
Terappin Hakkında detaylı bilgi almak için: www.terappin.com
OSB20 koduyla ilk terapi seansın %20 indirimli * Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB * Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com *Bu bölüm "Terappin" hakkında reklam içerir*
Transkript
Terapin Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba ben Merve.
Bugün beni çok heyecanlandıran bir biyografi bölümüyle geldim.
Malum Aralık ayındayız.
E Aralık deyince ilk aklımıza gelen kişi Mevlana Hazretleri oluyor değil mi?
17 Aralık 1273 vefat tarihi.
Ama Mevlana öldüğü gün için düğün günümdür der.
Sevgilime kavuşacağım gündür der yani Tanrı'ya.
Bu sene 750. Vuslat yıl dönümü yani ölümünün 750.
yılındayız. Bugün size Mevlana'nın hayatını anlatmaya çalışacağım.
Beni çok büyüleyen bir isim.
Hani küçüklüğümden beri böyle.
Sadece beni değil tüm dünyayı.
Bazen mesneviyi açıp böyle rastgele okuduğum oluyor.
Hatta böyle beğendiklerimi farkındalık defterime yazıyorum hemen.
Şöyle yazıyordu bugün açıp baktığımda.
Her şey neye layıksa...
O şekle tebeddül eder.
Yani o şeye evrilir ve dönüşür.
Sürünün çobanı sürüye layık kişidir yazıyordu.
E şimdi geldi etkilenme şu satırlardan.
Konumuz çok uzun. Biraz derin kazacağım bu konuyu.
O yüzden hemen başlayalım. Kur'an-ı Kerim biliyorsunuz ki okul diye başlar.
Mesnevi ise dinle diye başlıyor.
Umarım keyifli bir dinleti olur sizler için de.
Mevlana 13. yüzyılda yaşamış.
Sufi, mistik bir şair.
Ünü çağları aşmış.
Dünyaya mal olmuş bir isim.
bile en popüler şairler arasında gösterilir.
Mesnevi eseri Fars dilinin en büyük şaheserlerinden biri.
Şimdi öncelikle doğduğu gününe başlayalım.
30 Eylül 1207'de Belh şehrinde doğuyor Afganistan'a bağlı.
Mevlana'nın annesi Belh emiri Rukneddin'in kızı Mümine Hatun ve anne tarafından Mevlana'nın soyunun Hazreti Ali'ye ulaştığı rivayet ediliyor arkadaşlar.
Babası Sultanul Ulema olarak bilinen Muhammed Vahaddin Veled.
Oyununda Hazreti Ebu Bekir'e dayandığı düşünülüyor.
Ama bunlar iddia. Babası Sultan Veled çok saygı duyulan bir isim.
Alimlerin sultanı olarak anılıyor zaten.
O da bir mistik, ilahiyatçı ve hukukçu.
Mevlana'nın üzerinde büyük bir tesiri vardır babasının.
Dediğim gibi Mevlana 1207 yılında doğdu.
Afganistan'ın Beh şehrinde.
Burası Harzemşahların başkenti arkadaşlar.
Ve oldukça önemli bir kültür merkezi burası.
Fakat 13. yüzyıl deyince tabii ki Moğollar geldi değil mi aklımıza?
İstilaları meşhur. 1215-1220 yılları arasında Moğol istilasından dolayı Mevlana'nın babası Bahattin Veled ailesini ve müritlerini yanına alıp yola düşüyor.
Ama şöyle bir ihtimal de var.
Bahattin Veled harzemşahlara çok yakın bir isim ve onlarla arasında bir kırgınlık olduğu da söylenir.
Hani bunu da bilin. Şimdi burada çok ünlü bir efsane var arkadaşlar.
Anlatmadan geçmek istemiyorum.
Mevlana ve babası bu göç esnasında İran'ın Horasan eyaletinde Nişabur'da İranlı mistik şairlerden Feridüddin Attar'la karşılaşıyor.
Kendisinden Simurg bölümünde bahsetmiştim.
Kendi hakikatine yolculuk bölümü oldular, hatırlar.
Feridüddin Attar, Mevlana'nın yüceliğini fark eden ilk isimlerden birisi ve ona Esrarname adlı eserini hediye ediyor ki bu Mevlana'yı çok etkilemiştir bu eser.
Ve babası Bahattin Veli de diyor ki çok geçmeyecek ki bu senin oğlun.
Alemin yüreği yanıklarının yüreğine ateşler salacaktır diyor.
Sonra Mevlana babasıyla yeniden yola düşüyor ve babası haç görevini tamamladıktan sonra Şam'a uğruyorlar.
Şam'da da Muhyiddin İbn-i Arabi ile görüşüyorlar.
Bu iki isim Feriduddin Nattar ve İbn-i Arabi kelimelerim yetmez anlatmaya.
Hele ki İbn-i Arabi yani onun vahdedi vücut tasavvuru ara ara bahsediyorum.
İbn-i Arabi der ki her söz sahibinin kalbi nasılsa.
Ağzından öyle çıkar diyor.
Ve alimlerin sultanı babasının ardından yürüyen Mevlana'ya bakarak diyor ki işte bir deniz ardından okyanus geliyor diyor.
Yani bir deniz ardına okyanusu takmış gidiyor diyor.
Mevlana ailesiyle beraber Belh'den yola çıktıktan sonra Nişabur, Bağdat, Mekke ve Şam gibi şehirleri dolaşarak böyle ilim dolu bir yolculuk yaptıktan sonra nihayet Anadolu'ya ulaşıyor.
Anadolu'da ilk önce Karaman'da ikamet ediyorlar.
Konya'ya geliyorlar. Bu arada adının anlamından bahsetmedim.
Mevlana Celaleddin Muhammed Rumi'dir esas adı.
Celaleddin Muhammed Belhi olarak da bilinir.
Batı'da zaten Rumi deniliyor biliyorsunuz.
İran ve Pakistan'da Mevlevi diye de duyarsınız.
Belhi denme sebebi doğduğu şehir Belh olduğu için.
Çocukluk yıllarının dışındaki yıllarının tamamı diyarı Rum'da geçtiği için yani Rum diyarında geçtiği için de Rumi olarak biliniyor.
Rum ülkesinden Anadolulu anlamındadır bu da.
diye duyarsanız bu da Konyalı anlamındadır arkadaşlar.
Mevlana Mevla'dan geliyor.
Yani efendi, sahip, malik anlamında.
Arapça bir sıfat Mevla.
Yani onu yüceltme amacıyla Mevlana deniliyor.
Efendimiz anlamında.
Sevgi ve manevi yakınlık da ifade eder bu.
Sonuna eklenen Nazamiri bizim yani efendimiz diyoruz ya bizim anlamına geliyor.
Allah için Mevlana dersek de Rabbimiz anlamına geliyor.
İnsanların için kullanılacak dostumuz, efendimiz anlamı taşıyor.
Mevlana bir hikmet ifadesi yani kendi adı dediğim gibi Muhammed babasının adıyla aynı.
Nakabı ise Celaleddin, dini savunan, dinin öldüğü kişi gibi bir anlamı var.
Mevlana'nın bir de kız kardeşi var Fatma Hatun.
O evli olduğu için belte kalıyor hani aileye eşlik etmiyor göç yolculuğunda.
Bir de abisi var onun adı da Alaaddin Muhammed'dir.
Mevlana henüz 17 yaşındayken Karaman'da Gevher Hatun isimli bir hanımefendiyle evleniyor ve bu evlilikten Mevlana'nın üç oğlu bir kızı oluyor.
En büyük oğlu Bahattin yani Sultan Veled olarak bildiğimiz o meşhur oğlu.
Meşhur diyorum çünkü Mevlana'nın göz bebeği.
Bir Alaaddin var biliyorsunuz.
Diğer iki çocuğu da ilk eşi Gevher Hatun'un vefatından sonra Kira Hatun isimli bir hanımefendiyle evleniyor.
