
Transkript
Dalin, Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, ben Merve.
Bugün yine çok ilgimi çeken bir konuyla geldim arkadaşlar.
Kokulardan bahsedeceğim size.
Oldlar bilir benim parfüm ve koku düşkünlüğümü.
Özellikle de Yasemin notalarına bayılırım.
Dedim ki madem bu kadar seviyorum neden bir podcastini yapmayayım?
Ülkemizde koku deyince parfümör olarak benim ilk aklıma gelen isim bu alanda uzman sevgili Vedat Ozan.
Açık Radyo'da da koku üzerine 154 hafta boyunca yayın yaptı.
Everest yayınlarından çıkan Kokular kitabı var çok kapsamlı.
Eğer bu konulara merakınız varsa sadece bu podcast ile sınırlı kalmayın derim.
Şimdi nedir bu koku?
Önce buradan başlayalım ve neden bu kadar önemli?
Önemli çünkü beş duyumuzdan biri koklama ve koku duyusu beynimize gelen diğer tüm uyaranlardan farklı bir yere sahip.
Neden? Çünkü arkadaşlar beynimizde...
Duygu durumu ile aynı sinir sistemi içinde yer alıyor.
Neresi burası? Limbik sistem.
Limbik sistem ne işe yarıyor?
Pek çok duygumuzun işlenmesine ev sahipliği yapıyor limbik sistem.
Sadece kokuyu işlemiyor.
İşte öfke, sevgi, şefkat, haz ne varsa burada işleniyor.
Limbik sistem çok önemli ve diğer beyin bölgeleri ile ortak çalışıyor.
Ve duygu merkezimizi oluşturuyor.
Ve aynı yerde tüm hayatınız boyunca duygu, davranış ve düşüncelerimiz.
Yön veren bellek yer alıyor.
Kurdunuz mu bağlantıyı?
Şimdi lütfen buraya dikkat.
Neden koku çok önemli dedik az önce.
Beş duyumuzdan görme, işitme, dokunma, tat gibi uyaranlar limbik sistemimizdeki talamusa geliyor ve orada bir filtreden geçiyor.
Ondan sonra işleme sokuluyor ve beyinde yolculuğa çıkıyor.
Bakın burada bir filtre var ama kokuda bir filtre yok arkadaşlar.
Koku herhangi bir filtreden geçmiyor.
Filtresiz bir duygu yaratıyor.
Yani olaya bakın gerçekten muazzam.
O yüzden çocukluğumuzda ya da işte gençliğimizde falan maruz kaldığımız çirkin kokular ya da güzel kokular bizde aniden bir duygu yaratabiliyor.
Mesela tütün kolonyası bana direkt babaannemi hatırlatır ve böyle kalıp beyaz sabun kokusu onu hatırlatır.
Ama pırasa kokusunu hiç sevmem.
Çünkü bir gün okuldan eve gelmiştim.
Bakıcımız vardı. Pırasa yapmıştı.
Pırasayla yeni tanışıyordum ve yemek istememiştim.
Zorla yedirmişti bana.
Böyle ağlayarak yediğimi hatırlıyorum.
O yüzden ne zaman pırasa kokusu gelse burnuma o günü hatırlarım.
Direkt yani direkt o güne giderim.
Hiç sevmem pırasayı.
O günden beri de yemedim 6 yaşımdan beri.
Ortaokulda sınıfımızda bir kız vardı.
O kadar güzel bir parfüm kokuyordu ki.
Tabii o parfümün adını bilmiyorum.
Seneler sonra ben bir mağazada böyle parfüm deniyorum.
Bir sıktım o kızın kokusu ve yani sıkmamla saniyesinde ortaokul yıllarıma ışınlandım ve o kızla aynı masadaydım o an.
Yani gerçekten kokunun sihirli bir etkisi var.
Koku duyusuyla algıladığımız uyarılar hiç düşünmemize bile gerek kalmadan duygusal tepkilere yol açıyor.
Bir de gün içinde 18 bin ila 23 bin kez nefes alıp veriyoruz.
Bu da demek oluyor ki çok sık kokuya maruz kalma ihtimalimiz var her nefes alışımızda.
Sağlıklı bir insanın burnu 10 ila 40 bin arası farklı koku molekülünü ayırt edebiliyormuş ama bu işin uzmanları çok daha fazlasını ayırt edebiliyor tabii.
Böyle deyince de aklıma Patrick Susskind'in o efsane romanı geldi.
Koku. Hatırladınız mı koku kitabını?
Hele filmi. O ne filmdi ama ya gerçekten kitaptan uyarlama filmler pek iyi olmuyor ama bu efsaneydi.
Dizisi de vardı bir ara ama ben hiç beğenmemiştim dizisini.
Koku romanı 1985'te yayınlanıyor ve yer yerinden oynuyor.
Hatta ilk defa Alman dilindeki bir roman için postmodern kavramı öne sürülüyor.
