
Matrix 102 Felsefesi- Karl Marx- Descartes - Kant - Hegel - Budizm
5 Ekim 2021 · 31 dk
PlatformlardaSpotify
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Transkript
Altyazı M.K.
Merhabalar, Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün Matrix 101 serisinin devamıyla karşınızdayım arkadaşlar.
Bugün de bir önceki podcastta olduğu gibi yine felsefe, psikanaliz, işte film okuması, her şeyden bahsetmeye çalışacağım.
O yüzden bu podcast çok uzun olabilir, hiçbir fikrim yok.
Hemen başlayalım. Şimdi Matrix nedir?
Matrix'in bildiğiniz üzere pek çok anlamı var ama bence en mantıklısı Latince olan Matrix yani rahim anlamına gelen.
Çünkü insanın kendini en çok güvende hissettiği yer belki de anne karnıdır.
Yani bir dış dünyanın olduğunu bilmediği, sürekli uyuduğu bir yer değil mi anne karnı?
Bu bağlamda filmin ismini ben çok anlamlı buluyorum.
Bir diğer anlamı ise bir düzlem üzerinde sıralanmış sayı, figür, işaret dizisi falan filan.
Girişte akan yeşil yazıları hatırlayın.
Matrix nedir?
Matrix bir kontrol mekanizmasıdır.
Yani insanları kontrol altında tutmak, hatta insanları bir pile dönüştürmek, kendi enerji kaynaklarını yaratmak için makinelerin inşa ettiği bir sistem.
Bilgisayar üretimi bir düş dünyası Matrix.
Peki bu düş dünyası ise bir de bunun gerçeği olması gerekiyor.
Gerçek neydi? Gerçek şuydu ki uygarlık makineler tarafından imha edilmişti ve insanlık tıpkı Frankenstein hikayesi gibi kendi yarattığı makinelerin kölesi haline geliyor.
Bence makineler demiş ki artık ulan hep siz mi bizi kullanacaksınız?
Biraz da biz sizi kullanalım.
Valla bu aralar evde şu akıllı robotlar var ya evi süpüren.
Onlara bile ben hani böyle acıyorum gerçekten.
Bu filmi izleyince de hep aklıma şey geliyor böyle.
Ya diyorum ya o beni çalıştırırsa hani çalış ulan köle deyip.
Böyle bütün gün evi süpürtürürmüş falan.
Aklıma gelmiyor değil yani.
Matrix bana böyle şeyler yaşatıyor.
Bir de Morpheus şey diyor ya duyularınızı da algıladığınız ve içinde yaşadığınız gerçeklik aslında yok diyor.
Bana da bu şeyi hatırlatıyor.
Burhan Altıntop'un var diye bir repliği.
Ben aslında yoğum. Hani şu balkon sahnesi.
Aklıma hep o geliyor.
Neyse şu olay şu arkadaşlar.
Dünya meğersem kolektif görülen bir düşten ibaretmiş ve bu düşü yaratan da Matrix'miş.
Dağlara taşlara. Şimdi biliyorsunuz ki her podcast'ta mutlaka bir kitap ismi geçiyor.
Burada da Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya kitabını önereceğim arkadaşlar.
Zaten 1984 ve Cesur Yeni Dünya distopyalarından çok fazla ilham alınmış bir hikaye bu.
Ama özellikle Cesur Yeni Dünya.
Bu kitabı zaten okuyun.
Benim okumadığım bir distopya kitabı hemen hemen yoktur.
Ve bu benim ilk üçüme girecek kitaplardan birisidir.
Belki 1984'ten bile daha çok sevdiğim bir kitap.
Şimdi film İnsan Makine Savaşı sonrasında.
Makinelerin yönettiği bir dünyada geçiyor Matrix.
Ve dünya artık böyle güneş enerjisinden mahrum bir durumda.
İşte gökyüzü simsiyah falan filan.
Ve makineler var olabilmek için gerekli olan tüm enerji ihtiyaçlarını insan bedeninin ürettiği enerjiyle karşılıyorlar.
Ve makineler de bizi kullanıyor artık.
Ve insanlar makineler tarafından böyle küçük küçük kapsüller içerisinde bir çeşit uyku halinde tutuluyorlar.
Aslında bedenen uyku halindeler ama zihinsel olarak bir dünya algısının içerisinde.
Yani tıpkı gerçek dünyadaki gibi bir yaşam deneyimliyorlar.
Mesela ben şu an bir podcast yapıyorum.
Aslında bu yok yani öyle bir şey yok.
Ben uyuyorum başka bir yerde ama tamamen zihinsel bir dünya algısının içerisinde podcast çekiyorum.
Ama ben makineler tarafından kullanıldığımı da bilmiyorum.
İşte Matrix adı verilen yaşam deneyimi tamamen dediğim gibi makineler tarafından kontrol ediliyor.