Ondan Emir Ali ve Melike Hatun adında çocukları var.
Ama bizim en çok bildiğimiz tabii ki de Sultan Veled.
Mevlana'nın en büyük oğlu ve onun en sadık haleflerinden biridir.
Karaman'da 7 sene kalıyorlar ve o sürede Mevlana'nın annesiyle abisi vefat ediyor.
Babası Bahattin Veled rivayetlere göre Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat'ın daveti üzerine Karaman'dan Selçuklu Devleti'nin başkenti olan Konya'ya geliyor dersler ve vaazlar verebilmek için.
Bu arada bilinen tek eseri Marif'tir Mevlana'nın babasının.
Konya'ya yerleştikten sonra Sultanül Ulema Bahattin Veled Konya'da çok büyük bir saygı ve hürmet görüyor.
Hatta Alaaddin Keykubad onu sarayında ağırlıyor.
Ulemaların katılmış olduğu bir davet düzenliyor.
Onları ağırlıyor ve bu davet sırasında Alaaddin Keykubad şöyle söylüyor onun için.
Heybetinden gönlüm titriyor diyor.
Yüzüne bakmaktan korkuyorum.
Bu eri gördükçe gerçekliğim.
Dinim artıyor. Bu alem benden korkup titrerken ben bu adamdan korkuyorum.
Ya Rabbi bu ne hal?
İyice inandım ki o cihanda nadir bulunan ve eşi benzeri olmayan bir Allah dostudur diyor.
Derken Konya'ya yerleştikten 3 yıl sonra 24 Şubat 1231 tarihinde bir cuma vakti Mevlana'nın babası Hakk'a yürüyor ve mezar yeri olarak işaret ettiği yer Selçuklu Sarayı'nın gül bahçesi
oluyor arkadaşlar. Cenazesi o kadar kalabalık ki yani sokaklarda ağlayanlar nida...
edenler bir sürü seveni var.
Sultan Keykubad bu acı kayıp karşısında üzüntüsünden bir hafta tahta çıkmıyor ve Selçuklu Sarayı'nda 40 gün matem ilan ediliyor.
Sultan ve emirler 40 gün boyunca ata binmiyorlar.
Bahattin Veled bu kadar çok sevilen ve saygı duyulan bir insan.
Mevlana'nın babası ve onun vefatından sonra Konya halkı artık onun yerini doldurmasını Mevlana'dan bekliyorlar.
Babasından ve diğer alimlerden almış olduğu tabii ki bir sürü eğitim var ama Konya'ya gelmiş olan Seyyid Burhanettin Tırmızı'dan dersler almaya başlıyor Mevlana.
Kendini kitaplara veriyor.
Doğunun ve batının tüm bilgilerini okumaya çalışıyor.
Öğrenmeye çalışıyor. Bilgisine bilgi katmaya çalışıyor.
Zaten bir bilgisi var. Tırmızı'ya olan bağlılığı 9 sene sürüyor arkadaşlar.
Bu arada Tırmızı Mevlana'nın babasının öğrencisidir.
Hatta küçükken Mevlana'yı omuzlarında taşırmış.
Yani çocukluğunu biliyor. Onun tasavvufi ve manevi terbiyesini üstlenmiştir.
Mevlana Tırmızı ile beraber Halep'e gidiyor eğitim için.
İyialemi Kemalettin Adim'den dersler almaya başlıyor.
O döneme ait ilim kitaplarını adeta hatmediyor.
İşte hadis, fıkıh, edebiyat, felsefe ne ararsanız bunlar da adeta üstad oluyor.
Halep'ten sonra da Şam'a geçiyor.
Burada da senelerce kalıyor.
Mukaddemiye medreselerinde kalıyor hatta.
Eserlerinde bahsettiği Hanefi fıkhına dair öğrenimlerini arttırıyor.
Hanefilikte iman...
Kalp iledir arkadaşlar sadece dini bilmek yetmez.
Kalp ile bunu tasdiklemeniz gerekir yani kısaca anlatacak olursak.
Derken Mevlana Konya'ya geri dönüyor ve almış olduğu eğitimlerle artık Konya'da epeyce adı duyulmuş oluyor.
Ve babasının yerine geçecek kadar ilim sahibi oluyor.
Hatta döndüğü zaman hocası Tirmizi diyor ki nakli, akli, kesbi ve keşfi ilimlerde yani her türlü ilimde eşi benzeri bulunmayan bir insan olmuşsun.
Peygamberlerin ve velilerin parmak...
Altyazı M.K.
Hadi şimdi yürü de insanların ruhunu taze bir hayat ve ölçülemeyecek bir rahmete boğ.
Bu suret aleminin ölülerini kendi mani ve aşkınla dirilt.
Gerçekten de öyle oluyor.
Mevlana'nın öğretisi, onun sevgililiği, çağları aşan bilgiliği dünyada birçok kişiye şifa oluyor ve olmaya devam ediyor.
Yakın arkadaşım mesela bu aralar Mesnevi okuyor.
Ruhuma şifa gibi geldi diyor.
Mevlana'nın modern psikolojide de bir karşılığı var zaten.
Mesnevi ruhuma şifa olsun diye okuyor.
Mesnevi terapi bile var hatta.
Başımıza gelen olayların o yaratmış olduğu olumsuz etkilere karşı...
Bakış açımızı değiştirerek bir savunma yöntemi geliştirmek.
Mesnevi terapi hani en kısa haliyle böyle açıklayabilirim.
Merve bu aralar benim de terapiye ihtiyacım var diyorsanız.
E terapin var artık oldlar biliyor.
Zaten çok severek kullanıyoruz OSB takipçileri olarak.
Kanala yeni gelenler için terapin online bir terapi platformu.
Biz neden bu kadar sevdik onu?
Çünkü canımız ne zaman isterse terapine bağlanıyoruz.
Evimizin konfor alanında uzman 300'e yakın klinik psikologun arasından.
o an ihtiyacımız olanı hemen seçiyoruz.
Hemen randevu oluşturuyoruz.
Hatta eğer müsaitse o anda TLP alabiliyoruz.
7-24 bir derdimiz olduğu zaman dermanı doğru yerde arıyoruz.
Hani ölümlü dünya bir de serbestliyordu ya beni boğdu boğdu duvara attı.
Bazen öyle dertlerimiz oluyor gerçekten.
Sizi boğup böyle duvara atan dertleriniz için gerçekten terapin çok iyi geliyor.
Atıyorum işte ergen çocuğumla derdim var.
Ona nasıl yaklaşacağımı, nasıl bir iletişim kuracağımı bilemiyorum.
Ya da işte iki yaş sendromuyla başım dertte ne yapacağım?
Eşimle büyük sorunlar yaşıyorum.
Arkadaşlarıma anlattığım zaman boşansana diyorlar mesela.
Böyle cevaplar alabiliyorsunuz.
Hiç gerek yok. Gerçekten bu konulara özellikle uzmanına danışın derim.
Ya da sevgilinizden ayrıldınız.
çok mutsuzsunuz ya da hayatınızda hep problemli insanları çekiyor olabilirsiniz cinsel hayatınızda sorunlar olabilir kimseye anlatamıyor olabilirsiniz sınava gireceksiniz belki genç bir insansınız kaygılarınız var kendimle alakalı
problemler yaşıyorum diyorsanız hep İstinin çözümü terapinde var.
E Merve ben daha önce hiç terapi almadım.
Hani nasıl kendime en uygun olan terapisti bulacağım diyorsanız.
Çok kolay arkadaşlar. Aşağıdaki linke tıklıyorsunuz.
Karşınıza mini bir test çıkacak.
Hemen cevaplandırın. O zaten sizi probleminize göre en uygun terapiste eşleştiriyor.
Eşleştiniz. Ondan sonra ne olacak?
Randevu oluşturuyorsunuz. Ya da müsaitse hemen seans yapıyorsunuz.
Fiyatları da psikologlar kendileri belirlediği için her bütçeye uygun psikolog var.
