
Sarar 80 yıllık köklü mirasını, illüstratör Robin Yayla’nın eşsiz tasarımlarıyla geleceğe taşırken, bu iş birliğinden sanat ve modayı bir araya getiren özel bir kapsül koleksiyon doğuyor.
Koleksiyonda; nesneler, farklı kimliklerle Robin Yayla’nın gözünden, SARAR evreninin bir parçası haline gelirken, iğne bir kılıca, yüksük bir şapkaya, mezura da bir elbiseye dönüşüyor…
Eskişehir, İstanbul ve Paris gibi şehirlerin simgelerinden ilham alan, terziliğin ikonik nesnelerinin de kullandığı kapsül koleksiyon, seçili Sarar mağazaları ve sarar.com’da sizleri bekliyor. Stilinizde sanatı hissedin!
Detaylı Bilgi İçin: Tıklayın
#RobinYaylaxSarar #GiyilebilirSanat #Sararla80ŞıkSene
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB
* Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com *
*Bu bölüm "Sarar" hakkında reklam içerir*
Transkript
Sarar, Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün size küçük şeylerin hayatımızda nasıl büyük farklar yaratabileceğini anlatacağım arkadaşlar.
Çok sevdiğim yazarlardan biri Malcolm Gladwell, The Tipping Point adlı kitabında bu konuya değinmiş.
Kendisi çok iyi bir araştırmacı, gazeteci, yazar ve bu kitabı da böyle yine sağlam kaynaklara, sosyolojik araştırmalara dayanıyor.
Bir fikrin, bir trendin, bir akımın ya da işte bir davranışın ilk çıkış noktası...
Nasıl oluyor? Buna değinmiş.
Neden bazı fikirler ya da bazı ürünler toplumda hızla bir anda yayılırken bazıları öylece yerinde sayıyor?
Bunları konuşacağız bugün.
Çünkü arkadaşlar ayrıntılar mühimdir.
Küçücük bir kibrit çöpü biliyorsunuz tüm ormanı yakabilir.
Bir atom zincirleme reaksiyonu başlatabilir ve bazen tek bir söz milyonlarca insanın kaderini değiştirebilir.
En basite şu an size esnemeden bahsedeceğim.
Esneme ne kadar bulaşıcı bir şey değil mi?
Hani biri karşımızda esnediği an çoğumuz hemen esnemeye başlıyoruz.
Muhtemelen şu an ben esnemeden bahsederken siz şu anda esniyorsunuz.
Sadece adını duymak bile esnetiyor.
Çünkü esnemek işitsel olarak da bulaşıcı.
Mesela görme engelli bireylere esneme sesi dinletmişler ve onların da esnediğini görmüşler.
Salgın gibi değil mi? Yani insanın hemen esniyesi geliyor.
Toplumsal olarak bir örnek verecek olursam.
Doğu New York'ta bir dönem 80'lerin 90'ların başında suç oranı o kadar artıyor ki insanlar sokağa çıkmaya korkar oluyor.
Çete savaşları var ve işte polisler güneş batar batmaz devriye gezmeye başlıyorlar.
Sırf 1992 yılında 2154 cinayet 626.182 ağır suç işlenmiş düşünün.
Ama sonra bir anda çok enteresan bir şekilde 5 yıl içinde suç oranı inanılmaz düşüyor.
%65 oranında bir düşüş oluyor ve tabii şaşırıyorlar.
İnsanlar tekrar sokağa çıkmaya başlıyor güvenle.
Bakın 5 sene diyorum öyle çok uzun bir süreden bahsetmiyorum.
Peki bu nasıl oluyor? İşte bu bir kıvılcım anı arkadaşlar.
Malcolm'ın dediği kıvılcım anı toplumsal sosyolojik bir salgın oluyor.
Bu salgını kötü anlamda söylemiyor Malcolm.
Hani bunu o şekilde adlandırmış hani yayılma anlamında.
Peki ne oluyor da bu bölgede suç oranı böylesine yüksek bir oranda düşüş gösteriyor.
Artık bazı polisler ve yetkili güçler bu suçlulara ve suçlu adaylarına farklı davranmaya başlıyor.
E tabi bu da suçlular arasında kulaktan kulağa yayılıyor.
Yani azar azar yapılan değişiklikler.
çok büyük bir etki yaratıyor.
Yasaklı madde ticaretinin akışını yavaşlatıyorlar.
İşte polisi çok daha eğitimli bir hale getiriyorlar.
Ve nüfus da tabii biraz yaşlanıyor.
Yani bu 3 küçük değişim büyük bir etki yaratıyor.
Hani az önce esnemenin bulaşıcılığından bahsettim.
Sizi esnettim ya. Şimdi küçük nedenlerin büyük etkiler yaratmasından bahsettim.
Ve bu değişimin yavaş yavaş değil birdenbire olduğunu anlattım.
Bakın 5 sene içerisinde %65 oranında düşüşten bahsettim.
Covid'i düşünün arkadaşlar.
Nasıl bir anda Wuhan'da çıktı.
İşte dedik ki Çin'de çıktı bize gelmez falan böyle düşünüyorduk değil mi?
Bir baktık bir anda dünyaya...
Yılda tıpkı esneme gibi değil mi?
Bulaşıcıydı. Sonra dünyada çok büyük bir etki yarattı.
Pik yaptı ve her şey birdenbire oldu ve bitti değil mi?
Bir dönem en azılı dönemiydi.
Çok büyük bir çıkış yakaladı.
Sonra çıktı gitti. İşte Malcolm diyor ki bir salgında her şeyin bir anda değiştiği o dramatik an kıvılcımalıdır arkadaşlar.
Hani bunu ille de böyle biyolojik salgın, covid bilmem ne gibi düşünmeyin.