Burada hemen Baudrillard'ın Simülasyon ve Simüler kitabında şöyle bir cümle var.
Diyor ki gerçeğin tüm göstergelerine sahip, gerçeğin tüm aşamalarına kısa devre yaptıran, kusursuz, programlanabilen, göstergeli kanserli hücreler gibi çoğaltarak dört
bir yana savunan bir makine.
Bundan söz ediyor. Bu arada Baudrillard diyorum ama hiçbir şekilde beğenmemiş Matrix'i.
Diyeceksiniz ki o adam neyi beğeniyor ki zaten.
Haklısınız ne diyeyim. Devam edelim.
Yani bunu niye söyledim bu alıntıyı?
Çünkü Matrix evreni de doğan her bebeğe göre gelişiyor, büyüyor ve yeniden şekillendirilebiliyor.
Benzer işler. Şimdi filmde gerçek dünyada yaşayan Zion'daki halk Matrix programından kurtulmayı başarmış ya da hiçbir programa girmeyen insanlar var burada.
Zion halkı da makineler tarafından sürekli tehdit altında.
Peki Zion nedir derseniz Zion şu aslında İncil'de işte dünyanın yok edilmesinden sonra Tanrı'nın iyi kulları için kuracağı krallık.
Hatta hatırlayın Morpheus'un ekibinde iki kişi vardı.
İşte biz Zion'un öz çocuklarıyız falan diyordu.
Makineye hiç bağlanmamış iki karakter vardı.
Bir de eski ayette Zion Kudüs'ün dini ve şiirsel anlamlarla yüklü ismi.
Yani Hristiyan teolojisinde cennetin krallığı gibi düşünebilirsiniz.
Hatta ikinci Matrix'te hatırlıyor musunuz?
Böyle partiler falan Zion halkı kopuyordu.
Güzel bir ortam vardı baya.
Bu arada iki ve üçüncü filmden bahsetmiyorum.
Spoiler vermemek için.
Çünkü birinci filmi zaten herkes izlemiştir diye düşünüyorum.
O yüzden bunu seçtim. Şimdi burada şundan bahsetmek istiyorum size.
İlk başta hatırlayın makineleri köleleştirenler insanlardı.
Burada Hegel'in efendi köle diyalektiğini hatırlayın.
Yani Morpheus Neo'ya ne diyordu?
Matrix'in aslında herkesin köle olduğu gerçeğini ondan saklamak için kullanılan bir perde olduğunu söylemişti.
İşte Neo bu diyalektiğin öbür tarafına geçti.
Nasıl? Tekrar doğarak. Bu arada tekrar doğumuna dikkat ettiniz mi?
Böyle neredeyse böyle bakire bir doğumla yeniden dünyaya geldi.
Yine Hazreti İsa'ya.
Atıf işte Meryem Ana'dan bakire bir doğumla dünyaya gelmiş gibi.
Şimdi Neo gerçek dünyaya girdikten sonra uyanıyor ve gözlerim neden acıyor diyor.
Çünkü daha önce hiç kullanmadın diyor Morpheus.
Aslında burada yine Platon'un mağara alegorisine bir gönderme var.
Neo mağaradan ilk kez çıktı gerçek dünyayla tanıştı ve gözleri kamaştı.
Çünkü mağara hep karanlıktı ve hep duvara bakıyordu.
Karanlıktan aydınlığa çıkınca ne olur gözlerimiz kaldırmaz ve kamaşır.
Neo'nun uyandığı sahneye gidelim arkadaşlar.
Oradaki kıyafetlerine hiç dikkat ettiniz mi?
Çok pejmürde, yırtık pırtık, yün.
Çünkü Budist rahiplere atıfta bulunulmuş orada.
Yani tüketim toplumunu eleştiriyoruz hesabı.
Bu arada filmin kostüm tasarımcısı Kim Barrett ona diyorlar ki neden böyle bir kumaş seçtin?
Çünkü çok akışkan değişik kumaşları var.
Demiş ki hız temasını işlemek için.
Okey mantıklı ama Trinity'yi izlerken ben daralıyorum.
O kıyafetin içinde o kadın nasıl o hareketleri yapıyor diye.
Hatta geçen şey dedim. Neon'un trenç kotunu ben giysem kesin üstüne basar düşerim ve beni kurşun manyağı yapar bu ajanlar dedim.
Yani kostüm tasarımcısı hem hızlı bir film olduğu için hem de o akışkanlık hissini verebilmek için seyirciye bu kumaşları seçmiş.
Ama bir rivayete göre şöyle bir şey var.
Filmin bütçesi azmış.
O yüzden ucuz PVC kıyafetler falan seçilmiş.
Ayrıca kostümler hiç dikkat ettiniz mi?
Neo ve Trinity neredeyse aynı.
Buna da moda jargonuyla cinsiyet bükme modası deniliyor.
Bu Zara'nın tasarımlarını örnek verebilirim size.