Merak etmeyin. Kamera açmak zorunda değilsiniz.
Bu çok hoşuma... gidiyor. Anonim isimle de katılabiliyorsunuz.
Seans bittikten sonra psikoloğunuzla uygulama üzerinden ücretsiz ve sınırsız mesajlaşabiliyorsunuz.
Sistemde yaralan psikologlara yazılan danışan yorumlarına da bakın arkadaşlar.
Onlar da karar vermenizde iyi bir yönlendirici oluyor.
Ruhunu şifalandırmak isteyenler, beni boğdu boğdu duvara attı dediğiniz dertler için açıklamalara bir link bırakıyorum.
Buradan terapini inceleyebilirsiniz.
Deneyen takipçilerim çok beğendiler.
Hatta sonra çoğu paket seans aldı.
Bir seans Seans yetmedi yani.
Bize özel indirim kodumuz tabii ki var.
OSB20 arkadaşlar.
Ruhunuza şifa olsun o zaman.
Şimdi ne diyorduk? Tirmizi diyorduk.
Oradan devam edelim. Tirmizi bu 9 yıllık zaman diliminde Mevlana'yı iç aleminde cereyan edecek hadiseleri hazırlıyor adeta.
Ve bu dönem Şems-i Tevriz'de olacak arkadaşlığı için de bir hazırlık dönemi olarak kabul edilebilir.
Bu arada Tirmizi Mevlana'ya diyor ki Konya'da iki güçlü aslan peyda oldu.
Ben de bir aslanım, sen de bir aslansın.
Aynı şehirde iki aslan olmaz.
Biz artık birbirimizle geçinemeyiz diyor ve Kayseri'ye gidiyor ve daha sonra vefat ediyor.
Mevlana bu vefattan sonra adeta ikinci kez babasını kaybetmiş gibi oluyor.
Ve daha sonra öğrencilerine sığınıyor.
Kendini iyice onlara adıyor ve yıllar geçtikçe şanlı şöhreti daha da yayılıyor.
Yüzlerce öğrencisi, binlerce seveni var ama içinde böyle hep bir şeylerin eksikliğini duyumsuyor.
Hani bu kitaplardaki ilimden öte bir şey arkadaş.
Böyle çölde su arayan bir seyyah gibi düşünün.
Şimdi eminim hepiniz Şems'de karşılaşma anını bekliyorsunuz heyecanla.
Bu bölümde anlatacağım tabii ki anlatacağım ama çok derine inemeyeceğim.
Çünkü yani anlatsam 4-5 saat sürer.
Bu bir bölümlük olay değil.
Hatta size belki ayrı bir Şems bölümü yaparım.
bilemiyorum Altan. Merve Şems bölümü de yap diyorsanız bana yazın.
Şimdi Şems-i Tebriz'i 1185 yılında Tebriz'de doğuyor.
Gerçek adı Şemsettin.
Şems-i Tebriz'i ne demek?
Tebriz'in güneşi anlamında.
Onların karşılaşmaları ve birbirlerine olan muhabbetleri hakkında biliyorsunuz ki pek çok söylenti var.
Yok ilahi aşk mı?
Yok beşeri aşk mı?
Bilemem. Zaten beni de bu kısmı açıkçası hiç alakadar etmiyor.
Her zaman iyi ki karşılaşmışlar derim.
Yoksa belki de Mevlana Mevlana.
Mevlana olmayacaktı. Şems Konya'ya 29 Kasım 1244 yılında geliyor ve ilk karşılaşmaları hakkında pek çok rivayet var.
Hatta ilk defa Konya değil Şam'da karşılaştıkları bile söylenir.
Eflaki'ye göre Mevlana Şam'da Şems ile görüştü ve bu görüşme çok kısa bir müddet sürdü.
Şöyle ki Şems bir gün işte halkın arasında Mevlana'yı görüyor ve onun elini yakalıyor, öpüyor ve diyor ki dünyanın sarrafı beni anla.
diyor Mevlana'ya. Daha sonra hop ortadan kayboluyor.
İşte bu bir anlık görüşmeden sonra, takriben 8 yıl sonra Şems Konya'ya geliyor ve Mevlana ile hemdem oluyorlar.
Mevlana'nın oğlu bu karşılaşmayı Şems'in gözüyle bizlere şöyle aktarıyor.
Ansızın Şemsettin gelip ona ulaştı.
Nurunun ışığında gölge yok olup gitti.
Aşk dünyasının ardından devsiz, sassız Aşk sesi erişti.
Maşuk hallerini anlattı ona.
Böylece de sırrı yüreklerden yüreklere vardı.
Dedi ki sen batına rehin olmuşsun ama şunu bil ki ben batının da batınıyım.
Ve bu karşılaşma için biliyorsunuz ki iki denizin bir araya gelmesi denir.
Şems ile Mevlana'nın karşılaşması için.
Devrin en önemli alimlerinden eflakinin aktardığına göre Şems bir gece heyecan içerisinde Allah'ın tecellilerine gömülüp böyle mest olmuş bir halde Halde şöyle seslenmiş Allah'a.
Ey Allah'ım kendi örtülü olan sevgililerinden birini bana göstermeni istiyorum.
Bu şekilde yalvarmış ve Allah tarafından İstediğinin Anadolu ülkesinde bulunan Behli Sultanül Uleman'ın oğlu Muhammed Celaleddin olduğu ilham edilmiş kendisine ve bu ilhamla Şems 29 Kasım
1244 yılı bir cumartesi sabahı Konya'ya gelmiş ve Pirinççiler Hanı'na inerek bir oda kiralamış.
O sıralarda Mevlana biliyorsunuz önce babasını kaybetti sonra Seyyid Burhanettin Tırmizi'yi kaybetti.
Gönlünde tarifsiz sıkıntılar çekiyor o sıralarda.
Herkes onu derin bir saygı ve aşkla sever.
O da sevdiğini arıyor.
Ve Eflaki'nin aktardığına göre Şems Konya'ya geldiği vakitler Mevlana zaten hayatının ilk döneminde mana bilimleri açılmadan önce ilim, ahlak, İslami ibadetlere saygı zarafeti bakımından
zaten dört dörtlükmüş.
İbadeti, ahlaki, ilmi olan yüce bir insanmış.
Belki de Allah'ın asıl görmek istediği şey Hazreti Mevlana'nın mana sahnesindeki patlamasıydı diyor Eflaki.
Ve bu mana sahnesine adım atabilmesi, başlayabilmesi o güzel bir...
yiğitlerin gönlünden dökülmesi, yüzyıllarca dillerden gönüllere aşk olabilmesi için bir nokta vardı.
O noktanın açılması lazımdı.
İşte aşk yoluna baş koyan bu iki aşığın buluşması murat edilmişti diyor.
Bir de şöyle bir olay var arkadaşlar.
Şems'in hocasının yetiştirdiği mükemmel talebeler var.
Onlardan birisi de Şems tabii ki.
Bir gün hocaları müritlerine diyor ki diyarı Rum'da Celaleddin isminde bir zatın irşad edilmesi murad edildi diyor.
Hanginiz talipsiniz diye soruyor.
Hiç kimse elini kaldırmıyor Şems dışında.
Şems sağ elini kalbinin üzerine koyuyor.
Boynunu sola doğru eğip susuyor.
Ben talibim. Talibim kelimesini bile söylememiş.
Hocası diyor ki sen anladın Şems.
Bu işin sonunda... Başını vermek var diyor.
Ve Şems bunu bilerek o yola çıkmış.
Bu yola başını kaybedeceğini bilerek girmiş.
Yolun hak ve hakikat yolu olduğundan bir an bile şüphe etmeden geliyor Konya'ya.
Mevlana'nın peşine düşüyor ve bu iki ruh Konya'da buluşuyorlar.
Bu tarihlerde Şems 60 yaşlarında Mevlana ise 38 yaşındadır denilir.
