
Disney+’taki The Veil dizisine ulaşmak için : Tıklayın
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB * Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com *Bu bölüm "The Veil dizisi" hakkında reklam içerir*
Transkript
Disney Plus Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün korkunun, kaygının psikolojisinden bahsedeceğim sizlere.
Bu konuda nereden çıktı diyorsanız eğer, dün Ters Yüz filminin ikincisini nihayet izleyebildim arkadaşlar, nihayet sinemaya gidebildim.
Riley genç kızlığa adım attı ve yepyeni duygularla tanıştı.
Kaygı, gıpta, bıkkınlık ve utançla tanıştı.
Önceden hangi duyguları vardı?
Neşe, üzüntü, korku, tiksinti ve öfke vardı.
Bunlar onun temel duygularıydı hatırlarsanız.
Bunlara yenileri eklendi.
Ama başrolde kaygı vardı bu filmde ve kumanda merkezini adeta ele geçirdi.
Ben de bugün bizi ele geçiren, hayatımızı yönlendiren korku ve kaygıdan biraz bahsetmek istedim.
Eğer filmi izlediyseniz onlara yastık savaşı açacağız bu bölümde.
Hani filmde bir sahnede kaygı kumanda merkezinde böyle önüne gelen her tuşa basıyordu hatırlarsanız kontrolden çıkmıştı.
Hatta bir takipçim bana demiş ki Merve itiraf et o sahnede ağladın değil mi?
Dedim ki nereden bildin?
İşte o sahnede kaygı böyle kontrolden çıkıyor ve Neşe onu oradan çekip çıkarıyor ve ona diyor ki onun hayatını yani Riley'in hayatını sadece sen yönlendiremezsin diyor.
Kaygı gerçekten de böyle bir duygu bütün hayatımızın kontrolünü ele geçirebilir çok önemli.
Bu arada benim en çok güldüğüm ters yüz karakteri öfke arkadaşlar.
Hani geçenlerde neden bu kadar öfkeliyiz diye bir bölüm yapmıştım ve orada insanın bir şeye üzüldüğü zaman, acı çektiği zaman bunun çıktısının öfke olabileceğini söylemiştim.
Yani biz karşımızda çok öfkeli birini görüyoruz.
Evet ama o aslında derinlerde bir yerde acı çekiyor ve onu bastırmaya çalışıyor olabilir.
Çünkü utanıyor, korkuyor demiştik.
Bu duyguları zayıflık olarak görüyor ve karşı tarafın bunu görmesini istemediği için bastırıyor.
Sonuç olarak bastırılmış şeyin çıktısı öfke olabiliyor demiştik.
Kaygı, korku, öfke, kin, nefret, kıskançlık bunlar içerideki kederin dışa vurumu olabilir arkadaşlar.
Özellikle de kaygı ve korku.
Araştırmacıların çoğu insanın bütün duygulanım durumlarının, ruhsal yaşantısının kaygı ve korkudan kaynaklandığını düşünüyor.
Bu kadar önemli işte. Kaygı ve korkuyu eş anlamda kullananlar bile var.
O kadar iç içe geçmişler.
Kaygıya ileride bir podcast gelecek onu açacağım.
Kaygı yani anksiyete nedeni belli olmayan böyle ortada hiçbir görünen tehlike olmamasına rağmen yaşadığımız huzursuzluk ve tedirginlik hali arkadaşlar.
Ama korku tamamen gerçek.
Yani gerçek bir tehlike karşısında hissettiğim şey korku.
Yani korkuda evet gerçekten bir canavar var.
Siz onu görmüşsünüz.
Hatta tam karşınızda duruyor belki.
Tamamen de gerçek. Ama kaygıda böyle bir durum yok.
Kaygıda şu var. Ya bir gün bir canavarla karşılaşırsam ne yaparım?
Bu var. Ama canavarın olup olmadığı da kesin değil.
Görmemişsin onu. O belki senin hayal dünyan.
Kafanda kurduğun şeylerden dolayı kaygılısın ve korkuyorsun.
Hani Don Kişot'un o yel değirmenleriyle savaşması gibi.
Korkularımız aslında çok önemli.
Çünkü bir tehlike... karşısında bizi uyarıyor.
Bir alarm sistemi gibi çalışıyor.
Hani öfkede de dedik ya alarm sistemi diye.
Korku da böyle bizi korumaya çalışıyor.
Ama o alarm sistemi bozulursa öfkede de olduğu gibi oradaki alarm sistemi bozulunca ne oluyordu?
Öfke kontrolden çıkıyordu değil mi?
Korkuda da aynısı var.
Bu alarm bozulduğu zaman korku alıp başını gidebiliyor.
Ve ne oluyor sonuç olarak?
Fobilerimiz olabiliyor arkadaşlar.
Bu arada korkmak çok normal.
Hepimiz korkarız. Yani bu bütün insanlarda görülen kaçını ve gerekli olan bir heyecan korku mu gerekli dediniz belki evet gerekli çünkü bu zamana kadar bizim türümüzü ayakta tutan şeylerden
biri korkumuz ya düşünsenize bir ormanda gidiyorsunuz karşınızda kocaman bir ayı böyle göz göze geldiniz ama hiç korkmadınız korku yok sizde ne olacak yani üstüne üstüne yürümeye devam edeceksiniz sonuç
belli yani ilkel atalarımız böyle yapsaydı zaten dünyada insan kalmazdı değil mi dediğim gibi korkunun bir alarm görevi var ama o alarm Alarm çaldıktan sonra tedbirler alınıp o durum geçtikten
sonra o alarm kapanmazsa orada bir sorun başlıyor işte.
