
Kıbrıs Barış Harekatı | Bir Zamanlar Neden Yağ ve Gaz Kuyrukları Vardı?
29 Temmuz 2026 · 39 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
“Kendimi Nasıl İyileştiririm?” kitabımı almak için: https://amzn.eu/d/0wFlqHl
Yeni kitabım "Hikayeni Yeniden Yaz!"ı almak için: https://amzn.eu/d/ipC0Vma
Transkript
Herkese merhaba, Türkiye'nin en çok dinlenen podcastindesiniz.
Ben Merve, Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Bugün ne konuşacağız?
Hepiniz duymuşsunuzdur.
Hiç duymadıysanız sokak röportajlarında denk gelmişsinizdir.
Hani bazen böyle yaşlılar şey diyor ya işte eskiden yağ kuyrukları vardı, tüp kuyrukları vardı, ekmek karneyle dağıtılıyordu.
Siz bilmezsiniz evladım falan diyorlar.
Ben bu konuya bir açıklık getirmek istiyorum.
O yüzden de bu bölümü çekmek istedim.
Size dilim döndüğünce Kıbrıs Barış Harekatı'nı anlatacağım.
En başından en sonuna kadar böyle detay detay her şeyi anlatmak istiyorum.
Ki tesadüfüm böylesi arkadaşlar.
Yakın bir zamanda Kıbrıs...
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Kıbrıs 1571'de yani 2.
Selim döneminde Venediklilerden alınıyor ve Osmanlı egemenliğine giriyor.
Sonra 1878 yılına kadar yani 307 sene boyunca Osmanlı idaresinde kalıyor ve Osmanlı biliyorsunuz fetih sonrası alınan yere ne yapıyordu?
Türkleri yerleştiriyor yani İskan politikası.
Kıbrıs'ı da aldıktan sonra buraya Anadolu'dan bilinçli bir şekilde Türk nüfusunu taşıyor ve yerleştiriyor.
Yani ne yapıyor? Adanın demografik yapısını değiştiriyor.
Osmanlı bölgeye geldiğinde halkın çoğunluğu Rum, Ortodoks ama siyasi ve ekonomik üst tabakalar Latin, Katolik, Venedikli, Frank elitler.
Daha küçük topluluklarda Ermeniler ve Maronitler.
21 Eylül 1572'de Osmanlı'dan gelen emir sonrası Anadolu'nun özellikle böyle iç ve güney kesimlerinden aileler seçilerek Kıbrıs'a gönderilmeye başlanıyor.
Tabi bu gidecek aileler rastgele seçilmiyor arkadaşlar.
Çiftçiler, hayvancılıkla uğraşanlar, zanaatkarlar...
Esnaflar Kıbrıs'a gönderiliyor.
Çünkü mesele sadece işte oraya alalım da bir Türk nüfusu yerleştirelim.
Böyle bir şey değil. Osmanlı yönetimini kalıcı hale getirmek ve sistemin işleyişini devam ettirebilmek.
Amaç bu. Neden? Çünkü Kıbrıs konumu itibariyle çok stratejik bir noktada duruyor.
Türkiye'nin güney kıyılarına, Orta Doğu'ya, Süveyş kanalına ve Doğu Akdeniz'in enerji ve ticaret yollarına yakın arkadaşlar.
Bu çok önemli. Dolayısıyla tarih boyunca oldukça stratejik bir merkez oldu.
Buraya hakim olacak olan güç bölgedeki deniz ve hava hareketlerini izleyebilme, askeri üst kurma ve Orta Doğu'ya kısa sürede ulaşma avantajı edecek.
O yüzden çok önemli. Türkiye açısından Kıbrıs zaten güney sahili.
güvenliği ve Doğu Akdeniz'e erişim bakımından çok çok önemli.
Osmanlı döneminde de önemliydi burası.
O yüzden Osmanlı ne yapıyor?
Yeni fethedilmiş olan bu bölgede devlete bağlı Müslüman bir nüfus, işte Türk bir nüfus ve askeri unsurlar bulundurmaya çalışıyor ki Osmanlı hakimiyetini güçlendirebilsin.
Peki o 300 yıl içerisinde neler oluyor ve daha sonra neler oluyor Osmanlı'dan sonra ona bakalım.
1571 öncesinde çoğunluğu Rum dediğim gibi adanın Rum ve Ortodoks.
Latin Katolik bir erita.
tarafından yönetiliyor Kıbrıs.
1571 sonrası yani Osmanlı sonrası Rum Ortodoks nüfus ve Anadolu kökenli Müslümanlar.
Bunlar hep birlikte yaşıyorlar.
Yani bu şekilde 300 yıl boyunca Osmanlı Kıbrısı oluşuyor.
Yani artık o yerel kültürle Anadolu kültürü böyle yavaş yavaş birbirine karışıyor.
Bir de şu var sonuçta 300 yıl birlikte yaşamışlar.
Kaç nesil geçmiş? Hatta bu konuyla ilgili böyle bir sürü röportaj izledim.
O kadar çok ağlayan var ki arkadaşlar Rumlardan.
İşte Türk komşularımızın başına şunlar geldi vesaire diye.
Yani demem o ki herkesi aynı tutmayın arkadaşlar.
Buna gerçekten üzünen insanlar da olduğunu unutmayalım.
Dilerim bir daha asla böyle bir şey yaşanmaz.
Şimdi buraya kadar tamamsak devam ediyorum.
1571'den 1878'e kadar dediğim gibi Kıbrıs yaklaşık 300 sene boyunca Osmanlı'da kalıyor.
1878'e gelindiğinde ne oluyor arkadaşlar?
93 Harbi. Yani Osmanlı-Rus savaşı Osmanlı oldukça ağır bir yenilgi alıyor.
E hal böyle olunca Osmanlı Rusya'nın daha fazla ilerlemesinden korktuğu için ve tabi İngiltere'nin de bu işine gelmez.