Bir de şu var. Film boyunca adamlar ölümüne dövüşüyorlar ama...
O gözlükleri bir kere bile düşmüyor.
Ajan Smith'in bir kere düştü de. Yani bunun nedeni direkt adamları oturtup kafalarından altı ile kalıp almışlar.
Bu arada gözlük sponsoru da Rayburn.
Ki bu filmden sonra moda dünyası o kadar etkilendi ki bir sürü defile yapıldı Matrix stilinde.
Alexander Wang, John Galliano, Christian Dior, Balmain bunlar hep defileler yaptılar.
Matrix stili ve hatta çoğu ünlü Zion stili falan giyinmeye başladı.
Bunlardan birisi de Kanye West kazaklarına bakarsanız göreceksiniz.
Şimdi Morpheus'un Neo'ya gerçek dünyayı gösterdiği sahneye gidelim.
Ne demişti Neo'ya? İnsanlar doğmuyor, tarlalarda üretiliyor demişti.
Pile dönüştürmek için var demişti.
Şu meşhur Duracell pilsanesi arkadaşlar o zaman hazırsanız nereye gidiyoruz?
Karl Marx'a gidiyoruz arkadaşlar.
Sıkı tutunun çünkü Marx'a göre işçiler kapitalizmde işin gerçekliklerinden çok yabancılaştırılmış oldukları için emekleri ile ürettikleri o sermayenin arasındaki ilişkiyi göremezler.
Şunu demek istiyor. Çalışmaya zorlandığını fark edemez işçiler.
Yani emeklerini özgür bir biçimde sattıklarına inanıyorlar ama hayır ya da işte serbest piyasada çalıştıklarını düşünüyorlar.
Hayır sadece sömürülüyorlar diyor.
İşte buradaki kalem pil gönderisi aslında köleler veya mecburi hizmette askere alınanlar gibi makinelere güç lazım.
Makineler için güç sağlayan işçilerin o zor durumuna dair Marksist endişelerin bir ifadesi olarak da okunabilir arkadaşlar bu gönderim kalem pil gönderisi.
Hatta Karl Marx'ın bir sözü var.
Diyor ki emek gücü bir metadır.
Şekerden ne daha az ne daha fazla.
Çünkü birincisi zamanla ölçülür.
İkincisi ise kiloyla.
Dönelim başka bir sahneye.
Hani tabut gibi tüpler içerisinde böyle bir elektrik santraline bağlı olan çıplak insanlar sahnesi vardı ya.
Belki de bu elektrik santralleri onların dış hayatlarında paravanla çevrilmiş o küçük bölmelere tıkıştırıldıkları şirket binalarının temsili olabilir değil mi?
Yani özetle Matrix işçi sınıfıysa ajanlar da sermayenin gardiyanıdır arkadaşlar.
Şimdi gelelim bir başka sahneye Neo'nun fişini çektikleri ana gidelim.
Ne oldu burada? Neo hakikatte yüzleşti ve istifra etmişti hatırlıyorsanız ve bağırmaya başlamıştı.
İnanmıyorum, inanmıyorum diye.
Yani inancın üretti sahnesi.
Aslında Neo o zamana kadar ona anlatılmış bütün yalanları çıkarttı istifra ederek içinden.
Ve bu gerçeklere hazır mıydı kısmı sorgulanmalı?
Çünkü ezoterik öğretide bilgi kademe kademe verilir.
Ve sen hazır oldukça o bilgi sana gelir.
Yani hiçbir zihni hazır olmadan özgürleştiremezsiniz.
Bu da sapere aude yani kantığın aydınlanma nedir sorusunun cevabı gibi.
İtaat edin tam tersi gibi düşünebilirsiniz.
Yani kendi aklını kullanmaya cesaret et.
Kendi gözlerinle gör hakikati.
Horatius'un şiiri bu aslında yani bilmeye cesaret etmek.
Çok güzel bir söz. Ve sonra o meşhur kung fu sahnesine gidelim.
Bunun özü zaten zihni özgürleştirmek değil mi?
Az önce dedim ya ezoterizmde hiçbir bilgi sen hazır olmadığın sürece gelmez.
Ve zihnini özgürleştirmen gerekir.
İşte Morpheus'un sana sadece kapıyı gösterebilirim, geçecek olan sensin repliğini hatırlayın.
Yani Neo'ya sınırlandırılmamış koşullar olduğuna onu inandırmak istedi Morpheus.
Yavaş yavaş bedenini Matrix'e bağlayan olgulardan zihnini uzaklaştırmaya başladı Neo ve ne oldu?
Tıpkı Morpheus gibi rahatça Matrix'e girip çıkmaya başladı.
Şimdi gelelim bir başka sahneye, Kırmızılı Kadın sahnesine.
Bu biliyorsunuz ki bir program ve herkesin potansiyel bir düşman olabileceğini gösteriyor bize.