Salgın derken edebiyatta bir de salgın var.
Bir dönem herkes aynı kitabı okuyor mesela.
Hemen hemen işte her alanda salgın görüyoruz bulaşıca.
İşte her dönem herkes aynı giyiniyor değil mi?
İşte bir dönem vatkalı ceket modaydı.
İşte dar paça, apartman topuk, parlak tight, işte perma saç değil mi?
Bunlar modaydı. İşte herkes aynı tornadan çıkmış gibiydi.
Hatta şeyi hatırlıyorum. Annemin bir tane kot ceketi vardı.
Hani böyle çok geniş oversize ceketleri vardır ya onların.
Dalga geçmişti. Dedim ki bu ne ya?
Bunu giydiniz mi gerçekten? Sonra aradan bir 5-6 sene falan geçti.
Dedim ki anne onu bana... verir misin?
Hatta şu an estetik salgını da var bence.
Bütün kadınlar birbirine benziyor.
Herkesin dudakları köfte, herkesin burnu minicik ve gözler çekik.
Bence bu da bir moda.
Şu anda bir estetik modası var.
Ama ben bunun da geçici olduğunu düşünüyorum.
Bir süre sonra tekrar doğallığa dönecek insanlar bence.
Doğal kadın avına çıkacağız.
Çünkü ben şu an öyleyim.
Ay ne kadar güzel, ne kadar doğal.
Yani ne bileyim ya böyle aynı aynı olunca çok sıradan gelmeye başladı bana artık o güzellik algısı.
Bunun bir süre sonra yıkılacağını düşünüyorum.
Şimdi diyeceksiniz ki Merve sen çok mu doğalsın?
Saçlarım sarı mesela. Saçım sarı bir tek başka bir şeyim yok.
İhtiyacım olsa yaptırırım.
Niye yaptırmayayım? Küçük dokunuşlara karşı değilim.
Ama dediğim gibi herkesin birbirine benzemesi bir süre sonra çok sıradan bir görüntü halini alacaktır diye düşünüyorum ben.
Şimdi bu kıvılcım anı dediğimiz ifade var ya ilk olarak nerede çıkmış biliyor musunuz?
Bilsek seni dinlemeyiz zaten Merve.
Şimdi ABD'nin kuzey doğusundaki eski kentlerde yaşayan beyazlar var arkadaşlar.
Bu beyazların banyolere kaçışlarını tasvir etmek için 1970'lerde popülerleşmiş bir ifade kıvılcım anı ifadesi.
Belirli bir mahalleye taşınan Afrikalı Amerikalıların sayısı belirli bir orana ulaşınca Misal %20'ye ulaştı diyelim bu.
Oradaki beyazlarda hemen böyle bir kıvılcımlanma oluyor.
Geri kalan beyazlar topuk arkadaşlar.
Hemen o mahalleden kaçıyorlar.
Ve işte kıvılcım anı dediğim şey aslında bu.
Yani kritik bir eşik var.
Anlatabildim bir taşma noktası vardır ya.
Hani Sezen Aksu'nun gidemem parçasında dediği gibi.
Diyor ya bazen daha fazladır her şey.
Ve bir eşikten atlar insan.
O eşik ne arkadaşlar?
İşte kıvılcım anı o taşma anı diyorum ya.
Ya da Gibi dizisinde Yalvaç'ı 14.
yumurtada durduran şey neydi?
Hala merak ediyorum. O bir eşikti çünkü.
Onu geçmedi. Cep telefonlarını düşünün.
Mesela 1990'larda iyice küçüldüler değil mi?
İyice ucuzladılar ve 98 yılına baktığımız zaman artık teknolojide bir kıvılcım anı yaşandı.
Ve birdenbire bir baktık herkesin cep telefonu olmaya başladı.
Adeta bir salgın gibi.
Şimdi bu ilk çıkan cep telefonları geldi aklıma.
Hani böyle takoz gibi olanlar vardı.
Adını söylemeyeyim siz anladınız.
Bir arkadaşım vardı İzmir'de.
Beni dinliyorsan Onur bul beni.
Demişti ki Merve işte arabamız kayıyor.
Telefonunu at da altına koyalım dedi takoz olarak.
Sağ ol ya bu müthiş esprini hala unutmadım.
Buzdolabı. Şimdi arkadaşlar bütün salgınların bir kıvılcım anı var.
Yani kendimiz için faydalı olan salgınımızı nasıl başlatır ve yönetiriz önemli olan bu.
Şimdi ben burada genel genel anlatacağım ama siz bunu kendinizce özele çekmeye çalışın.
Değişim önce kişiyle başlar çünkü ondan sonra topluma yayılır.
Hani diyoruz ya bir kişi değişir.
Toplum değişir. Bence bu çok doğru arkadaşlar.
Mesela bir örnek vereyim size.
Bir aile dostumuzun eşi Alman'dı ve bizim sahillerimizin pisliğini görünce tatile gelmiş adam Türkiye'ye.
Duramamış gitmiş marketten çöp poşeti almış ve tek tek sahildeki çöpleri toplamış ve ertesi gün bir bakmış başkaları da topluyor.
Yani millet çöp atmaya utanmış ondan sonra muhtemelen.
Ve adam Türk eşine demiş ki bu olaydan sonra siz demiş yani Türkler böyle güzellikleriniz var.
kıymetini bilmiyorsunuz. Utanmıyor musunuz demiş çöp atmaya.
Vallahi ben utandım bunu duyduktan sonra.
Bakın bu ülkenin aydınlık yüzleri kimler biliyor musunuz?
Hani elinde çöp gezdiren insanlar var ya sırf o çöpünü sokağa yolun ortasına atmamak için saatlerce elinde taşır bazı insanı.