Rusya'nın güçlenmesi o da korktuğu için.
Ne yapıyorlar? Osmanlı ve İngiltere oturuyorlar.
Bir Kıbrıs Sözleşmesi imzalanıyor 1878'de.
İngiltere eğer ki Rusya yeni bir saldırıda bulunursa Osmanlı'yı destekleyeceğini tavet ediyor arkadaşlar.
Bunun karşılığında da Kıbrıs'ın yönetimini bir süreliğine devralıyor.
Yani ada hukuken Osmanlı toprağı tamam böyle kalıyor ama fiilen İngilizler tarafından yönetiliyor.
Burayı bir anlayalım. Hatta İngiltere adanın vergilerini topluyor.
Yönetim masraflarını karşılıyor.
Sonra gelirden arta kalan paranın belirli bir kısmını Osmanlı'ya ödüyor.
O yüzden de bu olayı biz işte Kıbrıs İngiltere'ye bir dönem kiralandı diyebiliyoruz.
Altyapısında bu var. İngiltere Kıbrıs'ı bir nevi geçici bir üs olarak kullanıyor.
Ve fakat hal böyleyken Osmanlı 1.
Dünya Savaşı'nda ne yapıyor?
İngiltere'nin karşı cephesinde yer alıyor.
İngiltere durur mu? Diyorlar ki bu olayı bahane ederek.
Bir dakika kardeşim sen karşı cephede yer alıyorsun.
Ben de diyor 1914 yılında bu adayı tek taraflı olarak ilhak ediyorum.
Yani diyor ki İngiltere artık Kıbrıs benim toprağım.
Hadi bakalım. Türkiye, artık Türkiye olduk arkadaşlar.
Osmanlı sonlandı. Türkiye bu İngiliz ilhakını 1923 Lozan Antlaşması'nın 20.
maddesiyle resmen tanıyor.
Tanımak zorunda kalıyor.
Nasıl ya dediğinizi duyar gibiyim.
Çünkü arkadaşlar Lozan Antlaşması malumunuz.
Hani Kurtuluş Savaşı'ndan yeni çıkmış bir Türkiye var karşınızda.
Zaten adada fiili bir hakimiyetimiz kalmamış.
Türkiye Lozan'da yeni devletin yani Türkiye'nin bağımsızlığını, Türkiye'nin sınırlarını zaten kabul ettirmeye çalışıyor.
Bununla uğraşıyor. Yani mecbur kalıyoruz arkadaşlar.
Kısaca olay bu. Ve böylece Kıbrıs 1914-1960 yılları arasında İngiltere hakimiyetinde kalıyor.
Ama her iki toplumun giderek şiddetlenen baskıları neticesinde İngiltere 1960 yılında Kıbrıs'ta bağımsız bir cumhuriyetin kurulmasına razı oluyor.
Neden? Çünkü Rumlar artık İngiliz yönetimini istemiyor.
İngiliz yönetiminden kurtulup Yunanistan'a bağlanmak istiyorlar.
Yani ne istiyorlar? Enosis.
Bu çok önemli. Enosis Yunanca birleşme demek arkadaşlar.
Yani Rumlar Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanmasını istiyor.
Bu fikir özellikle 1950'lerde çok önemli.
güçleniyor. Hatta 1950'lerde sadece Rumların katıldığı ve %96 evet oyu çıkan bir plesibit yani bir çeşit halk oylaması yapılıyor.
Ama buradan diplomatik bir netice alamıyor Rumlar ve dolayısıyla Yorios Grivas liderliğinde bu ismi çok duyacaksınız.
1955 yılında Rumlar EOKA adı verilen bir terör örgütü kuruyor arkadaşlar ve silahlı eylemlere girişiyorlar.
Başlangıçta sadece İngilizleri hedef alıyorlar ama sonradan çok geçmeden hedef tahtasında kimleri görüyoruz?
Kıbrıslı Türkler arkadaşlar. Kıbrıslı Türkler de bölgedeki varlıklarını savunabilmek için önce yerel çeteler kuruyorlar sonra 1958'de TMT adı verilen Türk Mukavemet Teşkilatı'nı
kuruyorlar. Ve 1959 yılında bu artan şiddet ve çatışmalardan dolayı Zürih ve Londra Antlaşması imzalanıyor.
16 Ağustos 1960'da iki toplumunda yani hem Rumlar hem Türklerin ortaklığına dayanan bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti kuruluyor.
Ve devletin varlığı ve anayasal düzeni bu devletin Türkiye, İngiltere ve Yunanistan'ın garantörlüğü altına alınıyor.
Burası önemli. Az sonra buraya geleceğiz yine.
Peki her şey bitti.
İkti tatlıya mı bağlandı?
Hayır arkadaşlar. Daha da kötü oluyor bundan sonrası.
Çünkü Rumlar nüfusun yaklaşık %80'i Türkler yaklaşık %20'sini oluşturuyor.
Dolayısıyla iki toplum zaten eşit değil sayısal olarak.
Fakat anayasa Türk toplumunun azınlık gibi böyle çoğunluğun iradesine bırakılmaması için özel bir güç paylaşımı sistemi kuruyor.
Deniliyor ki temsilciler meclisi ve kamu hizmetlerinde %70 Rum, %30...
Türk temsiliyeti olsun. Güvenlik ve ordu da yine yaklaşık bu şekilde bir oran görüyoruz.
%70'e %30. Cumhurbaşkanı Rum olsun.
Cumhurbaşkanı yardımcısı Türk olsun diyorlar.
Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios oluyor.
Çok duyacaksınız bu ismi.
Yardımcısı Doktor Fazıl Küçük oluyor arkadaşlar.
Bu arada bu makamı sembolik bir makam zannetmeyin.
Fazıl Küçüğün makamını.
Çünkü bazı çok önemli konularda veto hakkı var.
Derken 1963'de Cumhurbaşkanı Makarios anayasanın 13.
maddesini değiştirmeyi teklif ediyor.