Ama kitabın yazarı Susskind çok gizemli bir karakter arkadaşlar.
Edebiyat ödüllerini kabul etmiyor, edebiyat çevrelerinden, kamuoyundan hep uzakta, gizli saklı bir yaşantı sürüyor.
Şan şöhret peşinde değil anlayacağınız, sadece iyi bildiği işi yapıyor, işiyle gündemde.
Böyle insanlara hayranım, şöhret budalası olmadan sadece işiyle konuşulan o insanlar.
Koku kitabında hatırlarsanız Münzevi bir gencin koku tutkusu yüzünden işlediği cinayetler anlatılıyordu.
Çok spoiler da vermek istemiyorum ama çok eski.
Hani okumuşsunuzdur mutlaka diye düşünmek istiyorum ya da izlemişsinizdir.
Kokunun insanlar üzerinde ne kadar büyük bir etki yarattığını anlatıyor bu roman.
Ve romanın baş karakteri John Baptist bunu kullanmak istiyor.
Böyle biraz evil bir karakter.
Derdi ne Merve bu adamın diyorsanız.
Böyle öyle bir koku yapayım ki diyor.
Hani böyle büyüleyici bir tanrı gibi kokuyayım.
Herkes beni sevsin bana tapsın kokun sayesinde.
Bu arada o filmin son sahnesi neydi öyle ya çok etkileyici.
Tanrı öldü diyen Nietzsche'nin zer düştüğü gibiydi.
Zaten hikayede de benzerlikler vardı.
Jean Baptiste böyle yıllarını inzivada mağarada geçiriyordu.
Zerdüşt de öyleydi. Tanrı öldü diyen Nietzsche, Nietzsche öldü diyen Tanrı esprisi gelmeden koku kitabını kapatıyorum.
Şimdi tarihe gidiyoruz, atalarımıza gidiyoruz.
Atalarımız ateşi bulduktan sonra o yaktıkları ağaçlardan birinin diğerine göre daha farklı koktuğunu fark ediyor muhtemelen.
Ve bununla beraber kokulu maddelerin kullanımının başladığı düşünülüyor.
Tabi o zamanlar işte çok güzel kokuyor hadi bakalım ağaçları yakalım böyle bir mantık yok.
Hani böcekleri uzaklaştıralım böyle ilkel bir kafayla yaptıkları bir şey ama daha sonra işte uygarlık ilerliyor ilerliyor dini törenlerde görüyoruz artık kokuları.
Güzel koku veren ağaçları yakarak göğe yükselen kokularını tanrılara armağan ediyor insanlar.
Ve derken tarih sahnesine Çinliler çıkıyor.
2300 yılında erkek mis geyiklerinin salgılarını Yasemin ve lotus çiçekleriyle karıştırıp parfüm üretiyorlar.
İlkel bir parfüm. Yani kokuların birinci kullanım amacına baktığımız zaman dini törenlerde karşımıza çıkıyor.
Tıbbi tedavilerde karşımıza çıkıyor.
bedende işte güzel kokmak için işte ya da yemeklere güzel bir koku vermek için kullanımı ikincil amaçtır en başlarda.
Sonraları insanlar işte ağaçları, baharatları, çiçekleri, hayvansal malzemeleri artık iyice tanıdıktan sonra kullanmaya başlıyor ve kendilerine geniş bir koku repertuarı oluşturmaya
başlıyor. Yani koku olayı çok sonraları insanların hayatının her alanında vazgeçilmez bir hal alıyor.
Zaten sonra insanlar buradan ticari karlar elde etmek istiyor değil mi?
Baharat adalarına ulaşmak için keşif yolculuklarına çıkıyorlar.
Kolomb Amerika'yı bu amaçla uğraşırken keşfetmiştir.
Peki bu güzel kokular tarihte ne zaman karşımıza çıkıyor?
Şimdi güzel kokuların kullanımının ve üretiminin eski Mısır'da başladığı belirtiliyor arkadaşlar.
Ki Klopatra Podcast'imde size onun bu merakından bahsetmiştim.
Parfüm merakından. Batı dünyası İskender'in Mısır'ı fethiyle parfümle tanıştı denilir.
Eski Mısır'da koku ilk başta tabi ki dinsel amaçlarla kullanılıyor.
İşte ilaç olarak kullanılıyor.
Şarabın içine katıyorlarmış.
İşte kötü ruhlar uzaklaşmış.
diye kokulardan faydalanmışlar.
M.Ö. 3000 yıllarında Mısırlılar kullandıkları bu kokular sayesinde ne fark ediyor biliyor musunuz?
Hem ter kokusundan korunduklarını hem de parazitlerden korunduklarını fark ediyorlar ve saçlarına sürüyorlar, bütün vücutlarına işte ak günlük bazlı merhemler var.
Böyle bildiğiniz bütün vücutları yağ içinde geziyorlar.
Hani kokudan dolayı parazitlerden ve işte terden kurtulacağız diye düşünüyorlar.
