harcıyoruz diyorlar.
Zaten kredi kartı çıktı, mertlik bozuldu.
Çünkü artık daha kolay ulaşabiliyoruz her şeye, daha kolay satın alabiliyoruz.
Sonrasını düşünmeden satın alabiliyoruz.
Bir de eskiden cep telefonu, sosyal medya falan yokken insanlar kendilerini böyle diğerleriyle mukayese etmiyordu.
Öyle bir yarışa girmiyordu ama şimdi Instagram sağ olsun her şeyi gözümüze gözümüze sokuyorlar çok güzel.
Sonra benim niye bundanım yok, şundanım yok diyerek koşarak gidip alıyoruz.
İnsan ister istemez bir mukayeseye giriyor ve çoğu kişi kendini değersiz bile hissediyor Instagram ünlülerinin hayatına bakıp.
Topu gibi bir mutsuzluğunuz oldu işte.
Biraz da böyle neler yapabileceğimizden bahsedelim.
Bu minimalistlerden Joshua var ya o diyor ki bir soru sordum ve bu soru benim hayatımı değiştirdi.
Hayatım daha azıyla nasıl daha iyi olabilir diye soruyor kendine ve hemen yola koyuluyor.
Bir ay boyunca her gün bir fazla eşyayı evinden uzaklaştırıyor.
30 günde 30 eşyadan kurtuluyor.
Ve sadece hayatıma değer katan şeyleri hayatımda tuttum diyor.
Zaten bu öyle bir şeymiş ki böyle yaptıkça yapasınız geliyormuş.
Sonunda bu iş böyle kendi kendinize bir tür meydan okumaya dönüşüyormuş ve kendinizi inanılmaz ferahlamış ve inanılmaz özgür hissediyormuşsunuz.
Genel beyan bu çünkü ve burada amaç şu değil yani komple evi boşaltalım hadi bakalım dımdızda kalalım değil.
Sadece gerçekten işlevsel olan ve gerçekten hayatınıza değer katan şeyleri tutmak, hayatınızı basitleştirmek, eşyaları görmezden gelip hayatınızdaki en önemli şeylere
yer açmak, onlara odaklanmak.
Bu arada şunu demiş olabilirsiniz ya 30 gün mü bekleyeceğim uğraşamam demiş olabilirsiniz.
Bu noktada da Ryan'ın yaptığını yapabilirsiniz.
O da paketleme partisi diye bir şey keşfediyor.
Şöyle evdeki eşyalarını alıyor sanki gerçekten taşınacakmış gibi koliliyor.
Sonra 3 hafta boyunca sadece ihtiyacı olan kolileri açıyor ve şunu fark ediyor.
Duvardan tavana kadar koli var ve duvarla tavan arası 3 metre falan.
Ve kendi kendine şu soruyu soruyor.
Ben onca yıl...
Bunlar için mi çalıştım? 3 hafta sonunda da gerçekten nelere ihtiyacı olduğunu anlıyor buluyor ve beni mutlu etsin diye aldığım şeyler amacını aslında yerine getirmiyormuş.
Bunu fark ettim diyor. Kolilerini elden çıkarıyor ve özgürleşiyor.
En önemlisi de şu ki zamanımı geri kazandım diyor.
Artık almaya değil vermeye odaklı bir hayatım var diyor.
Çünkü artık eşyaya değil insana yatırım yapıyor.
Bu çok güzel harika. Yani bunu başaranlar diyor ki çok büyük bir bolluk hissi yaşıyoruz.
Özgürleştiğimizi hissediyoruz. Eminim öyledir ya.
Peki minimalizm bize kısaca neler vaat ediyor?
Şunları vaat ediyor. Daha az eşya yani daha az dağınıklık demek bu.
Daha az para harcama bu eşittir daha az tüketim.
Çevreye daha az zarar veriyoruz.
Daha az stres, daha az borç ve daha az hoşnutsuzluk ve dikkatinizi dağıtacak daha az şey.
Kaotik olmayan, daha çok ne istediğini bilen tutkulu bir yaşam.
İhtiyacımız olduğunu zannettiğimiz şeyleri satın almayıp gerçekten içimize dönüp neye ihtiyacımız olduğunu görebilme yeteneği.
Yani kısaca amacı olan bir yaşam.
Ne için çalışıyoruz sorusunun cevabı.