Ve bilin bakalım bunlar arasında ne var?
Cumhurbaşkanı yardımcısı.
Fazıl Küçük'ün veto yetkilerinin azaltılması, ayrı çoğunluk şartlarının kaldırılması, belediyelerin birleştirilmesi ve Türklerin kamu hizmetlerindeki ve güvenlik güçlerindeki oranlarının
düşürülmesi var. Haliyle Türk tarafı bunu reddediyor.
Çünkü buna okey olmak demek bölgede azınlık konumuna düşmek anlamına geliyor altını çizerim.
Bu arada makarıyorsun. Enosis taraftarı olduğunu unutmayın.
Yani Yunan'la birleşmek istiyor.
Böyle bir ideali var. Neyse Türklerin bu talebi reddedilince olanlar oluyor.
Çünkü Rumlar Akritas planı adı verilen plan doğrultusunda yani Türklerin olası direnişini silahlı güçlerle bastırma planı bu.
Bunu harekete geçiriyorlar ve 21 Aralık 1963'te Refkoşa'da Rum polislerle Türk Kıbrıslılar arasında bir arbede çıkıyor ve kısa sürede iki toplum arasında geniş çaplı bir silahlı
çatışmaya dönüyor bu olaylar.
Birleşmiş Milletlerin kayıtlarına göre bu olaylar ağır kayıplara, adam kaçırmalara, rehin almalara, düzensiz silah gruplarının faaliyetlerine ve devlet mekanizmasının büyük bir tahribatına yol açıyor.
Yüzün üzerinde Türk köyü ve Karmaköy boşaltılıyor, yanmalanıp yakılıyor.
Yüzlerce Türk maalesef vahşice katlediliyor ve Kıbrıs tarihi...
Yine kanlı Noel olarak geçen 20 Aralık 1963'de Rum saldırıları başlıyor.
Ve 24 Aralık 1963 gecesi Rum örgütü EOKA tarafından Türk subaylarının evlerine saldırılıyor.
Ve binbaşı Nihat İlhan'ın eşi Mürüvvet Hanım ve 3 oğlu Murat Kutsi ve kundaktaki Hakan saklandıkları banyoda kurşunlanarak öldürülmüştür arkadaşlar.
Bu trajik olay kanlı Noel'in en sembolik ve en travmatik vakalarından biri.
Konuşmakta zorlanıyorum.
Bir ara verdim geldim.
Şimdi binlerce Kıbrıslı Türk bu noktada köylerinden ayrılıyor ve Türklerin yönetmiş olduğu küçük bölgelere, enkılavlara sığınıyor.
Bu ne anlama geliyor? Hareket özgürlükleri yok.
Ekonomi, gıda, kamu hizmetlerine erişimlerinin kısıtlanması demek bu yaşadıkları yerde düşünün.
1964'de gelindiğinde bu şiddet hala devam ediyor maalesef.
İşte o sıralarda Türkiye birkaç kez o garanti antlaşmasına dayanarak askeri müdahale etmeyi düşünüyor ve bu kararını Birleşmiş Milletler'e bildiriyor.
Yani eğer saldırılar durmazsa biz tek taraflı harekete geçeceğiz diyorlar Birleşmiş Milletler'e.
Bunun üzerine Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi barış gücünü kuruyor.
Dediğim gibi bu güç çok da etkili olmuyor ve Haziran 1964'te İsmet İnönü hükümeti Yeniden askeri müdahale hazırlığı yapmaya başlıyor ve fakat 5 Haziran'da dönemin ABD
Başkanı Lyndon B.
Johnson İnönü'ye çok sert bir mektup gönderiyor ve mektubun kısaca özeti şu Kıbrıs'a tek taraflı müdahale ederseniz Yunanistan'la bir savaş çıkabilir ve bu müdahale yüzünden
Sovyetler Birliği olur da hani Türkiye'ye saldırırsa NATO'nun sizi otomatik olarak savunacağından çok da emin olmayın.
Ayrıca Amerikan silahlarını bizim iznimiz olmadan bu operasyonda kullanamazsınız diyor.
Ya bu aslında o kadar önemli bir mektup ki yani o gün için konuşmuyorum sadece.
Bugünden de değerlendirin bu yazılanları.
İşte bu son derece ağır ve son derece kaba mektuptan sonra Türkiye maalesef olaylara müdahale edemiyor arkadaşlar.
Bu mektup için ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı George Ball şöyle söylemiş.
Hayatımda gördüğüm en kaba...
Diplomatik nota demiş bu mektup için.
Burada bir parantez açmak istiyorum.
Şimdi bu olay evet Türk-Amerikan ilişkilerinde büyük bir kırılma yarattı ve Türkiye'nin kendi milli çıkarları söz konusu olduğunda dışa bağımlılığını sorgulamasına neden oldu ve uyanışa geçmemizin
de en önemli işaretlerinden biridir bu mektup.
Evet bu mektuptan sonra ne oluyor?
Türkiye'nin müdahalesi engelleniyor.
Ardından Rumlar daha da coşuyorlar.
Nasıl olsa böyle bir mektup geldi değil mi?
Daha da coşuyorlar. Adadaki saldırıları hız kazanıyor.
General Grivaz komutasındaki 5000 kişilik Yunan ve Rum kuvveti 6 Ağustos 1964'de Erenköy'e saldırıyor.
Türklerin olduğu bölge. Türkler direnişe geçiyor.
Hatta Rauf Denktaş gizlice Erenköy'e geçmiştir.
Oradakilerle birlikte direnişe katılmıştır.
Erenköy Kıbrıs'ın kuzeybatısında yer alan böyle denize açılan küçük bir Türk bölgesi.
Kıbrıs da Türkler için çok önemli burası.
Çünkü Türkiye ile bağlantı kurulabilen çok stratejik bir nokta.
Zaten o yüzden buraya saldırıyorlar.