Bu ülkenin aydınlık yüzü siz dersiniz arkadaşlar.
Kime dediğimi biliyor onlar. Geçen bir video izledim çok hoşuma gitti.
Bir tane adam böyle arabayla giderken kocaman böyle bir çöp poşetini yola atıyor.
Ve arkasındaki adam görüyor bunu.
Adam ısrarla takip etti onu ve ondan sonra camını açıp o çöp poşetini...
Adamın arabasına geri attı. O kadar rahatladım ki o an.
Keşke dedim o çöpleri yedirseydin.
Gerçekten o kadar sinir oluyorum ki.
Şu hareketi yapanlar.
Hani böyle şey varmış ya. Fahri polis mi diyorlar.
Hani sivil. Kimse tanımıyor.
Kimse bilmiyor onun polis olduğunu.
Normal vatandaş.
Ve para da almıyor bunun için.
Bazen diyorum ki keşke bu işi de yapsam.
Milleti şikayet edeceğim.
Böyle plakalarını yazıp. Sinsi sinsi.
Bak 155'i ararım.
Vardı ya bir dede. Arkadaşlar böyle bir şey görürseniz tabii ki 155'i aramıyoruz.
Alo 181 hattını arayıp şikayet edebiliyorsunuz.
Bunu da buradan duyurmuş olayım.
Şimdi dedik ya bir kişi değişir, toplum değişir.
Düşünsenize ebeveyn olmadan önce ebeveynlik ehliyeti diye bir şey çıkmış ve insanlara uzun uzun eğitimler veriliyor işte çocuk olmadan önce.
Sonra çocuklar sağlıklı ailelere doğuyorlar ve böyle güzel ailelerden oluşan bir toplum hayal edin.
Hayali bile güzel değil mi?
Bilinçli insanların yetiştirdiği çocuk.
Suç oranı nasıl düşer bir anda?
Ya bu çok böyle ütopik gelebilir size ama Atatürk'ün hayran olduğu kitap diye bir bölümüm var.
Onu muhakkak dinleyin.
Finlandiya halkı işte böyle küçük küçük şeylerle nasıl büyük bir değişim yaşadı göreceksiniz.
Şimdi gelelim başka bir konuya.
Malcolm diyor ki mesajlarınızı daha bulaşıcı hale getirmeye çok kafa yoruyorsunuz.
Yani işte bir fikrimiz ya da bir ürünümüz var diyelim.
Bunu nasıl daha fazla insana yayarım diye çok düşünüyoruz değil mi bunun üzerinde?
Ama diyor. Esas zor olan şey o şeyin nasıl akılda kalacağını bulmak.
Yani senin mesajının yayılması değil akılda kalması önemli diyor.
Buna da yapışkanlık diyor.
Yani arkadaşlar bir mesajın etki yapması demek.
Bazı markaların adını bile söylemeden size onu direkt hatırlatabilirim.
Bakın adını söylemeyeceğim. Babam böyle pasta yapmayı nereden öğrendi?
Bakın hemen aklınıza geldi.
10-100 milyon baloncuk yuttum ya da Bir bilmecem var çocuklar.
Haydi sor sor çayda kahvaltıda yenir.
Acaba nedir nedir?
Bakın aklınıza geldi.
Şimdi bu kıvılcım anının 3 kuralı var arkadaşlar.
Onlardan biri de bu yapışkanlık faktörü.
Diğeri azınlık yasası.
Bir diğeri ise bağlamın gücü.
Şimdi azınlık yasasını kısa bir örnekle açıklamak istiyorum.
8 Nisan 1775 yılında bir öğleden sonra Boston'da Bir kiralık at ahırında çalışan küçük bir çocuk bir İngiliz subayının başka bir subaya yarın kıyamet kopacak
dediğini duyuyor arkadaşlar.
Bu haberi koşarak Paul Reaver adlı bir gümüş kuyumcusunun evine ulaştırıyor.
Ve bu haber zaten birkaç zamandır kentte fısıltı halinde dolaşan bir haber.
Reaver artık o çocuktan bu haberi duyduktan sonra iyice emin oluyor.
Ve bunu önce kendi küçük topluluklarına yayıyor.
Sonra da kente çok daha uzak olan yerlere gidiyor.
Gidip tek tek insanların kapısını çala çala yerel koloni liderlerine kadar bu haberi ulaştırıyor.
Haber şu İngilizler yaklaşıyor arkadaşlar.
Derhal bu haberin yayılması gerekiyor.
Çünkü savunmaya geçecekler.
Kiliselerde çanlar çalıyor davullar çalmaya başlıyor.
Haber cidden bir salgın gibi bir virüs gibi dört bir yana yayılıyor.
Ve İngilizler daha kente gelmeden Taşra'da çok büyük bir direnişle karşılaşıyorlar ve bozguna uğruyorlar.
İşte Amerikan devrimi böylece başlamış oluyor.
Paul Revere ise halk kahramanına dönüşüyor.
İşte bu haber bakın nasıl ağızdan ağıza yayıldı değil mi?
Şu an milyon dolarlık reklam kampanyaları çağındayız ama yine de insanların en önemli iletişim biçimi bu.
Ağızdan ağıza değil mi?
Güvenilir insanlardan yayılan reklamlar, en güzel reklamlar.
Bir düşünün arkadaşlar en son aldığınız kıyafeti ya da işte kozmetik ürününü her ne aldıysanız neden satın aldınız şöyle bir düşünün.
Muhtemelen çok güvendiğiniz biri onu tavsiye etmişti değil mi?
Ya da en son yemek yemeye gittiğiniz yer.
Muhtemelen oraya da bir tavsiye üstüne merak edip gitmiştiniz.
Fakat şöyle bir şey var arkadaşlar.