Mısırlılar o zamanlar böyle çok şekerli, çiçeksi kokular kullanıyorlarmış.
Özellikle yasemin, süsen, lotus, zambak, amber, misk bunları kullanıyorlar.
Sedir ağacı, ak günlük, kakule bunlar çok kullanılıyor.
Ve Mısırlıların tabutlarında bile arkadaşlar parfüm şekli resmedilmiştir.
Düşünün artık ne kadar parfümlü, haşır neşir olduklarını.
Bu coğrafyada henüz sabun bulunmadığı için kokulu yağlardan faydalanıyorlar.
Temizlik malzemesi olarak kokulu yağlar kullanıyorlar.
Çünkü sabun diye bir şeyden haberleri yok maalesef.
Sonra diğer uygarlıklar da parfüm sanatını Mısır'dan alıp devam ettiriyorlar, geliştiriyorlar.
İşte Asur, Babil, Pers, Yunan.
Mesela Asurlular güzel kokuya çok düşkünlermiş.
Özellikle de kadınlar vücutlarını sünger taşıyla ovalarlarmış.
Sonra en pahalı yağları sürerlermiş.
Tabii sosyal sınıfa göre bu.
Persler sırf parfüm için gül yetiştiriyorlarmış.
O zamanlarda düşünün özel alanlarda gül yetiştiriyorlarmış.
Bunu Araplar da çok yapmıştır.
Koku kültürü İslamiyet'te çok gelişmiş.
Zenginler için Galiye adı verilen macun kıvamlı kaliteli parfümler üretiliyormuş o zamanlar.
Galiye diye bir macun.
Alt gelirde olanlar kokulu sulaydan ve tütsülerden faydalanıyormuş güzel kokabilmek için.
Kokulara da bir çağrışım imgeleri yüklemişler.
İşte mesela Nergis ilk gençliği temsil ediyor.
Gül, aşkı, şey boy kokusu, dostluğu çağrıştırıyormuş.
Bizim içinde vardır ya böyle çağrışım yapan kokular.
Mesela bir anne 100 tane bebeğin arasından kendi bebeğini iddia ediyorum gözleri kapalı bulabilir.
Onu kokusundan tanır.
Çünkü bebekler de annelerini tanır.
Doğumdan yaklaşık 3 saat sonra tanımaya başlıyorlar.
Peki ama nasıl oluyor bu?
Kokusundan oluyor. Bebek fetüs halindeyken yani anne karnındayken annesinin sesini zaten hep duyuyor ve o ses havada yolculuk ederek, titreşerek biraz farklı olsa da onun kulağına gidiyor.
Annesinin ortamının sesi farklı, ışığı farklı, anne karnındaki ışık farklı, dokunduğu yer farklı değil mi anne karnında?
Ama dış dünyaya geldikten sonra bunlara yeniden uyum sağlaması gerekiyor.
O sese, o ışığa değil mi dokunduğu yerlere tekrar bir uyum göstermesi gerekiyor.
huysuzlanıyor ve ağlıyor ama tek bir şey aynı kalıyor arkadaşlar o da annesinin kokusu çünkü bebekler doğduğu andan itibaren 3 günlük olana kadar o amniyotik sıvı dediğimiz onun
kokusu sayesinde yani içinde yaşadıkları o kese var ya sıvı onun kokusu sayesinde ki o kokunun aynısı annesinde de var rahatlıyorlar yani o kokuya aşinalar yabancısı değiller
onun içinde yaşadıkları için o kokuyu aldıkça kendilerini güvende hissediyorlarmış Anneler de aynı şekilde bebeklerini böyle tanıyorlar.
Yani ona özel koku amniyotik sivi kokusu.
Hatta bu kokuya çok benzeyen bir yer daha var arkadaşlar anne bedeninde.
Evet tabii ki annesinin memesi.
O yüzden bebekler doğar doğmaz o kokuyu takip ederek oraya ulaşıyor.
Yani süt içmeye çalışıyorlar.
Tanıdığı bildiği kokunun izinden gidiyor.
Gözleri kapalı bile olsa o kokuyla buluşuyor.
Sonra o kokuya aşina oluyor ve hep sizi istiyor anne kucağı.
Annesi seni istiyor diyorlar ya doğru aslında o.
Çünkü bebeklerin bildiği, tanıdığı, en güvendiği yer sizin o göğsünüz, kucağınız.
Sizin kokunuzu aldıkça sakinleşiyorlar bildikleri için o kokuyu.
Hatta gün içinde böyle giydiğiniz, kokunuzun sindiği bir kıyafetiniz varsa onu bebeğiniz gece huzursuz olduğu zaman alın, yanına koyun.
Daha rahat uyuduğunu gözlemleyeceksiniz.
Bu denenmiş ve başarılı olmuş bir yöntem.
Anne kokusu her zaman bebekleri sakinleştiriyor.
