
Kod: 60OSB
Cambly Kids Hakkında detaylı bilgi almak ve %60 indirimden faydalanmak için linke tıklayın: https://cambly.biz/60OSBKIDS
Kod: 60OSBKIDS
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "Cambly" hakkında reklam içerir*
Transkript
Anadili İngilizce olan deneyimli eğitmenlerle ister birebir ister grup derslerine katılabileceğiniz online bir eğitim uygulaması olan Cambly'e bugün başla en büyük yatırımı geleceğine yap.
60 OSB kodu ile tam %60 indirimle ilk ve son kez ayda sadece 199 TL'ye abone ol.
Ayrıca ilk dersin ücretsiz.
Bugün kendin için bir adım at.
Merhabalar Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz ben Merve.
Bugünkü konumuz çok uzun o yüzden mevzuya süper hızlı bir giriş yapmak durumundayım.
Şöyle ki geçen gün bir takipçi bana Johnny Kim diye bir adamın hikayesini atmış ve demiş ki Merve sence böyle bir şey mümkün olabilir mi?
Şöyle ki Johnny Kim hem Harvard'da doktor hem NASA'da astronot hem de orduda komandoluk yapmış.
Yani 3 defa kariyer değişikliğine gitmiş Güney Koreli 38 yaşında bir adam.
Ve bu bana şunu sordurttu.
Ömrü boyunca kaç alanda uzmanlaşabilir diye sordum kendi kendime.
Sonra dedim ki aa bundan süper bir konu çıkar hadi çekelim.
Şimdi önce sizinle bundan 28 sene öncesine gidelim.
1994 senesine o zamanın en önemli haberlerinden biri şuymuş.
Bir adamın not defteri satışa çıkıyor ve sadece bu defterin 18 sayfası 30.8 milyon dolara bir alıcı buluyor.
Alıcı da Bill Gates.
İşte bugün o defterin sahibini konuşacağız.
Leonardo Da Vinci.
Da Vinci kimilerine göre bir deli kimilerine göre ise bir dahi ama kuşkusuz ki tüm zamanların en büyük beyinlerinden birisi.
Bu arada IQ sonunun 220 olduğu düşünülüyor çok uç bir rakam.
Size şimdi ben desem ki Leonardo da Vinci'nin en önemli özelliği sizce nedir diye sorsam büyük ihtimalle şunu diyeceksiniz multidisipliner olması.
Evet o bir multidisipliner işte polimat, hezer falan her parmağında bir yüzük dediğimiz o kıskanılası insanlardan birisi.
Hep diyorum ya en çok kıskandığım insan modeli diye işte o.
Yani birden fazla alanda uzmanlığı olan kişiler.
İşte İbni Sina gibi, Newton gibi, Benjamin Franklin gibi.
Bir önceki podcast'imin konusu Elon Musk gibi.
Hatta Sakıp Sabancı'nın şu sözünün karşılığı bile diyebiliriz.
Her şeyin bir şeyini, bir şeyin her şeyini bilen insanlar.
Peki Da Vinci kim? Çok iyi bir ressam mı?
Çok iyi bir mimar mı?
Astronom mu? Mühendis mi?
Müzisyen mi? Filozof mu?
Bilim insanı mı? Jeolog mu?
Yoksa bir kartograf mı?
Yoksa bunların hepsi mi? Da Vinci bunların hepsi.
Yani Da Vinci bir polimat.
Poli Yunanca'da çok demek.
Mat ise o teknik öğrenme anlamlarından.
Yani polimat çok yönlü, çok teknikli.
Ya da hezarfan da diyebiliriz.
Hani Farsça'da vardır ya hezarfan.
Anlamı şu. Hezar bin anlamında.
Fen ise beceri, hüner.
Yani bin teknikli, bin hünerli.
Bu arada geçen Instagram'da paylaşmıştım ya.
İlber Ortağ ile açıklıyordu. Hezarfan Ahmet Çelebi Galata Kulesi'nden Üsküdar'a hiç uçmadı diye.
Buna o kadar inanasım varmış ki çok yıkıldım, çok üzüldüm.
Yani Evliya Çelebi'nin seyahatnamesindekiler öyle çok inanmayın çünkü onların çoğu rivayettir.
Neyse kapatalım parantezi.
Şimdi bugün size Leonardo da Vinci'nin nasıl bu kadar üretken bir adam olduğunu 7 madde ile açıklamaya çalışacağım.
Ama bundan önce çok kısa bir biyografisine değinmeye çalışacağım.
Çok kısa dediğime bakmayın kesin benim çenem durmaz şimdi.
Belki ileride daha uzunluğunu yaparım ama onun hakkında bilmemiz gereken şeyler neler?
Şimdi öncelikle doğduğu ve yaşadığı yüz yüze bakmamız gerekiyor.
Yani 1452 yılına.
Bunu çok kolay... Özellikle hatırlarsınız çünkü 1453'te İstanbul fethedildi.
Bir sene önce de Da Vinci doğdu.
Yani 15. yüzyılda doğuyor.
Kolombların, Gutenberglerin, o icatların, keşiflerin, yeniliklerin olduğu dönem.
Bilginin böyle hunharca yayıldığı güzel bir dönemde doğmuş.
Hatta meşhur o Game of Thrones dizisinin esas tarihi gerçeği vardır ya.
Güller Savaşı. Bu dönemde başlar ve bu dönemde son bulur.
Leonardo da 1452 yılında doğuyor.
Fatih'in İstanbul'u fethetmesinden bir sene önce.
Yani bir çağ kapandı, bir çağ açıldı.
dediğimiz dönem Rönesans dönemi.
Yeni bir çağ başlıyor ve bu çağın içerisine Leonardo da Vinci doğuyor.
Zaten kendisi de bir Rönesans adamıdır.
Rönesans adamı da az önce anlattığım işte polimat, tezerfan dediğimiz olayların karşılığı gibi düşünebilirsiniz.
İşte bugün ben nasıl Rönesans adamı, nasıl Rönesans kadını olabiliriz?
Aslında bunu anlatmaya çalışacağım.
Da Vinci İtalya, Floransa doğumlu.
Vinci kasabasında doğuyor.
Bu arada İtalya'yı kıskanmamak mümkün mü?
Yani çıkan sanatçılara bakın o dönem içerisinde Raffaello var, Michelangelo.
var. Gerçekten kıskanılası.
Babası Piero varsıl sayılabilecek bir noter.
Buraya hemen bir dipnot atmak istiyorum.
Şimdi o zamanlar noterlik çok önemli bir meslek.
Çünkü ticaret İtalya'da bayağı gelişmeye başlıyor ama bunlar öyle sandığınız gibi noterler değil.
Yani günümüz noterleri gibi değil.
Böyle yazdıkları belgeleri edebi sözlerle de süslüyorlarmış.
Bu bana çok enteresan gelmişti.
Şimdi gelelim Leonardo'nun annesine.
14 yaşında öksüz kalmış bir kız Katarina ve 16 yaşında bu Katarina Piero ile tanışıyor.
Leonardo'nun babası. ve yasak bir aşk yaşıyorlar.
O sırada Piero 24 yaşında ve Piero başka bir kızla nişanlı.
Ve Katarina ile de gizli bir aşk yaşıyor.
Bu aşktan sonra Katarina hamile kalıyor ve Leonardo gayrimeşru bir çocuk olarak dünyaya geliyor.
Sonra babası nişanlısıyla gidip evleniyor.
Annesi Katarina'ya da diyor ki sana ben işte bir fırın işçisini ayarladım onunla evlendireceğim.
Komşu bir kasabaya yerleşirsin diyor kadına.
Derken Leonardo doğuyor ve annesiyle çok kısa bir süre ilişkisi olmuş.
Yani biraz emzirmiş annesi ve daha sonra başkasıyla evlendirilip dediğim gibi komşu bir kasabaya yerleştirilmiş.
Leonardo'ya kim bakmış derseniz Piero'nun babası.
Yani dedesi bakıyor Leonardo'ya eşiyle beraber.
Babası da böyle ara sıra gidip onları yokluyormuş, ziyaret ediyormuş.
Ama küçük günde öyle çok sevilen bir çocuk muymuş?
Hayır. Amcası Francesco dışında öyle pek de seveni yokmuş.
Yani amcası ona bir nevi babalık etmiş diyebilirim.
Zaten amcası öldükten sonra mirası da Leonardo'ya kalıyor.
Şöyle ki beni çok üzen detaylardan birisi şuydu.
Hani bir defteri var dedim ya.
Oraya şöyle bir not düşmüş.
Demiş ki cinsel ilişkiye böyle saldırgan ve gergin giren erkeğin çocukları hırçın ve güvenilmez olur.