Herkesin tavsiye ettiği şeyi almıyoruz değil mi?
Ben mesela nasıl herkesin tavsiye ettiği kitabı okumuyorsam herkesin tavsiye ettiği şeyi yapmam.
Bunu söyleyen kişinin zevkine güvenmem gerekiyor.
Dürüstlüğüne güvenmem gerekiyor.
Ya da her ne işle meşgul ise onu bana bir şekilde yansıtması gerekiyor.
Mesela düşünsenize. Bir makyaja gidiyorsunuz ama kendi makyajı berbat ötesi.
Yani eyeliner bile çekememiş.
Makyaj yaptırır mısınız? Hiç zannetmiyorum.
Ya da diyetisyene gidiyorsunuz çok sağlıksız bir kiloda görünüyor ya da işte bir PT'den ders alacaksınız ama çok kötü bir durumda görünüyor.
Bence gitmezsiniz diye düşünüyorum.
Burada dediğim gibi bu mesajı aldığımız kişiler çok önemli arkadaşlar.
O kişiye olan itimadımız, o kişinin bizim üzerimize bırakmış olduğu etki bunlar önemli.
Mesela işte az önce anlattığım Paul Reaver olayında o haberi yayan bir başka kişi daha vardı ama onu hiç kimse kale almamış.
Yani söylemiş söylemiş İngilizler geliyor demiş hiç kimse kale almamış.
adamı neden böyle olmuş çünkü arkadaşlar hepimiz böyle bir etkiye maalesef sahip değiliz bu çok nadir görülen sosyal bir beceri bu azınlık yasası dediğimiz şey aslında yani
bu tür insanlar hepimizin çevresinde vardır yani biri bir şey söyler der ki işte şu mekana bayıldım çok güzel bir yemek yedim bir şeyler söyler ertesi gün bir bakarsınız sırf o dedi diye kendimizi orada bulmuşuz işte
bu insanlara Malcolm birleştirici Erbap ve satıcı diyor.
Bunları böyle tek tek ayırmış.
Birleştirici dediği hani böyle bazı insanlar vardır tanımadıkları kimse yoktur.
Yani insan koleksiyoncuları diyorum ben bunlara.
Birleştiriciler böyle messenger gibi arkadaşlar o mesajı yayıyorlar.
Sosyal çimento görevi görüyorlar.
Paul Reaver mesela çok iyi bir birleştiriciydi ve aynı zamanda da erbaptı.
İnsan ilişkileri kuvvetliydi.
Erbap dediği şey şu mesajı iletir sadece iletir ama yayan kişilere birleştirici diyoruz arkadaşlar.
Satıcı dediği ise bizi ikna etme becerisi olan insanlar.
Kesinlikle bu da özel bir yetenek bence.
Yani şunu unutmayalım.
Bir mesajın yayılması yapışkanlığı ile mümkün olur.
Yapışkanlığa değindik az önce.
O mesajı ileten kişi de çok önemli dedik.
Ve tabii mesajın içeriği de çok önemli.
Yani arkadaşlar eğer biri veya birileri üzerinde bir etki bırakmak istiyorsanız bu küçük şeylere dikkat edelim.
Çünkü küçük şeylerle fark yaratmak bunlara bağlı.
Bu arada küçük dokunuşlarla büyük fark yaratmak demişken yaklaşık bir asırdır Türk hazır giyim sektörünün nabzını tutan gerek yurt içinde gerek yurt dışında bizi başarıyla
temsil eden Sarar son dönemlerin en başarılı ödüllü ilüstratörlerinden Robin Yaylan'ın küçük dokunuşlarıyla harika bir kapsül koleksiyona imza attı.
Robin Yaylan'ın çok özgün bir bakış açısı ve tasarım dili var biliyorsunuz.
Onun hayal gücüyle daha önce İnönü Stadyum'un çatısının bir balerinin eteğine, Galata Kulesi'nin bir rokete hatta Eyfel'in bir fermuara dönüşebildiğini gördük.
Yani her zaman gördüğümüz şeylere bambaşka bir bakış açısı getiriyor.
Şimdi bu koleksiyon ile moda ve sanatın nasıl birleştiğini göreceğiz.
Robin Yay da bu sefer mesela bir yüksüyü şapkaya dönüştürmüş.
Bir mezurayı harika bir elbiseye, bir kuşun gagasını açık bir makasa dönüştürmüş.
Diğerlerini söylemeyip merak edin.
Görüleceksiniz zaten. Birbirinden güzel ilüstrasyonlar tasarlamış Sarar'ın kapsül koleksiyonu için.
Artık dijital bir dünyada yaşıyoruz ve bu dijitalleşmenin böyle modaya, tekstile uyarlanması bence harika bir moda hamlesi olmuş.
Giyilebilir sanat diyebiliriz bunun için.
Robin Yaylan'ın sanatsal bakışı ve küçük dokunuşlarıyla, ilüstrasyonlarıyla Çok büyük farklar yarattığı bir koleksiyon olacak bu.
İnstagram'a da koyacağım. Eminim şu an hepiniz çok merak ettiniz.
Beklemede kalın. Hadi devam edelim.
Şimdi arkadaşlar bütün arkadaşlarınızı şöyle bir düşünün.
İçlerinden biri sizi şu an görüştüğünüz pek çok kişiyle tanıştıran kişi olabilir.
Kilit isim yani. İşte ona birleştirici diyoruz ve bu özel bir yetenek.
Ve bu insanların tabiatı böyle.
Hani zorlama olarak yaptıkları bir şey yok burada.
Bazıları menfaat sağlamak için yapıyor yani.
İnsan biriktirenler var sırf bir gün çıkarım olur diye.
Onlardan değil. Anladınız siz.
İşte bu insanlar birleştiriciler hayatınızdaki o kilit isim kimse.