Çünkü kontrolden çıkan denetleyemediğimiz korkunun biraz ötesinde panik atak bize el sallıyor.
Panik atak aynı alerjik bir astım krizi gibi.
Normal korku denetlenebilir olan korkudur arkadaşlar.
Atıyorum bir gece yarısı çok tehlikeli adledilen bir semttesiniz ve yürüyorsunuz.
Korkarsınız haliyle.
Ben o korkuyu daha da aktifleştiririm değil mi orada yürürken?
Bu zaten benim faydama olacak bir şeydir.
Korkumuz bizi korur.
Öfke için de aynısını demiştim.
Öfke çok gerekli, olması gereken insani bir duygu.
Ama onun da yüksek dozu sıkıntılı demiştik.
Şöyle düşünün arkadaşlar. Eğer ben işte kışın hasta olmaktan korkuyorum.
Ne yaparım? Kat kat giyinirim değil mi?
Böyle incecik atletlerle sokağa çıkıp gezmem böyle bir korkum varsa.
Ya da işte mikrop kapmaktan korkuyorsam temizliğime özen gösteririm.
Aman ruh sağlığım bozulmasın diyorsam korkuyorsam stresten daha uzak durmaya çalışırım.
Çocukken annemden babamdan korkuyorsam ne yaparım?
Ona göre davranışlar geliştiririm.
Ya da arkadaşsız kalmaktan korkuyorsam kendimden aşırı aşırı ödüm verebilirim.
Sevgilimi kaybetmekten korkuyorsam...
Aman beni daha çok sevsin aman bir yere gitmesin diye takla atarım.
Ya da evlenmeye çalışırım değil mi?
Eğer şu an aşık olduğunuz biri varsa ve onunla evlenmek istiyorsanız.
Hani bunu sadece işte onu çok seviyorum onun için evlenmek istiyorum ondan bunu arzuluyorum diye düşünüyorsanız.
Hayır arkadaşlar onun altında bir kaybetme korkusu var.
Bakın yine korkudan bahsediyorum.
Kaybetme korkusu. Ya da şöyle düşünün.
Kariyerinde zaten Nirvana'ya ulaşmış sanatçılar var.
Dünya starları. Neden hala üretmeye?
Kendilerini aşmaya çalışıyorlar.
Zaten dünyaya ispatlamış kendini değil mi?
Niye çekilip bir köşede oturmuyor?
Çünkü o saygınlığını, o ününü kaybetmekten korkuyor.
Bir sebebi de bu. Bakın yine korku var devrede.
Yani kısaca günlük yaşamımızla iç içe olan kaygı ve korku aslında bizim geleceğimiz üzerinde, amaçlarımız, beklentilerimiz üzerinde çok etkili.
Hatta yer yer bize fayda da sağlayabiliyor.
Peki korku alarmları bozulmuş olanlar.
Korkuları normal korkudan patolojik boyuta geçenler.
Mesela sosyal fobisi olan bir hasta doktoruna şöyle demiş.
Sokağa çıktığım zaman kendimi böyle sürekli kovalanan bir hayvan gibi hissediyorum.
Ve birisi bana bir şey söylediği zaman çok korkuyorum.
Bir soru sordukları zaman anlamsız bir şekilde kıpkırmızı oluyorum.
Bir titreme geliyor terleme geliyor demiş.
Bakın bu patolojik korku.
Yani alarm sistemi bozulmuş bu hastada.
Gördüğünüz gibi genel olarak şunu söyleyebiliriz.
Hobilerin bir bölümü insanın saplantı ve takıntılarına bağlı olarak ortaya çıkan saplantılı, takıntılı, zorunlu düşünce ve hareketleri içeriyor.
Hobilerin bir bölümü. Saplantılı, takıntılı düşüncelere zaten obsesyon diyoruz.
Obsesyon sözcüğünün kökü bu arada latincedir arkadaşlar.
Obsesyondan geliyor. Yani şeytanın ruhu demektir obsesyo.
Çünkü insanın ruhuna böyle şeytan girmiş gibi oluyor.
Oradan geliyor obsesyon. Fobilerin belirgin özelliği sadece aşırı aşırı korkular olmaları değil arkadaşlar.
Bunlar kendilerine has dinamiklere sahip.
Yani gerçek korku hastalıkları fobiler.
Mesela normalde bir çocuk bisiklete binmeyi nasıl öğrenir?
Düşe kalka değil mi? O düşme korkusunu bir süre sonra yener.
İşte çakıl taşlı bir yerde düştüyse o bisikletten evet dizleri kanar ve oradan geçerken artık korkar ve daha temkinli olur.
Aslında bu korku onun hayrına gördüğünüz gibi.
Bunun bıraktığı iz aslında yararlı bir bilgi, değerli bir anı.
Ama şöyle de bir durum var.
Ben o bisiklete bin edebilirim, tekrar binmeye edebilirim.
Eğer ben o anıyı kafamda çok kötü kodladıysam ki ters yüz 2'de böyle bir şey vardı hatırlarsanız.
Bir daha o bisiklete binmem değil mi?
Negatif kodladım çünkü. Ben o bisikletin önünden bile geçmem kafamda negatif kodladıysam.
Mesela benim annem küçükken denizde bir boğulma tehlikesi atlatmış.