Ama her iki tarafta da böyle...
Böyle büyük bir aşk, büyük bir tutku varsa bu şekilde birlikte olurlarsa doğacak çocuk son derece zeki, muzip ve hayat dolu olur.
Yani buradan ne demek istediğimi anlıyorsunuz.
Şimdi ben bütün bunları neden anlattım?
Çünkü o dönemde gayrimeşru doğan çocuklar üniversite eğitimi alamıyorlardı.
Yasak yani. Kaldı ki Leonardo eğitim alabilseydi ne olacaktı demiş olabilirsiniz.
Noter olacaktı büyük ihtimalle.
Çünkü ailesinde yaklaşık 5 kuşaktır doğan tüm ilk erkek çocuklar noterdir.
Aslında şunu demek istiyorum.
böyle kötü gibi görünen bir olay daha sonrasında bizim talihimiz haline gelebiliyor değil mi?
Ama Rönesans İtalya'sında bir de şöyle bir şey var.
Tarihçi Jacob Burckhardt'ın aktardığı şekilde söyleyeceğim.
Affedersiniz Rönesans İtalya'sını piçlerin altın çağı olarak nitelendirmişler.
Çünkü Leonardo'nun doğduğu dönemde işte papaya bakın iki tane gayrimeşru çocuğu var.
Sonraki papa işte 6. Alessandro.
Onun da bir sürü metresi varmış, gayrimeşru çocukları varmış.
Hatta bu papanın gayrimeşru çocuklarından birisi kim biliyor musunuz?
Machiavelli'nin Prens kitabı.
okuyanlar hatırlayacaktır.
Oradaki esas özne kimdi?
Cesare Borca karakteri değil mi?
Prens. İşte o Papa'nın gayrimeşru çocuklarından ve aynı zamanda Leonardo'nun da hamisi olan kişidir.
Devam edelim, kapatalım parantezi.
Yani Leonardo'yu aslında özgür kılan şey gayrimeşru olmasıdır.
Neden? Çünkü böyle olmasaydı büyük ihtimalle noter olacaktı ve tarihin tozlu sayfalarına gömülüp gidecekti.
Bu arada biyografisine azıcık değineceğim diyeyim.
Nerelere gelmişim? Yani benim bir stop tuşum olmalı.
Şimdi hızlanmak durumundayım.
Şimdi ergenlik dönemine geçelim.
14 yaşına geldiğinde dedesi ölüyor.
Ve babasının yanına Floransa'ya taşınmak durumunda kalıyor.
Aslında o da biraz da böyle kendini yapayalnız hissetmiş.
Ama şu sözleri de yazmış defterine yalnızlıkla alakalı.
Yalnızken tek efendin sen olursun demiş.
Zaten sık sık da bir yalnızlık güzellemesi yapar Da Vinci.
Ama öyle yaptığına bakmayın.
Çünkü çok kalabalıklar içinde hayatını idame ettirmiştir.
Devam edelim. Babasının yanına gittikten sonra babasının dükkanı sokağında.
dönemin en ünlü heykeltıraşlarından ve ressamlarından birisi olan Verrocchio var.
Yani onun atölyesi var.
Babası Leonardo'nun zaten yeteneğinin farkında.
Alıyor onun çizimlerini atölyeye götürüyor ve Verrocchio'ya gösteriyor.
Verrocchio'nun bunları görünce zaten dibi düşmüş ve demiş ki hemen getir o çocuğu.
Da Vinci böylelikle Florence'ın en önemli ustalarından birinin yanına çırak olarak giriyor.
Ve ustasından gerçekten çok fazla şey öğrenmiş.
Mesela lir çalmayı ondan öğrenmiş.
Bu arada Verrocchio'nun bir diğer yetiştirdiği önemli isim de Deniz'in doğuşu tablosuyla hatırlayacağınız Sandro Botticelli.
Bu arada Verrocchio'nun o meşhur bir heykeli vardır Davut heykeli.
Onu Instagram'a koyacağım bakarsınız.
İşte bu Davut heykelinin Leonardo da Vinci model alınarak yapıldığı düşünülüyor.
Yani onun gençliğini göreceksiniz aslında.
Verrocchio da Vinci'nin güzelliğine o kadar etkilenmiş ki herkes gibi.
Çünkü Leonardo geçmiş kaynaklarda aktarıldığına göre olağanüstü bir güzelliğe sahip bir gençmiş.
Bu arada şunu söylemeden de geçmek istemiyorum.
Bu atölyeyi bir fabrika gibi düşünün.
Yani bir sürü ressam var içeride bir sürü hikaye tıraşı var ama buradaki amaç aslında sanatı satmak.
Yani tamamen ticari bir amaç güdülüyor.
O yüzden bu atölyeden çıkan eserlere baktığınız zaman imzasız olduğunu görebilirsiniz.
Yani kimin elinden çıktığının çok da bir önemi yok.
Ama Leonardo da Vinci'ye orada da bir farkını ortaya koyuyor.
Ustası Verrocchio ile yaptığı İsa'nın vaftizi resmini koyarım instagrama bakarsınız.
Oradaki meleklerden soldakini Leonardo da Vinci yaptı.
Aslında Verrocchio ile oradaki farkı göreceksiniz.
İkisinin farkını ve zaten bir gün gelecek boynuz kulağa geçecek.
Tıpkı Picasso'nun ressam babasını geçmesi gibi.
Hani onun da babası resmi bırakmıştı ya Picasso'yu gördükten sonra.
Hatta bir rivayete göre Verrocchio eline bir daha asla fırça almamıştır Leonardo'nun resimlerini gördükten sonra.
Heykelden yoluna devam etmiştir.
Verrocchio'nun atölyesinden 4 sene sonra ayrılıyor ve 17 yılda Milano dükü için çalışıyor Da Vinci.
Bu arada Leonardo saraya müzisyen olarak gidiyor.
Bu benim çok sevdiğim bir detay.
Yani ne kadar çok yönlü olduğunu zaten anlattım ama müzisyen olarak girmesi bence sizi de şaşırttı.
Fakat burada benim en sevdiğim detay şu.
Leonardo da Vinci tarihin ilk CV'sini yazmıştır.
Yani inanabiliyor musunuz ya kendini işe aldırmak için o maddelik bir CV yolluyor.
Ve bu CV'de hiç böyle resim yeteneği falan yok.
Tamamen böyle askeri mühendislik alanında işte uzman olduğunu falan yazmış.
Tarihin ilk iş başvurusunu da Vinci yapmış.
Devam edelim. Şimdi Milano Dükü için 17 sene...
Ve daha sonra işte Fransızlar biliyorsunuz şehri işgal ediyor.
Oradan ayrılıyor. Ayrılırken de Milano işgal altındayken Salahi ile tanışıyor.
10 yaşlarında bir çocuk Salahi ve hırsız.
Ona acıyor yanına alıyor.
Çamurların içerisinden çekip alıyor.
Bu arada Salahi onun büyük aşkıdır.
Ona küçük şeytanım der Leonardo da Vinci.
Bu konuyu çok merak etmişsiniz.
Instagram'da Merve bunu da anlattınız.
Evet da Vinci eşcinsel arkadaşlar ve heteroseksüel ilişkiden nefret ettiğini zaten not defterine de yazmış.
Ama o dönem için bu çok wow bir şey değil.
Normal bir şey. Ve Locke'un çıraklığını yaptığı o gençlik döneminde zaten Sodomy ile suçlanmış.
Yani Sodomy işcinsel ilişki.
Yasak o dönem içerisinde.
Cezası da ölüm. Ama Medici ailesi için çalıştığı için bir yerde bir şekilde o siyasi bağlantıları sayesinde hapisten çıkıyor.
Kurtuluyor. Dediğim gibi Salahi onun en ciddi ve en uzun süreli ilişkisidir.
Melek yüzlü bir şeytandır Salahi.
Bu arada Mona Lisa'nın aslında Salahi olduğunu düşünen sanat harçları var.
Benziyorlar mı? Aşırı benziyorlar.
Onu da koyarım Instagram'a.
Bir de şu. var. Eşcinsellik Floransa sanat camiasında zaten çok yaygın.
Sıra dışı bir durum değil. Botticello öyle, Verrocchio öyle, Michelangelo, Donatello.
Bu eril aşk yani Floransa'da o kadar yaygındır ki hatta Almanca'da Florenzer dediğimiz Floransalı kelimesi Argo'da eşcinsel anlamında kullanılmaya başlanmıştır.
Zaten Leonardo çağının adamı mıydı?
Bence değildi. Yani çok ötesinde bir adamdı.
Giyim tarzı da aynı şekilde.