Basit bir yaşam ama bir o kadar da zor bir yaşam.
Servetle falan asla ilgisi yok.
Zenginlikle alakası yok ama sonuçta baktığınız zaman çok zengin bir yaşam.
Üzerinizde marka kıyafetler olmadan basic bir tişörtle bile kendimizi zengin hissedebilmek.
Mutlu olmak için daha çok para harcamalıyım dememek ya da daha çok şey satın almalıyım dememek.
Her şeye sahibim ama hala mutsuzum diyorsanız bence minimalizmi bir düşünün derim.
Hayatınızdaki hangi boşluğu satın aldığınız şeylerle doldurmaya çalışıyorsunuz?
Ve sizce gerçekten mutluluk satın alınabilecek bir şey mi?
Aldıklarınız cidden o boşluğu doldurdu mu yoksa hevesiniz geçtiği zaman bir köşeye fırlatıp attınız mı?
Peki nasıl minimalist oluruz Merve?
Valla ben minimalist değilim.
Sadece bu işin bildiğim kadarıyla böyle özünü anlatmaya çalıştım.
Kısaca anlatacak olursam şöyle ilk önce üzerimize yük olan fazla eşyalardan arınıyormuşuz.
Yani ben bunu bugün giyerim yarın da kullanırım aman dursun deyip böyle yıllarca gardırobumuzda tuttuğumuz ne varsa ya da evimizde tuttuğumuz ne varsa ilk önce onları bağışlayın bir şey yapın elden çıkarın.
Gerçekten ihtiyacınız olan şeyleri tespit edin ve bu noktada Pareto dediğimiz ilkeyi kullanabilirsiniz.
80'e 20 kuralı gardırobunuzdaki eşyaların büyük ihtimalle %20'sini kullanıyorsunuz günlük hayatınızda.
Ben öyleyim yani benim belli başlı parçalarım vardır.
Bütün yazımı onlarla geçiririm ama %80'ini kullanmam.
İşte o %20'ne asla vazgeçemediğiniz sürekli giydiğiniz bunları bulun ve %80'ine güle güle deyin arkadaşlar.
Sadece gardırop değil bütün ev eşyaları için söylüyorum ya da hayatınızdaki şeyler de olabilir.
Eğer yeni bir şey aldıysanız eski bir şeyinizi elden çıkarın.
Çok fazla kıyafet almak yerine yani çok fazla ama kalitesiz kıyafet almak yerine bir tane alın ama kaliteli alın.
Hayatınızdaki fazladıkları çıkarın buna gereksiz insanlar da dahil.
Cep telefonunuzdaki gereksiz fotoğrafları silin.
Fazla kilolarınız varsa verin.
Yani bütün yüklerden arınma gibi bir şey minimalizm.
Alışverişe çıkacaksanız mutlaka elinizde bir listeyle çıkın.
Aynı şeyin 10 farklı rengini almayın.
Kendime de söylüyorum. Ve bütün bunları yaptığınızda çevreye ne kadar büyük bir katkınız olacağını düşünün, mutlu olun.
Ve son olarak umarım sahip olduğumuzu sandığımız şeyler aslında bize sahip olmamıştır.
Fight Club filmini çok sevdiğimi biliyorsunuz.
Orada da bence çok müthiş replikler var bu konularla alakalı.
Diyor ki bir yerde her gün işe gidiyorsun.
Akşamları erkenden uyuyorsun ve bunun karşılığında aldığın tek şey koltuk takımı.
Gerçekten acı nasıl bir durumdasın?
Sahi neden çalışıyoruz?
Ne için çalışıyoruz? Bu soruyu kendimize sormayı unutmayalım.
Ve Tyler Durden'ın dediği gibi eğer ne istediğimizi bilmezsek...
Bir bakarız bir sürü şeyimiz olmuş.
Burada da şu soruyu soralım.
Neden bu kadar alışveriş yapıyoruz?
KitUp'ın sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'nin sonuna geldik.
Aşağı bırakmış olduğum linkten KitUp'ın mini testine katılabilirsiniz ve size özel okuma planınızı hemen oluşturabilirsiniz.
Instagram adresimi de aşağı bırakıyor olacağım.
Merve biz de buradayız ve seni dinliyoruz demek isterseniz bana bu adresten ulaşabilirsiniz.
Haftaya tekrar görüşmek üzere.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