Düşman hem her yerdedir ve düşman hiçbir yerdedir.
Bunlar Matrix'in bir parçası.
Zaten bu film aldatma üzerine kurulu olduğu için, güzellikle yanıltıcı bir faktör olduğu için, yani kafa karıştırıcı bir faktör olduğu için Kırmızılı Kadın'ın anlamı bu.
Ve aslında Neo'nun tıpkı o erişte yerken yaşadığı o nostaljik özlem gibi kırmızılı kadın da Neo'nun bir nevi Matrix'e dönme arzusu arkadaşlar.
Çünkü ne var Matrix'te?
Muhteşem yemekler, biftekler falan var ama gerçek dünyada iğrenç sulu lapolar var ve Matrix'te süper bir gece hayatı var.
Gerçek dünyada yok öyle bir şey.
O zaman şu an ben de size sormak istiyorum.
Beni dinliyor musunuz?
Yoksa Instagram'a mı bakıyorsunuz?
Şimdi dönelim.
Navukat Nedzara. Orada ne olmuştu?
Cypher karakterine döneceğim.
Çünkü bu çok önemli bir karakter.
Neden? Cypher yani sıfır.
Trinity 3 ise bu da sıfır arkadaşlar.
Hazreti İsa'ya ihanet eden Yahuda aslında.
Lucifer da diyebiliriz.
Cypher, Lucifer böyle şeytanın adına benzetmişler.
Bu Yahuda zaten Neo'nun seçilmiş olmadığını düşünüyor sürekli.
Ve dikkat edin gemide...
tek renkli giyinen adam o.
Peki ne renk giydiğine dikkat ettiniz mi?
Erguvan rengi. Neden Erguvan rengi?
Çünkü Yahuda Hazreti İsa'yı ihbar ettikten sonra Pişman olmuştur ve kendini gidip erguvan ağacının dalına asmıştır.
Erguvan ağacı da utancından kızarıp morarmıştır.
Yani Hristiyanlar bu şekilde inanıyor ve ağaca Judas ağacı derler.
Yani Yahuda ağacıdır. Erguvan renginin anlamı da bu.
Sinema dilinde kullanılan renklerin bence önemini yansıtan bir detay diye düşünüyorum.
Başka bir benzerlik de şu.
İsa'nın son akşam yemeği muhabbetini biliyorsunuz.
Cypher'da tıpkı Yahuda gibi.
Yemek sırasında ajanlarla anlaşıyor ve yemek sahnesinde de aslında Karl Marx'ın metafetişizmine bir gönderme var.
Son akşam yemeğinde İsa ve Yahuda aynı içkiyi paylaşmıştı.
Neo ve Cypher da aynı bardaktan içki içmişti filmde.
Yani Cypher'ın seçimi aslında George Orwell'in cahillik mutluluktur düşüncesiyle paralel bu 1984'teki.
Yani Cypher bu yanılsama içerisinde yaşamak istiyor adam.
Hedonistçe zevkleri tercih ediyor.
Para, seks, yemek, içmek.
Yani Cypher Matrix'te ünlü olma karşılığında Morpheus'u satıyor biliyorsunuz.
Ve aslında şunu düşünüyor musunuz?
Cypher'ın geri dönme isteği bir paradoks yaratıyor.
Çünkü bu adam bir zamanlar inisiyasyon yaşamış.
Bu geri çevrilemez.
Yani Cypher'ın ölmesi gerekiyor.
Cypher karakteri hedonizm ve faydacılığın temsili arkadaşlar.
Bir de şunu hatırlamanızı istiyorum.
Cypher Trinity'ye diyordu ya benden nefret etme Trinity ben sadece haberciyim demişti.
Hristiyanlıkta şeytan kimi zaman haberci olarak anılır.
Bu da böyle bir detaydı.
Gelelim geminin en sevimli karakteri Mouse'a.
Bu geminin en silik karakteri aynı zamanda ve en dürtüsel karakteri.
Hatta ne diyordu? Güdülerimizi inkar etmek bizi insan yapan şeyleri inkar etmektir diyordu.
Mouse dürtüselliğin sembolü.
Herkes gemide ateş ediyor.
Çok seksi ama Mouse çok sevimli ve çok silik.
Yani bu replik ona bilerek söyletiliyor.
Yani bununla kendinizi özdeşleştirirseniz bu karakterle siz de böylesiniz.
Hani hep böyle güçlü karakterlerle kendimizi bir eşleştirmek isteriz ya adama bilerek bu replik söyletirmiş.
Yani filmin en zayıf halkası diyor ki güdülerini inkar etme diyor.
Şimdi bu sahneyi geride bırakalım ve kahin sahnesine gidelim.
Zaten bu podcast'ı yapma sebebim de bu.
Kendini bildiği bir podcast yapmıştım.
Onun girişinde zaten Matrix'i izlediğimden bahsetmiştim.
Ve bu sahneden de bahsetmiştim.