Giyim tarzı da çağına göre çok farklı.
O dönemde böyle herkes uzun uzun giyinirken o böyle diz üstünde gül pembesi de tunikler giyiyormuş.
Şimdi Leonardo'yu pembeler içinde hayal edememiş olabilirsiniz.
O zaman Raffaello'nun Leonardo'ya saygı duruşu yaptığı o Atina okulu tablosunu inceleyin.
Oradaki Platon Leonardo Da Vinci'den esinlenerek yapılmıştır.
O gül kurusu giysiyle olan.
Şimdi ben bunları neden anlattım?
Bize ne eşcinselliğinden sorduğunuzu anlattım.
Şöyle ki nasıl ki yalnızlığına işte babasızlığına dedik ya işte ona bir özgürlük sağladı bu.
Ki tarihe baktığınız zaman çok önemli figürlerin babası yoktur.
Dikkat edin yani küçük yaşta babalarını kaybetmiştir.
İlk aklıma gelen Nietzsche mesela.
Babasızlık bazılarını çok özgür kılar, işte erkenden olgunlaştırır derler ya bence o hesap bu.
İşte eşcinselliği de aslında Leonardo'nun kendisini böyle çevresinden farklı, topluma uyum sağlamamış, aykırı bir birey olarak hissetmesinde bence önemli bir yer tutuyor.
Yani o bir ayrı kodu aslında.
Sanatçıların pek çoğu böyledir.
Gayrimeşru doğdu, eğitim alamadı, annesiz babasız büyüdü, sevgi görmedi, sodomi ile...
Suçlandı, hapse düştü, bir ayrık otuydu.
Yani demem o ki o da acılar çekti herkes gibi ve defterine şunları da yazmış hatta.
Büyük acılar çekmeden kusursuz armağanlara ulaşılamaz.
Ve yine aynı sayfaya şunları düşmüş.
Dante'nin İnfernosundan bir bölüm yazmış.
Demiş ki, silkip at üstünden tembelliği dedi ustam.
Kuş tüyü üstünde, yorgan altında kavuşulmaz üne.
Üne kavuşmadan yaşamını tüketen kişi, dumanın havada, köpüğün suda bıraktığı gibi bir iz bırakır yeryüzünü.
Ve şimdi bakın her yıl sırf Mona Lisa tablosunu görmek için Louvre Müzesi'ne milyonlarca insan akın akın geliyor.
Da Vinci'nin bu dünyaya nasıl bir iz bıraktığı aşikar.
Şimdi bu adamın hiç mi kötü özelliği yok?
Tabii ki de var. Başladığı işleri bitiremiyor ve genelde de yarım bırakıyor.
Michelangelo daha 29 yaşındayken 5 metrelik o Davut heykelini dikip koyuyor.
Ama Da Vinci'ye ki rakiplerdir, 8'li rakipler her başladığı işi yarım bırakıyor.
Çünkü neden? Mükemmeliyetçi olduğu için.
Yani bitirebildiği 15 tablosu var.
İşte en önemlisi Mona Lisa. Buna ayrı bir podcast çekmeliyim.
Çünkü buna bir başlarsam 3-4 saat çıkamayız buradan.
Ama en azından şunu bilin.
Yani yanında çalışan çırağı olabilir.
Mona Lisa'daki salay olabilir.
Bu kesin değil dediğim gibi.
Annesi olabilir diyenler var.
Eğer öyleyse buradan çok acı bir hikaye çıkar.
Çünkü Mona Lisa'yı ölene kadar hep yanında taşımış Da Vinci.
Kendisini çizdi bu adam diyenler var.
Bu da olabilir. Ya da bir tüccarın yüzü hiç gülmeyen bir karısı da olabilir diyenler var.
En çok ihtimal verilen de zaten bu.
Hatta bu kadının yüzü gülsün diye Da Vinci bayağı bir uğraşmış.
O yüzden böyle yarımdır o.
Bir zorlama bir gülümseve vardır orada.
Neyse konumuz bu değil ama nasıl anlatasım var.
Şimdi en önemli eserleri Mona Lisa ve Son Akşam Yemeği bunu bilelim.
Bu arada hani dedim ya bazen başımıza kötü bir olay gelir.
Biz bilmesek de ileride o bizim talimis haline gelebilir diye.
Mona Lisa da eğer 1911 yılında bir müze çalışanı tarafından ki bu adam İtalyan milliyetçisidir.
Ve tabloyu hani Fransa'da görünce adam herhalde yediremedi.
gururuna ve demiş ki yani bunun burada ne işi var bu İtalyan bizim bu deyip Mona Lisa'yı çalıp götürüyor adam.
Sonra Mona Lisa o kadar çok aranıyor, o kadar çok gündem oluyor ve o boş kalan yer var ya müzede o bile deli dehşet böyle ziyarete uğrayınca Mona Lisa bir anda dünyanın gündemine oturan bir tablo haline
geliyor. O yüzden şu an onu konuşuyoruz.
Yani çalınmasaydı büyük ihtimalle Mona Lisa bu kadar ünlenmeyecekti.
Bir de ona böyle ezoterik şeyler yükleyenler var ya işte kesin burada bir gizem var işte onu çözmeye çalışıyoruz falan.
Böyle şeyleri ben de seviyorum yani böyle hikayeler çok hoşuma gidiyor.
İşte gözünde 72 var falan.
Bu arada 72... Çok gerçekten iddialı.
Çünkü Orta Çağ Kabalistleri Yehova'nın adının 72 harften oluştuğunu söylüyorlar, düşünüyorlar.
Ya da işte Konfüçyüs'ün 72 yıl yaşaması, İsa'nın öğretilerini yayan işte 72 müridinin olması gibi gibi bir sürü gizemli olayı vardır 72'nin.
Belki bunu anlatırım başka bir zaman.
Şimdi devam edelim. 1506 yılına gidiyoruz.
Mezzi ile tanışıyor. Mezzi de çok önemli.
Da Vinci için çünkü salayi gibi hayatındaki en önemli iki isimden birisi.
Ve 1516'da Fransa'dan bir davet alıyor.
Kral'dan direkt bir davet alıyor.
Sarayın baş ressamı, mühendisi ve mimarı olması için işte çok gönüllülük bu kadar önemli ve güzel bir şey.
Daha sonra zaten kralla çok iyi bir ilişkisi var.
Derken bir gün sağ eline tam da resim yaparken bir felç iniyor.
Ve 67 yaşında çok hastalanıyor.
Bir sabah kral François onu ziyaret için odasına geldiğinde Leonardo'yu çok bitkin bir halde buluyor.
Leonardo hükümdar içeri girince hemen böyle toparlanıp kalkmak istiyor ama beceremiyor, doğrulamıyor.
Çok kötü. Ve François onun başını tutuyor, saçlarını okşuyor.
Ve Leonardo ölmeden önce ona son olarak şu sözü söylüyor.
Haşmetli kralımın kollarında can vermek benim için en büyük şereftir diyor.
Bu anın resmini Ingress sonradan yapmıştır.
İnstagram'a bunu da koyalım.
Şimdi esas mevzuya giriyoruz artık.
Peki biz nasıl Leonardo da Vinci gibi üretken olabiliriz?
Ya da multidisipliner olabilir miyiz?
Ya da da Vinci gibi... düşünebilir miyiz?
Şöyle ki insanlar böyle belirli bir alanda genetik olarak az çok yetenek sahibi olabiliyorlar.
Bunu biliyoruz. Ama şunu da biliyoruz ki artık çoklu zeka teorisi diye bir olay var ki bunun 25 değişik alt türü tasnif edildi sonradan.
Ama bilinen 7 tanesini böyle dahilerle açıklamaya çalışayım.
Mesela mantık matematik zekası deyince aklınızda kim geliyor?
Stephen Hawking ya da işte Isaac Newton.
Sözel zeka deyince Shakespeare.
Mekanik zeka deyince Michelangelo olabilir.
Müzik zekası Mozart. Neden kinestetik zeka deyince Muhammed Ali olabilir, sosyal zeka Gandhi olabilir, Nelson Mandela olabilir ya da iç dünyası kendini bilme deyince Viktor Frankl olabilir.
Bunların hepsi bir yerde kombo olmuş mu derseniz işte Da Vinci arkadaşlar.
Bugün onun 7 prensibinden bahsedeceğim size.
Hepimize ilham olsun diye yani kapasitemizi arttırabilir miyiz bunu görebilmek adına hemen başlayalım.
Neymiş bu Da Vinci'nin 7 prensibi?
Şimdi birincisi Curiosota yani uslanmaz bir merak.
prensip bu. Elon Musk'dan bahsettim ya bir önceki bölümde.