Bağlantı kesilsin diye. Türkiye de bu olaylar karşısında 7 Ağustos'ta önce bir uyarı uçuşu yapıyor.
Ama bakıyorlar ki saldırılar durmuyor.
8 Ağustos'ta Türk Hava Kuvvetleri doğrudan harekata geçiyor ve Erenköy çevresindeki Rum Yunan mevzilerini ve devriye gemisini vuruyor.
Bu arada işte Erenköy'e Türkiye'ye müdahale etmeden önce artık cephaneleri böyle tükenme noktasına gelen ve etrafları sarılan Kıbrıs Türkleri Ankara'ya tarihi bir...
Telsiz mesajı çekiyor arkadaşlar.
Demişler ki bu mesajda sonuna kadar direneceğiz.
Asla teslim olmayacağız.
Son kurşunları kendimize ayırdık.
Müdahale edebilirseniz ne âlâ edemezseniz vatan sağ olsun demişler bu mesajda.
İşte bunun üzerine Türkiye uyarı uçuşu yapıyor.
Sonra işte harekata geçiyor durmadıkları için.
İşte bu kritik hava harekatı sırasında.
Değerli pilotumuz yüzbaşı Cengiz Topel'in uçağı düşürülüyor.
Cengiz Topel uçaktan paraşütle atlıyor.
Canını bir şekilde kurtarıyor.
Ama esir alınıyor arkadaşlar Rum bölgesine düştüğü için.
Çok ağır işkencelere maruz kalıyor ve hayatını kaybediyor.
Otopsi raporuna göre sol gözü çıkarılmış.
Edep yerleri ezilmiş.
Kolları matkapla delinmiş.
Kafasına çivi çakılmış.
Boğazından göğsüne kadar yarılmış.
Organlarının bir kısmı eksik.
Kurşunlanmış, bıçaklanmış.
Aslında bunları söyleyip söylememe konusunda gerçekten çok kararsızdım ama şehit oldu deyip geçmek bana göre değil.
Çünkü o iki kelimenin arkasında bir insanın ne yaşadığını, neye direndiğini ve vatanı için ne kadar büyük acılara katlandığını göremeyebiliyoruz.
Bugün onun adına binlerce sokak, okul, cadde adı var Türkiye'de dahil buna.
Onun adını bilmek, ne uğruna orada olduğunu bilmek, yaşadığı acıyı unutmamak.
Bence bunlar çok büyük bir vefa borcu.
Çünkü milletlerin hafızası sadece kazandıkları zaferlerle değil o uğurda bedel ödeyen o insanları unutmadıkları sürece yaşar.
Bunu unutmayın ve Cengiz Topel'i bu vatan uğruna hiç düşünmeden canını veren şehitlerimizi buradan rahmetle ve derin bir saygıyla anıyorum.
İşte Türklerin bu başarılı ve kararlı müdahaleleri sonucunda harekatın başlarında Türkiye işte müdahale ederse kurtaracak Türk bulamayacak diyen Makarios.
Ateşkes yapmaya yanaşıyor ve bu harekatın tamamlanmasıyla Erenköy sahillerine bir Türk gemisi yanaşıyor ve bölgedeki yaralılarla beraber Rauf Denktaş'ı da Türkiye'ye getiriyor.
Bu arada Rauf Denktaş o sıralarda Türk Cemaat Meclisi Başkanı önemli bir siyasi figür.
Bu olaydan sonra bile sular durulmuyor.
Aksine Rumların Enosis idealleri daha da şiddetleniyor ve Erenköy'deki olayın ardından hani ateşkes yaptı ya makarıyoruz.
Ondan sonra Kıbrıs Türklerine karşı bir strateji değiştiriyor ve ekonomik bir...
Abluka başlatıyor. Ne yapıyor?
Stratejik madde olduğu bahanesiyle bölgeye işte çimento, kum, çakıl, çivi, demir, kereste, ilaç hatta kışlık giyeceklerin bire Türk bölgesine girmesini yasaklıyor.
Ve Makarios Eylül 1964'de Sovyetler Birliği ile bir silah anlaşmasını imzalayarak Mısır üzerinden adaya Sovyet silahları getiriyor.
Ve Birleşmiş Milletlerin 1965-1966 yılları boyunca barış gücünün o adadaki Varlığına rağmen Rumlar işte Erenköy, Magosa, Lefke, Mora, Meluşa,
Arçoz gibi Türk bölgelerine saldırmaya devam ediyor.
Sadece 1967 yılında Rumlar 600'den fazla şiddet olayına sebebiyet veriyor.
Derken 21 Nisan 1967'de Yunanistan'da çok önemli bir olay oluyor.
Albay Papadopoulos liderliğinde askeri bir darbe oluyor ve yönetime Albaylar Juntası geliyor.
Aynı yılın Haziran ayında Makarios Kıbrıs Rum Temsilciler Meclisi'ni topluyor ve Enosis kararı almaya kalkışıyor.
Yani Rum-Yunan Birleşmesi teklif ediyor ve adadaki 10.000 civarındaki Yunan askerinin Rum Milli Muhafız Ordusu'na katılmasına karar veriyor.
Şimdi burada kafa karışıklığı yaşamış olabilirsiniz.
Hemen bir konuya aydınlık getirmek istiyorum.
Makarios Enosis'i destekliyor dedim en başından beri.
Ve fakat ikiyle oynuyor arkadaşlar.
Kendi siyasi çıkarları çok önemli.
Şimdi Makarios bir yandan Sovyetler Birliği'nden silah alıyor.
Bunun bir sürü sebebi var ama hani şu kadarını söyleyeyim.
Şimdi NATO işte Kıbrıs'ı üst yapmak istiyor ya.
NATO böyle yapınca Sovyetler Birliği de ne yapacak?
Makarios destekleyecek alttan alta silah verecek tabii ki.
Doğu bloğu onlar da orada bir şeyler yapacak.