Bu insanlar sosyologların zayıf bağ olarak adlandırdıkları bir şey var.
Bu şöyle dostça ama sadece rastlantısal bir sosyal bağ.
Zayıf bağ dedikleri bu ve bu insanlar birleştiriciler bu alanda uzmanlar.
Ve bu insanlar sadece tanıdıkları insan sayısı nedeniyle önemli değil.
İşte ben 500 kişiyi tanıyorum ama 500'ün de hani niteliksiz böyle değil.
Bu insanlar tanıdıkları insanların...
Özellikleri nedeniyle de önemlidirler.
Kısacası Malcolm bize diyor ki tanıdıklar bir sosyal güç kaynağını temsil eder.
Ve ne kadar fazla tanıdığınız varsa...
O kadar güçlü olursunuz.
O yüzden hayatınızda eğer bir birleştirici varsa az önce dedim ya kilit isim.
Gerçekten şanslısınız. Eğer o sizseniz bence daha da şanslısınız.
Erbaplar da şöyledir arkadaşlar.
İşte nerede nasıl bir indirim var?
Nereden nasıl bir ev alınır?
Nasıl bir araba almalıyım?
Yani piyasayı çok iyi koklarlar.
Çok iyi bilirler. İşte borsaya gireceğim ne yapayım?
Şunu şöyle nasıl yapabilirim?
Her şeyi bilen insanlar vardır ya böyle.
Hani önemli bir şey alacağımız zaman ya da bir şey danışacağımız zaman sor.
sorduğumuz insanlar vardır. İşte onlar erbap.
Hani işin erbabı deriz ya oradan aklınıza gelsin.
Bir erbap başkalarının sorunlarını genellikle böyle kendi sorununu çözerek çözmek isteyen kişidir arkadaşlar.
Bundan tatmin olur. Bakın bunların hiçbirinde menfaat yok.
Altını çizerim. Bu insanlar bundan tatmin oluyor.
Ve insanlara fayda sağlayarak bunu yapıyorlar.
Erbaplar ağızdan ağıza yayılan salgınları başlatacak olan bilgi ve sosyal becerilere sahip olan insanlardır.
Ve size sadece yardım etmeyi için yardım ettiklerini gerçekten böyle hissedersiniz.
Onlara güvenirsiniz.
Hatta böyle bazı otellere gitmeden önce yorum okuyoruz ya hani bazıları o kadar detaylı o kadar şahane yorumlar yapıyor ki işte arkadaşlar şurada şu var buraya gitmeyi unutmayın kahvaltıda şunu yiyin falan diye.
Diyoruz ki okey ya hani bu kişinin tavsiyesine güvenilir hatta bakıyoruz başka yerlere yorum yapmış mı diye.
O erbap yani orada bir çıkarı yok bakın sadece size yardım ederek tatmin oluyor gördüğünüz gibi.
Sonra siz o otele gidiyorsunuz beğeniyorsunuz siz çevrenize tavsiye ediyorsunuz eğer etkili bir kişiyseniz bu azdan az.
Aslında çok hızla yayılıyor. Değilseniz yayılmıyor arkadaşlar.
Bir de şöyle bir şey var.
Mesela bir otele gitmiştim.
Ne zaman ikisine falan olmuştur.
Çok üst segment bir viski vardı arkadaşlar.
Her yerde olmayan ve bayağı pahalı bir viskiydi.
Ve fiyata dahilde yani sınırsız fiyata dahilde.
Çok şaşırdık tabii. Çok da olmaması gereken bir oteldi bence.
Nedenini sorunca şey demişlerdi.
E şimdi siz bunu gidip her yere anlatacaksınız.
Eşinizle dostunuzla söyleyeceksiniz.
Evet dedim anlatacağım.
Gerçekten de anlattım. İşte böyle böyle o otelin adı etrafta yayıldı.
Alın size bedava reklam arkadaşlar.
Küçük şeylerin büyük bir fark yaratması bence budur.
Dediğim gibi erbapların sizi ikna etmek gibi bir dertleri yoktur.
Onlar sadece yardımsever insanlardır.
Ama... Satıcılar tabii ki böyle değil.
Onlar sizi büyüleyici bir şekilde ikna eder arkadaşlar.
Satıcılar bunu nasıl yapıyorlar?
Bence çok büyük bir yetenek bu.
Bunu genelde böyle güçlü mikro ifadeleri hani yüzümüzde mikro ifadeler var ya onlarla yapıyorlar ve motor taklitleriyle yapıyorlar.
Motor ifade dediğimiz şey şu karşınızdaki insan güler yüzlü ise siz de otomatikman gülümsersiniz değil mi?
Hatta geçen bir şey izledim deney miydi bilmiyorum.
Bir tane adam otobüs durağında böyle kahkaha atmaya başlıyor.
herkes somurtuyor. O anda herkes somurtuyor ve bir süre sonra bir bakıyorsunuz herkes gülmeye başlamış.
İşte motor ifade bu. Ama siz böyle Şam şeytanı gibi somurtursanız karşınızdaki insan da elbette somurtacaktır.
Şam şeytanı neyse.
Şimdi karşınızdaki kişiyi böyle dediğim gibi beş karış mahkeme duvarı suratınızla karşılarsanız ya da işte poker face yüzünüzde onu etkileyeceğinizi zannediyorsanız bence çok yanılıyorsunuz arkadaşlar.
Küçük bir gülümseme bakın küçücük bir tebessüm hayatınıza gerçekten büyük bir etki yaratabilir.
Hani bazı insanlar vardır böyle bir ortama girdiği anda ortamın havasını değiştirir bayılırım öyle insanlara bir anda herkesin yüzü gülümser onu gördüğünde çünkü müthiş bir enerjisi ve avrası vardır.