Ve yüzmeyi bildiği halde hala kıyıdan uzaklaşamıyor ve derin havuzlarda yüzemiyor.
Çok korkuyor. Çünkü o olayın üstüne gitmemiş bir daha.
Kendini sakınmış. Yani şöyle bir düşünün arkadaşlar.
Nelerden sakınıyorsunuz kendinizi?
Nelerden korkuyorsunuz?
Ve o korktuğunuz şey gerçekten negatif bir kodlamayla mı inancınızı oluşturdu?
Bunları düşünün. Fobilerinizi düşünün.
Yani fobi sadece korku ya da kaçma değil.
Aynı zamanda korkuyla yüzleşmelerin duygu.
Duygusal başarısızlığıdır arkadaşlar.
Tekrar ediyorum fobi korkuyla yüzleşmelerin duygusal başarısızlığıdır.
Bazı insanlar korkularından dolayı kendini sakınır tıpkı annem gibi.
Bazıları da o korkunun üstüne üstüne gider.
Aşmak için her yolu dener.
Böyle insanlara da hayranım.
Bu korkularının üzerine giden insanlara.
Mesela bu aralar The Whale dizisini izliyorum Disney Plus'ta.
Oradaki Imogen Sauter karakteri tam olarak böyle.
Hatta tehlikenin ta kendisi diyebilirim onun için.
Böyle biraz dengesiz.
ve öngörülemez bir karaktere sahip.
O da zaten dizi boyunca bizi böyle tetikte tutuyor ve işte heyecan dalgası yaratıyor.
The Whale eğer böyle polisiye ve gerilim türü seviyorsanız başrollerinde Amy ödüllü Elizabeth Moss'un oynadığı ve oyuncu kadrosunda Amy ödüllü usta oyuncumuz Haluk Bilginer'in de yer aldığı mini
bir dizi tüm bölümleriyle yalnızca Disney Plus'ta yayımlandı.
Bu arada dizinin ilk bölümünü Killing Eve, Dracula ve Penny Dreadful gibi iddialı yapımların bölümlerini de yöneten Damon Thomas yönetti.
Yaratıcılığını ve yapımcılığını ise yine iddialı yapımlardan Taboo, Great Expectations ve Peaky Blenders'a imza atan Steven Knight üstlendi.
The Whale dizisinin çekimlerinin bir kısmı İstanbul'da gerçekleşti.
İşte kapalı çarşı, Galata Kulesi ve köprüsü.
Yani fonda İstanbul'un en ikonik simgeleri var.
Bu da izlerken heyecanı ikiye katlıyor diyebilirim.
Elizabeth Moss'un Haluk Bilginer'le karşılıklı oynadığı sahne görmüşsünüzdür.
Sosyal medyada kısa sürede viral olmuştu.
Dizi hakkında çok fazla spoiler vermek istemiyorum ama konusu kısaca şöyle.
İki kadının arasında...
Dizinin ilk bölümü Türkiye-Suriye sınırı mülteci kampıyla başlıyor.
Orada açıkçası baya bir gerildim özellikle o IŞİD sahnesi.
Elizabeth Moss yine harika bir oyunculuk performansı sergilemiş.
Bakışıyla duruşuyla bile bir gizem bir gerilim bir kaygı havası yaratmayı başarıyor.
The Whale hayatta kalma mücadelesi üzerine kuruldu bir dizi arkadaşlar.
Karakterler yalnızca dış tehlikelerle değil aynı zamanda kendi içsel korkuları ve kaygılarıyla yüzleşiyorlar.
Zihinlerindeki korkularla geçmişin hayaletleriyle yüzleşiyorlar.
Korkunun nasıl itici bir güç olabileceği.
Bu arada Adile karakteri de çok merak uyandırıyor arkadaşlar.
Yani dizi boyunca hani bunlar gerçekten kim sorusuna cevap arayıp duruyorsunuz.
Ama şunu söyleyebilirim dizide İstanbul'da çekilen sahnelerden birinde 14.
yüzyıldan kalma bir kitap vardı.
Hayretler kitabı.
Kitab-el Bulhan.
Bunun içerisinde işte kehanet var, astroloji, cinler, periler, iblisler ve işte garip çizimler.
Aşıkçası biraz ürkütücü bir kitap.
Yedi iblis kralı var kitabın içerisinde ve haftanın her gününe bir tane iblis.
Hepsinin kendi rengi var.
Her şeye, her hayvana ya da her insana dönüşebiliyorlar.
Özellikleri bu. İşte Imogen karakteri de böyle.
Her şeye dönüşebiliyor.
Yani kim olduğunu bir türlü kestiremiyorsunuz.
Hepinize şimdiden keyifli seyirler diliyorum arkadaşlar.
Açıklamalardaki linkten Disney Plus'taki The Whale dizisine hemen ulaşabilirsiniz.
Bakalım dizideki Imogen karakteri gibi siz de korkuların üstüne gitmeyi mi tercih edeceksiniz yoksa onlardan kaçmayı mı?
Korkuların üstüne gitmek demişken şundan da bahsetmek istiyorum.
Mesela işte uçağa binme korkusu olan birini düşünün.
Kendini zorlayıp binse hani sırf mecbur kaldığı için.
Geçen hatta Muhammed Ali podcastinde onun uçağı korkusundan bahsetmiştim ve olimpiyatlara katılmak için uçağa binmesi gerekiyordu.
Bindi evet o korkusuna rağmen ama bir daha bindi mi?