Onun da en büyük özelliği merakıydı hatırlayın.
Hatta çok uzağa gitmeyeyim. Geçenlerde İlber Ortaylı'yı dinliyordum.
O da böyle entelektüel kişileri tanımlamak için bunu kullanmıştı.
Demişti ki bir insanın merakı olsun veya olmasın, işi olsun ya da olmasın her daldan beslenmeye çalışan kişilerdir.
Çeşitli dallarla ilgilenen kişilerdir demişti entelektüeller için.
Bence çok doğru bir tanım.
İşte Da Vinci'nin merakı da aslında böyle cinsten.
Yani bitmek, tükenmek bilmeyen bir öğrenme arzusu.
Gördüğü her şeyi merak eden, hakkında sorular soran ve bunları defterine not yazan Da Vinci.
Genelde böyle kendi kendine sorular sorarmış.
Yine böyle kendi kendine cevaplar arıyor.
Sokrates misali. Yani bazen ben de böyle kendi kendime Sokratik sorular sormaya çalışıyorum.
Umarım sonum onun gibi olmaz.
Biliyorsunuz adamı böyle gençlerin kafasını karıştırıyorsun sorduğun sorularla diyerek baldıran zehri içirtip ölüme yolladılar.
İşte bu Sokratik yöntem öğrendim ki daha sonradan çok iyi psikologlar tarafından da kullanılıyormuş.
Bilissel davranışlı teröristler.
diyorlarmış buna. Yani şöyle arkadaşlar size söyleyeceği şeyi yine size böyle sorular soru soru soru soru açığa çıkartıyorlar.
Sokrates'in annesi Ebo olduğu için yani o yüzden bu yaptığı şeye doğurtma yöntemi de diyorlar.
Sokratik yöntem. O bir bilgi ebesiydi.
Düşünce ebesiydi. Hani demiş ya sorgulanmamış bir hayat yaşamaya değmez demiş Sokrates.
O yüzden lütfen her şeyi sorgulayın.
Merak edin. Defterinize yazın.
Ve size şunu sormak istiyorum. Merak duygusu olmayan bir dahi gördünüz mü hiç hayatınızda?
Ben görmedim. Bilmiyorum. Mesela ay işte Hani demiş ya hiçbir özel yeteneğim yok.
Yalnızca çok tutkulu bir meraklıyım demiş Einstein.
Yani merak çok önemli. İnsanoğlu uzaya çıkaran ne bileyim bir kara deliğin fotoğrafını çektiren şey nedir?
Merak duygusu işte. Da Vinci bu sayede o defterleri doldurabilmiştir.
Oraya işte yazmış kite nasıl atıyor?
Kuşlar nasıl uçuyor? Yani hep bunları araştırmış.
Ben bunları niye anlatıyorum?
Siz de yapın diye anlatıyorum.
Alın elinize bir kağıt kalem bir not defteriniz olsun.
Oraya merak ettiğiniz şeyleri yazın.
Cevaplayın Sokratik yöntemler.
yapın. Yani artık şöyle bir devirde de değiliz.
Hani tarihçilerin merak çağı dedikleri bir dönem vardı ya 1660'dan işte 1820'lere kadar süren o aralık.
İşte orada dönemde insanlar merakın neden olabileceği tehlikeler konusunda hep endişeliydiler.
Neden? Çünkü çoğu kültürde daha fazlasını öğrenmeye çalışmak konusunda hep uyarıldı insanlar.
İşte Pandora'nın kutusu, Baba Yaga hikayesi ya da işte merak kediyi öldürür bu sözleri hatırlayın.
Tabi bunu hiç dinlemeyen insanlar da vardı.
Mesela 18. yüzyılda Bakın Deniz Diderot var orada.
Deniz Diderot çıkıyor ve ansiklopediyi yazıyor.
Neden? Çünkü merak duygusu çok gelişmiş.
Ne yapıyor? Yeryüzündeki o bölük pürpürç bilgileri topluyor, bir araya getiriyor.
Yani bugünkü Wikipedia'nın atası aslında Deniz Diderot'un ansiklopedisi.
Ve yazdıkları neye sebep oluyor?
Fransız devrimini hazırlıyor.
İşte merak... kadar önemli.
Peki şimdi bakın nasıl bir merak çağındayız diye sorun kendi kendinize.
Şimdi gördüğünüz gibi artık bir stalk çağındayız.
Yani başkalarının hayatını merak ediyoruz.
Magazinde neler olup bittiğini bunu merak ediyoruz.
Böyle bir çağdayız. Hani ben ara ara Mary Curney'in bir sözünü paylaşıyorum ya.
İnsanlar konusunda daha az, fikirler konusunda daha meraklı olun diye çok seviyorum bu sözünü.
Çünkü büyük beyinler fikirleri tartışır.
Orta halliler olayları.
Küçük beyinler insanları tartışır.
Bunu hiç unutmayalım. Şimdi başta Aradığımız noktaya geri dönüyorum.
Hani demiştik ya birinci prensip.
Biraz bu meraklarını yazdığı defterinden bahsetmek istiyorum.
Dediğim gibi dünyanın en pahalı defteri bu.
Zaten günümüzde sadece 7000 sayfası gelmiş.
Bu defterde onun yaşamındaki her şey yazıyor.
Aklına gelen her şeyi sormuş, yazmış, çizmiş, hayatla ilgili düşünceleri, alışveriş notları bile yazıyor.
Ya hatta bir yere şöyle bir not almış.
Cumartesileri çıplak erkekleri görebileceğim bir hamama git.
Bunu uzun bir süre aşamadım.
Büyük ihtimalle... anatomi bilgisini tazelemek için yazmıştır ama günümüze gelmesi, ifşa olması biraz hoş olmamış.
Yani günlükleri sızmış adamın.
Tamam bilimsel içerikler sızsın da bu kadarı da bilmiyorum.
Bana bir düşündürttü. Neyi düşündüm?
Hani ben de farkındalık defteri diye bir şey tutuyorum ya.
Curiosata işte buradan geliyor o defter.
Her şeyi yazıyorum oraya ve bunu gördükten sonra dedim ki bir dakika her şeyi yazmamam gerekiyor.
O yüzden yazarken bence dikkat edin.
Bu arada en kısa zamanda sizler için de bu defteri çıkaracağım.
Bir farkındalık defteri ve bu deftere bir şeyler yazmanız için sizi teşvik etmeye çalışacağım.
Yani size zorla kendinizi geliştireceğiniz bir defter çıkartmaya çalışıyorum.
Umarım hemen baskıya girer ve çıkar.
Şimdi Da Vinci bu defter sayesinde dediğim gibi fikirlerin aklından uçmasını engelliyordu ama bu defterde aslında 3 şey ön plana çıkıyor.
Birincisi bir problem çözme ya da işte bir şeyi meydana getirme hakkında etraflıca düşünmeyi sağlar.
sorular sormuş. Ve bu sorular öyle bir iki tane değil.
Bazen konu konuyu açı açı gidiyor ve alt başlıklar halinde işte veya konunun çevresinde birçok kez dolanıyor, sorulara dönüyor, dönüyor, cevaplıyor.
Yani aslında Sokratik yöntem.
İkincisi de doğayı, insanı ve insanın oluşturduğu her şeyi anlamaya katkıda bulunan gözlemlerine dair notlar ve çizimler.
Bir üçüncüsü de gün içerisinde zihninde beliren hemen böyle uçup gidecek fikirlerini hızlıca defterine yazmış.
Tastak gibi yazmış. Daha sonra yazıya dönüşecek.
O zaman birinci plan... prensibimizi anladıysak şimdi ikinciye geçiyorum.
İkincisi Arteşi Enza.
Sanırım en sevdiklerimden birisi de bu.
Önce şu soruyu sorayım.
Leonardo sizce sanat yapan bir bilim insanı mıydı?
Yoksa bilim yapan bir sanatçı mıydı?
Tabii ki de her ikisi de dediğinizi duyar gibiyim.
Şimdi düşünürken beynimizin tamamını kullanabiliyormuş sizce.
Önemli olan bu Arteşi Enza'da.
Yani sanatın içindeki bilimi bilimin içindeki sanatı keşfetmeyi öğütlüyor bize.
Çok yönlü bakabilmek her şeye.
Mesela Leonardo da Vinci ne yapıyordu?
Resim sanatını icra ederken aynı zamanda anatomiyle de en ince ayrıntısına kadar ilgileniyordu.
Ve ortaya çıkan tabloların eşsizliğinin sebeplerinden birisi de buydu.
Bilimle sanatı mesh etmesi yani.