Bulaştırır size. Etrafınızda böyle insanlar varsa bence çok şanslısınız.
Ama tıpkı bu neşe gibi bulaşıcı olan bir şey daha var.
Suç. Son dönemde çıkan haberlere bakarsanız hemen hemen hepsi birbirinin tekrarı.
Dikkat ettiyseniz önce bir haber duyuyoruz.
Şok geçiriyoruz. Aradan çok kısa bir süre geçiyor.
Tekrarlanıyor bu. Diyoruz ki nasıl oldu böyle bir şey.
Tıpkı kırık pencereler kuramı gibi arkadaşlar.
Kırık pencereler dediğimiz şey iki ünlü suç bilimcinin bir fikri.
Bu kuram kısaca şöyle.
Eğer bir pencere kırıksa ve o pencere onarılmadan bırakılırsa oradan geçen insanlar...
O pencereyi hiç kimsenin umursamadığını düşünür ve oranın bir sorumlusu olmadığını düşünürler.
Ve bir bakarsınız kısa bir süre içerisinde daha fazla pencere kırılır ve anarşi algısı binadan o binanın baktığı caddeye doğru yayılır arkadaşlar.
Ve yani olur böyle şeyler normaldir mesajını verir karşı tarafa.
Ve suç bilimcilerine göre bir kentte duvar yazıları, kamusal düzensizlik ve dilencilik gibi Görece böyle küçük sorunlar olarak adlettiğimiz şeyler var ya bunların tümü
işte bu kırık pencereler gibidir arkadaşlar.
Yani çok daha ciddi sorunlara davet çıkarır bu küçük şeyler bu kırık pencereler.
Ve diyorlar ki suç bilimciler saldırganlar ve soyguncular.
İster bir fırsatını bulduklarında isterse profesyonel olarak bu işleri yapıyor olsunlar.
Potansiyel kurbanlarının ortama egemen olan koşullar tarafından ürkütülmüş olduğu sokaklarda iş yaparlarsa yakalanma, teşhis edilme olasılıklarının düşeceğine inanırlar arkadaşlar.
Eğer bir mahalle rahatsız edici bir dilenciyi böyle gelip geçene sataşmaktan alıkoyamıyorsa ya da bir hırsızı o caddeden o sokaktan uzaklaştıramıyorsa buradan hırsızlığı gibi bir sonuç
çıkaracaktır. Diyecek ki demek ki bu mahallede işte potansiyel bir saldırganı teşhis etmek için polise başvurulması çok düşük bir olasılık.
Kimsenin sesi çıkmıyor.
Ya da işte ben birilerini gasp etsem buna müdahale edecek kimse yok.
Bu çok düşük bir ihtimal. O zaman ben burada takılmaya devam edeyim.
Sonra öbür hırsız onu görecek gelecek.
Öbür suçlu onu gelecek görecek.
Sonra koca bir tımarhaneye dönecek değil mi orası?
İşte bu bulaşıcı suç kuramı arkadaşlar.
Suçun... tıpkı bir moda akımı gibi bulaşıcı bir hastalık gibi olduğunu söylüyor.
Kırık bir pencereyle başlayıp topluma yayılabileceğini ifade ediyor bu suç salgını.
Bizim ülkemizdeki kırık cam malumunuz ki bunu artan suç oranlarından görebiliyoruz.
Halbuki o kırılan camı en başında onarsaydık diğer camlar Diğer canlar kırılmayacaktı.
En basitçe şöyle düşünün arkadaşlar.
Bir sokaktan geçiyorsunuz ve sokak pırıl pırıl.
Yerlerde tek bir çöp yok.
Çöpünüzü yere atabilir misiniz?
Utanırsınız atmaya. Bir de tam aksini hayal edin.
Her yer pislik dolu olsun, çöp dolu olsun.
Aman dersiniz zaten herkes atmış.
Ne var yani ben de atsam? Arada kaynar gider değil mi?
Suçlular da böyle düşünüyor.
İşte küçücük bir fark.
Sadece kırılan o bir camı onarsak neler neler değişebilir düşünün.
Hayatınızdaki camlarınızı da kırık bırakmayın arkadaşlar.
Sonra gelen geçen öteki sağlam camlarınızı da kırmaya çalışıyor.
Kırık pencereler kuramı Malcolm'ın bağlamın gücü olarak adlandırdığı şeye aslında iyi bir örnek teşkil ediyor.
En küçük ayrıntıları değiştirerek bir salgının yayılmasını ya da bitmesini sağlayabiliriz çoğu kişi insanların doğuştan gelen yeteneklerle işte kişilik eğilimleriyle
belirli bir şekilde davrandığını düşünüyor evet doğru kısmen doğru ama o insanın yaşadığı çevre de çok önemli daha önce söylemiştim çevremiz çok önemli fiziksel ortamımız bizim davranışlarımızı etkiliyor değil mi bir
sürü kırık camı olan bir sokakta büyümek gibi düşünün arkadaşlar çevremiz zannettiğimizden çok daha önemli mesela ergenlik döneminde sadece tek bir kötü yakın arkadaşınız gerçekten bütün
hayatınızı değiştirebilir bakın bir kişi sadece bir kişi istediğiniz okulu kazanamazsınız istediğiniz bölümü okuyamazsınız sonra mezun olursunuz istediğiniz işi yapamazsınız kendinizi
sevmediğiniz bir işin içerisinde bulursunuz o işe lanet ederek gidip gelirsiniz Evlenirsiniz ve çocuklarınıza belki yeterince maddi bir imkan sağlayamazsınız.
Çünkü mezun olduğunuz alanın iş imkanı ya da ekonomik artısı pek yoktur.
Zaten o işe lanetler okuyarak gidiyorsunuzdur.