Asla. Hani bir kere bindin okey hani aştın öyle zannediyorum ama öyle değilmiş arkadaşlar.
Bazen böyle işte korkunun üstüne üstüne gittiğimiz zaman o korku daha da direnç kazanabiliyormuş.
Yani tehlikeyle karşılaştıkça korkumuz daha da artabiliyormuş.
Böyle bir ihtimal de varmış.
Buradaki çözüm özellikle yüz yüze gelme durumlarındaki duygusal başarımız arkadaşlar.
Eğer işte uçağa binme korkunuz varsa ve bindikten sonra o korkunuz yavaş yavaş azalıyorsa.
Beynimiz duygusal olarak korku olmadığını anlamış oluyor.
Ondan sonrası zaten beynimizi o aşırı korkuya karşı duyarsızlaştırmak ama profesyonel bir destekle tabii.
Eğer tersi oluyorsa tehlikeyle karşılaştıkça korkum artıyorsa bu demektir ki beynim duygusal olarak tehlikenin her zaman var olduğuna inanmıştır.
Yani aklım mantığım bana istediğini söylesin.
Tehlike yok geçti desin yine de durum değişmiyor gördüğünüz gibi.
Korkunun en doğru tanımı bir tehlike bilincine tepki olmasıdır arkadaşlar.
Gerçek bir tehlikeden korkmamamız zaten mümkün değil ama diğer durumlarda gerçek bir tehlike yok.
Tehlike sadece düşüncemizde ve düşüncelerimiz bizi korkutuyor.
Ters yüz iki filmindeki kaygının ürettiği o hayali senaryolar gibi.
Peki kaygı ile korku çok karıştırılıyor.
Bunların arasındaki farklar neler?
Bunları nasıl ayırt ederiz?
Korkuda bir tehlike var.
Evet ama bu tehlike nesneldir.
Daha alenidir arkadaşlar.
Kaygıda ise özneldir.
Daha gizlidir. Korkuda dışarıdaki tehlike ile doğru bir orantı vardır.
Kaygıda ise orantısız bir tehlike vardır.
Dış tehlike ortadan kalktığı zaman korku duygusu kaybolur.
Çünkü korku geçici bir duygudur ama kaygı böyle değil.
Kaygıda içsel tehlikeler ve bu tehlikelere bağlı olarak ortaya çıkan kaygı tepkisi süreklidir.
Korkumuzun nedeni o anki yaşantımızda var olan tehlikedir ama kaygının nedeni kişinin daha önce yaşamış olduğu şeylerden kaynaklanabilir.
Korku duygusunu yaratan tehlike karşısında gösterdiğimiz tepki başka insanlar tarafından böyle daha anlaşılabilir, daha olağan karşılanabilir ama kaygıda böyle değildir.
Kaygıda gösterilen tepkiyle var olan durum arasındaki ilişki başkalarına göre çok olağan dışı, anlaşılmaz karşılanabilir.
Ve korku karşısında kendimizi savunmak için bilinçli olarak bazı önlemler alırız.
Ama kaygıda kişiliğimizi korumak için bilinç dışı savunma düzeneklerine başvurabiliriz.
Kierkegaard kaygıyı ölüme dek süren hastalık olarak tanımlar ve insanın benliğini yitirmesi olarak yorumlar.
Viktor Frankl ise logo terapisinde kaygı yaşam ve ölümden korkmaktır der.
Kaygı ve korku konusunda böyle tek bir görüş beyan edemeyiz.
Bir sürü görüş var. Çok geniş kapsamlı bir konu.
Psikanalistler ve varoluşçular mesela kaygının bireyin duygu ve belleğindeki çatışmaların doğal bir sonucu olduğunu söylüyorlar.
Korkular ve fobiler konusunda ünlü İngiliz uzman psikiyatr Isaac Marks bir kadın hastasının hikayesini anlatıyor arkadaşlar.
Kadın bir otomobil yolculuğu sırasında yılan resimlerine bakıyormuş ve tam o sırada bir kaza gerçekleşmiş.
Bu olaydan sonra arabalardan değil ama yılanlardan korkmaya başlamış bir fobi geliştirmiş.
Buna çok şaşırmıştım ve Isaac Marx bu olay için diyor ki neyden korkacağımızı yani fobimizi her zaman kolektif bilinçaltımızın gücü belirliyor diyor.
Ve o da en doğal en eski korkumuz üzerinde yoğunlaşır diyor.
Jung'un söylediği gibi kolektif bilinçaltı diyor insanın ruhsal yapısının yaşantısının bir parçasıdır diyor kolektif bilinçaltı için.
Hatta biraz oralara da değinelim bence.
İlk insanlar içinde yaşadıkları çevredeki her şeyin canlı olduğuna inanıyorlardı.
Onların da bir ruhu olduğuna inanıyorlardı.
Ağaçların, bitkilerin, suyun, taşın, toprağın bütün doğal nesnelerin bir ruhu olduğunu düşünüyorlardı.
Ve ilkel insanlar işte uyku, rüya, ateşli hastalıklar...
akıl ve ruh hastalıkları ölüm gibi yani bedensel ve ruhsal kaynaklı olgulara kötü ruhların neden olduğuna inanmışlardır.
Adam bir kabus görüyor diyor ki buna diyor kötü ruhlar sebep oldu.
Yani bu yüzden ilk insanlar işte kendi duygularına, düşüncelerine yabancılaşıyorlar.