Bu arada bu sahnede çalan şarkıya dikkat ettiniz mi?
Işığı görmeye gidiyorum diyor şarkıda.
Aslında bu bölümün amacı şu.
Şunu sordurtmak. Eylemlerimizde özgür müyüz?
Değil miyiz? Kahin Neo'ya mutfak kapısının üzerindeki yazıyı gösterdi hatırlayın ve orada Apollyon tapınağının girişinde Sokrates'e atfedilen...
kendini bil yazısı asılıydı.
Neo zamanla kendini bildi ve o olduğunu anladı.
Bir de bir kurabiye sahnesi yaşandı orada hatırlıyor musunuz?
Tam böyle Neo gidiyordu. Kadın tabaktan şöyle kurabiyeleri uzattı ve bir tane al dedi.
Birkaç tane al demedi.
Bir tane al dedi. Belki o sahnede benim gibi şey demiş olabilirsiniz.
Ya ne kadar cimri kadın ya falan demiş olabilirsiniz ama bu şu anlamda aslında.
Delphi'de yazılan bir başka bilgelik kuralına göre hiçbir şeyde aşırıya kaçma.
Bir de dikkat edin kahin böyle tuhaf bir şeyler içmeye çalışıyor.
Sigaramı içiyor bir şey içiyor ama muhtemelen bunları aşırıya kaçmadan zevkine vararak yapıyor ki bu da önemli bir detay.
Neden? Çünkü hatırlayın Ajan Smith ne diyordu?
Gittiği yerdeki kaynakları tüketince de başka bir yere yayılan virüsler olarak tanımlamıştı insan profilini değil mi?
Bununla bu kahinin böyle her şeyi azar azar tadını çıkartması ve Neo'ya bir tane al demesi taban tabana zıt gördüğünüz gibi.
Bir de şöyle bir durum var. Yine bir efsaneye göre bu Delfi'deki kahine ilham veren bir buhar varmış.
Çukurun içerisinden buharlar çıkıyor.
Ve bu buhar çukuru bir zamanlar bütün insanlara açıkmış ama insanlar tabii ki bu imtiyazı çok kötüye kullanıyorlar ve buharın geldiği deliğin içine atlıyorlar falan böyle.
Bu aşırıya kaçma muhadisesi büyük ihtimalle buradan geliyor olsa gerek diye düşünüyorum ben.
Gelelim meşhur kaşık sahnesine, kaşığı eğme sahnesine.
Bu sahnede lotus pozisyonda oturan ve telekinedik güçlerle kaşığı eğen küçük bir buda vardı.
O nedir ya filozofa takan gibi.
Bu sahnede de Neo'ya dikkat edin çocuğa böyle yukarıdan bakıyordu.
Bu sinema dilinde hor görü bakıştır.
Sonra zaten onun hizasına eğilip eğiliyordu.
İşte bu çocuk spritüel olarak uyanmış ve Neo'ya ne diyordu?
Eğilen kaşık değil abicim sensin diyordu.
Burada hemen bir esverip Budist bir meseleden bahsetmek istiyorum size.
Üç rahip rüzgarda dalgalanan bayrağı seyrediyorlarmış.
Rahiplerden biri bayrağın dalgalanmasına dikkat çekmiş.
İkinci rahip demiş ki gerçekte bir bayrak falan yok ama onu hareket ettiren bir rüzgar var demiş.
Üçüncü rahip demiş ki ne bayrak var ne rüzgar var ne de hareket ediyor demiş.
Hareket eden sizin zihninizdir demiş.
Yani demem o ki...
Eğilen kaşık değil çünkü zaten kaşık diye bir şey yok.
Yalnızca zihin var.
Yani gerçeği tanımlayan şey sadece ve sadece sizin zihniniz.
O zaman diyeceksiniz ki şimdi kaşık eğiliyordu orada biz Niyo'yu gördük.
Kaşıktan yansıyan bir görüntüsünü gördük ama kaşık yoksa bir anlam da yok bir ayna da yok.
Aynada yansıyan dünyada sadece bir hayal ve yanılsama.
Yani dünyayı bir hayal, bir aldatmacı olarak kavramak zaten Budizm'in özünde olan bir şey.
Ve Matrix'ten de nasıl kurtulunur?
Meditasyonlarla hesabı.
Hani Morpheus diyor ya zihnini özgür bırak.
Şimdi gelelim bir başka sahneye.
Neo kahinle konuştu ve daha sonra ekip gerçek dünyaya çıkmak üzere bir yola düştüler.
Neo o sırada bir dejavu yaşadı hatırlıyorsanız.
Ve bu dejavu olayı Matrix'te ani değişimlerin habercisi dördüncü fragmanı izleyenler hatırlayacaktır.
Yine bir kara kedi vardı.
Aynısı bu filmde de var.
Bu kara kediyi gördüğü an bir dejavu oldu.
