
Bölüm Sponsorumuz Apex Halı hakkında detaylı bilgilere ulaşmak ve Ağustos ayı sonuna kadar geçerli %25 indirimden indirimden faydalanmak için: https://www.apexhali.com/
OSB dinleyicilerine özel %25 indirim kodu : APEX25
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Patreon'dan destek olmak için: www.patreon.com/osbpatreon
*
*Bu bölüm Cambly hakkında reklam içerir*
Transkript
Apex halı Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Hoş geldiniz ben Merve.
Bugün sizinle Kaf Dağı'nın ardına Simurgu yani o bilgi kuşu aramaya doğru metaforlarla dolu bir yolculuğa çıkacağız.
Yaşam içerisindeki o değişimimizi ve dönüşümümüzü, varlığımızın sürekli yeniden inşasının bir anlatısı olsun istiyorum bu bölüm.
Kendimizle olan savaşlarımızın, hayatta açtığımız zorlukların bizi nasıl değiştirip dönüştürdüğüne tanık olacağız belki de.
anlatacağım hikaye aslında tam bir böyle Joseph Campbell'ın kahramanın yolculuğu diyebileceğim bir yolculuk ya da Jung'un aşama kahraman arketipi dediği olay.
Yani büyük arayışlar, keşifler, kurtuluşlar bunları Jung zaten kahraman yani aşama arketipiyle ifade ediyor.
Kahraman bilinç dışını aşıp kişiliğini bir bütün olarak gerçekleştirmeyi amaçlar ki kendilik yani self arketipi bilinç dışında elde edilmesi En zor
hazine gibidir diyebilirim.
Yani bu hikayeyi bu çerçevede değerlendirmenizi isteyeceğim sizden.
Burada da hani kahraman böyle mitolojideki devlerle, ejderhalarla yüzleşir ve çok zor bir mücadeleden sonra onları yener ve hatta egosuyla yüzleşir.
Egosunu da aşarak bir bütünlük haline ulaşır ya.
Simurgh hikayesi bence bunun en güzel anlatılarından biri diye düşünüyorum.
Şimdi bu hikaye Feriduddin Attar'ın Mantık Altayr adlı eserinde geçiyor.
Şöyle ufaktan başlayacak olursak bir gün kuşlar bir araya toplanıp şunları konuşuyorlar aralarında.
Diyorlar ki bu zamanda hiçbir ülke padişahsız değil.
Bundan böyle bizim de padişahsız kalmamamız gerekir.
Zaten padişahsız ülkede.
Nizam olmaz. Derhal kendimize bir padişah seçelim derler.
Ve bu arada hüt hüt kuşu gelir ve onlara der ki sizin Zaytan padişahınız var ama haberiniz yok.
Adı da Simurk.
Hadi gelin onu hep beraber arayalım der.
Şimdi biz de Simurk'u aramaya çıkacağız ama benim sevdiğim versiyonu biraz daha başka sizlere de onu anlatmak istiyorum.
Evvel zaman içinde kuşlar arasında yayılan bir efsaneye göre her şeyi bilen Simur kuşu Kaf Dağı'nın ardında bir bilgelik ağacında yaşıyormuş ve bu efsanevi kuşu daha önce hiç
kimse görmemiş.
Ve ülkede yaşayan kuşlar aslında böyle bir kuşun hiçbir zaman yaşamadığını sadece bir efsaneden ibaret olduğunu düşünmeye başlamışlar.
Derken bir gün ormanda gezinen bir kuş yerde çok güzel bir kuş tüyüne rastlamış ve bu tüyü bütün kuşlara göstermiş.
Hatta bu tüyün simurka ait olduğunu söylemiş onlara.
İşte bu tüyü gören bütün kuşlar o kadar heyecanlanmışlar ki ve demişler ki demek ki simurk gerçekmiş.
O sırada kuşlardan biri Eğer Simurg gerçekse ve eğer biz onu bulabilirsek işte o zaman bütün sıkıntılarımızdan kurtulabiliriz demiş.
Binlerce kuş toplanmış ve kendi aralarında uzun uzun konuşmuşlar.
Hayatta baş edemedikleri pek çok sorunun olduğunu ve bu sorunları çözmek için sadece onlara Simurg'un yardım edebileceğine karar vermişler.
Kuşlar dört bir yana haber salmış ve Kaf Dağı'nın ardına gidip Simurg'u bulacaklarını ülkedeki bütün kuşlara duyurmuşlar.