Bunları içinde yaşadığı doğal ortamda bulunan güçlere, nesnelere bağlıyorlar.
Kendilerine böyle böyle yabancılaşıyorlar.
Görülmeyen ama her yerde her zaman var olan güçlere inanıyorlar ve bunlar doğadan soyutlanmış böyle ayrı bir kavram olarak gelişmiştir ilk insanların zihninde.
Mesela bu güce Avusturya yerlileri mana diyorlar.
Kızılderililer manitu. Hintliler brahman.
Yunanlar da daimon diyor değil mi?
İşte ilk atalarımız bu güçte yüklü olduğunu düşündükleri bütün canlı ve cansız varlıklardan korktular.
Kendilerini sakınmaya çalıştılar.
Onlardan uzak durmak gerektiğine inandılar çünkü.
Hatta bu türde canlı ve cansız varlıklara tabu adını verdiler değil mi?
Tabuya dokunanın, tabuya yakalananın bundan kurtulması amacıyla da büyü yapmışlardır.
Hani büyücülük de bu şekilde gelişiyor.
Büyü, sihir, tılsım bunlar eş anlamlı sözcükler.
Sihir ve tılsım sözcükleri çare, deva, olağanüstü etki anlamında kullanılıyor.
Yani ilk, ilkel insanların düşüncelerinde, dünya görüşlerinde büyü oldukça etkili, önemli rolü olan, gözde görülmeyen gizli bir güç.
Yani bunlar bizim kolektif bilinçaltımızda var bu tür korkular.
Hala var değil mi? Gözle görülmeyen şeylerden hala korkuyoruz.
Fobik uyarıların çoğu uzak atalarımızdan bize miras.
Yırtıcı hayvanlar, işte karanlık korkusu, yükseklikten korkma, su tehlikesi bunlar kolektif biyolojik bilinç altında bir tür hatıralarını sakladığımız şeyler arkadaşlar.
Dolayısıyla çok büyük korkular bizim türümüzün genetik özelliklerine bağlı olabilir.
Yani bunlar hayatta kalmamızı kolaylaştırmış bugünlere.
gelmemizi sağlamış. Doğal fobiler bunlar insanların çoğunda tetiklenmesi kolay olan şeyler.
Ama işte uçak korkusu, araba korkusu, gemi korkusu bu tarz fobiler ilkel atalardan miras kalmadı.
Bunlar ontogenetik yani bireyin gelişmesiyle ilgili fobiler arkadaşlar.
Özellikle yaşanan travmalardan sonra öğrenme yoluyla kazanılmış şeyler bunlar.
Ve bir tür ne kadar az gelişmişse korkuları da O kadar çok doğuştan ve tepkisel oluyormuş arkadaşlar.
Şimdi size insanlar ve hayvanlar üzerinde yapılan deney ve gözlemlerden bahsedeceğim.
Mesela az önce dediğim şeye örnek olarak yumurtadan yeni çıkan yavru ördekler bile üstlerine böyle bir yırtıcı hayvanın gölgesi düştüğü anda donup kalıyorlarmış.
Yani korku karşısında dona kalmak.
Yani bu bizim türümüzde de olan bir şey.
Bunun nedeni ise şu leşçilerin çoğu yırtıcı hayvanların çoğu harekete karşı duyarlı değil mi?
Matadorlara dikkat ettiniz mi?
Hiç boynuzlara çok yakın dururlar ve pek hareket etmezler.
Vücutlarını pek hareket ettirmezler.
Muletalarını yani o kırmızı pelerinin takılı olduğu sopaya hareket ettirirler.
Kendileri böyle daha hareketsiz kalmaya çalışırlar.
Parelerde kedi korkusu daha önce hiç kedi görmeseler bile spontane gelişiyor.
Ama primatlar gibi böyle daha gelişmiş olan türlerde korku hissetme kapasiteleri gizliymiş.
Yani çok kesin durumlardan sonra etkinleşiyormuş.
Mesela laboratuvarda yetiştirilen maymunlar yılanlar karşısında spontane bir tepki göstermiyorlar.
Bu maymunlar ne zaman ki ormanda yaşayan maymunların yanına götürülüyorlar ve onların bir yılanın yanına bırakılan yiyeceği almaya çekindiğini görüyorlar.
O saatten sonra bu laboratuvar maymunlarında bir yılan korkusu başlıyor.
Çünkü gözlemlediler ve öğrendiler.
Peki bu korkuları, bu fobileri bizler nasıl öğreniyoruz?
İşte kimisi gül koklamaktan korkuyor, kimi kediden korkuyor, köpekten korkan var.
Ben köpek balığından korkuyorum, transatlantik gemilerinden korkuyorum, açık denizden acayip tırsıyorum.
Bir de çok saçma bir fobim var, utanıyorum söylemeye.
Oldular bilir. Hani deniz kenarında balık tutanlar var ya, oltayı sallayıp sallayıp atıyorlar.
Ben de oradan geçerken acayip tırsıyorum, o olta benim gözüme girecek.
Gözüm çıkacak ve balıklara yem olacak.
Ya bir saçma bir şey olamaz.
Bundan korkuyorum. Ve deniz kenarından geçmemeye çalışıyorum balık tutanlar varsa.
Ya da gözlüklerimi böyle gözüme yapıştırarak geçiyorum.
Şimdi ne dedim?
Bunlar bizde nasıl oluyor?
Bizler bunları nasıl öğreniyoruz?