Yapmak istiyor. Olay bu. Ama şöyle bir şey var.
Makarios'un şöyle bir korkusu var.
Atina'nın Kıbrıs üzerindeki etkisinden korkuyor ve Yunan subaylarına bir gün kendisine karşı kullanılmasından da endişe ediyor.
Ama işte birkaç yıl sonra Enosis'ten söz ediyor ve gördüğünüz gibi Yunan askerleri milli muhafaza ordusuna katılsın.
Okey diyor. Bunu onay veriyor.
E bu nasıl oluyor Merve? Şimdi aslında Makarios'un temel hedefi Enosis değil arkadaşlar.
İktidarını ve bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti'ni korumak.
Korumak derken çok melaike bir yerden.
Yapmıyor bunu. Kendi hedefleri var.
Şimdi Enosis gerçekleşirse evet Kıbrıs Yunanistan'ın bir parçası olacak.
Makarios ne olacak arkadaşlar?
Bağımsız bir devletin cumhurbaşkanı olmayacak artık Enosis gerçekleşirse.
Adam cumhurbaşkanı bunu ister mi?
Yani bu iktidarını kaybetmeyi.
Tam Enosis'i destekliyor da.
E bu da var işin ucunda.
O yüzden ne yapıyor? Atina'ya teslim olmak istemiyor.
Tamamen teslim olmak istemiyor.
Böyle gizli gizli Sovyetlerden destek alıyor.
Diğer yandan da Yunan cuntası.
karşısına almak istemiyor.
O yüzden de ne yapıyor? Ay ben sizdenim ben Enosis'i istiyorum.
Bu tarz açıklamalar yapıyor.
Anladınız mı? Yani Makarios'un politikası ideolojik değil pragmatik.
Kendi işine geleni yapıyor.
Sürekli zaten bu iki büyük baskı arasında.
...kaldığı için manevra almaya çalışıyor.
O yüzden anlatacaklarım karşısında şok olmayın.
Hani ya bu adam bunu destekliyordu ama niye öyle yaptı falan derseniz bunlar aklınıza gelsin.
Bir de şu var. Bir tarafta Türkiye ve Türk toplumu.
Diğer tarafta Atina ve Cunta var.
Ama ironik olan şu.
Az sonra anlatacağım bunu. Yıllarca korktuğu şey az sonra başına gelecek.
Şimdi General Grilas dedim en başta.
Bu ismi çok duyacaksınız dedim.
General Grilas komutasındaki Rum ve Yunan birlikleri 15 Kasım 1967 günü Geçitkale...
ve Boğaziçi köylerine ağır silahlarla saldırıyor.
Türkler canice katlediliyor.
Gerçekten dilim varmıyor burada yaşananları anlatmaya.
Dilerseniz siz araştırın Geçitkale ve Boğaziçi olayları.
Ama burada yaşananlar tabi Türkiye'de büyük bir infial yaratıyor ve 16-17 Kasım gecesi Türkiye Büyük Millet Meclisi Kıbrıs'a askeri müdahale kararı alıyor ve TSK alarma geçiyor.
Türkiye'nin kararlılığı karşısında ABD ara bulucu oluyor ve Yunanistan bir şekilde geri adım attırılıyor.
Anlaşma neticesinde Yunanistan adaya yasa dışı yollarla soktuğu 20.000 askerini geri çekerek olayların sorumlusu General Grivas'ı adadan uzaklaştırmayı kabul ediyor.
Geçit kare krizinin ardından Türklerin idari, yasama ve yargı işlerini yürütmek üzere 28-29 Aralık 1967'de geçici bir Türk yönetimi kuruluyor ve bu yönetim 1960 Anayasası
yeniden tam anlamıyla işlerlik kazanana kadar Türk bölgelerinde yürütme ve yargı görevlerini bağımsız Türk mahkemeleri ve yürütme kurulu aralıcılığı ile sağlayacak şekilde teşkilatlandırılıyor.
Ve Nisan 1968'e geldiğimizde Rauf Denktaş'ın adaya dönüşü ile beraber ikili görüşmeler başlıyor ama maalesef bu görüşmelerden de bir netice alınamıyor.
Hatta 1974'de kadar hiçbir sonuç alınamıyor.
Ve adadan uzaklaştırılan Grivaz gizlice bir şekilde Kıbrıs'a Dönüyor ve EOKB adlı Terör örgütünü kuruyor ve yine hedef Enosis arkadaşlar.
Bu EOKA B'yi Yunan cuntası da destekliyor onu da söyleyeyim.
Sonra Grivaz öldükten sonra bu örgütün başına geçen kişi pek başarılı olamıyor ve kaçıyor.
Makarios 25 Nisan 1974'te EOKA B'yi yasa dışı ilan ediyor arkadaşlar.
Dediğim gibi Makarios Enosis istiyordu ama işte artık bağımsız Kıbrıs'ı destekliyor.
Çünkü adam artık devlet lideri.
Yani dediğim gibi neden yan figür olmayı seçsin Enosis'i destekleyip.
Bu ideallerinden vazgeçtiği anlamına gelmiyor.
Enosis'i destekliyor ama şöyle destekliyor.
Ya bunu yapalım da kardeşim hani yavaş yavaş yapalım böyle bir anda yapmayalım.
Ama Yunanistan bunu istemiyor böyle tak tak tak hemen yapalım istiyor.
O yüzden aralarında bir çatışma var.
Dolayısıyla bu General Gribas dedim ya işte onun Enosis idare için Makarios hükümetine karşı silahlı ve terör niteliğinde eylemler yürüttüğü söyleniyor.
Ne oluyor sonra işte Rum toplumu kendi içinde bir çatışma yaşamaya başlıyor.
Derken hani az önce dedim ya Makarios bakın nasıl korktuğu şeyi yaşayacak başına gelecek diye.
Öyle oluyor ve 15 Temmuz 1974 sabahı Yunan subaylarının kontrolündeki Milli Muhafızlar Ordusu tanklarla Makarios'un başkanlık sarayına saldırıyor.