Böyle bize bebekliğimizi, çocukluğumuzu hatırlatan bir koku var.
Senelerdir hiç değişmeyen bir koku.
Gözlerimizi bağlasalar ve bu kokuyu koklatsalar eminim hep beraber çocukluğumuza ışınlanırız.
Bebekliğin kokusu denince akıllara tek bir isim geliyor.
O da tabii ki dalin arkadaşlar.
Şimdi dalin deyince o kokusu burnunuza geldi değil mi?
Bu arada vanilyanın rahatlatıcı etkisinden ilham alarak yarattıkları vanilya özü içeren rahat ve mutlu serisiyle tanıştınız mı dalinin?
Harika. Zaten vanilya deyince böyle direkt insanın aklına sade tertemiz mis gibi bir koku geliyor değil mi?
Bir de bu aralar Vanilla Girl akımı var biliyorsunuzdur.
Z kuşağı bayılıyor. Vanilya kokulu parfümler giyim kuşağım işte vücut spreylere bayılıyorlar.
Ben de çok seviyorum. Huzur veriyor vanilya kokusu.
Zaten Dalin'de bebekler rahat ve böyle mışıl mışıl uyusunlar diye böyle bir bebek şampuanı ve bebek yağından oluşan ürün ailesi yarattı.
Bebeklere özel MoodScent teknolojisiyle geliştirilmiş olan Dalin, rahat ve mutlu saç, vücut şampuanı, vanilya kokusunun rahatlatıcı etkisi sayesinde bebeklerin uykuya rahatça dalmasını
destekliyor. %98 doğal içeriğe sahip ve tıpkı diğer tüm Dalin şampuanlar gibi göz yakmayan bir formüle sahip.
Bu göz yakmayan formülü de Türkiye'de ilk kez Dalin çıkarttı biliyorsunuz.
Bu arada ben de kullanıyorum yıllardır.
Çünkü içeriği temiz.
Vücut için duş yeli olarak da kullanılıyor biliyorsunuz.
Mis gibi vanilya kokusuna zaten bayılıyorum.
Vanilyanın stresi azaltan bir etkisi var biliyorsunuz.
Aromaterapi olarak kullanılıyor direkt.
Kokladığınız anda sakinleştirici böyle rahatlatıcı bir etki hissediyorsunuz.
Uyku kalitemizi arttırıyor.
Rahatlıkla uykuya dalmamızı sağlıyor.
Saç sağlığında da etkili.
İçinde çok faydalı besin maddeleri barındırıyor.
Saçınızı güçlendiriyor.
Dökülmesini önlüyor. Saçlarınızı böyle daha parlak bir hale getiriyor.
Depresyonla mücadelede de vanilya kokusu çok etkili.
Mutluluk ve rahatlama hissi veriyor.
Yani hem bebeğinize hem kendinize kullanabilirsiniz.
Önce mis gibi vanilya kokulu dalinli bir banyo.
Sonra vanilya özlü bebek yağıyla yoğun bir nemlendirme.
Vanilya kokulu tertemiz saçlar.
Sonra da hop yatağa mışıl mışıl mutlu bir uyku.
Ne diyorduk? Eğlence banyodadır.
Dalin kokmak başkadır.
Yumuşacık saçlarda mutluluk vardır.
Bıcı bıcı bıcı bıcı.
Şarkıya bayılıyorum.
Bıcı bıcı eğlence. Bazen arabada açıp dinliyorum itiraf ediyorum.
Sonra o şey var ya böyle küçük civciv var ya Dalin civcivi.
Ekranı böyle sevesim geliyor onu gördük çok kadar tatlı ki.
Açıklamalardaki linke Dalin'in rahat ve mutlu serisini bırakıyorum ve size vanilya kokulu mutluluklar diliyorum.
Devam edelim. Parfümcülükle ilgili terminolojinin temellerini İslam dünyası atıyor arkadaşlar.
Zaten gülün İslamiyet'teki yeri ayrı biliyorsunuz.
Alkindi ve İbn-i Sina'nın kimya ve parfüm alanında yapmış olduğu çalışmalar çok önemli.
Hatta Alkindi'nin 9.
yüzyılda bu alanda yazmış olduğu bir kitap var.
Parfüm endüstrisini başlatan kişidir aynı zamanda Alkindi, Evkindi.
İbni Sina da çok önemli bu alanda 11.
yüzyılda çiçeklerin damıtılması konusunda gelişmeler elde ediyor.
Kanalımda İbni Sina podcastı var biyografisi dinleyebilirsiniz.
Çok önemli bir deha kaçırmayın derim.
İbn-i Sina uğraşıyor.
Yani çiçekleri damıtma konusunda bayağı bir uğraşıyor.
Ama takdir edersiniz ki iklim çok sıcak ve koşullardan dolayı kokuları alkolüde çözündürmeyi başaramıyor İslam dünyası.