Hobileri dedim. İnsan doğası konusunda çok dikkatli gözlemciler çok erken dönemde travma oluşturan olayların rolünü belirtmişler.
Hatta Descartes'in ruhun tutkularında bundan bahsettiğini görüyoruz benzer bir şekilde.
Çok büyük bir korkunuz varsa eğer bunu dört yolla edinmiş öğrenmiş olabilirsiniz.
Birincisi yaşamda travma oluşturan olaylar.
Yani kişisel olarak bir tehditle bir tehlikeyle karşı karşıya gelmiş olabilirsiniz ve bunun izinin hafızanıza kazınmış olması muhtemel.
Mesela bir köpek saldırısı olur işte ne bileyim kedi üstünüzü atlamıştır ondan sonra bir fobi oluşturdunuz belki ya da bir kaza geçirdiniz arabaya binmeye korkuyorsunuz.
İkincisi yaşamdaki zor ve sürekli olaylar yani düzenli bir biçimde küçük travmalar yaşamak.
Aşağılanmalar gibi. Mesela işte sosyal fobiniz vardır.
Küçükken öğretmeniniz sizi tahtaya kaldırıp kaldırıp aşağılamıştır.
Mesela küçük küçük travmalar dediğim bu olabilir.
Ya da işte aileniz tarafından sürekli buna maruz kalmış olabilirsiniz.
Üçüncüsü de bir rol modeliniz vardır belki.
Sosyal yolla öğrenmiş olabilirsiniz.
Dördüncüsü ise bize küçüklükten beri verilen uyarı mesajlarını birleştirmemiz.
Şu ya da bu durum tipine bağlı tehlikelerin altını çizen bir eğitimden geçmiş olmamız.
Bunlar olabilir. Bizi şoke eden olaylar ve ardı sıra gelen büyük korkular daha sonra kalıcı korkulara dönüşebiliyor.
Hatta kimi zaman gerçek korkulara dönüşebiliyor.
Araba kazası yapanlar da kazadan sonra oluşan bazı aşırı korkuların gelişmesi gibi ya da işte ağrılı bir cerrahi diş müdahalesi sonrası diş tedavisinden korkma ya da bir köpek tarafından ısırıldıktan
sonra köpeklerden korkma.
Tramva oluşturan yaşam olayları bazen yaşam boyu üzerimize yapışıp kalabiliyor yani.
Ama fobik olmak için her zaman böyle çok büyük bir şok olması gerekiyor.
Buna ihtiyacımız yok. Korkuya koşullanma bir dizi küçük travmadan sonra da olabilir arkadaşlar.
Buna uyarı etkisi deniliyor.
Mesela kafes içinde hafif hafif elektrik şokuna maruz kalan hayvanlar daha sonra aynı kafes içinde pek ama yoğun bir şoka maruz kalan hayvanlar kadar çok korkmuş.
Bunu tespit etmişler. Sosyal fobisi olan insanlar da böyle.
Yani çocukluğunda sistematik olarak sürekli küçümsenmeye maruz kalmış olabiliyorlar.
Bir de şunu da unutmamamız lazım.
Küçükken anne ve babamızın korkularını da biz gözlemliyoruz değil mi?
Özellikle de annemizin korkuları bize geçiyormuş.
Diyelim ki anneniz arıdan çok korktu.
Çığlık çığlığa sizin gözünüzün önünde oradan oraya koşmaya başladı.
Siz de daha çocuksunuz. Ne olacak?
Arı fobiniz olabilir değil mi?
Çok normal. Bu arada kadınlarda görülen fobi ve korkular erkeklere oranla çok daha fazlaymış arkadaşlar.
Neden? Çünkü evrimsel psikoloji araştırmalarına göre türümüzün cinsel rollerine bağlı genetik kökenli bir eşitsizliği var.
Doğal seçilim fobik erkekleri kadınlara göre daha fazla engellemiş.
Çünkü fobik erkekler kadınlardan çok daha fazla stötü kaybına uğruyor.
Dolayısıyla kadınları cezbetme, soyunu sürdürme, genlerini aktarma bu şansları gitgide alabilirsiniz.
Azalıyor fobik erkeklerin.
Düşünsenize avcı toplayıcı dönemde yaşayan ve vahşi hayvandan korkan fobisi olan bir erkeksiniz.
Ay benim asla fobim var.
Ormana gidemem.
Tabii bunları araştırmacıların doğrulaması mümkün değil ama öyle olduğunu düşünüyorlar yüksek bir ihtimalle.
Bazı araştırmacılar da bunun sebebini yani kadınların daha fobik olmasını, kadınların daha kırılgan olmasına, daha böyle kolay heyecanlanabilen bir yapıya sahip olmasına bağlamışlar.
Bazı psikologlara göre maço bir kültür agorofobi tipinde korkuların ortaya çıkmasını kolaylaştırıyormuş.
Yani bir kültür ne kadar çok eril değerlerle besleniyorsa agorofobi belirtileri o kadar öne çıkıyormuş.
Buna çok şaşırmıştım. Yani kültür ne kadar dişil değerlerle beslenmişse o izleri taşıyorsa agorofobi oranı da o derecede düşüyormuş.
Agorofobi bilmeyenler için kişinin kendini güvenli hissettiği ortamlar dışında bulunamaması yani işte açık alan.
korkusu olabilir, kalabalık korkusu olabilir.
Böyle bir şey. 11 ülkede 5491 kişi üzerine yapılan ayrıntılı bir araştırma var.