Hani günümüzde böyle zihin haritaları diye bir şey yapıyoruz ya.
İşte da Vinci onu 500 yıl önce yapıyordu zaten.
Yani olaylara beynin sağ ve sol tarafıyla birlikte yaklaşıyordu.
Neden pek yani buradaki amaç ne?
Amaç şu aslında. Aynı zamanda farklı alandaki becerileri birbirlerine destekleyecek şekilde gelişime ulaştırmak.
Mesela kitap okumak beynin hem sağ hem sol lobunu geliştiriyor.
Bu sağ lob sol lob olaylarını biliyorsunuz.
Mesela beynimizin yaratıcı kısmı sağ lobu.
Bu kısımda görsel ve işitsel konularla ilgileniyoruz.
Yani işte sezgilerin kullanıldığı alan.
Ve bu kısım görme ve duyma ile öğreniyor daha çok.
Yani hayaller kuran kısım.
İnsanı insan yapan değerlerin işte burada olduğunu söyleyebiliriz.
Duygusallık, sempati, empati, hisler, şevk.
Bir de sol beyinden bahsedelim.
Sol beyinde de matematiksel işlemlerde başarı.
İşte sebep-sonuç ilişkisini iyi kuran, analitik düşünme özelliğine sahip böyle kelimeler, sayılar, sembollerle ilgili ya da işte akademik ve bilimsel konularda daha başarılıdır bu sol beyin aktif olanlar.
Mesela benim beynimin sol lobu bence yok.
Yani komple doğuştan yok.
Hep söylüyorum yani analitik zekam yok.
Sıfır. İşte bazılarımızda sağ lobu bence benim gibi olabilir.
Üzülmeyin arkadaşlar her şey...
bir çaresi var. Şimdi Leonardo'nun bu arteşi enzasını nasıl uygulayacağız?
Ne yapabiliriz? Şimdi benim gibi beyninizin sol kısmı gelişmediyse matematik problemleri çözmemiz gerekiyormuş.
Bulmacalar, yazı yazma, kitap okuma, satranç gibi böyle kuralları olan oyunlar oynamamız gerekiyormuş ama en çok geliştirecek şeylerden birisi tabii ki de yeni bir dil öğrenmekmiş arkadaşlar.
Hatırlarsanız Leonardo da Vinci 40 küsür yaşında Latince öğrenmeye çalışıyordu.
E biz Merve nasıl yapacağız bu sol lobumuzu nasıl geliştireceğiz?
Tabii ki de sizlere bir eğitim fırsatıyla geldim.
Şimdi Arte Shinza demiştik.
Arte Shinza'yı nasıl uygulayabiliriz hayatımıza?
Da Vinci gibi olmasa da şöyle yapabiliriz.
Zihin haritası çıkartmamız gerekiyor.
Bunu da internetten araştırın.
Zaten çok eğlenceli. Özellikle öğrenciler için çok faydalı buluyorum ben bunu.
Buradaki olay ne? Düşünürken sınırlı kapasitede kalmamak.
Beynimizin tamamını kullanabilmek.
Şimdi Leonardo da Vinci'nin benim en sevdiğim yönlerinden birisi de şu ki bunu Freud da söylemiştir.
Demiştir ki Freud, büyük Leonardo hayatı boyunca hep çocuk kalmıştır demiş.
Çocuk kalabildiği için böyle bir deha çıktı ortaya.
Nasıl yani Merve? Şöyle ki şimdi bizim çocukken sorduğumuz soruları hatırlayın.
Böyle bazen büyükler darlanıp ve ay çok saçma sorular soruyorsun demişlerdir ya.
Büyüdükçe de sormayı bırakırız o ilginç sorularımızı.
İşte Leonardo da Vinci o soruları sormayı hiç bırakmıyor.
Ve merakları dikkat ederseniz hep kişisel, saf ve saplantı derecesinde.
Buna podcast gelecek bu arada.
Bir şeyle kafayı bozma, obses dolma hali.
Genelde dahilerde görülüyor diye düşünüyorum.
Neyse da Vinci'nin ışık ve optik...
üzerine olan çalışmalarını nasıl sanatıyla birleştirdiğini ve nesnelerin iki boyutlu yüzeyde üç boyutlu görünmeleri için modellemede gölgeleme ve perspektifte uzmanlaştığını biliyoruz.
Yani onun olayı bu aslında.
Bir nesneyi düz bir yüzeyde üç boyutluymuş gibi gösterebilme becerisi.
Ressamın birinci gayesi budur der zaten.
Ve Rönesans sanatındaki en büyük yenilik nasıl çıktı ortaya?
İşte böyle beyninin sağ ve solunu aynı anda kullanabilen ve çocukça sorular soran bir adam sayesinde.
Ne bu çocukça sorular?
Şöyle açıklayayım. Mesela diyor ki gökyüzü neden mavidir?
Yani bunu bir çocuk sorar değil mi?
Da Vinci bu soruyu sormayı bırakmıyor.
Buna kafayı takıyor ve yani dünya hakkında bilinecek ne varsa öğrenmek istiyor.
Zaten o yüzden çalışmaların çoğu yarım kalmış.
Çünkü merakı çok fazla ve bir yere odaklanamıyor.
Sürekli böyle bırakıp başka bir merakını giderme arayışına giriyor.
Zaten şimdi yaşasaydı büyük ihtimalle dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu var diye adama ritalin verip duracaklardı.
Bu arada hep Da Vinci dedi mesela.
Einstein'da izafiyet teorisini geliştirirken duvara tosladığı anlar oluyor.
O zamanlarda işte kemanını çıkartıp Mozart çalıyormuş.
Bakar mısınız Einstein'da da bu var.
Yani sanatla adam bilimi meçhetmiş aslında hayatında.
Tabii ki bir Da Vinci kadar değil hiçbirisi.
Ama bu da bir meziyet yani.
Ya da Ida Lawless ne yaptı?
Babası Lord Byron'ın o şiirsel duyarlılığıyla annesinin matematiği olan tutkusunu birleştirdi.
Genel amaçlı bir bilgisayar tasavvuruydu.
Ve son olarak Steve Jobs'ın Leonardo'ya olan hayranlığını biliyor.
Ve onun için ne demişti?
Hem sanatsal hem de mühendislikteki güzellikleri duyumsadı demişti.
İşte onu deha yapan bu ikisini ustaca birleştirebilmesiydi demişti.
Yani kısaca bilimdeki sanatı ve sanattaki bilimi anlamak için beynimizin bütününü kullanmaya çalışmalıyız.
Gelelim üçüncü prensibe.
Üçüncü prensip de dimestriazione.
Yani bilgiyi deneyimle ispatlamak.
Şimdi yaşadığı çağ için yaptığı şeyler çok çılgın.
Çünkü o dönem baltlı inancı...
Yani bir yakalansa yandı çünkü kilise ve devlet tarafından katiyen yasaklanmış bir şey bu.
Zaten geceleri çalışıyor gizli gizli bu yüzden.
Yani bütün o kadavraları incelemesi sayesinde aslında modern tıpın önünü de açtı bir yerde Leonardo da Vinci.
Koroner damar tıkanıklığını buldu mesela gördü bunları incelerken.
Hatta bu bilimsel araştırmaları ne yaptı?
Sanatını etkiledi değil mi?
İşte o kadavraların yüz derilerine yüzüp o dudaklarını hareket ettiren kasları çizdi.
Ve ardından dünyanın en unutulmaz tebessümünü resmetti.
Mona Lisa böyle çıktı işte.
Ya da insanların o kafa taslarını aldığı kemiklerini dişlerini inceledi kesit görünüşlerini çizdi.
Sonra ne yaptı? Aziz Yorome resmini yaptı.
O bir deri bir kemik kalmış var ya Aziz Yorome ızdırabı onu bu şekilde yansıttı.
Ya da optiğin matematiksel ilkelerini inceledi.
Işık, ışınların korneaya nasıl çarptığı bunları gözlemledi ve son akşam yemeği tablosuna bakın.
Orada değişen görsel perspektiflerin o sihirli yansımalarını sundu bize değil mi?
Yani burada ne yapıyor aslında?
Bilgiyi deneyimliyor ve doğruluğunu sorguluyor değil mi bir yerde?
Çünkü bu sorgulama doğrular arasında saklanmış hataları ve hata var.
olarak düşündüğü bazı şeylerin arasındaki o doğruları görmesini sağlıyordu.
Yani şu post-truth gerçeklik içinde kalan bizlerin her gün yapması gereken şey bu aslında.
Kısaca şunu demek istiyorum.
Bilgilerimizi daima bir teste tabi tutmalıyız.
Yani yaptığımız hatalar muhakkak olacak ama önemli olan şey şu.