Kokulu bileşikler alkolüde çözüldüğü zaman kokuları daha belirginleşiyor ve daha ucuza mal edilebiliyorlar.
Olay bu. İşte bu işlemi Avrupalılar gerçekleştirmeyi başarıyor.
Haçlı seferleri sayesinde ülkeleri...
Bu parfümün içeriğinde gül suyu ve biberiye varmış arkadaşlar.
Orta çağda Hristiyan dünyası parfümü yasaklıyor çünkü cinsel isteği arttıracağı düşünülmüş.
16. yüzyıla baktığımız zaman Latince kökenli parfümör yani güzel kokusu açma terimi ilk kez kullanılmaya başlanıyor.
Parfüm sözcüğünün kökeni de zaten buradan geliyormuş.
Rönesans İtalya'sında parfümeri sanatı çok gelişiyor.
16. yüzyılda Katarina da Medici'nin kişisel parfümörü varmış düşünün.
Adı da Florentine de Rene.
Çok ünlü bir İtalyan.
Parfümün inceliklerini bu sanata taşımış olan kişidir.
Laboratuvarı gizli bir geçitle kraliçenin dairesine bağlanıyor.
O kadar önemli bir isim sarayda düşünün.
Ama tarihte böyle pek hoş anılan biri değil.
Çünkü kraliçenin kılıçla öldürmek istemediği düşmanlarını onun zehirlediği düşünülür.
Hani özel olarak zehirde hazırladığı düşünülen bir isim.
Ama şu da şüphesiz bir gerçek ki René Bianco sayesinde Fransa Avrupa'nın parfüm ve kozmetik üretim merkezi haline gelmiştir.
Yani İtalyanlar köpürtmüş baktığınız zaman o Fransa'da parfüm meşhurdur ya altyapısında İtalyanları görüyoruz.
16. ve 17.
yüzyıllar arasında parfümleri çoğunlukla zenginler kullanıyor arkadaşlar.
Neden? Çünkü o kadar az banyo yapıyorlar ki kötü vücut kokularını maskelemek için parfüm kullanıyorlar.
Yani bugünkü amacıyla kullanılmıyor.
Tarihte salgın hastalıklar üzerine bir podcast yapmıştım hatırlıyorsanız.
Salgın hastalıklar patladığı zaman bile insanlar kendilerini korumak için ıtırlı yağlar sürüyorlardı anlatmıştım bunu.
Herkes elinde böyle sirkeli bir süngerle geziyor ya da karanfil saplanmış limon işte koku topları bunlarla geziyorlar.
Kendilerini bunlarla koruduklarını düşünüyorlar.
Hatta vebada bile bunu yapmışlar düşünün.
Özellikle de arkadaşlar tütsü yakıyorlarmış koku olarak.
Bir de kokulu mendiller vardı bilirsiniz filmlerde görmüşsünüzdür.
19. yüzyıla kadar çapkın hanımefendiler yanlarında bu mendilleri taşırlarmış.
Kokulu mendiller, kokulu yelpazeler hatta kokulu eldivenleri varmış.
Napolyon her ay 60 şişe Yasemin parfümü kullanırmış arkadaşlar.
Demek o zamanlar kadın erkek kokusu ayrımı yapılmamış değil mi çiçek?
Kokusu kullanan erkekler de varmış.
Karısı Josefine bir mektubunda diyor ki 3 gün sonra seferden döneceğim lütfen 3 gün boyunca yıkanma diyor.
Hani ben dönene kadar yıkanma diyor.
O zamanların beden kokusuna bakış algısıyla şimdiki gerçekten çok farklı gördüğünüz gibi.
Yani beden kokusunun bir çekiciliği olduğu düşünülüyormuş.
Hatta Napolyon bu arada kanalımda onun da podcastı var.
Karısı Josephine hayatını kaybettikten sonra onun parfümünü Napolyon senelerce saklamış.
Bir de arkadaşlar İngiltere'de 8.
Henry ve Kraliçe 1. Elizabeth zamanında tüm kamu binalarının odalarına parfüm dökülürmüş.
Hatta Kraliçe 1.
Elizabeth o kadar büyük bir koku takıntısına sahipmiş ki sarayda koku hazırlayan pek çok görevli bulunuyormuş onun için.
romantik göte rahatça koklayabilmek için Madame von Stein'ın korsajlarından birini açtığını itiraf etmiş arkadaşlar.
18. yüzyıldan bir parfümcü bize şöyle sesleniyor.
Çok hoşuma gitti. Diyor ki kendimizi beğenmemiz için bir şeyler yapmalıyız.
Böylece topluluk içinde kendimizi daha iyi hissederiz.
Başkalarının da hoşuna gideriz.
Olur da biz kendimizi beğenmezsek başka biri bizden hoşlanabilir mi diye sormuş bu parfümcü.
Peki aynı dönemde Osmanlı'ya bakacak olursak bizde nasılmış parfüme ve kokulara bakış?