Erkeklik ve agorafobi belirtileri arasındaki ilişkinin birincisi Japonya olmuş.
İsveç ise kadınlık ve en düşük agorafobiye sahip ülke çıkmış arkadaşlar.
Yani İsveç'teki kadınlarda agorafobi daha düşükken Japonya'daki kadınlarda daha fazlaymış.
Fobiler arasında en sık görülenlerden biri agorafobi.
Eskiden sadece açık yerlerden, meydanlardan korkanlar için bu terim kullanılıyordu ama günümüzde kapsamı çok daha genişledi.
İnsanların toplu olarak bulunduğu açık ve kapalı alanlar.
Korkmak, trafikle ilgili olan her türlü ulaşım aracından korkmak olabilir.
Telefonda uzun süre biriyle konuşmak bile olabilir bu kapsamda.
Yani günlük yaşantımızı kısıtlayan bir korkudur agorafobi.
Evde yalnız kalma korkusu bile olabilir.
Agorafobi de insanın bütün davranışlarında korku ve kaçınmanın etkisi görülüyor.
Hasta kendini güven içinde görmek için korku yaratan durumlardan ve ortamlardan köşe bucak kaçıyor.
Bir de agorafobi insanın günlük hayatını bayağı etkileyen bir şey.
Çalışma hayatını zaten komple etkiliyor.
Ne çarşıya gidebiliyorlar ne pazara gidebiliyorlar.
Ne misafirliğe ne konsere ne tiyatroya kalabalık olduğu için gidemiyorlar.
Bir de agorafobide panik nöbeti geçirenler var.
Bir de geçirmeyenler var. İkiye ayrılıyorlar.
Panik nöbeti yoksa eğer agorafobi hastası olan birinde genelde bu grup ev...
Ve de böyle yalnız kalmaktan çekiniyor.
Çünkü işte başıma bir şey gelirse kimse bana yardım edemez gibi bir korku taşıyor.
O yüzden istiyor ki hep yanında birileri olsun.
Panik nöbeti olan agorafobi hastaları ise işte acaba ben ne zaman nöbet geçireceğim diye bekliyorlar.
O beklenti zaten korkularını besliyor.
O yüzden kendilerini çevrelerinden toplumdan sakınıyorlar arkadaşlar.
Kimse beni öyle görmesin diye köşe bucak kaçıyorlar.
Genelde agorafobisi olanların çoğunda panik bozukluğu ve nöbeti oluyor zaten.
Dediğim gibi bunun miktarı önemli.
Mesela ben de kafamdan senaryolar üretirim.
Sonra işte bu senaryolardan korkarım arada ama çok uçlarda değil.
Ama bende de var. Her şey önceden...
Kafamda planlarım tahayyül edelim böyle akışta yaşayamam yani.
Fobiklerin psikolojik sloganı şudur.
Önceden kestiriyorum.
Yorumluyorum ve abartıyorum.
Fobiklerin bu arada imgelemleri de çok güçlüdür.
Yani örümcek korkusu olan bir fobiye örümcek demeniz yeterli.
Yani onu görmesine gerek yok.
Hemen onu kafasında imgeler, bütün detaylarıyla onu kafasında canlandırır ve korkar.
Ve fobik kişiler dikkatlerini hep böyle kendileri üzerinde topladıkları için, bunun nedeni de özellikle böyle yoğun ve zor bir duygusal yaşantılarının olması, dış konulardan çok kendi
sıkıntıları üstünde yoğunlaşır.
Fobik insanlar hatta çok büyük sosyal korkuları olan insanlar başkalarıyla görüştükten sonra bu görüşmeyle ilgili sosyal korkuları zayıf insanlara göre çok daha az ayrıntı hatırlarlar.
Çünkü konuşmalar tartışmalar sırasında zihinsel enerjilerinin büyük bölümünü kendi kendilerini denetlemeye harcarlar ve sıkıntılarının gizlenmesi üstünde yoğunlaşırlar.
O yüzden çok az şey hatırlarlar ve bu kişiler çok böyle kendilerini dinlerler.
Duygusal akıl yürütürler.
İşte kalbim çok hızlı çarpıyor, iyi değilim, kesin başıma bir şey gelecek gibi mesela.
Oysa ki o alarm sistemleri bozuktur ve ona güvenirler.
Bozuk bir alarm sistemine güvendikleri için böyle oluyor.
Fobik fiziksel olarak kendini kötü hissetmeye başlıyor.
İşte kalp çarpıntısı, baş dönmesi, nefes almada güçlük.
Sonra bu işaretleri kendini çok fazla dinliyor.
Çünkü tehdit gibi algılıyor.
Başına bir şey gelecek gibi algılıyor.
Ve bu da kendini daha da korkutmasına sebep oluyor.
Sonra iyice kendini gözlemlemeye başlıyor.
Ve gitgide durumu daha da ağırlaşıyor.
Şimdi arkadaşlar korkuyu şöyle düşünmenizi istiyorum.
Bir gün evinize davetsiz bir misafir geliyor ve evinize yerleşiyor.
Sonra kendi alışkanlıklarına göre yaşamaya başlıyor evinizde.
Hatta bir süre sonra size emirler yağdırmaya başlıyor.
Kahvaltımı yatağıma getir, ayakkabımı boya, odanı bana ver sen git salonda yat diyor.
Yani siz ne kadar ona itaat ederseniz o davetsiz misafir...