Makarios tabi canını zor kurtarıyor.
Adadan kaçıyor ve Birleşmiş Milletler'e sığınıyor.
Darbeciler onun yerine kimi getiriyor?
Eski EOK mensubu olan ve koyu bir Enosis taraftarı olan Nikos Samson'u getiriyor arkadaşlar.
Ve bu Türkiye açısından bardağı taşıran son damladır.
Neden? Çünkü Ankara'nın gözünde artık böyle karşısında sadece Enosis'i savunan bir takım örgütler yok.
Yunanistan'daki askeri cuntanın desteklediği bir darbe ile Kıbrıs'ın meşru cumhurbaşkanı Makarios'u deviren ve yerine Enosis yanlısı yani Rumlar Yunanlar birleşsin diyen bir yönetim
getiriliyor. Dolayısıyla Türkiye bunun Kıbrıs'ın fiilen artık Yunanistan'a bağlanmasına giden son adım olduğunu görüyor ve müdahale etmek durumunda kalıyor.
Bu olaydan 5 gün sonra 20 Temmuz 1974 sabahı Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs'a giriyor arkadaşlar.
Bu arada 1960'lar boyunca Türkiye'nin böyle sürekli Kıbrıs'a müdahale edeceği gündeme geliyor.
Ama bu müdahale gerçekleşmeyince Rum tarafında Türklerle alay etme amacıyla bekledim de gelmedin.
Beni hiç mi sevmedin şarkısı çalıyor radyolarda mevzilerden çalınıyor Türklerin duyacağı şekilde.
Hani sinirleri bozulsun diye.
Buna cevaben Türk tarafında Bir Gece Ansızın Gelebilirim şarkısı radyolardan ve mevzilerden çalınıyor.
Ve 20 Temmuz 1974'te Türk askerinin Kıbrıs'a çıkartma yapmasından sonra bu şarkı Rum mevzilerine dinletilmiştir.
Bu kadar yürekten çağırma beni bir gece.
Ansızın gelebilirim.
İşte bu şarkı 1. Kıbrıs Barış Harekatı'nın sembollerinden biri olmuştur arkadaşlar.
Dönemin Başbakanı Ecevit, garantör devlet İngiltere ile bir takım görüşmeler yapıyor.
Fakat bu görüşmelerden sonuç alamayınca artık tek başına müdahale kararı alıyor.
Ve 20 Temmuz 1974 sabahı 06 civarlarında TSK havadan ve denizden Barış Harekatı'nı başlatıyor.
Atilla Harekatı da denir buna.
Ve Türk paraşütçüleri, komanda tugayları, helikopterler ve nakliye uçağı...
stratejik bölgelere işte Beşparmak Dağları'na inerek Yunan ve Rum birlikleriyle göğüs göğüse çarpışıyor.
Beni burada acayip duygulandıran bir görüntü var arkadaşlar.
Buraya sesini koymak istiyorum.
Şimdi dinleyin. İnsanlar
coşku içindeydi. Başarının sarhoşluğu sokakları sarmıştı.
Yıllardır büyük devletler karşısında eziklik duyan halk ilk defa Türk olmanın gururunu paylaşıyordu.
1974'te ordu intikal etti.
Paraşütler yağmakta hala, helikopterler inip kalkmakta.
Tarlalar ateş içerisinde, etraftan ateş, yağmur.
Bu vaziyette bir harp sahnesinin içerisinde bir paraşütçü sultayla yanına gittim.
Dedim ki bu cehennemin içine atlarken korkmadınız mı?
Bana şunu söyledi.
Demirtaş Bey dedi ben üniversite görmüş bir gencim.
Batıl itikadım yok.
Bu rafaya inanmam. Sana söylediğime sen inanmayacaksın.
Nedir dedim. Atladığım an dedi bütün semada belki de on binlerce Beyaz atlar üzerinde yalın kılıç 1571'in şehitleri vardı.
O sefer de bu. Onlarla beraber indim.
Hiç korkmadım dedim.
Devam edelim. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit 20 Temmuz 1974 sabahı yani 1.
Barış Harekatı sabahı radyodan halka sesleniyor ve diyor ki Türkiye'nin Kıbrıs'ta barış, kardeşlik ve özgürlük için giriştiği harekat bu sabahın erken saatlerinde başlamıştır.
tarih boyunca verdiği kahramanlık ve insanlık örnekleriyle yüce ulusumuzun şerefine şeref katan Türk Silahlı Kuvvetleri her hazırlığını yapmış, her olasılığı göze almış olarak
bu harekatı başlatmış bulunuyor.
Çok sayıda Türk birlikleri şimdiden Kıbrıs'a esenlikle ulaşmışlardır.
Kıbrıs topraklarındaki görevlerinin başındadırlar.
Başka birliklerimiz de dalga dalga Kıbrıs'a doğru akmaktadırlar.
Ateş açılmadıkça ateş etmeyeceklerdir.
Savaş için değil, barış için Kıbrıs'tadırlar.
Kıbrıs'ı istila için değil, zorbaca bir istilaya son vermek için Kıbrıs'tadırlar.
Gün ağarırken başlattıkları harekatla Türkleri de Rumları da yeni baskı rejiminin karanlığından kurtaracaklar, aydınlığa kavuşturacaklardır.
Kıbrıs'taki son Yunan harekatı yalnız bir hükümet darbesi değildi.
onun da ötesinde bağımsız Kıbrıs devletini temelinden yıkmayı amaçlayan ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yasal dayanaklarının itiliğindeki anlaşmaları çiğneyen bir hareketti.
Türkiye'nin davranışı ise bir garantör devlet olarak, uluslararası anlaşmalara göre Kıbrıs'ın bağımsızlığından, toprak bütünlüğünden, anayasal düzeninden sorumlu bir devlet olarak Türkiye
'ye düşen bir yetkinin ve görevin yerine getirilmesidir.