Bunlardan bir ders çıkarmak.
Ders çıkara çıkara daha doğru bir sonuca varabilmek.
Einstein'ın yaptığı gibi.
Yani buradaki olay aslında deneme yanılma dediğimiz olay ama kendi bilgilerinize de güvenin tamam mı?
Yani Yani %100 başkalarının fikirlerine güvenmeyin diyor Da Vinci.
Bunu şöyle açıklayabilirim.
Hani tek kişilik bir sanat üniversitesi diyorlar ya Da Vinci için.
Şöyle ki Verocchio'nun atölyesinde bulunduğu döneme baktığınız zaman onun eğitimi teoriden çok deneye verilen bir eğitim olduğunu görürsünüz.
İşte tuvalleri ve boyaları hazırlamayı öğrenirler.
Perspektifin optiğini tanırlar.
Yontunun, bronz dökmenin ve demirciliğin teknik sırlarını öğrenirler.
Ama bunları yaparken ne bileyim işte bitkilerin yapısını, insan ve hayvan anatomisini bunları doğrudan gözlemlemek.
ve araştırmaya yönelik bir eğitim var orada.
Böylece ne oluyor? Engin bir pragmatizmle yetişiyor Da Vinci ve Leonardo'nun bu pratik yaklaşımı aslında o derine nüfus eden zekası, merakı, bağımsız ruhu çağının kabul edilmiş o doğguma ve teorilerinin
çoğunu sorgulamasına yol açıyor.
Mesela jeolojik araştırmalar yapıyor Da Vinci ve bu sırada dağ tepelerinde fosiller buluyor, deniz kabukları buluyor ve bunların İncil'de bahsi geçen tufana ait kalıntılarla ilgili olduğuna dair mevcut inanışa.
karşı dine değil kendi muhakemesine ve gerçek dünyanın deneyimlerine dayanarak etkili gerekçeler ortaya koyuyor.
Ya da dedim ya işte Mona Lisa'nın gülüşünü nasıl yaptığını anlattım az önce.
Bunu normalde hani gözlemleyerek de yapabilirdim.
İnsanlar böyle yapıyor işte tebessümü bu şekilde çizebilirim diyebilirdi ama yok o kendi bildiğini okuyor.
Yani en iyisini yapmaya çalışıyor.
Gidiyor gerçekten de bir kadavranın üzerine çalışıyor.
Çene kaslarına bakıyor vesaireye bakıyor.
Ondan sonra kendi gerçeğini ortaya koyuyor.
Yani anatomi öğrenmek istedi.
30'dan fazla insan ve hatta sayılamayacak kadar ölü hayvanın bedenini kesip biçiyor.
Aslında burada ne var fark ettiniz mi?
Tamam anatomiyi bu şekilde çözüyor.
İşte fosillerin üzerine deneyler yapıyor bilmem neler yapıyor.
Buradaki olay şu aslında otoriteye meydan okuyor.
Yani araştırılmış bulunmuş bir şey var.
Bu budur şu şudur gibi bir şeyler var.
Da Vinci bunu kabul etmiyor.
Diyor ki benim kendi gerçeğim.
Ben kendim gidip araştırırım ve kendi muhakememe dayanarak ortaya bir kanıt koyarım.
Bu da neye sebebiyet veriyor düşündüğünüz zaman?
Otoriteye doğrudan...
bir meydan okuma olarak görülüyor değil mi?
Son olarak şunu söyleyeyim.
Leonardo gördüğünüz gibi bu maddede özgünlüğün ve bağımsız düşünmenin şampiyonu gibi.
Hatta demiş ki hiç kimse başkasının tarzını taklit etmemelidir.
Yani bize diyor ki otoriteyi sorgulayın kendiniz için düşünün daima ve yaptığınız hatalardan deneye yanıla deneye yanıla mutlaka bir ders çıkarın diyor.
Mesela burada şunu düşünebilirsiniz.
Hepimizin edindiği bilgiler var.
İşte bu bilgilerin geçerliliği Beni değerlendirmek için hangi kriterleri kullandığınızı düşünün.
Mesela fikirlerinizin çoğu kitaplardan mı geliyor?
Ailenizden mi etkileniyorsunuz?
Ya da gazetelerden okuduğunuz veya televizyondan seyrettiklerinizden mi etkilenip bunlara inanıyorsunuz?
Bunları dikkatlice düşünün ve bilgilerimizin asıl kaynağının fikir ve inançlarınızı belirleyip belirlemediğini tespit etmeye çalışın.
Ve son olarak size böyle farklı perspektifler sunabileceğini düşündüğünüz dost ve tanıdıklarla birlikte olmaya çalışın.
Hani bir podcast yapmıştım ya Filter Bubble diye.
Patlatın ve çıkın yani bir yerde bunu söylüyor.
Yani George Orwell'in dediği gibi aslında.
Düşünün çünkü henüz yasaklanmadı.
Gelelim bir başka önemli prensibe.
Sensazione yani duyuları geliştirme.
Nedir duyuları geliştirmek?
Şimdi beş duyu dediğimiz görme, işitme, koklama, tatama, dokunma bunları geliştirmek.
İşte bunların gelişimi diğer o tüm sayacağım maddelerin deneyimlerini gerçekleştirebilmenizi mümkün kılacak.
Müzik dinlemek, kitap okumak, resim çizmek, müzeler.
Gezmek, farklı farklı kültürler tanımaya çalışmak, farklı yiyecekler tatmak yani tüm bedenimizle hissetmek bir şeyleri.
Peki Da Vinci neler yapmış bütün bunlar için?
Kısaca değinecek olursam zaten müzisyen kimliğinden bahsetmiştim sizlere.
Saraya ilk girişi müzisyenliğiyle oldu demiştim.
Hatta kendi elleriyle yaptığı bir müzik aleti bile var.
Böyle keman gibi tutulan bir çeşitlilir tasarlamış ve at kafası şeklinde.
Sadece de çalmıyor bu arada Da Vinci.
Bir de şarkı söylüyor. Prensler de o şarkı söylerken, leri çalarken böyle keyiften dört köşe oluyorlarmış.
Sesi de güzelmiş. Ama bütün bunları anlık bir şekilde doğaçlama yapıyormuş.
Şarkıları öyle ezberleyip söyleyeyim falan diye doğaçlama yapıyormuş.
Yuh artık dediğinizi duyuyorum buradan.
Ve bunların dışında daha bir sürü farklı böyle müzik aleti icat etmiş.
Davul, trampet, keman, ork.
Bunların varyasyonlarını icat ediyor.
Ve bu çalgıları nasıl icat etti diyenler olabilir.
Şöyle insan gırtlağının çalışma biçimini ede ede buluyor.
Yani bir önceki prensipte deneme yanılma dedik ya.
Bunun gibi. Böylelikle de işte flütle kaydırma tekniğini keşfediyor insan gırtlağında.
Dikkat ettiyseniz hep böyle bir analoji kuruyor.
Yani insan gırtlağının çalışma biçimiyle flütün o kaydırma tekniği ne alaka?
İşte analoji kura kura buralara gelmiş.
Ya da mesela dallanan bir ağaçla insanın damar sistemi arasında bir analoji kuruyor.
Ne yapıyor aslında? Disiplinler arası bağ kuruyor.
Neden? Çünkü duyuları bu şekilde geliştiriyor.
Altıncı hisse dahil buna. Bir de hep diyoruz ya işte bakma.
Bununla ilgili de defterine şöyle bir not düşmüş.
Demiş ki her ayrıntıya dikkatle ve ayrı ayrı bakın.
Mesela bunu bir kitap sayfasına bakmakla karşılaştırmış.
Bir kitap sayfası bir bütün olarak bakıldığında anlamsızdır değil mi?
Bu yüzden kelimelere teker teker bakmanız gerekir.
İşte derin gözlemde böyle bir şey yani adım adım yapılmalıdır.
Ya adam Yusufçuğ'un dört kanatla uçtuğunu ve öndekiler kalktığı zaman arkasındakilerin açıldığını fark etmiş.
Sadece bunu fark edebilmek için bile bir Yusufcuğuna kadar büyük bir dikkatle izlediğini bir düşünün.
Hatta düşünmeyin resimlerini inceleyin bence.
Yani hareketi gözlemleme becerisini orada bir görün.
Ama bakmayın görün. Hani ara sıra diyorum ya Gülten Akın'ın çok sevdiğimiz sözü var.
Bu hız çağı içinde çok uygun olduğunu düşünüyorum.
Ah kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya demiş ya Gülten Akın.
İşte biz o ince şeyleri anlayalım.
Anlayalım ki hayattan daha çok zevk alalım.