İşte Matrix'te zaman görece ve biçim olarak hızlandırılabiliyor, yavaşlatılabiliyor, hatta durdurulabiliyor.
Ve şimdiki zaman 20.
yüzyılda... yılın sonuna ayarlanmış durumda ve tahminen zaman geriye sıçradı orada ve kendini dejavu deneyiminde tekrar etti.
İşte gelecek olaylar fiziksel olarak yetenekli kişiler tarafından önceden görülebilir buna göre.
İşte bu tür zaman mefhumları Hristiyanlıktan ziyade aslında doğum hisçisiminde yani New Age sözde bilimleriyle daha tutarlı.
Çünkü Hristiyan bakış açısıyla söylersem zaman gerçektir, yanılsamalı değildir.
İlerlemecidir ve dairesel de değildir.
Yani kahin gibi önceden görmeler nadirdir ve bunlar tanrının armağanıdır Hristiyanca söylersem.
Yani kesinlikle bunlar zihinsel yetenek değildir.
Aslında Matrix'in Hristiyan değerlere uymayan birçok şeyi var gördüğünüz gibi.
Felsefeye bakacak olursak Platon için Deja Vu bir formların hatırlanması durumuydu.
Yani Anamnesis.
Mesela işte bir çocuk çiçeklerin güzel olduğunu ona öğretmemize ihtiyaç duymaz.
Çünkü zaten bunu hatırlama vasıtasıyla bilir gibi bir şey.
Neyse Dejavu sonrası ne oluyor?
Cypher ölüyor. Neo ve Trinity de Nabucatnetsar'a dönmeyi başarıyor.
Ve Morpheus ajanların eline düşüyor.
İşte buradaki olay şu.
Artık akıl hocan yok Neo.
Tek başınasın. Tek başına savaşmalısın.
Gerçek bir kahraman olabilmen için bu gerekli.
Şimdi ajan Smith ile Morpheus'un o sorgu odasındaki konuşmalarına gitmek istiyorum.
Smith Morpheus'a ne diyordu?
Kokundan tiksiniyorum diyordu.
Zaten duyu alıcıları Matrix'e bağlı işte.
Koku, tat alma, dokunma, görme, işitme bunların hepsi.
Felsefede metafizik varsayımlardan biri olan esta et percebi yani Var olmak algılanmaktır.
Yine burada Descartes'a bir gönderide bulunmuş.
Zaten filmin başında Neo düş görüyordu hatırlarsanız.
Hatta bazen öyle düşler görürüz ki bunların gerçek olduğunu düşünürüz.
İşte burada Descartes'ın kötü cini olayına bir gönderme var.
Bu kötü cine göre işte bir kötü cin var.
İnsanları aldatabiliyor. Onları işte kuşku duymaya hatta duyularından her şeyden kuşku duymaya yol açan bir cin.
İşte hakikate ulaşmanı engelliyor.
Onları yanıltıyor. Ve o yüzden de her şey...
Bir şeyden kuşkulanın abi diyen Descartes.
İşte buradaki kötü cin de Matrix arkadaşlar.
Ve Beşduyu antik felsefecilerden, çağdaş psikolojik araştırmalara kadar zihni bedenden, aklı duygulardan ve bilgiyi hazdan üstün gören bir hiyerarşi izler.
O zaman buna göre görme ve işitme uzak mesafe duyuları yani fiziksel temas gerektirmiyor çünkü.
Ama yine de bu hiyerarşinin en üstünde yer alıyorlar.
Çünkü neden? Dünyayı algılamada en önemli duyularımız değil mi?
Bu konuyu çok fazla uzatabilirim ama dönüyorum.
Ajan Smith'in o iğrenç kokunu alıyorum dediği sahneye.
Şimdi bu repliğinin öncesinde bir de hayvanat bahçesinden nefret ediyorum gibi bir şey söylüyordu.
Yani koklamakla alakalı.
Neden? Çünkü koklamak bir keşfin en ilkel hali değil mi?
En hayvani biçimlerinden.
Ve bunlarla ileri teknoloji çok çok tezatlık oluşturan bir şey.
En ilkel ile en teknolojik diyebilirim.
Yani insanları zaten virüslerle karşılaştırması da bundan.
Çünkü virüslerin kötü kokunun bulaşıcılığını sembolize ettiğini düşünüyor.
Yani vebanın da kötü kokuyla yayıldığı düşünülüyordu bir zamanlar.
Onunla onu eşleştirebilirsiniz kafanızda.
Yani bu koku duyusu bedenselliğe vurgu yapmak için kullanılıyor burada.
Sanki böyle insanın hayvansallığının sanal bedeninde ortaya çıkması gibi.
Ajanlar da insan olmadıkları için o sahip oldukları koku alma yetenekleri belki de böyle sadece rakiplerinin kötü kokusunu almakla sınırlandırılmış olabilir.
Gelelim bir başka sahneye.