Osmanlı'da biliyorsunuz gül suyuna, gül yağına rağbet çok fazla ve çok da kıymetli.
Yeni yapılan camiler gül suyuyla yıkanırmış Osmanlı döneminde.
Hatta az önce bahsetmiş olduğum macun kıvamında olan galiyeleri üst sınıf kullanıyormuş Osmanlı'da.
Misk ve amber kokulu bunları saçlarına sürüyorlarmış.
Parfüm niyetine kullandıkları koku topları var.
Ve şemmammeler var 17.
yüzyılda. Şemmamme mi Merve?
Evet arkadaşlar. Ben de duyunca çok şaşırmıştım.
Şemman ve güzel kokan ama yenilmeyen benekli bir meyve.
Böyle kokulu minik bir kavuna benziyor.
Parfüm meyvesi de deniliyormuş.
Hala var bu arada Türkiye'de.
17. yüzyılda bunları üzerlerinde taşıyorlarmış güzel koka bilmek için.
Tanzimat dönemine baktığımız zaman batılılaşmayla beraber Avrupa'daki sentetik kokular Osmanlı pazarında da kendine büyük bir yer ediniyor.
İstanbul'da, Galata ve Pera'da, İzmir'de, Frank mahallesinde ve diğerliğinde.
İman kentlerinde büyük kozmetik ve parfümer mağazaları açılmaya başlanıyor.
Bir de Osmanlı'da son dönem artık gül suyunun yerini kolonya almaya başlıyor.
Kolonya nereden geliyor onu da söyleyeyim.
Fransız askerleri Almanya'dan savaştan dönerken Köln'den getirdikleri kolonyaya o da kolong diyorlar.
Yani Köln anlamında biz de onu kolonya olarak çeviriyoruz.
Abdülhamit dönemine baktığımız zaman parfümeri tarihimizde Avrupa tarzı parfüm üretmek üzere İstanbul'da Ahmet Faruki adında biri var.
1854 yılında bir dükkan açıyor Faruki ve imalat hanesi var.
Ve o dönemler Faruki markası çok meşhur yurt dışına da açılıyor.
Yerli parfüm üreticileri esanslara altın damlası, çoban, şebnem, cici merhem, unutma beni gibi isimler koymuşlar.
O zamanın parfüm isimleri bunlar.
Şimdi arkadaşlar kokularla ilgili yapılmış olan deneylerden biraz bahsedeceğim size ki kokunun bugünkü modern insan haline gelmemizde ne kadar büyük bir etkisi olduğunu görmenizi istiyorum.
Kokunun öğrenmeyle hafızayla çok yakın bir ilişkisi var diyor Vedat Hoca.
Bu konuda yapılmış olan bir deneyde bir grup öğrenciye çok zor bir labirent testi yaptırılıyor ve labirent testi esnasında ortama bir koku veriliyor.
Daha sonra bu labirent testine katılan öğrencileri başka öğrencilerle birlikte basit bir sınava alıyorlar ve yine aynı kokuyu veriyorlar sınav ortamına.
Ve o basit sınavda labirent testine katılıp o kokuyu alan öğrenciler o kadar zorlanıyor ki sınavdan çok düşük bir not alıyorlar.
Bir başka deneyde New York metrosundaki vatmanların bir kısmının kabinine hafif çikolatalı kurabiye kokusu veriyorlar çaktırmadan.
Ve gün sonunda bu kokuya maruz kalan vatmanlara bir bakıyorlar.
Hani diğerlerine göre daha az küfür etmişler o gün ve daha az saldırgan bir tutum sergilemişler.
Yani sakinleşmişler.
Çünkü hani kurabiye kokusu böyle tatlı anılardır ya çoğumuzda.
Böyle huzur ve sükunet ortamı gibidir.
Yuva gibidir. Bizde de bence sıcak kek kokusu böyle fırından yeni çıkmış.
Yine bir başka deneyde koku ile öğrenme ve koşullandırmanın etkisine bakılıyor.
Yağlı ve keskin kokan bir karışım hazırlıyorlar asit moleküllerinden.
Denekler önce kapısında parmesan peyniri yazan böyle kokuyla dolmuş bir odaya konuluyor ve tepkilerine bakılıyor.
Genel tepkileri işte çok beğendim, yiyesim geldi gibi bir tepki oluyor.
Ertesi hafta... Aynı denekler yine aynı koku karışımı olan bir odaya konuluyor ama bu sefer o odanın kapısında parmesan peyniri yazmıyor.
İstifra yazıyor arkadaşlar ve bu odaya sokuluyorlar.
Tepkileri hemen o odayı terk etme isteği oluyor ve deneyin sonunda gerçekleri açıklıyorlar deneklere ama hiçbiri kesinlikle iki odanın aynı koktuğuna inanmak istemiyor.
Bir de arkadaşlar bazı milletlerin biliyorsunuz kendisine has bir kokusu vardır.