Türkiye bu harekata geçmeden önce başka her çareyi denemiştir fakat sonuç alamamıştır.
Bilindiği gibi Türkiye Yunanistan ile arasındaki her sorunu müzakere yoluyla çözmeye çalışmak, her alanda Türk-Yunan işbirliğini gerçekleştirmek üzere girişimlerde bulunmuştur
fakat karşılık görememiştir.
Kıbrıs'ta zorbalıkla ve meşruluk dışı yollardan yaratılan kuvvet dengesizliği bu harekatla giderilmiş olacaktır.
O zaman, ancak o zaman Türkiye hakkın değil kuvvetin dilinden anlayanlarla Kıbrıs sorunu içinde müzakereyi kabul edecektir.
Yalnız Türklerin değil, müstevli durumundaki kendi soydaşları elinde özgürlüklerini ve can güvenliklerini yitiren Rumların da kurtarıcısı olarak Kıbrıs'a giden kahraman Türk silahlı
kuvvetlerini, bütün ada halkını ve yüce Türk ulusunu Allah korusun.
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Kıbrıs'taki zaferi, haklılığın zaferi olacaktır, barışın zaferi olacaktır, kardeşliğin, özgürlüğün zaferi olacaktır.
Türk'ün yalnız savaşçılığını değil, insanlığını da bir kez daha bütün dünyaya gösterecektir.
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Kıbrıs Barış Harekatı kutlu olsun.
Devam edelim. İşte bu askeri harekatın en dikkat çekici özelliği hem karadan hem denizden hem de havadan olması.
Yani bu kara deniz hava unsurlarının beraber kullanıldığı müşterek bir operasyon olması.
Milli Savunma Bakanlığı bu operasyon için Cumhuriyet tarihinin o tarihe kadar ki en kapsamlı müşterek askeri harekatlarından biri olarak tanımlıyor.
Denizden çıkan Türk askerleri Girne kıyısından küçük bir köprübaşı oluşturuyor.
Havadan indirilen birliklerimiz var.
Ama arada ne var Beşparmak Dağları?
Dolayısıyla en kritik hedef Girne'deki deniz çıkartmasıyla Levkoşa'nın kuzeyindeki Türk birliklerini birbirine bağlamak.
Neden? Çünkü bu şekilde Türkiye hem denizden sürekli asker ve malzeme getirebilecek, güvenli bir çıkış noktası elde edemeyecek.
Hem de Kıbrıs Türklerinin ana yerleşim alanlarından biriyle bağlantı kurabilecek.
İşte bu sebeple o ilk iki gün son derece ağır geçiyor.
Ve birinci harekat sırasında çok trajik bir olay yaşanıyor.
bir haberleşme ve istihbarat karmaşası sonucu bölgedeki Türk gemilerini Yunan gemisi zannederek vuruyor.
Kocatepe, Adatepe ve Maraşal-Fevzi Çakmak savaş gemilerimizi yanlışlıkla vuruyoruz.
Bu elim olayda 54 kahraman denizcimiz şehit olmuştur.
Onları da buradan rahmetle anıyorum.
Ve 22 Temmuz'da nihayet Türk kuvvetleri Girne'yi ele geçirerek kıyıdaki çıkarmayla Lefkoşe'nin kuzeyindeki Türk bölgesi arasında bağlantı kurmayı başarıyor.
Yani ne yapıyoruz? Bir Türk kontrol bölgesi.
Ama istenildiği kadar geniş bir bölge olmuyor bu.
Derken Birleşmiş Milletler yine araya giriyor.
Yine bir ateşkes oluyor. Yunanistan'daki cunta çöküyor ve yerine Karamanlis'in sivil hükümeti geliyor.
Ve bu ateşkesin ardından Türkiye, Yunanistan ve İngiltere Dışişleri Bakanlığı 25-30 Temmuz tarihlerinde 1.
Cenevre konferansında bir araya geliyorlar.
Ve adada Türk ve Rum olmak üzere iki otonom yönetimin varlığını kabul eden bir deklarasyon imzalıyorlar.
Ama yine yine yine olmuyor arkadaşlar.
Ve 8 Ağustos Raud, Denktaş ve Klerides'in de katılımıyla 2.
Cenevre konferansı yapılıyor.
Yunanistan ve Rumlar uzlaşamıyorlar.
Çünkü Rumlar 1. Cenevre'de imza attıkları hükümlülükleri yerine getirmiyor.
Türk köylerini işte kuşatmaya devam ediyorlar.
Esir aldıkları Türkleri rehin tutmaya devam ediyorlar.
Yani ne oluyor? Diplomasi olmuyor arkadaşlar.
Tıkandıkça tıkanıyor. Ve Yunan tarafının 36 saat müsaade istemesi üzerine.
zaman kazanmaya çalışması, oyalama taktikleri üzerine dönemin Dışişleri Bakanı Turan Güneş şüpheleniyor.
Hani bunlar bize taldıracak diyor 36 saat.
Bahane, barış falan değil.
Turan Güneş 14 Ağustos 1974 sabahı şifreli bir mesaj iletiyor Bülent Ecevit'e.
Bu şifreli mesaj hepinizin bildiği üzere Ayşe tatile çıksın.
Mesaj bu. Ayşe Dışişleri Bakanımız Turan Güneş'in 19 yaşındaki kızı.
Bu arada olan şöyle gerçekleşiyor onu da anlatayım.
Ayşe gerçekten tatile çıkmak istiyor ama babası hani Kıbrıs krizi olduğundan dolayı sürekli çalışıyor.
Cenevre'ye gidip geliyor. Ama işte Turan Güneş de baba yüreği içi gidiyor kızını tatile götürebilmek için.
Ve gerçekten bir ara kızını tatile götürmeyi istiyor.
Bunu da dönemin turizm bakanına söylüyor.
Diyor ki benim işlerim hani uzayacak gibi.