Ve artık beklenen zaman gelmiştir.
Yani başka bir ifadeyle yanmak üzere hazırlanmış olan aşk çırası Şems'in ateşiyle buluştu.
denilir. Şimdi Konya'daki ilk karşılaştıkları güne gidelim.
Mevlana bir gün iplikçi medresesinden çıkıyor.
Öğrencileriyle birlikte yürüyorlar.
O sırada da Şems ilk kez Mevlana'yı orada görüyor ve onu durdurup şu soruyu soruyor.
Acaba Hazreti Muhammed mi büyüktür yoksa Bistamlı Beyazıt mı büyüktür diye soruyor.
Mevlana tabii çok şaşırıyor bu soru karşısında.
Bu nasıl bir sorudur diye cevap veriyor.
Sonra da diyor ki Hazreti Muhammed peygamberlerin sonudur.
Beyazıt'ın diyor Burada sözü mü olur diyor.
Ve Şems şöyle cevap veriyor.
Muhammed neden biz seni tam bir bilgi ile bilmedik diyor da.
Beyazıt şöyle söylüyor.
Ben kendimi tenzih ederim.
Benim şanım ne kadar uludur demiş Beyazıtlı Bistami.
Mevlana işte bu soru karşısında adeta kendini kaybediyor.
Fenalaşıyor kendinden geçiyor.
Hemen burada bir parantezi açmak istiyorum.
Beyazıtlı Bistami melamilik hayatı süren bir mutasavvıf arkadaşlar.
Mistik bir sufi önemli bir isim.
İlk böyle dini bir tavrı var ama.
Hani fenafillah derler.
Allah'ta yok olmak. İlahi aşk ve cidi gibi düşünebilirsiniz.
Allah aşıkları diyeyim ben size yani.
Hallacı Mansur gibi. Onun enel hak dediği gibi.
Sufilerin işte fenafillah ya da işte bekabillah derler buna.
Yani kendi varlıklarının yaradanın varlığında erimesi yok olması anlamında.
Beyazıt Bistami'nin şöyle bir hikayesi vardır.
Bir gün kapısı çalıyor.
Kapıyı açıyor. Karşısına bir adam.
Adama soruyor. kimi arıyorsun diyor.
Adam da diyor ki Bayezid'i arıyorum.
O halde diyor yoluna devam et diyor Bayezid Bistami.
Çünkü diyor içeride Allah'tan başka hiç kimse yok.
İşte bu fenafillah yani Enel Hak dediğimiz olay işte ben hakkım dedi ya Hallacı Mansur.
E aslında şöyle hani biz bir su damlasıysak yaradan bir okyanus hani bu çerçevede anlatılacak olursak işte Allah aşkıyla erime yok olma diyorum ya bir damla suyun okyanusa kavuşup karışmasın
gibi düşünebilirsiniz. Bu arada Enel Hak demişken Nesimi de aynı şekilde Hallacı Mansur gibi düşüncelerinden dolayı işkence çektirilerek kaybetti hayatını.
Onun da şu sözleri Enel Hak.
Şimdi aklıma tabii ki Haydar Haydar şarkısı geldi.
Bilinen en mistik şarkılardan biri.
Bayılırım. Hani orada da diyor ya Nesimi'ye sordular.
Oradaki yer Tanrı aşkı.
Neyse dönelim karşılaşma anlarına.
İşte bu olaydan sonra Mevlana ayılıyor ve Şems'i kendi medresesine davet ediyor.
40 gün boyunca hiç kimsenin yanlarına girmesine müsaade etmiyorlar.
3 ay diyen de var bu arada. 3 ay visal orucu tuttular da denilir.
Her ikisi de yemeden içmeden kesiliyor.
Hatta doğru dürüst uyumuyorlar bile.
Mevlana adeta aradığı hazineyi bulmuş gibi.
Hani bir boşluk vardı içinde demiştim ya.
O boşluğun Şems olduğunu anlıyor.
bir kibritti derler.
Şems ise onu yakan ateşti.
Şems böyle kendine has, sıra dışı kalender bir derviş.
Kalıpların dışında çağa aykırı.
Mevlana tabii ki önceden de bir bilgindi.
Yine saygı duyulan, sevilen bir insandı ama aşık değildi arkadaşlar.
Henüz şair değildi.
Çünkü henüz yanmamıştı.
Hani diyor ya hamdım, piştim, yandım.
Yanacağı zamanlar geliyor.
Bir başka rivayet de şudur karşılaşmalarına dair.
Şems böyle siyahlar içerisinde adeta bir meczubu andıran.
böyle giyinmeye kuşanmaya hiç önem vermeyen bir insan zaten.
Mevlana'nın karşısına çıkıyor ve diyor ki ey hoca sana bir sorun var diyor.
E tabi etraftaki herkes şaşırıyor.
Çünkü hani Mevlana'nın önünü kesip böyle bir sohbet etmek sokağın ortasında kimsenin haddine değil.
Çünkü Mevlana sohbet meclislerinde sohbet eden bir insan.
Dediğim gibi çok saygı duyuluyor.
Diyorlar ki kim bu meczup hani Mevlana'ya bu şekilde konuşabiliyor.
Şems tabi hiç aldırış etmeden şu soruyu soruyor Mevlana'ya.
Bütün bu okuduğunuz, öğrettiğiniz ilmin, gayesi nedir?
diye soruyor. Mevlana da diyor ki dinin yasaklarından kaçmak, emirlerini yapmak işte böyle şeyler söylüyor.
Şems hayır diye itiraz edince kalabalık yine çok şaşırıyor.
Mevlana gibi birine hayır diyebilmek gerçekten cesaret ister.
Sonra Şems diyor ki ilmin gayesi yaradana ulaşmaktır.
Aşktır. Aşka ulaşamayan ilim İlim değildir.
İlim seni aşka götürmüyorsa cehalet ondan daha hayırlıdır deyince Mevlana çok etkileniyor ve Şems'i kütüphanesine davet ediyor sohbet için.
Şems onun işte kütüphanesini gezerken diyor ki bana en hani önem verdiğim 5 kitabı göster.
Mevlana o 5 kitabı getiriyor Şems'e veriyor bakması için.
Şems de hiç düşünmeden bu kitapları alıp avludaki süs havuzunu hop atıyor.
O devirde biliyorsunuz kitaplar çok kıymetli el yazması çünkü.
Bütün mürekkepler akıyor gidiyor.
Mevlana neye uğradığını şaşırıyor.
Kitaplarını kurtaramıyor.
Sonra tabii soruyor.
Neden böyle bir şey yaptın diyor.
Şems diyor ki aradığın şey kitaplarda değil.
Merve'nin podcastinde.
Arkadaşlar az sonra uçacağım yani bu kadar tasavvuftan sonra.
Zaten böyle şeylere çok meylim var biliyorsunuz.
Diyor ki Şems aradığın şey kitaplarda değil.
Onu okuyarak bulamazsın.
Aradığın şeyi dünyada arayacaksın.
Onu... Yüreğinde bulacaksın.
Dünyadaki tüm kitaplar, tüm hesaplar sadece bir akıl oyunudur.
Bütün bu kelimeler, sözler, laflar sevginin yerini tutamaz.
Okuyarak öğreneceksindir belki ama ancak aşkla anlayacaksın diyor.
Kır kaleminin ucunu diyor Mevlana'ya.
Bundan sonraki yolculuğumuz aşk yolculuğudur.
Aşkı kalem yazmaz ki kitaplarda bulasın.
Bırak artık kitapları.
Aşk denizine daldıyor.
Mevlana onun dediklerine kulak veriyor, sözlerini kalbine koyuyor.
Bu aşk metafiziksel bir aşktı onlara göre ama çok geçmeden halk Mevlana'daki değişimden rahatsız oluyor.
Artık onun giyimini, kuşamının sadeleşmesi, gözünün şemsten başkasını görmemesi, öğrencilerini, müritlerini geri plana atması halk arasında tabii bir takım çalkantılara sebep oluyor.