Hintliler mesela o kadar çok baharat tüketiyorlar ki dolayısıyla bir Avrupalı'dan farklı kokuyorlar.
Yediğimiz içtiğimiz tabii ki kokusal karakterimizi oluşturmada çok etkili.
Avrupa demişken ortaçağ Avrupa'sında yıkanmak sağlığa yönelik bir tehdit olarak algılanıyor ve o yüzden pek tercih edilmiyor.
Temizlik deyince de sadece böyle elimizi yüzümüzü yıkayalım kıyafetimiz temiz olsun gibi bir düşünceleri var.
Yani bugünkü hijyen anlayışıyla hiç alakaları yok.
İyi ki ortaçağda doğmamışım hep söylüyorum.
Yani bunu söylemek istemezdim ama biliyorsunuzdur eminim duymuşsunuzdur.
Sokaklarda böyle hep insan dışkısı olduğu için insanlar şemsiye ile geziyor.
Çünkü camdan atanlar bile var dışkısı.
Kadınlar da erkekler de topuklu ayakkabı giyiyor.
Hani erkekler o kadar değil ama kadınlar yüksek topuklu ayakkabı giyiyorlar.
Neden? Çünkü eteklerine paçalarına pislik bulaşmasın diye.
Sadece ortaçağ Avrupa'sında değil 1860'lı yıllarda da Boston'ın nüfusu 180 bin arkadaşlar.
Ama bu kadar insana düşen banyo sayısı 3000 küsür.
İnanabiliyor musunuz? 3910.
Banyo dedikleri de böyle seyyar küvet.
Akarsu falan değil gideri olmayan küvetler varmış o zamanlar.
Amerika'nın açık ara en temiz şehri sayılıyormuş.
Ne dediniz şu an?
Çünkü arkadaşlar New York'un baş eyaleti sayılan o zamanlar Albany'de 19 küvet var sadece.
Ve George Orwell bundan 30 sene sonrasının banyolarını anlatırken bile ne diyor biliyor musunuz?
Islak havluların küflü peynir gibi koktuğundan bahsediyor.
Soyunma kabinlerinin terli kokusundan bahsediyor ve buraları şeytani kokular olarak tanımlamış.
Hatta diyor ki sınıf ayrımının gerçek gizemi aslında üç korkutucu kelimede yatar.
Düşük sınıfların kokusu.
Orwell'e göre işçi sınıfının kokusu tek başına bırakın üretim ilişkilerini ve üretim araçlarının mülkiyetini sınıflar arası çelişkinin uzlaşamaz olmasının en büyük nedenidir.
Bakın düşük sınıfların kokusu diyor ve Orwell'e göre hiçbir beğeni veya iğrenme fiziksel duygular kadar belirgin ve kökten olamaz.
İşçi sınıfı nihayetinde bedeniyle çalışıyor değil mi?
Burjuva gibi evinde oturmuyor.
O yüzden sürekli terliyor.
Ve Burjuva'nın evinde banyosu var, duşu var.
İşçi sınıfının evinde yok. Başka yerlerde işçi sınıfı duş almak durumunda.
Ve duşlara verecek paraları bile olmuyor çoğu zaman.
Ve sonuç ne oluyor arkadaşlar?
Temizlik, temiz kokmak, hijyen zenginlere mahsus o dönemler.
Kötü kokmaksa fakirlere mahsus.
Bir de işçi sınıfının yaşam koşullarına baktığınız zaman daracık bir evde, kalabalıklar, sıkış tepiş, kaç kişi yaşıyorlar, yemek kokuları, insanların kokusu hep birbirine karışıyor değil mi?
İşte bu yüzden o dönemlerde birinin kendi ve çevresinin kokusu onun sınıfsal konumunu ele veriyormuş.
Şu an var ya banyoya gidip böyle duşakabinime sarılmak istedim.
Banyoları, muslukları sarılasın öpesim geldi.
Ne kadar büyük bir nimet farkında mısınız?
Tekrar hatırlatmak isterim.
İnsanlar neler yaşamışlar?
Bu arada kadınların koku algılaması ve tanımlama yetisi erkeklerle mukayese edildiğinde çok çok daha ötedeymiş.
Bir araştırma var çok meşhur belki duymuşsunuzdur.
İki gün boyunca birçok farklı erkekten aynı tişörtü giymelerini istiyorlar ama asla deodorant falan sürmeyeceksiniz diyorlar.
Tamamen kendi bedeninizin kokusu.
İki gün sonra bir grup kadına bu tişörtleri koklatıyorlar ve hangisinin daha çekici geldiğini soruyorlar.
Ve kadınlar ne yapıyor biliyor musunuz?
Hiç bilmeden kendilerine en sağlıklı çocuğu verebilecek olan adamın tişörtünü tercih ediyorlar.
Daha böyle çekici bulduklarını söylüyorlar.
MHC geni denilen bir gen var.