Neo ile Trinity Morpheus'u kurtarmaya gidiyor.
Burada şu sahnede işte o giriş sahnesinde herkesi taradılar.
Resmen katlettiler. Burada şunu demiş olabilirsiniz.
E nerede Budizm abi?
Filmde okey Budist bir hava var.
İşte zerdüşçü bir ikicilik de kullanılmış.
İyi kötü karşıtlığı falan var ama bu sahnelerin Budist öğretilerle hiç alakası yok.
Çünkü Budizm'de zaten ikicilik dediğimiz bir mevzu var ya en yüksek iki erdem merhamet ve şefkat.
Hani diyorlar ya düşmanına bile dostça davran böyle bir öğüt var.
Hani nerede adamlar taradı herkesi.
Neyse ki film sadece Budist öğreti üzerine şekillenmiyor.
Başarısı da buradan geliyor bence.
Hatta dini çoğulculuk üzerinde bina edilmiş bir film.
Ama tabii ki de en çok Hristiyan teması var filmde ki zaten film Paskalya'da gösterime girmişti.
Bu da mı tesadüf kardeşim demek istiyorum.
Şimdi gelelim bir başka sahneye.
Morpheus'u kurtarmak için hayatını Neo feda etti biliyorsunuz.
İşte insanlığı kurtarmak için kendini feda eden Hazreti İsa benzer işler.
Daha sonra Neo ile Trinity böyle dehşetli bir mücadeleye giriyorlar Morpheus'u kurtarmak için.
İşte o kurtarılış sahnesinde Morpheus'un zincirlerini kırma görüntüsü zaten Matrix'in kölelikle...
Bağlantılı görüşlerini açıklıyor.
Neyse Trinity ve Morpheus gemiye geri dönüyor ama Neo kalıyor.
Ajan Smith ile savaşacak.
İşte bu savaş Neo'ya güç katacak ve onu inisiyasyonun en son süreci olan dirilişe götürülecek süreç.
Gelelim iyi ile kötünün son savaşına yani Ajan Smith ile metro istasyonundaki o karşılaşma yerin altında.
Yeraltı it ego süper egodan it.
Çünkü burada zaten eliyle böyle bir gel işareti yapıyor ya böyle çok komik Western göndermesi böyle o ne öyle o el yani çok ilkel it işte.
Şimdi Ajan Smith'den bahsetmemek olur mu bu podcastı?
Hemen bahsetmek istiyorum. Ajan Smith biliyorsunuz ki sistemin adamı.
Bilgisayarları insanlardan kurtarmak falan istiyor.
Şöyle bir durum var. Neo, Trinity, Morpheus karakterlerine baktığınız zaman bunlar çok karmaşık, farklı, tamamlayıcı karakterler ama Matrix'in ajanlarına bakın böyle kişilik dışı, türünün
prototipi tipler yani birbirleriyle değiştirilebiliyorlar bile.
Onlar aslında insanlaşmış bir makine diyebiliriz.
Neo ise bunun tam tersi.
Ve Smith aslında sistemin yazdığı bir program.
Ama Morpheus'u bu teke tek sorguya çektiği sahnede ne diyordu?
Ben burada bulunmak istemiyorum diyordu.
Smith dediğim gibi bir bilgisayar virüsü.
Çoğalabiliyor, girdiği yeri bozuyor.
Hani bir sahnede diyordu ya siz işte bu dünyanın kanseri gibisiniz falan diyordu.
Aslında o kendisi. Peki ajan Smith neyden kurtulmak istiyor?
Şundan. The One programının yüklendiği 6.
kişi. İşte bu programa göre de bu kişinin görevi her güncellemede yani Zion her yok edildiğinde ve atıklar temizlendiğinde Matrix'e karşı gelen %1'lik insanları Zion'da toplamak.
Ve bu olay daha önce 5 kez yaşanmış.
Ve 5. kez seçilmiş kişi gelmiş.
5 kere Zion'daki insanlar yok edilmiş.
Neo'da bu döngüde 6.
kişi. İşte Ajan Smith'in amacı şu Neo'yu öldürmek ve sistemin tamamen robot olmasını sağlamak.
Sonra da oluşturduğu o klonlarla beraber sistemin çökmesini sağlamak ve kurtulmak istiyor adam.
Ve burada bir ironi var dikkat ettiniz mi?
Ajan Smith insanlaşan bir makineyi Neo makineleşen bir insanı temsil eder gibi bir durum var.
Kim bilir belki de seçilmiş kişi ajan Smith'tir arkadaşlar.
Böyle bir rivayet de var.
Şimdi kafaları daha fazla karıştırmayalım.
Şimdi ajanlar Matrix'in fark edilmemesini sağlıyorlar.
Bunun için de işte bunu gören işte algılayan birileri olursa hemen milletin hafızasını falan siliyorlar.
Neo dikkat ettiyseniz tek başına yani The One.