Diyorlar ki bu adam kim oluyor ki?
Bizim şeyhimizi ırmağın bir saman çöpünü kapıp sürüklediği gibi kaptı da bizden ayırdı diyorlar.
Şems'in canına kıymak istiyorlar.
Artık yani öyle bir noktadalar ki kim kimin mürşidi belli değil arkadaşlar.
Adeta bir bütün olmuşlar.
Bir olmuşlar. Öyle ki bir gün Mevlana'ya soruyorlar.
Aşk nedir diyorlar.
Şöyle cevap veriyor.
Ben ol da. Şimdi bu söylentilerden biri de şu olaydan sonra çıkıyor.
Bir gün Celaleddin Karatay Medresesi'nin inşası tamamlanıyor.
Orada bir toplantı yapılıyor.
Bu toplantıya ulu bilginler geliyor bu medreseye ve bilginler birbirlerine soruyorlar.
Oturacağımız yer neresi?
Yani bizim sedirimiz neresi?
Onlar tabii daha farklı bir yerde oturuyor halktan.
Şems ise alt sıralarda halkın oturduğu yerlerden birinde oturuyor.
Çünkü böyle popüler olmayı, göz önünde olmayı sevmeyen bir insan.
Mevlana'ya soruyorlar. Sedir nerede diyorlar bilginler?
Ana diyor ki, alimlerin sediri sofranın ortasıdır.
Ariflerin sediri evin köşesidir.
Sofilerin sediri sofanın kenarındadır.
Aşıkların mezhebinde sedir.
Dostun yanıdır diyor. Ve gidiyor aşağıda oturan dostu Şems'in yanına oturuyor.
İşte Şems bu olaydan sonra Konya'da iyice tepki çekmeye başlıyor.
İyice ünleniyor. Halkın kıskançlığı, düşmanlığı günden güne artıyor.
Çalkalanıyor Konya. Ve Mevlana bir sabah uyandığı zaman Şems'i artık bulamıyor.
Şems 10 Mart 1246 yılında Konya'yı terk ediyor.
Mevlana adeta yıkılıyor.
Yani öyle bir ızdırap ki içindeki o en güzel şiirler, o en güzel beyitler, rubayiler.
İşte o zaman dökülüyor yüreğinden.
16 ayı aşkın süre hep beraberlenmiş Şems ve Mevlana.
Konya halkı şöyle düşünüyor.
Şems hayatımızdan çıktığı zaman Mevlana yine bize kalacak.
Bizimle alakadar olacak ama yanılıyorlar.
Çünkü Şems gerçekten arkasında bir enkaz bırakıyor.
Mevlana kendini dış dünyaya tamamen kapatıyor.
Ta ki Şems'in Şam'da olduğu haberini aldığı zamana kadar bunu öğrendiği zaman sema etmeye başlıyor.
Sema etmeyi Şems'den öğrenmiştir.
Dört tane gazer ve mektuplar yazıyor.
Benim hayatımda en çok etkilendiğim şiirlerden biri de bu gidişten sonra yazmış olduğu etme şiiridir Mevlana'nın.
Diyor ki, duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun.
Etme. Başka bir yar, başka bir dosta meylediyorsun.
Etme. Bu şiirin en sevdiğim kısmı.
Sen yüz çevirecek olsan...
Ay kapkara olur gamdan.
Sen ayında evini yıkmayı kastediyorsun.
Etme. Şems'in anlamı biliyorsunuz güneş.
Güneş sönerse ayın hali ne olur değil mi?
Bir başka şiirinde de diyor ki dert de sensin, derman da.
Hasta da sensin, doktor da.
Kış da sensin, yaz da.
Hadi Şems gel artık da bitsin bu ayrılık diyor.
Bir başkası. Başın kille ıslak olsa da yıkama gel.
Ayağına diken de batsa.
Çıkarma gel. Gel gel de kurtar beni şu gel git sözünden.
Gel gel de kurtar beni şu ahedi binlemekten.
Ve oğlu Sultan Veli de diyor ki git de gel hadi.
Nefesin alıncaya kadar gel.
Göz kırpıncaya kadar gel.
Ne olur evladım hemen gel.
Git de al onu hemen gel diyor.
Ve bir sabah oğlu gerçekten de yanında Şems-i Tebriz'de çıka geliyor.
Mevlana onun gelişiyle gerçekten yeniden hayata dönüyor.
Sevinci adeta yüreğinden taşıyor ve şu dizeleri yazıyor.
Şemsim. Güneşim, ayım geldi.
Kulağım, gözüm geldi.
Gümüş bedenlim geldi.
Altın madenim geldi, başımın sarhoşluğu geldi, gözümün nuru geldi diyor.
Fakat bu kavuşmadan kısa bir süre sonra yine tekrar eski hallerine dönüyorlar.
Bu sefer 6 ay boyunca hiç medreselerinden çıkmıyorlar, kapanıyorlar.
Halk yine tabii ki Şems'e kinleniyor ve 1247 yılının bir perşembe sabahı Şems bir daha hiç dönmemek üzere tekrar ortadan kayboluyor, son kayboluşu.
Bu ikinci kayboluş için biliyorsunuz gizlice öldürülüp bir kuyuya atıldığı rivayet edilir.
Ana'nın oğlu Alaaddin'in de bu cinayet planına dahil olduğu söyleniyor.
Fakat Sultan Velet bize böyle bir olay aktarmıyor.
Hatta Şems ona şöyle demiş eğer doğruysa.
Demiş ki bu sefer öyle bir gitmek istiyorum ki hiç kimse benden bir nişan bile bulamayacak.
Aramakta olan herkes...
adze düşecek. Kimse benden bir nişan bile bulamayacak.
Böylece birçok yıllar geçecek de yine hiç kimse izimin tozunu bile göremeyecek diyor.
Derken herkesin gönlündeki keder geçip gitsin diye ansızın herkesin arasından yiti verdi diyor Sultan Veled.
Ama Eflaki diyor ki yine Sultan Veled'den duyduklarını aktarıyor.
Bir çelişki var burada arkadaşlar.
İşte acaba cidden bunu Sultan Veled mi dedi bilemiyorum ama şöyle aktarmış Eflaki bize.
Şems Mevlana ile baş başayken biri ona yavaşça dışarıya çıkmasını emretti.
Şems Mevlana'ya dönüp dedi ki beni dışarıya öldürmeye çağırıyorlar diyor Mevlana'ya.
Mevlana da diyor ki ancak hak ve emir onundur.
Allah mübarek eylesin.
En doğru harekettir diyor ve 7 erkek kişi el birliği ederek onu pusuda sindirdiler diyor bir bıçakla.
Şems o esnada öyle bir nara atmış ki kendilerinden geçmişler ve bu rivayete daha sonra şöyle bir rivayet daha eklenmiş.
O akıllarını kaybeden cemaat kendilerine geldikleri zaman yerde birkaç damla kandan başka hiçbir şey görmediler ve o saatten bugüne kadar o mana sultanından hiçbir nişan görülmedi deniliyor.
Fakat dediğim gibi bu rivayetler şüpheli.
Arkadaştırmacılar bunlara çok inanmıyor.
Ki zaten şöyle bir şey var.
Mevlana onun cidden öldürüldüğünü düşünse neden ardından iki defa Şam'a gitsin Şems'i aramaya değil mi?
Ama Elif Şafak'ın sanırım aşk kitabında da böyle bir son vardı.
İşte hani yedi kişi birleşiyordu falan.
Çok eski okudum hatırlayamıyorum.
Sanırım öyleydi ve ondan dolayı insanlar hala böyle düşünüyor.
Ama tarihi kaynaklara ben baktığım zaman kuvvetli bir ihtimalle şunu söyleyebilirim.
Şems Konya'da bu şekilde öldürülmedi arkadaşlar ama Konya'dan ayrılışından sonra akıbetinden bir eser bulunamadı deniliyor.