Seçeceğiniz eş ile ne kadar farklı olursa o kadar sağlıklı çocuklar doğuyormuş.
Bu gen aynı zamanda kişiye özel vücut kokusunu da belirliyormuş arkadaşlar ve kadınlar farkında olmadan kendilerine en uygun MHC genine gidip onu seçmişler.
Yani onu çekici bulmuşlar.
Kokunun önemine bakın.
Bu arada Asyalıların vücut kokusu yok deneyecek kadar azmış.
O yüzden ter kokan bir Asyalı ekstra hoş karşılanmıyor.
Tamam normalde hoş karşılamıyoruz ama onlar da ekstra hoş karşılanmıyor.
Japonlarda ter kokanlar ordudan bile ihraç edilebiliyormuş düşünün.
Ama neden dediğinizi duyar gibiyim.
Kokudan rahatsız oldukları için mi?
Hayır genetik kodlarının karışık olduğunu düşünebiliyorlar o insanın.
Ve Japonlar yaşlılık kokusuna da pek hoşgörüyle.
bakmıyorlar. Hani yaştan en insanların kokusu bir değişir ya arkadaşlar.
Onu da hoş karşılamıyorlar.
Onun sebebi de bu kokunun nonehal denilen buğday ve eskimiş biranın da karakteristik kokusunu veren bir molekül nonehal aldehit.
Yaşlılık kokusuna neden olan o şey.
Sebebi de şu. Yaşamız ilerledikçe cilt yüzeyimizde bulunan omega 7 doymamış yağlarının artması ve okside olması arkadaşlar.
Yaşlılık kokusunun sebebi buymuş.
Bunu böyle eski kitap kokusuna benzetenlerde varmış.
Hatta o yüzden kütüphane aldehiti de derlermiş buna.
Yaşlı insan kokusuna. Çinlilere göre ise tereyağı ve süt ürünleriyle beslenen batılılar aynı o tereyağı gibi kokuyorlarmış.
Çünkü onlar biliyorsunuz süt ve peynire çok sıcak bakmıyorlar.
Hatta tüketmiyorlar bile diyebilirim.
Çinlilerin çoğunda laktoz intoleransı var.
Sarımsak, soğan ve baharat seviyorsanız eğer bu kokuların yoğunluğu batı ülkeleri vatandaşlarını rahatsız ediyormuş.
Özellikle de Fransa ve İngiltere'de olumsuz etiketledikleri bir şeymiş bu insanları.
Çünkü onların göçmen olduklarını, azınlık olduklarını düşünüyorlarmış.
Yenigine'de bir kabilede insanlar dostlarıyla vedalaşırken elini dostunun koltuk altına sokup ovuşturuyormuş.
Böyle bir adet varmış.
Hani işte dostumdan ayrıldım ama kokusu hala benimle hesabı.
Olmaz olaydı ya.
Seninle kalmayaydı o koku.
Shakespeare dönemine baktığımız zaman İngiltere'de kadınların koltuk altlarına böyle bir dilim elma koyduklarını ve bütün gün o şekilde gezdiklerini söylüyorlar.
Ve daha sonra o elmayı sevgililerine veriyorlarmış.
Arzularının ve ihtiraslarının bir ifade şekliymiş bu.
Buna aşk elması da deniliyor arkadaşlar koltuk altına konan ve günün sonunda sevgiliye verilen o elma.
Şimdi yaptığımızı düşünüyorum da aman tanrım çok kötü.
Yani ter bir zamanlar arzu nesnesiymiş.
Çok enteresan. Koku zaten hayvanlarda da biliyorsunuz bir çiftleşme sinyalidir koku.
Hayvanlar vomeron azal organları sayesinde feromon salınımıyla kendilerine iletilen birleşme çağrılarını algılayabiliyorlar.
Bitkilerde de benzer bir yöntem var.
Kısaca arkadaşlar koku beş duyu organımızdan belki de en önemlisi gördüğünüz gibi.
Bir insan sizin belki yüzünüzü unutabilir, sesinizi, her şeyinizi unutabilir.
Sadece kokunuzu unutması çok zordur.
Tıpkı bizim bazı kokulara yüklediğimiz özel anlamlar gibi mesela yağmur sonrası toprak kokusu, sıcacık mis gibi yeni fırından çıkmış anne keki kokusu ya da ekmek
kokusu, denizin ormanın kokusu, yeni biçilmiş çim kokusu, kitap kokusu tabii ki kahve kokusu.
Yeni doğmuş bebek kokusu, anne kokusu, dalin kokusu, dünyanın en güzel kokusu İsveç'teki Karolinska Enstitüsü ve Oxford Üniversitesi iş birliği ile yapılan bir araştırmanın sonucuna göre
vanilya seçilmiş dalinin vanilya kokulu rahat ve mutlu serisini denemeyi unutmayın arkadaşlar.
Dalin Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Bu pazartesi tekrar görüşmek üzere.
Hoşçakalın, mis gibi kalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