Ne bileyim bir çiçeği böyle içimize çekelim.
Derin derin koklayalım. Yemekleri böyle harala gürele yemeyelim.
Tadını çıkartmaya çalışalım.
Hatta farklı farklı damak lezzetleri geliştirelim.
Farklı farklı müzikler dinleyelim.
Ve gözümüzü ekranlardan kaldırıp biraz olsun doğaya bakalım.
Hatta bakmayalım da görelim.
Yani yeniliklere beynimizi açalım ki nörel yollarımız da gelişsin.
Gelelim bir başka ilkeye.
Pus. Yani Sufumato.
Leonardo'nun sanatının alameti farikası Sufumato.
Belirsizlik ve değişimi benimse.
demek. Bunu zaten bilmemiz gerekiyor.
Sufumato'nun ne olduğunu. Resim sanatında çok önemlidir.
Zaten en önemli Sufumato tekniğiyle yapılan resim de Mona Lisa'dır.
Onun gülüşüne dikkat edin. Orada var.
Ne demek Sufumato? Şu resim sanatında böyle karanlıktan aydınlığa geçerken böyle lönk diye geçmez de böyle yumuşak bir şekilde geçiş yapar ya.
Tonlar birbirinin içerisine erir.
Yumuşacık olur. İşte bu Sufumato'dur.
Ve Rönesans dönemi resminin en önemli özelliklerinden biri de budur.
Türkçe çevresi duman. Böyle pus gibi bir şey yani.
Bu bir Yani sufumato şu oluyor.
Belirsizliği kabul etmek.
Yani bilime ve sanata adanmış bir ruhun belirsizliği de kabul edebilmesi gerektiğini söylüyor.
Çünkü şüpheleri olmayan bir insan...
çok az şey başarabilir.
Yani insanoğlunun karşısına daima belirsizlikler çıkacaktır.
Hani bu Platon'un savunmasında Sokrates gerçek bilgeliğin bilinmeyeni anlamaktan geldiğini işaret etmişti ya bir yerde.
Sokrates bilge olduklarını sananların aslında gerçekten bilge olmadıklarını iddia etmişti.
Yani sadece bilmediğiniz birçok şey olduğunu kabul ederek zihninizi açabilirsiniz.
Aslında burada bir denge var.
İşte Sufumato. Mona Lisa'ya mesela dikkat edin.
Hem erildir hem dişildir Mona Lisa ve gizemli bir gülüşü var ya o aslında o enerjiyi dengeliyor.
O Gölge aslında yani eril ve dişil enerjinin dengesi gibi bir dengeye oturtmaya çalışıyor Sufumato sizi.
Leonardo'nun hani doğu felsefesinde olan ilgisini biliyorsunuz.
Hatta Mona Lisa'nın o zıtlıklardan denge bulma anlayışını içeren Ying Yang felsefesinden etkilenerek yapıldığını savunan sanat harçeleri de vardır.
Mesela Mona Lisa'nın gülüşüne bakın.
Orada iyinin ve kötünün, şefkatle gaddarlığın, baştan çıkarıcılıkla masumiyetin, fanilikle ebediyetin kesiştiğini göreceksiniz.
İşte Sufumato prensibi.
olmanın özüne değiniyor.
Gündüzün geceyi takip etmesi gibi yani mutluluk kapasitemiz kederin içinden doğuyor değil mi?
Hatta Da Vinci'nin dediği gibi en büyük mutluluk, mutsuzluğun sonucu olarak meydana gelir.
İşte bunu biraz şöyle düşünebilirsiniz.
Jung'un gölge diye adlandırdığı melek ve şeytanımız değil mi?
İyi ve kötü yönlerimiz.
Bunların farkına vararak o aradaki dengeyi tutturabilmek.
Peki bunu nasıl yapacağız Merve derseniz ön sezilerimize kulak vermeyi öğreneceğiz.
Bunu yapmak için de zihnimizi böyle ara ara Boşaltmamız gerekiyor.
Yani kendimize zihnimizi dinleyeceğimiz boş zamanlar gerekirse meditasyon bunları yapmamız gerektiğini söylüyor.
Ve değişikliklere adapte olmamız gerektiğini söylüyor Sufumato bize.
Gelelim 6. prensibimize.
Korpalilata yani bir bedeni olma.
Bunu Atatürk'ün sözüyle açıklamak istiyorum.
Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.
Şimdi çoğunuz dahi deyince vücut şeklini nasıl tahayyül ettiğinizi bilmiyorum ama genelde kafalarda böyle sıradan bir tip hayal ediliyor.
Çünkü önyargılar... Birçok insanın böyle yüksek zeka ile fiziki çirkinliği hep böyle bir arada düşünmeleri gerçekten hayret verici.
Da Vinci'nin olağanüstü bir fiziki güzelliği varmış.
Böyle onu da entelektüel ve sanatsal dehasıyla tamamladığını söylüyorlar.
Hatta Florence halkı arasında Da Vinci dengesi, zarafeti ve sporculuğuyla tanınıyormuş.
Demiştim ya hatta Instagram'da o geçerken böyle hayat duruyormuş.
O kadar güzel bir adammış.
Ve bir süvari olarak da yeteneği çok üst düzeydeymiş.
Çünkü çok kuvvetli. Tanıklar diyorlar ki hatta buna çok...
Leonardo da Vinci dört nala koşan atları dizginlerinden tutup durdurabiliyormuş.
Nasıl bir güç bu ya? Ve hatta at nalları ile kapı tokmaklarını elleriyle büktüğünü anlatanlar var.
Peki neden böyle hunharca egzersiz spor yapıyor derseniz hızlı yaşlanmayı önleyebilmek için bunun gerekli olduğunu düşünüyor ve bu adam bunu 500 yıl önce söylemiş.
İnanabiliyor musunuz? Korpalite aslında sadece bunlardan ibaret değil tabi.
Zerafet'in iki elini de böyle aynı yetenekle kullanabilmekten geçtiğini de söylüyor.
Ve vücut olarak formda olmanın ve duruşun geliştirilmesinin aslında üretken bir zihnin formda bir beden tarafından desteklenmesini ifade ediyor Korpalita bir yerde.
Yani fiziksel olarak bedeninizi geliştirin, sağlıklı beslenin demek istiyor.
Peki ne yapmamızı öğütler Leonardo?
Şöyle ki bir kere sağlıklı beslenme konusunda şunu söyleyeyim.
Kendisi vejeteryan.
Hayvanları çok sevdiğini biliyorsunuzdur.
Özellikle atları ve kuşları.
Hatta kuş satılan yerlerden geçerken adamlara parasını ödüyormuş.
Kuşları kafes... Çıkarıp salıyormuş gökyüzüne.
O kadar çok kuşları seviyor.
Hayvan sevgisinden ödün vermediği için de vejetaryen olmuş.
Hatta bir arkadaşı demiş ki Da Vinci için yani bir pireyi bile öldürmezdi demiş.
Hayvan postu kıyafetler giymezmiş.
Keten giyermiş. Ve o meşhur defterlerinden birine yemek için hayvan öldürmeye dair çok sert pasajlar yazmış.
Demiş ki eğer kendinizi tanımladığınız gibi hayvanların kralıysanız diğer hayvanlara neden sadece damak sevklerinizi okşasın diye yavrularını size vermesi için yardım ediyorsunuz demiş kral.
Umarım beni şişten ciğer çekip yerken dinlemiyorsunuzdur şu anda.
İşte bu prensibe göre üretkenliğimiz için mutlaka sağlığımıza ve bedenimize dikkat etmemiz gerekiyor.
Peki bu adam neden bize sürekli hareket edin spor yapın falan diyor.
Çünkü düzenli egzersiz yapanlar biliyorsunuz ki beynine daha fazla oksijen gittiği için dikkatleri daha yüksek.
Konsantrasyonları, duygusal dengeleri, zihinsel görüşleri, düşünce zenginlikleri, dayanıklılıkları bunlar daha yüksek.
Bir de hani 5 duyumuzu geliştirmekten bahsetmiştim ya.
O 5 duyu ek olarak bir de vücut bilincinin oluşması için 6.
duyuyu da eklemeliyiz.
Nedir bu? Kinez tezi değil mi?
Bununla beraber ağırlığımızı, durumumuzu, hareketimizi bunları da hissedebileceğiz.
Bir de şu var ki Hani demiştik ya iki elinizi birden kullanmaya çalışın.
Da Vinci'nin zaten en önemli özelliklerinden birisidir bu.
Solaktır aslında ama sağ elini de kullanabilir ve yazılarını normalde gördüğünüzün aksi yönünde yani harfler ters yöne bakacak şekilde sayfanın sağından soluna doğru yazar.