Ki zaten olay Mevlana'nın kulağına geldiği zaman inanmamış ki şu sözleri söylemiş.
Dost meclisinde diyor ki o ebedi dirinin öldüğünü kim söyledi?
Ümit güneşinin öldüğünü kim dedi diyor.
Aşk koparan zatın ruhunun öldüğünü kim dedi diyor.
Mevlana bu gidişin ardından 40 gün sonra artık başına duman rengi bir sarık sarıyor.
Ve bir daha asla beyaz sarık takmıyor.
geçiriyor sırtına ve ömür boyu artık tek kıyafetleri bunlar oluyor.
Mevlana'nın tarikat ve usulünün değişmesi, semadaki samimiyeti yine insanları kendisine pervane ediyor.
Tabi bu sema olayı raks gibi yani dans gibi göründüğü için raks etmek yani dans etmek haramdır.
Sema haramdır deniliyor tutucu halk tarafından ve dinimizi zayıflatır diyorlar.
Karşı çıkanlar çok. Mevlana dediğim gibi bu gidişin ardından mahvoluyor ve yine o yürek yangınıyla bir sürü şiirler yazıyor.
Onu aramak için iki kez Şam'a gidiyor, yollara düşüyor ama maalesef bulamıyor.
Divan-ı Kebir'deki Şems Mahlaslı şiirlerini bu ayrılık acısıyla kendinden...
Geçtiği dönemde yazdığı söylenir.
Bu arada o kadar çok yalan haber geliyor ki etraftan işte Şemsi falan yerde gördük şurada gördük falan diye.
Mevlana da her kim onu gördüğünü söylerse hani bir umut ya çıkarıp hırkasını verirmiş müjdeyi getiren kişiye.
Hatta bir gün düzenbaz böyle yalancı olduğu aşikar olan bir adam geliyor.
Şemsi diyor Şam'da gördüm.
Mevlana sevinçten çılgına dönüyor.
Neyi varsa veriyor.
Sarığını veriyor, hırkasını, ayakkabısını her şeyini adama bağışlıyor.
Bunu gören bir Dostu da diyor ki bu adam yalan söylüyor.
Şemsi falan görmedi.
Yalan diyor. Mevlana da ona şöyle cevap veriyor.
Yalanına hırkamı verdim.
Gerçeği söyleseydi canımı verirdim diyor.
Tüyler diken. Bunu ilk duyduğumda bu olayı ağlamıştım hiç unutmuyorum.
Çok etkiler bu olay beni.
Ve bu dönemde yazdığı şiirlerden birkaçını söyleyeyim size.
Çektiği acının boyutu anlaşılıyor.
Diyor ki ey canımın canı gül bahçesine gitme bensiz.
Ey gök dönme bensiz.
Ey ay. Işıma bensiz.
Öyle bir olmuşlar ki hani bir olmuşlar.
Şemse ben diyor artık biz demiyor ben.
Ve Konya halkının bu kadar şemse kinlenmesinin sebeplerinden biri de Mevlana'yı değiştirmiş olması.
Mevlana şemsten sonra başka birine dönüşüyor.
Öğretimi bırakıyor, vaaz vermeyi bırakıyor, sema etmeye başlıyor.
Yani onlara göre raksa başlıyor.
Kıyafetleri değişiyor, basitleşiyor.
Böyle Hint alacasından bir hırkası var.
Başına bal rengi bir külah takıyor.
Ve bu kıyafetleri yaz giysisi olarak giyer.
Bu arada semazenlerin kıyafetleri de beni çok etkiliyor.
Manaları çok derin.
Her bir parçasının ayrı bir manası var.
Mesela başlarındaki o sarıkları, sikkeleri yani külahları mezar taşını temsil ediyor.
Beyaz tenureleri kefenlerini de temsil ediyor.
Siyah hırkaları. Kabirlerinin temsili ve sema yaklaşık 8 asırdır icra ediliyor biliyorsunuz.
Kainatın oluşumu ve insanın alemde dirilişini anlatır o sema gösterileri.
Siyah hırka kararmış nefis anlamındadır.
Hani bizi tutsak eden nefsimiz, düşmanımız anlamında o siyah hırka.
Semazenler o yüzden semaya başlarken o siyah hırkayı çıkarırlar.
Yani bu nefisimden arınıyorum anlamına geliyor.
Ve dönerlerken o tenurelerinin daire şeklinde açılmasının bile bir anlamı var.
Neden önce öldüm sana geldim tanrım anlamındadır o.
Ama semah aslında ölümü değil yeniden doğuşu anlatır.
Suretler aleminden hakikatler alemine geçiş gibidir.
Mevlevi sikkelerinin yani taçlarının o külahlarının kahverengi toprak renginde olduğunu görmüşsünüzdür.
Bunun sebebi de Topraktan geldik, toprağa gidiyoruz anlamında.
Ve semazenlerin giydiği kıyafetlerde bütün böyle çift olan şeyler, mesela sikkeleri bile birbirine yapışıktır.
İki parçadan oluşur. Sikke takmak bir mevkinin sembolü.
Herkes takamaz. Peki neden çifttir?
Çünkü bütün çift olan şeyleri teklik kılıfı altında gizleyerek Allah'ın tekliğini sembolize ediyor bu kıyafetler.
Çokluk içerisindeki teklik Allah'ın birliği anlamında.
Tenurelerin beline sarılan o kemere de Elif-i Nemet deniliyor.
Bu da üç kere veya yedi kere dolanıyor.
Yedi muhtemelen göğün yedi kat inancından dolayı.
Üç ise Cebrail'in Hazreti Muhammed'e taç, hulle, kemer, asa ve burak getirmesi ve gelişinde beline üç defa bu Kemer ile sarıp sarmaladığı inancından dolayı yani manevi bir
yolculuğa çıkış anlamında o kemer.
Bir de... Eline, beline, diline sahip ol gibi bir anlamı da var.
Ahde beyata yani bağlıda ve hayrete bel bağladım gibi bir anlamı da var.
Peki sema esnasında kolların iki yana açılmasının anlamı ne?
Hani sağ avuç gökyüzüne bakar, sol avucunda yeryüzüne baktığını görürsünüz dönerlerken.
Bu da haktan alıp halka veririz anlamında.
Hiçbir şeyi kendimize mal etmeyiz anlamında.
Semada duyduğumuz ney sesi?
Biliyorsunuz Mevlana Mesnevisi'nin ilk bir...
eğitimde ne diyordu? Dinle değil mi?
Dinle neyden duy neler söyler sana.
Derdi vardır ayrılıklardan yana diye başlıyor.
Neyin manevi anlamı?
O kadar büyük ki. Yani arkadaşlar bu podcast 4-5 saat olsa olurmuş.
Her şeyi anlatmak istiyorum şu anda ama süremiz yetmeyecek.
Belki devamı gelir. Ney önce sazlıktan koparılıyor biliyorsunuz.
Tıpkı bizim dünyaya geliş yolculuğumuz gibi.
Bir zaman beklemeye bırakılıyor.
Hani hemen böyle yapılmaz ney bekletilir.
Bu bekleme olayı aslında sabrın temsilidir.
Sonra rengi yeşilden dönmeye başlar.
Yani olgunlaşmaya, salarmaya başlar.
Sonra kamışı saran sert kabuklar ayıklanır ve bu bizim...
Aslında egolarımızdan aranışımızdır.
Sonra özü ortaya çıkar neyin?
Çünkü egolarımız aslında ardımızda kaldığı zaman ne olur?
Öze giden yolculuğumuz başlar değil mi?
Ve sonra yine bekletilir.
Sabreder, sabreder ve sabretmeyi öğrenir.
Sonra kızgın bir demirle kamışın içi delinir ve boşaltılır.
İşte bu hiçliktir arkadaşlar o boşluk.
Tıpkı Şems'in dediği gibi bir hiçlik.