Sonra hayatı sorgulayıp durursunuz.
Hani diyorlar ya etrafımızdaki 5 kişinin ortalamasıyız diye.
Bence bu çok doğru. Halbuki o an şöyle geriye dönüp bir baksanız.
O 17-18 yaşınızda tek bir kötü arkadaşın hayatınızı nasıl değiştirdiğini göreceksiniz.
Yani bunu örnek olarak anlattım ama eminim bunu yaşayan çok var.
fazla kişi vardır. Ya da hayatınızı o kadar olumlu, o kadar pozitif yönde değiştiren insanlar olabilir ki yani bir arkadaş hayatınızı cennete de çevirebilir.
İşte küçücük bir şey küçücük yani bir detay ya da bir insan hayatınızı komple değiştirebilir arkadaşlar.
Bağlamın gücü önemli olanın hayatımızdaki küçük şeyler olduğunu söylüyor.
Buraya dikkat basit ve önemsiz zannettiğimiz şeyler hayatımızda çok büyük bir rol oynayabilir.
Hani o insan kim ki ya işte geçti gitti 17-18 yaşında bir arkadaşım da öyle değil işte.
Geçmişe bakıp şu an geleceğinize baktığınız zaman o insanın nelere sebep olduğunu görüyorsunuz.
Tıpkı o kırık cam gibi değil mi?
Biri camınızı kırıp gitmiş.
Bir de arkadaşlar psikolojide temel yükleme hatası diye bir şey var.
Buna da değinmek istiyorum. Bu şu demek insanlar başkalarının davranışlarını yorumlarken her zaman böyle temel karakter özelliklerinin önemini abartma eğilimi gösteriyormuş.
Yani durum ve bağlamın önemini göz ardı ediyoruz.
Mesela bir deney yapıyorlar.
Bir grup insana bir yarışma yapacaklarını söylüyorlar ve bir kura çektiriyorlar.
Kura da ya yarışmacı oluyorsunuz ya da yarışmacıya soru soran kişi oluyorsunuz.
Ve deney sonunda arkadaşlar her iki taraftan da birbirlerinin genel bilgi düzeyini değerlendirmesi isteniyor.
Sonuç ne çıkıyor biliyor musunuz?
Gerçekten çok enteresan.
Bütün yarışmacılar kendilerine soru soran kişilerin kendilerinden çok daha bilgili olduğunu düşünmüşler.
Yani hepimizin içinde bizi böyle dünyayı insanların temel özellikleriyle yarışmada olduğu gibi bana soru soran kişi benden daha akıllı.
Bunu zannetmem gibi. bizi açıklamalara iten bir şey var içimizde.
Çünkü bizler bağlamsal ipuçları yerine kişisel ipuçlarına alışkınız arkadaşlar.
Mesela doğum sırasına göre ilk önce doğan çocuğun daha otoriter, daha baskıcı olacağını düşünüyoruz değil mi?
Ya da işte en son doğan çocuğun daha özgür ruhlu olduğunu düşünüyoruz ki son birkaç podcast'ta bundan bahsetmiştim.
İnsanları ailedeki durumlarına göre bile tanımlamaya çalışıyoruz değil mi?
Ya da en basiti uzun otobüs yolculuklarında yanındakine nerelisin diye sorup Aynı memleketten olduğunu duyunca hemen bir sempati besliyoruz.
İnkar etmeyin. Abi sadece aynı şehirde doğmuşuz.
İzmir'de doğmuşuz. Tek ortak noktamız bu.
Camaşır suyuna klorak diyoruz.
İnsanları sinir ediyoruz.
Simide gevrek diyoruz.
Ve daha pek çok şey.
Ama işte hemşerim değil mi?
İzmir'le olunca otomatikman böyle bir gözümden kalpler çıkıyor.
Ama ben uzun yıllardır Ankara'da yaşıyorum biliyorsunuz.
O yüzden Ankaralıları da ayrı bir seviyorum.
Canım Ankara'm. Ankara'yı çok sevmeme şaşıranlar var.
Ben de gerçekten size şaşırıyorum.
Ankara aşktır. Neyse dönelim karaktere.
Yani karakter aslında bizim düşündüğümüz ya da daha doğrusu olmasını istediğimiz şey değil arkadaşlar.
Size otoriteye itaat diye çok eski bir bölüm yapmıştım oldular hatırlar.
Orada Stanford hapishane deneyini anlatmıştım.
Hani böyle temiz aile çocuklarını alıp bir deney yapıyorlar hapishane deneyi.
Diyorlar ki bir kısmına işte siz gardiyan olacaksınız.
Diğerlerine de siz mahkum olacaksınız diyorlar.
En başta her şey okey çok güllük gülistanlık ama sonra gardiyan olan çocuklar mahkum olan çocuklara kötü davranmaktadır.
Deneyi yarada kesmek durumunda kalıyorlar.
Gardiyan olan gençler eminim içlerindeki o kötülükle belki hiç karşılaşmamışlardı.
Yani karakterimiz arkadaşlar içinde olduğumuz durumlara göre değişebiliyor.
Judith Harris çocuğun kişiliğini belirlemede arkadaş ve toplum etkisinin aileden çok daha önemli olduğunu savunur.
Mesela çocuk suçları ve lisede okulu bırakma oranları hakkındaki araştırmalara göre lütfen buraya dikkat gerçekten çok şaşırtıcı.
Bir çocuğun sorunlu bir ailede ama iyi bir mahallede olmasının iyi bir ailede ama sorunlu bir mahallede olmasından çok daha iyi olduğunu göstermiş araştırmalar.
Bağlamın gücü arkadaşlar.
Çocuklar için evet aile elbette çok önemli bunu inkar edemeyiz.