Ajan Smith ise virüs gibi çoğalmakta.
Ve kahinin Neo'ya dediği gibi.
Bu bir dualite.
Hani diyordu ya o senin karşıtın, senin negatif, kendini dengelemeye çalışan bir denklemin sonucu demişti o ilişkileri için.
Bir de unutmadan şunu söyleyeyim.
Ajan Smith ne zaman ajanlığının dışına çıkmak istese ne yapıyor?
Gözlüklerini çıkarıyor. Dönelim metrodaki çarpışma sahnesine.
Orada da Neo hatırlıyorsanız adamın gözlüklerini gözüne lens etmişti, kırılmıştı.
Gözlükleri kırılan Ajan Smith delirdi ve Neo'yu 303 numaralı odanın kapısının önünde delik deşik etti.
Adamı böyle mermi manyağı yaptı.
Neden 303 numaralı kapının önü?
Çünkü filmin başında hatırlıyorsanız Trinity'nin odasının rakamıydı bu.
Ve Masonik seviyede üstattır 303 demiştim.
Ve burada aslında ki 303 şu.
Hz. İsa'nın çarmıha gerildikten sonra ölmesi ve 3 gün sonra tekrar dirilmesine bir atıf yapılıyor.
Niyonun da yeniden doğması için ne gerekiyor?
Öncelikle... Ölmesi gerekiyor.
Ve ölüyor. Ama ne oluyor?
Trinity onu öpüyor ve hayat iksiriyle, hayat öpücüğüyle geri dönüyor.
Yani kahinin dediği olay doğru.
Seçilmiş kişi Neo. Şimdi bu öpücük sahnesinin anlamını anlatmak istiyorum.
Trinity ne demiştim?
Üçleme. Üç. Ve Neo, dıvan demiştim.
Bunlar birleşiyor. Üç artı bir.
Ne oluyor? Dört oluyor.
Devlet bahçeli gibi konuştum şu anda.
Dört sayısı insan pesikesinin bütünlüğünü simgeliyor.
Yani karşıtların birliği.
İki yarımın. dişi ve erkeğin bütünleşerek kutsal evliliği oluşturması ve bu birleşmeden de tanrısal androjen doğuyor.
Yani simyada hem dişi hem erkek olan yetkin özlek felsefe taşı.
Yani Neo asla tek başına seçilmiş kişi olamaz.
Mutlaka bir bütünleyici karşıtın varlığı gerekli.
Çünkü gerçek tamlık ancak bu şekilde sağlanır.
Şimdi ne oldu? Uyuyan güzel Neo bir öpücükle ölümden döndü.
Bu arada az kalsın unutuyordum şunu da söylemem gerekiyor.
Gnostik metinlerde Hazreti İsa'nın bir ikiz kardeşi olduğu düşünüyor.
Böyle bir varsayım var. İşte bu sava göre de Hazreti İsa'nın kardeşinin adı Judas Thomas yani ikiz Judas.
Bir de Petrus'un vahyi diye bir metin var.
Burada da çarmıhta ölen kişi İsa değildi diyor.
Yani ona ihanet eden ikiz kardeşiydi.
Yani Judas'tı diyor. Bu durumda ne oldu?
Trinity'nin öpüşüyle dirilen kusursuz ikiz olan Neo'ydu arkadaşlar.
Şimdi filmin en efsane sahnesine geçiyorum.
Neo'nun mermileri durdurduğu sahneye nasıl durdurdu onları?
Çünkü zihniyle değil mi?
O kaşık sahnesinde çocuk ne demişti?
Kaşık zaten yok demişti.
İşte mermiler de yok bu durumda.
Ve Neo artık Matrix'i bir program olarak yani ikili sistemdeki o kodlarıyla görmeye başladı bu saatten sonra.
Bu arada o havalı yeşil yazılar arkadaşlar Japonca bir yemek tarifi kitabından alınmış.
Çok üzgünüm. Gelelim o en son telefon kulübesinde yaptığı konuşmaya.
Neden telefon kulübesi?
Çünkü bir Clark Kent havası verilmiş.
Bir kahraman edası verilmiş.
Ne de olsa bir Hollywood filmi izliyorsunuz arkadaşlar.
Ve zaten filmin en başında Warner Bros logosu bile bir Matrix sonundaydı.
Bu da şu demek oluyor ki Hollywood'da bir Matrix bir simülasyon demek.
Ve son olarak sizlere Neo gibi veda ediyorum.
Buradan nereye gideceğiniz size bıraktığım bir seçim.
Diyordu yanıyor. Bence beni seçin arkadaşlar.
Instagram'da Ortamlarda Satılacak Bilgi hesabından beni takip etmeyi seçebilirsiniz ve bir mesaj atmayı da seçebilirsiniz.
Selam Merve biz de buradayız ve seni dinliyoruz demek için bana bu adresten ulaşabilirsiniz.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