O kadar rahat ediyor ve yayılıyor evinizde ve evinizden gitmeye de hiç niyeti yok çünkü çok rahat.
Korku işte o evinizdeki davetsiz misafir.
Eğer o size şunu yapma, asansöre binme, o köpeği sevme, uçağa binme, kaç, sakın kalabalık yerlere gitme, yanında biri yokken sakın dışarı çıkma dediği
zaman siz her seferinde okey.
Tamam sana itaat ediyorum dediklerini yapacağım derseniz o sizin evinizden asla gitmez.
Fobiye hayat hakkı tanımayın.
Aksi takdirde fobi size hayat hakkı tanımaz.
Fobikler yeniden özerk olmak istedikçe fobileri onları ayağından prangalar ve sizi bağımlı kılmak isterler.
Korku içinde tutmak isterler.
Çünkü beslendikleri şey bu.
İster ki o evdeki rahatı hiç bozulmasın.
Hatta siz bir süre sonra korkunun o kulağınıza fısıldadığı şeyleri kendi kişisel tercihlerinizi zannetmeye başlarsınız.
Ya dersiniz ben kalabalıkları sevmiyorum çünkü çok sıkılıyorum.
Ama halbuki öyle değil. Siz dışlanmaktan korkuyor olabilirsiniz.
İnsanların içinde heyecanlanmaktan, yüzünüzün kızarmasından, insanların bununla alay edeceğinden korkuyor olabilirsiniz.
Ama bu sizin hayal dünyanızda kurduğunuz bir şey olabilir.
O zaman ne yapabiliriz?
Tabii ki bu konuda psikolojik destek alabiliriz.
Ama bizim yapabileceklerimizden biri şu.
Bizi korkutan şeyler hakkında gerçekçi düşünmemiz.
Atıyorum işte ben böceklerden çok korkuyorum diyelim.
Kendime şunu hatırlatmam gerekiyor.
Yani böcek de aynı bir...
Benim gibi o da benden korkuyor değil mi?
Üstelik benim binde birim ölçülerimde.
Yani çok küçük bir şey ama ben kendimi ondan koruyabilirim.
O benden koruyamaz kendini.
Böyle gerçekçi düşünceler üretmeye çalışın korkularınızla ilgili.
Çünkü bunların temeli yok çoğunun.
Ama şunu da belirteyim fobi üstüne çalışmaların ilk ve temel gerekliliği O korkuyla yüz yüze gelmek, göz göze bakmak.
Davranışçı terapide buna maruz bırakma terapisi deniyor.
Tabi bir profesyonel yardımıyla bunu yapmamız gerekiyor.
Yüz yüze gelmek yoksa en başta dediğim gibi olabilir.
Yani ben burada sabaha kadar size öğütlerde bulunayım çok etkisi olmayabilir.
Deneyimin öğreticiliği öğütün öğreticiliğinden daha güvenlidir.
Çok büyük bir korkuyu tedavi etmek için akıl ve doğru öğütler yeterli gelmiyor bazen.
Bunun için arenaya çıkmamız gerekebilir.
Ama dediğim gibi bir destekle profesyonel yardımıyla bir de arkadaşlar yüzlerce fobi çeşidi var işte akrofobi var yükseklik korkusu talasofobi var açık deniz korkusu bende olan açık deniz videoları izlerken
böyle dev dalgalar çıkıyor ya fenalaşıyorum.
İzlerken boğuluyorum resmen.
Bir de şu var işte uçakla böyle deniz üzerinden geçiyoruz ya o zaman da acayip panik oluyorum.
Sizde de varsa bu yazın bana.
Aviyofobi var uçuş korkusu.
Algofobi acıdan ağrıdan korkma.
Astrofobi var gök gürültüsü korkusu.
Hematofobi var kan korkusu.
Bu da bende biraz olabilir. Monofobi var yalnız kalma korkusu.
Zoofobi hayvan korkusu.
Kinofobi köpek korkusu.
Musofobi fare korkusu.
Agorofobi zaten açık alan kalabalık korkusu.
Neofobi var yenilik korkusu.
Dikten korkma. Klasrofobi zaten çok yaygın kapalı alan korkusu.
Dismorfobi var. İşte görünümünün kusurlu olduğuna inanıp gülünç duruma düşme korkusu.
Burada önemli olan detay şu.
Bunlardan eser miktarda hepimizde olabilir arkadaşlar.
Hani benim talasofobim var ama çıldırmıyorum yani.
Hani bir gün transatlantiye binip gezebilirim diye düşünüyorum.
O kadar uçlarda olduğumu düşünmüyorum.
Sadece korkuyorum. Bunların dozu önemli.
Hani şiddeti bunu fobi yapan şey.
Korku içinde bulunduğumuz duruma değil.
Bu durum için geliştirdiğimiz düşüncelere verdiğimiz bir reaksiyon arkadaşlar.
O yüzden korkularımızı yenmek için kontrolün bizde olduğunu fark edip bu korku hissini uyandıran şeyi saptamamız gerekiyor.
Özetle hayatı korkularımıza dar etmemiz gerekiyor.
Aksi takdirde onlar bize hayatı dar edecekler.
Savaş sanatının yazarı filozof Sun Tzu der ki korku güçlü ve bilgili insanların bile en büyük düşmanıdır.
Korkuyu yenen savaşı kazanır.
Umarım bu savaşı kazanırız.
Disney Plus Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Haftaya yepyeni bölümlerle tekrar görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