Diyor ya şu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol.
Menzilin daima yokluk olsun.
İnsanın bir çömlekten farkı olmamalı.
Çömleği sağlam tutan şekli değil, içindeki boşluktur.
İşte tıpkı bunun gibi.
İnsanı da insan yapan şey benlik zanlı değil, hiçlik bilincidir diyor.
Sonra o neyin gövdesine kızgın demirle delikler açarlar, yedi delik açarlar.
Bu yedi nefis mertebesidir.
Neyin başına takılan başpare ise onun olgunluğunun bir nişanıdır.
Yani neyin geçtiği yollara bakar mısınız?
Tıpkı bir insan gibi değil mi?
Çektiği ızdıraplar, etmiş olduğu sabırlar.
Ne diyordu Mevlana? Her şey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vazgeçme.
Çünkü orası... Kaderinin değişeceği yerdir.
Bunca acıdan sonra o ney neyzenin bir nefesiyle öyle bir ses çıkarır ki tüm ruhumuza işler o ses.
Ney insanı kamilin temsilidir arkadaşlar.
Neyin üflenmesi aynı zamanda israfinin suru üflemesidir derler.
Ve ney için sufiler sır taşıyıcısı derler.
Size Mevlana'yı en çok etkileyen isimlerden biri olan mistik sufi mutasavvıf Feridüddin Attar'dan bahsetmiştim.
Onun aktardığı şöyle bir hikaye vardır.
Ondan sonra pek çok sırra nail oluyor biliyorsunuz öyle söyleniyor.
Tekamülün en üst mertebesidir orası.
Ve sürekli düşüncelere dalıp gidiyor.
Bir gün yine böyle tefekkür ederken içeri Hazreti Ali geliyor.
Onu böyle çok düşünceli görünce soruyor.
Neden böyle düşüncelisiniz diyor.
Hazreti Muhammed de diyor ki bana verilen sırları düşünüyorum diyor.
Hazreti Ali merakına engel olamıyor.
Diyor ki küçücük bile olsa ne olur diyor bana da söyler misiniz o sırları.
Hazreti Muhammed kaldıramazsın diyor ama.
Yine de bir kısmını anlatıyor.
Hazreti Ali o sırların yüküyle öyle bir yük yükleniyor ki onları bir yere boşaltmak istiyor o yükünü.
Ama hiç kimselere diyemiyor.
Çünkü dediğim gibi bu büyük bir sır.
Gidiyor Mekke'nin dışında kör bir kuyuya haykırıyor içindekileri.
Rahatlıyor rahatlamasını ama kör kuyu aldığı o sırrın yükünü taşıyamıyor.
Suları yükseliyor yükseliyor derken taşkın oluyor.
Taşan suların etkisiyle etrafındaki kamışlıklar büyümez.
Ve artık o sırların tüm yükü o kamışların içerisinde saklanıyor.
Ve bir gün bir çoban o taze kamışların rüzgarla nasıl güzel bir ses çıkardığını fark ediyor.
Ve bir kamış alıyor eline kurutuyor onu bekletiyor.
Gövdesine yedi delik açıyor ve bir ney yapıyor o kamışlardan başlıyor çalmaya.
İşte bu ses çobana yakın bir yerde bulunan Hazreti Ali ve Hazreti Muhammed'in kulağına gidiyor.
Hazreti Muhammed Hazreti Ali'ye diyor ki sen benim sırlarımı.
Gidip başkalarına mı anlattın?
Hz. Ali tüm olanı biteni, sırları aslında bir kör kuyuya haykırdığını anlatıyor.
Hz. Muhammed onu tüm kalbiyle dinliyor ve inanıyor.
Diyor ki bu kamış parçası kıyamete kadar benim sırlarımı anlatacak.
Ama yalnızca kalbi açık olanlar bu sırları anlayabilecek.
O sır... Nasıl o kamış parçasının içindeyse, yüreğindeyse, işte o kadar yakınındaysa bizim de o kadar yakınımızda.
Kalbimizin sesi de aslında bir ney gibi arkadaşlar.
Yeter ki temiz olsun, temiz sesler çıkarsın.
Biz de o seslere kulak verelim.
Bir de eğer sema töreni izlemeye giderseniz şeyhin oturmuş olduğu kırmızı post Mevlana hazretlerini temsil eder.
Kırmızı vuslatın rengidir çünkü Allah'a kavuşmanın onun düğün günü.
Güneş batarken de doğarken de biliyorsunuz gökyüzü kızarıyor.
Şeyhin postunun kırmızısı aynı zamanda maddi dünyadan batış, manevi dünyadan doğuşu simgeliyor.
Ve sema edilen yer kainatı temsil ediyor.
Sağ taraf maddi alem, sol taraf mana alemi sağdan sola doğru hareket ediyorlar.
Yani ulvi'den sufiliğe doğru.
Yani arkadaşlar sema insanın kopup gelmiş olduğu yer ile temasa geçiş yolculuğu aslında.
Bedenin maddiliği.
Ruhun ebediliği, manevi olgunlaşmanın yolculuğu var orada.
Burada olay maddi alemi kötülemek değil arkadaşlar ki zaten mesnevi de şöyle bir şey vardır.
Geminin yüzmesi için su lazımdır der.
Yani su o maddi alem.
Para pul tabii ki gerekli anlamında ama der ki o su geminin içine girerse o gemi batar.
Yani o gemi ne oluyor?
Biz oluyoruz değil mi? Kalbimiz, özümüz o gemi bizim.
Batacak olan gemiler o parayı...
Cebine değil kalbine koyanlar.
Yani parayı kalbinize değil cebinize koyun diyor.
Ve tıpkı kainatın sürekli dönüşü gibi sema edenler de dönerler.
Semazenler biliyorsunuz sağdan sola doğru dönerler.
Kalplerinin etrafına dönerler.
Ve o dönüş esnasında kollarını iki yana açışları bütün yaradılanları sevgiyle kucaklama anlamındadır.
Yaradılanı severim.
Yaradan'dan ötürü demektir.
Kollarını iki yanda aşağıda tutuşları böyle bir şeklinde oluşları yani Allah'ın tekliğini birliğini ifade eder.
Bu aralar gidebilirsem Konya'ya gideceğim.
Şebi arası törenine çok heyecanlıyım.
Velhasıl kelam Mevlana iki sene Şems'i aradıktan sonra tekrar Konya'ya dönüyor ve kendini iyice semaya veriyor.
Sonra eski bir dostu olan kuyumcu Selahattin'le kurmuş olduğu dostluk onu böyle biraz olsun hayata geri döndürüyor.
Bir de sır katibi vardır Mevlana'nın yakın öğrencileri.
Çelebi Hüsamettin ikisinde teselli bulmuş ve Mesnevi'nin temelleri Şems'in gidişinin ardından atılıyor biliyorsunuz.
Mesnevi'nin ilk 18 beytini bizzat Mevlana kaleme almıştır.
Geri kalanını öğrencisi yazmıştır.
O söylemiş, o yazmış.
Onu böyle oğlundan öte sevmiştir.
Tüm yakınlarından, tüm akrabalarından öte bir sevgisi vardır öğrencisine.
Ve şiirlerini, tezkerelerini dinlerken sıkça rastladığımız o Çelebi aslında onun öğrencisi işte.
Mesnevi İslam tasavvufunun En yüksek kitabı kabul edilir ve onun sayesinde vücut bulmuştur Çelebi sayesinde.
Mevlana'nın vefat ettiği güne kadar bu eserle uğraşmış ve Çelebi ile olan bu sohbetleri 15 sene sürmüş.
Yani Mesnevi'nin yazım aşaması çok uzun.
26 bin beytlik Mesnevi'nin 40 bin beytine yakın lirik şiirinde dile getirdiği düşünceleri dünya hümanizmasında doruk noktası olmuştur arkadaşlar.
O yüzden Rumi yani Mevlana evrenseldir.