Ama çevresi çocukları çok güçlü bir şekilde şekillendiriyor, etkiliyor.
Yani yakınımızdaki toplumsal ve fiziksel dünyanın özellikleri, işte yürüdüğümüz sokaklar, karşılaştığımız insanlar bizim kimliğimizi ve davranış biçimimizi şekillendirmede çok büyük
bir rol oynuyor. Yani temiz bir sokakta daha iyi bir insan olmak.
kirli bir sokakta daha iyi bir insan olmaktan çok daha olasıdır deniliyor arkadaşlar.
Ve Malcolm diyor ki küçük ve birbirine sıkı sıkıya bağlı olan gruplarda bir mesajın ya da bir fikrin salgın potansiyelini büyütme gücü vardır.
Ama bu grup etkin bir grupsa bu gerçekleşir.
Peki gerçek bir toplumsal gücü olan grubu Güçsüz bir gruptan ayıran basit genel geçer bir kural var mı?
Varmış arkadaşlar. Buna 150 kuralı deniliyormuş.
Ve bağlamın sosyal salgınların akışını tuhaf ve beklenmedik yollarla etkilemesinin büyüleyici bir örneğini oluşturuyor bu 150 kuralı.
150 dediği kısaca şu.
Bir insanın gerçekten iyi bir sosyal ilişki kurabileceği kişi sayısının 150 olabileceğini savunuyorlar.
Ama hepsiyle tabi ki can ciğer olma anlamında değil bu.
Hani böyle yolda kafe.
rast gelip selamlaştığımız insanlar vardır ya hani bir behis görmeyiz o insanlarla selamlaşmakta öyle düşünün.
Askeri örgütlenmelerde bile maksimum 200 kişi olmalı deniliyor.
Yani arkadaşlar bu sayıdan daha fazla insanın 150 kişiden daha fazla insanın böyle çok birlikte verimli bir işbirliği yapmaları çok mümkün değil.
Çünkü birbirlerini tanımaları çok zor bir ilişki kurmaları.
Çünkü 150'yi geçince insanlar birbirine otomatikman yabancılaşmaya başlıyor.
Daha küçük gruplarda ilişkiler daha samimi ve haskı oluyor.
Bakın 150 kişi bile çok fazla ama bu sayıyı biraz daha aşınca işte 155 bile olsak yabancılaşma başlıyor.
Buna örnek olarak mesela ülkenin görece yoksul semtlerinde çevrelerindeki mahallelerin toksikliğine karşı durabilecek okullar açmak istiyorsak eğer bu kural bize diyor ki 150 kuralı bir
ya da iki tane böyle dev gibi büyük okul açmak yerine çok sayıda küçük okul açmanız daha iyidir.
Yani butik okullar.
Bu 150 kuralı hızla büyüyen bir grubun üyelerinin ya da ortak ideallerinin yayılmasını umut eden bir grup içerisinde olan herkesin büyüklüğün tehlikelerine dikkat etmek zorunda olduğunu söylüyor
arkadaşlar. Mesela 35 yıldır çok büyük karlar elde eden ve gün geçtikçe çok daha büyüyen bir Amerikan şirketi var.
Bunun başarısı tamamen buna bağlıymış.
Çünkü fabrika başına 150 çalışan bu kotayı koymuşlar.
Bu sayıyı geçmiyorlar.
Geçerlerse diyorlar ki hemen yeni bir fabrika açmamızı...
Zamanı geldi. Neden 150 arkadaşlar?
Çünkü kişisel bağlılık ve yüz yüze bağlantılar yoluyla emirlerin uygulanması ve kural dışı davranışların kontrol altında tutulması daha mümkün oluyor ve bağlar zayıflamamış oluyor.
Merve biz fabrika işletmiyoruz.
Şimdi bunu günlük hayata çekecek olursak dedim ya podcast'ın başında hani genel anlatacağım siz özele çekin diye.
Bir insanın 50 tane çok yakın arkadaşı olamaz arkadaşlar.
Hani var diyen de yalan söylüyordur bence.
Çünkü dostlarımıza daha çok kaliteli zaman ayırmalıyız değil mi?
Böyle duygusal bir enerji harcıyoruz onlara.
Bağlarımızı güçlü kılmak için.
O yüzden az ve öz olmalı.
Yani işte 5 kişiye kaliteli zaman ayırmakla 20 kişiye kaliteli zaman ayırmak arasında bence dağlar kadar fark var.
Yani o 20 kişiyle çok yakın olamazsınız nihayetinde.
Hani çok zaman ayıramadığınız için bir paylaşımınız yok.
Çok ortak bir payda da buluşamayacaksınız.
Zaman yok çünkü. Birinin en iyi arkadaşı olmak belli bir zaman yatırımı gerektiriyor.
Duygusal enerji gerektiriyor.
Bunlar kolay şeyler değil. Evet arkadaşlar küçücük farklı bir bakış açısı bazen yüzümüzdeki bir mimik farkı bir güler yüz bazen sesimizin farklı bir tonu bile karşı tarafta çok büyük
bir etki yaratabiliyor hatta hayatımızda büyük bir etki yaratabiliyor.
Ayrıntılar mühimdir ve çoğu zaman tek yapmamız gereken küçük bir değişikliktir değil mi?
Çevrenize şöyle bir bakın diyor Malcolm sarsılmaz.
amansız bir yer gibi görünebilir ama öyle değil.
En küçük bir dokunuşla doğru yere yapılırsa bir kıvılcım çakabilir.
Kıvılcımınız bol olsun.
Sarar Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Kendinize iyi bakın.
Haftaya tekrar görüşmek üzere.
Beni hangi platform üzerinden dinliyorsanız takip edip bildirimlerinizi açmayı unutmayın.
Instagram'a da bekleriz.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