Hani iyisi mi kızımı güvenilir bir aileyle tatile göndereyim gibi.
Büyür konuşma geçiyor aralarında ama işte bu küçük aile sohbeti kısa süre sonra devletin en gizli mesajlarından birine dönüşüyor.
Turan Güneş ile Bülent Ecevit eğer olur da hani Cenevre görüşmeleri bir şekilde başarısız olursa Ankara'ya bunu hani açıkça telefonda söylemeyelim.
Önceden belirlediğimiz bir parolayı kullanalım diyorlar aramızda.
Neden? Çünkü telefonlar cayır cayır dinleniyor.
Peki Ayşe tatile çıksın ne anlama gelecek?
Şu Cenevre'den sonuç çıkmadı.
Bu işi diplomasıyla çözemiyoruz.
İkinci askeri harekatı başlatalım anlamına geliyor.
Ve beklenen oluyor.
13 Ağustos'u 14 Ağustos'a bağlayan gece görüşmeler artık çıkmaza giriyor.
Ve Turan Güneş Bülent Ecevit'i arayıp o tarihi mesajı gönderiyor.
Ayşe tatile çıksın diyor.
İşte bu mesaj 2. Kıbrıs Barış Harekatı'nı başlatmıştır.
Aynı sabah 05.30'da harekat başlıyor arkadaşlar.
Ve Türk ordusu 3 gün süren bu harekatta doğuda Magosa'ya batıda ise Lefke'ye ulaşarak Atilla hattını çiziyor.
Ve adanın %38'ini kontrol altına alıyor.
Ağustos saat 19'da ateşkes ilan ediliyor ve hareket tamamlanıyor.
Ve Kıbrıs Türkleri için tam güvenli bir bölge oluşturuluyor.
Oluşturuluyor oluşturulmasına ama o süre zarfında yine çok vahim, çok korkunç olaylar yaşanıyor.
Ben bunları anlatmayacağım.
Kendiniz araştırın. Atlılar olayı, Murat Ağa ve Sandallar olayı.
Taşkent Dohne olayları ve Alamingo olayı.
Dediğim gibi anlatmayacağım. Neler yaşandığını, vahşetin boyutlarını tahmin ediyorsunuz.
Bu askeri zafer sayesinde yıllardır sürekli ölüm korkusu, baskı, avluk altında yaşayan Kıbrıs Türk halkı huzura, güvene ve özgürlüğe nihayet kavuşuyor.
Ve harekattan 2 yıl sonra elde edilen o güvenli bölge üzerinde 1976 yılında Kıbrıs Türk Federe Devleti kuruluyor arkadaşlar.
Ama nihai ve en önemli adım 15 Kasım 1983 tarihinde.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin bağımsız ve egemen bir devlet olarak ilan edilmesi.
Evet bütün bu acı hikayeyi anlattıktan sonra şimdi 1970'lerin Türkiye'sine ait o meşhur fotoğraflara belki artık daha farklı bir gözle bakarsınız.
Yağ kuyruğunda bekleyen insanlara tüp bulabilmek için.
Saatlerce sıra bekleyen ailelere, benzin istasyonlarının önündeki o uzun kuyruklara, elektrik kesintilerine, bulunamayan mallara, kara borsaya.
İşte bunların tek sebebi elbette Kıbrıs değildi.
Türkiye'de işte 1973'de dünya petrol krizinin içine düşmüştü.
Dünyada büyük bir petrol krizi vardı zaten.
Kendi büyük sorunlarımız vardı Türkiye'de.
Dövizi darboğazı, dış borçlarımız.
Ve bütün bunların üzerine 1974 geldi.
Türkiye Kıbrıs'a asker çıkardı.
Türkleri kurtarabilmek için büyük bir savaşın maliyetini üstlendi.
Ardından Amerika'nın silah ambargosuyla karşı karşıya kaldı ve çeşitli ambargolarla karşı karşıya kaldı.
Ve ordusunu ayakta tutabilmek, Kıbrıs Türklerinin güvenliğini koruyabilmek, kendi savunma gücünü yeniden kurmak zorundaydı Türkiye.
Ve bütün bunların ağır da bir bedeli vardı.
Ve o bedeli yalnızca...
Cephedeki askerler ödemedi.
İşte Anadolu'da yağ kuyruğunda bekleyen bir baba da ödedi.
Tüp bulamayan aileler de ödedi.
O yüzden işte önceden tüp kuyruğu, yağ kuyruğu vardı, ekmek karneyle dağıtılıyordu yeğenim diyenlere bu bölümü dinletirsiniz.
Son olarak Rauf Denktaş'ın hastanede yatan Bülent Ecevit'i ziyaret ettiği zaman onun anı defterine yazdığı şu sözlerle Kıbrıs Fatihi Ecevit'i de buradan anmak isterim.
Rauf Denktaş demiş ki sen olmasaydın 1974'te Kıbrıs Yunanistan'a ilhak edilmiş, Kıbrıs Türkleri adadan yok edilmiş.
Anavatanın güvenliği ile yakından ilgili olan bu Türk adası 13.
Yunan adası olarak Türkiye'yi muhasara altına almış olacaktı.
Bugün hür ve güven içinde yaşayan Kıbrıs Türkleri sana minnettardır diyor Rauf Denktaş.
Kara olan Ecevit'i de buradan saygı ve rahmetle anmak istiyorum.
Ve gözünü bile kırpmadan o savaşa giden kahraman Mehmetçiğimizi, gazilerimizi saygı ve rahmetle anıyorum.
Sizi asla unutmadık, unutmayacağız.
Dilerim bundan sonra bu güzeller...
Her güzeli adaya ansızın bir gece gelen tek şey sadece barış olur arkadaşlar.
Bu hikayenin bütün yaralı insanlarına barışla.
Kapanışımı Ecevit'in şu sözleriyle yapmak istiyorum.
Kendinize iyi bakın, hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