Dünyadaki tüm inançlar ona yakındır çünkü.
Mesela Doğu Batı Divanı'nda Mevlana'nın şiirlerinden ilham almıştır.
Gandhi halkına pek çok kez onun şiirleriyle seslenmiştir.
Yani onun şiirlerini bir zen manastırında da görebilirsiniz.
Bir kilisede de karşınıza çıkabilir.
Ya da bir sinagogda, bir camide her yerde karşılaşabilirsiniz.
Ya da bir sahnede bile görebilirsiniz, duyabilirsiniz dünyanın bir ucunda.
Ve artık yavaş yavaş sona doğru gidiyoruz.
17 Aralık 1273 yılında Mevlana henüz 66 yaşındayken maalesef yakın...
bir hummaya tutuluyor ve hayata gözlerini yumuyor.
Hayatının son günlerinde hastalığının iyiden iyiye arttığını gören eşi vefatının yakın olduğunu anladığı zaman ona diyor ki Efendimiz ne olurdu 400 yıl daha yaşasaydınız da alemi hakikatlerle donatsaydınız?
Mevlana da ona şöyle cevap veriyor.
Niçin diyor? Biz ne Firavun'uz ne de Nemrud'uz.
Bizim bu toprak alemiyle ne işimiz var?
Bize bu toprak aleminde huzur ve karar.
Nasıl olur? Biz birkaç mahpusun kurtulması için dünya zindanında hapsolmuşuz diyor.
Biz ne için aşağı indik diye soruyor.
Bu zindanın kapısını açınız.
Bu ne biçim yerdir?
Ortada zavallıların menfaatleri olmasaydı bu toprak meskeninde bir an bile bulunmazdık.
Ben insanlara faydam dokunsun diye dünya zindanında kalmışım.
Yoksa hapishane nerede ben neredeyim?
Kimin malını çalmışım ki mahkum olmuşum diye cevap veriyor.
Mevlana'nın ölmeden önce insanlara vasiyet ettiği din dışındaki tavsiyeleri şöyledir arkadaşlar.
Az yiyin der Mevlana, az uyuyun, az konuşun, aptallarla ve cahillerle oturmayın.
Güzel davranışlı, olgun insanlarla bir arada bulunun.
İnsanların en hayırlısı insanlara yararı olanlardır diyor.
Ve oğlu Sultan Veli'de şöyle dediği rivayet edilir.
Bahattin, senin düşmanını sevmeni...
Düşmanının da seni sevmesini istersen 40 gün onun hayrını ve iyiliğini söyle.
O düşman senin dostun olur.
Çünkü gönülden dile yol olduğu gibi dilden gönüle yol vardır.
Cenaze merasiminde izdiham oluyor Mevlana'nın.
Her dinden her milletten insan akın akın geliyor ve Müslümanlar diğer din mensuplarını görünce diyorlar ki o bizim dinimizin imamıdır.
Hani sizin burada ne işiniz var demeye getiriyorlar.
Onlar da şöyle cevap veriyor.
Siz Müslümanlar.
Mevlana'yı nasıl devrin Muhammedi olarak tanıyorsanız bizler de onu zamanın Musası ve İsa'sı olarak biliyoruz.
Siz nasıl onun muhibbiyseniz biz de bin misli daha çok onun kulu ve müridiyiz.
Mevlana'nın son sözlerinden biri şunlar olmuştur.
Der ki öldüğüm gün tabutum götürülürken bende bu dünya derdi var sanma.
Benim için ağlama. Yazık vah deme.
Şeytanın tuzağına düşersen o zaman eyvah demenin sırasıdır.
Cenazemi gördüğün zaman ayrılık vaktidir deme.
Benim buluşmam, kavuşmam işte o zamandır.
Beni toprağa verdikleri zaman elveda demeye kalkışma.
Mezar cennet topluluğunun perdesidir.
Batmayı gördün değil mi?
Doğmayı da seyret. Güneşle ayağa batıştan hiç ziyan gelir mi?
Mevlana 73 mezheple beraberim der arkadaşlar.
Büyük olsun, küçük olsun, zengin, fakir hiç fark etmez.
Herkese aynı muameleyi gösterir.
Kibir, gurur, kendini beğenmiştik.
Onda zerre kadar görülmezmiş ki zaten bu onun bu kadar çok sevilmesinin sebebidir.
Ondaki bu insan sevgisi.
Hatta bir gün huzuruna İstanbul'dan bir rahip geliyor.
Onun ilmini işitip gelmiş, merak etmiş.
Konya'ya ziyaretine gelmiş.
Mevlana bu rahibin önünde 33 kere eğilince yolu...
Buna baş koyunca rahip feryat etmiş, üstünü başını yırtmış.
Demiş ki ey din sultanı bu ne kadar tevazu, bu ne kadar gönül alçaklığı ki benim gibi bir çareye bile gösteriyorsun.
Mevlana da şöyle demiş. Tanrı'nın kullarına nasıl alçak gönüllülük göstermeyeyim?
Niçin kendi küçüklüğümü belli etmeyeyim?
Eğer böyle yapmazsam neye, kime yararım diyor.
Ve rahip bir süre sonra onun müridi oluyor.
Müslüman olduğu söyleniyor ve bunun üstüne Mevlana biz küçüklüğümüz de alçaklığımıza Alçak gönüllülüğümüzde ona üstün geldik diyor.
Ne diyordu Mevlana? Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
Başkalarının kusurunu örtmekte gece gibi ol.
İyilik ve cömertlikte akarsu gibi ol.
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.
Hoşgörülülükte deniz gibi ol.
Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol.
Gel! Gel, ne olursan ol, yine gel.
İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol, yine gel.
Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir.
Yüz kere tövbeni bozsan da yine gel.
Birleşmiş Milletler ve UNESCO onun öğretilerini, sevgi ve barış felsefesini tüm dünyaya bir kez daha anlatmak adına 2007 senesini biliyorsunuz Mevlana yılı ilan etmişti.
Mevlana, hayatımın özeti, hamdım.
Piştim, yandım der.
Ve Mevlana'nın yaktığı ateş insanlık sevgisi, hümanizmi 13.
yüzyıldan beri hiç sönmedi.
Hala devam ediyor 800 yıldır.
Hala onu konuşuyoruz. Sevgisiyle, sevgiyle anıyoruz onu.
Mevlana der ki ölümümüzden sonra mezarımızı yerde arama.
Bizim mezarımız Arif kişilerin gönüllerindedir.
Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşır derler.
Beni dinleyenlerle eminim.
Bugün aynı duyguları paylaştım.
Mevlana der ki... Doğru ile yanlışın ötesinde bir yer var.
Seninle orada buluşacağız.
Terapin ortamlarda satılacak bilgiyi sundu.
Bize özel indirim kodumuz OSB20.
Şimdi sizi beni bu hayatta en çok etkileyen Mevlana şiirlerinden biriyle baş başa bırakıyorum.
Yılmaz Erdoğan'ın müthiş seslendirmesiyle Mevlana'nın Şems'in gidişinin ardından yazmış olduğu bu şiir.
Etme. Başka bir yar, başka bir dosttan meylediyorsun.
Etme. Ey ay, felek harap olmuş, ziyan olmuş senin için.
Bizi öyle harap, öyle ziyan ediyorsun.
Etme. Ey makamı var ile yokun üstünde olan, sen varlık sahasını terk ediyorsun.
Etme. Sen yüz çevirecek olsan, ay kapkara olur gamdan.
Sen ayın da evini yıkmayı kastediyorsun.
Etme. Şekerliğinin içinde zehir olsa dokunmaz bize.
Sen zehri şeker, şekeri zehir ediyorsun.
Etme! Harama bulaşan gözün, güzelliğinin hırsızı.
Ey hırsızlığa da değen, hırsızlık ediyorsun.
Etme! Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer, aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun.
Etme! İsyan et ey arkadaşım, söz söyleyecek an değil, aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun?
Etme!
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