Ve onun yazılarını o yüzden ayna tutarak okumak daha kolaydır.
Buna şey diyenler falan var işte Da Vinci'nin şifresi işte bu yazıları falan.
Hayır adam eline mürekkep bulaşmasın diye ve solak olduğu için bu şekilde yazıyormuş.
Bilemem burada bir şifre var mı?
yok mu? Bir de şu var solak olması ona bir engel yaratmadı ama o devir için hiç hoş karşılanmayan bir şey.
Biz şimdi vay canına adam hem sol hem sağ eliyle yazabiliyor diyoruz ama o zamanlar solaklara şeytani gözüyle bakılıyor.
Hatta münasebetsiz olarak görülüyorlarmış.
Şimdi gelelim en son prensibimize bağ kurma prensibi.
Konnesiyone. İlişkilendirme demek.
Şimdi bütün bu olanların ve her şeyin birbiriyle ilişkisini anlamamız gerekiyor.
Da Vinci her şeyin baş Başka bir şeyle bağlı olduğunu düşünüyordu.
Yani hiçbir sonuç kendini meydana getiren sebep ve koşullardan ayrı düşünülemez.
Hani çağdaş sistem teorisyenlerin meşhur sorusu vardır ya.
Eğer bir kelebek kanatlarını Tokyo'da çırparsa New York'taki hava etkilenir mi?
Ve sonra evet cevabını verirler ya.
Sıkı tutunun. Leonardo bunu zaten 500 yıl önce defterine notunu düşmüş.
Demiş ki dünya üzerine konan minik bir kuş bile dünyanın ağırlığını değiştirebilir.
Yani bu madde size sistemle düşünmenizi düşünürken mutlu.
mutlaka bağ kurmanızı söylüyor.
Çünkü önceki 6 prensibin sebep ve sonuçlarını ilişkilendirmeyi bu noktada yapacağız.
Şimdi burada bir örnek verecek olursam Yıllar boyu Leonardo'nun defterini inceleyen uzmanlar çok düzensiz olduğundan yakınmışlardır.
Fakat neticede şunu görmüşlerdir.
Bağlantı duygusu var orada.
Çok gelişmiş bir bağlantı var.
Gözlemleri de aynı şekilde. Hep böyle birbiriyle bir ilişki var ama Da Vinci bunları tasniflendirmemiş.
İhtiyaç duymamış çünkü kafasında her şey nasıl ilişkili olduğunun bağlantısını zaten kurmuş.
Ve bu konuyla alakalı benim çok sevdiğim bir çocukluk anısını paylaşmak istiyorum.
Leonardo Da Vinci'nin babası, onun o çılgın hayal gücünün ve sana...
Hatta doğanın harikalarını birleştirme yeteneğinin ve hatta bunun ne kadar kıymetli bir yetenek olduğunu farkına varıyor.
Hatta bir keresinde onun bu özelliğinden para bile kazanmış.
Vinci'de çalışan bir köylü tahtadan böyle küçük bir kalkan yapıyor ve bunu Leonardo'nun babasına veriyor.
Diyor ki bunu diyor Florence'a götürüp üzerine böyle resimletir misin benim için diyor.
Piero da hay hay diyor kalkanı alıyor Leonardo'ya götürüyor küçük daha o zaman.
Bunun üstüne diyor süsle bir şeyler yap diyor.
Leonardo o kalkanın üzerine öyle bir şey yapıyor ki böyle alev üfleyip.
Zehir püskürten bir ejderha benzeri böyle korkunç bir canavar yapıyor.
Ve canavara o kadar doğal bir görünüm veriyor ki ve bunu nasıl yapıyor biliyor musunuz?
Gerçek kertenkeleler, cırcır böcekleri, yılanlar, kelebekler, çekirgeler, yarasalar bunların parçalarını toplayarak yapıyor.
Ve bu kalkanın üzerinde o kadar uzun süre çalışıyor ki kendini kaybediyor artık böyle.
Odada ölü hayvan kokusu böyle dayanılmaz bir hale geliyor.
Ama resmi olan tutkusu o kadar büyük ki kokunun farkına bile varmıyor.
Ve Piero kalkanı almaya gittiğinde oğlundan.
Loş ışıkta gözüne gerçek bir canavar gibi gözüküyor bu kalkan ve dehşete kapılıyor babası bunu gördükten sonra.
O eseri alıyor kalkanı.
Eser artık o. Kendini saklıyor ve köylü için gidip başka bir kalkan yaptırıyor.
İşte Leonardo'nun belki de kayda geçen ilk sanat eseri diyebileceğimiz bu kalkan yaşamı boyunca hiç körelmeyen aslında o hayal dünyasıyla gözlemlerini birleştirmesindeki hünerini de gözler önüne seriyor.
Ve Leonardo'nun ejderhası kombinasyon ve ilişki kurma bakımından yaratıcılık reçetesinin aslında harika bir göstergesi bizim için.
Peki bunları nasıl yapıyor? Nasıl akıl ediyor?
Mesela bir ağaç kakanın diliyle bir timsahın çenesi arasına bir bağ kurabilir misiniz?
İşte o kuruyor. Bunların notunu almış.
İkisinin arasında nasıl bir benzerlik var?
Ya da işte bir kurbanın bacağıyla, bir ayının ayağı, bir aslanın gözüyle, bir baykuşun göz bebekleri.
Bunları incelemiş ve insanların gözüyle ilişkilendirmeye çalışmış.
Leonardo insan vücudunu gördüğünüz gibi bir sistem olarak birbirleriyle ilişkili, koordineli bir şekilde ele almış.
Bütün düşünüyor yine.
Hani bir de şu vardır ya aşağıda olan yukarıda olanın aynısıdır.
Ya da yukarıda olan aşağıda olanın deriz ya.
Şu holografik evren olayı yani fizikçi David Bowman'ın teorisini hatırlayın.
Ne diyordu? Bir DNA'nın bir insanın bütün genetik kodunu içermesi gibi ya da işte evrenin genetik kodunun da her bir atomda bulunduğunu iddia eden teori David Bowman.
Ve bu holografik evrenmiş bilmem neymiş bunların işaretlerini bile 500 yıl öncesinden haber vermiş Leonardo bize.
Nasıl yapmış bunu işte. bağ kurma yöntemiyle ve bu 7 prensibe dayanarak.
Bu bağ kurmayı şöyle düşünebilirsiniz.
Mesela oryantal desen bir halı ile yani sürekli kendini tekrar eden motiflere sahip halılar vardır ya.
Hatta hepimizin böyle sıkıntıdan o desenleri hayatımızın bir evresinde saydığı bir an muhakkak vardır.
Hatta halıdaki desenleri saydım deriz.
İşte o karmaşık desenli halıyla mesela psikoterapi arasında bir bağ kurun desem ne dersiniz?
Şöyle ki ikisinde de devamlı tekrar eden motifler kullanılır değil mi?
İşte böyle böyle. bağlantılar kurabilirsiniz Da Vinci gibi.
Podcastimin sonuna yaklaşırken konuyu İlber Ortaylı'nın sözüyle kapatmak isterim.
Demiş ki bir insanın kendini inşa etme faaliyeti hiçbir zaman bitmez.
Başarının temelinde natamamlık yani tam olmamışlık duygusu yatar.
Ancak natamam hissedersen daha çok konsantre olur.
Püf noktası ararsın.
Arayışın her zaman devam etmesi gerekiyor demiş İlber Ortaylı.
Umarım bu arayış sürecinde sizlere Leonardo'nun 7 üretkenlik prens bir de yol gösterici olur.
Az sonra sizleri Da Vinci'nin muhteşem sözleriyle uğurlayacağım ama öncelikle beni Instagram'da takip etmek isteyenler için adresim Ortamlarda Satılacak Bilgi.
Şimdi sizleri Da Vinci'nin muhteşem sözleriyle uğurlamak istiyorum.
Da Vinci der ki insanoğlu zamanın uçup gitmesine yas tutup onu çabuk geçmekle suçlarken hataya düşer.
Çünkü geçerken de her şeye yettiğinin farkında değil.
Hayata değer vermeyen onu hak etmemiştir.
Bakıp görmeyen konuşup dinlemeyenlerden, dokunup hissetmeyenlerden uzak durun.
Kendinize iyi bakın. Haftaya tekrar görüşmek üzere.
Hoşçakalın. Bay bay. Cambly
Kids'in %60 indiriminden yararlanmak için ise 60OSBKIDS kodunu kullanarak hemen abone olabilirsiniz.
Sınırlı sayıda kişi için geçerli.
Bu büyük indirimi kaçırmayın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