Derken kısa sürede yüz binlerce kuş Simurg'un peşine düşmek üzere Kaf Dağı'na doğru yola çıkmışlar.
Bu kuşların arasında bilge bir kuş varmış.
Demiş ki yola çıkan arkadaşlarına yolunuz çok uzun ve bu uzun yolculukta karşınıza yeti zorlu aşama çıkacak.
Her bir aşama farklı bir vadide gerçekleşecek.
Buna hazırsanız yola çıkın demiş.
İlk aşama istek vadisiymiş.
Kuşlar bu vadiye vardıkları zaman her isteklerinin anında gerçekleştiğini fark etmişler.
Yani burası adeta bir cennet gibiymiş.
Ne dileseler anında gerçekleşiyormuş.
Ve kuşlar kendilerini o kadar çok zevke ve sefaya kaptırmışlar ki bu süreçte birçok arkadaşlarını kaybetmişler maalesef.
Geride kalan kuşlar istek vadisinden ayrılmışlar ve ikinci aşamaya yani aşk vadisine doğru yola çıkmışlar.
Buraya vardıkları zaman her yerin sislerle kaplı olduğunu görmüşler.
İşte bu sisin içerisine giren kuşlar gördükleri güzellikler karşısında adeta böyle mesut olmuş kendilerinden geçmişler ve o güzel ortamı o kadar kendilerini kaptırmışlar ki bazı
kuşlar asla ama asla o vadiden ayrılmak istememiş.
Geriye kalan kuşlar üçüncü aşama olan cihalet vadisine doğru yola çıkmışlar.
Buraya vardıkları zaman kuşlardan bazılarına böyle birden bir umursamamazlık gelmiş ve demişler ki ya biz niye bu kadar kahır zahmet çekiyoruz ne önemi var ki boş verelim gitsin simurku biz neyin peşinde koşuyoruz
bu kadar çok saçma deyip mücadeleyi tamamen bırakmışlar.
Yola devam etmeye karar veren bir kısım kuş ise yine pek çok arkadaşını geride bırakmış ve dördüncü aşama olan inançsızlık vadisine doğru yola çıkmış.
Bu vadiye ulaştıklarında aralarında böyle konuşmaya başlamışlar.
Demişler ki ya Seymour sadece bir efsaneden ibaretse ya biz anlamsız bir hayalin peşinde günlerdir savrulup duruyorsak zaten yolda bir sürü arkadaşımız telef oldu.
Acaba bunca zahmete ve eziyete değer miydi demişler kendi aralarında.
Önce bülbül geri dönmüş güle olan aşkını hatırlamış çünkü.
Papağan güzel tüylerinin yıprandığını düşünmüş bunu bahane etmiş.
Halbuki o güzel tüyleri yüzünden hep kafese kapatılırmış papağan.
Kartal yükseklerdeki krallığını bahane etmiş.
Baykuş yıkıntılarımı özledim ben demiş.
Balıkçıl kuş ise...
bataklığına geri dönmek istemiş ve birçok kuş bu aşamada Simurg'u aramaktan vazgeçmiş.
Yola devam etmeye karar veren diğer kuşlar 5.
aşama olan Yalnızlık Vadisi'ne doğru yola düşmüşler ve bu vadiye ulaştıkları zaman bir kısım kuş kendi derdine düşmüş.
Bencillikle sadece ama sadece kendini düşünmüş burada kuşlar.
Acıktıklarında yemeklerini paylaşmamışlar, susadıklarında sularını vermemişler.
Bir tehlike sezdikleri zaman sadece kendilerini korumuşlar ve sadece kendileri için yaşamaya başlamış kuşlar bu vadide.
Geriye kalan kuşlar 6.
aşama olan dedikodu vadisine doğru yola çıkmışlar.
Buraya geldiklerinde dedikodu yapmaya başlamışlar.
Demişler ki Simurg aslında çok kötü bir kuş.
Zaten öyle bir kuş da yok bence.
Her şey bir masaldan ibaret.
Simurg bahsedildiği kadar önemli bir kuş da değil.
İşte bu konuşmalar aralarında yayıla yayıla diğer kuşları da olumsuz etkilemiş ve yine bazı kuşlar bu dedikodulara aldanıp maalesef geri dönmüş.
Geriye kalan kuşlar yedinci aşama ve son aşama olan Ego vadisine doğru yola çıkmışlar.
İşte bu vadiye ulaştıkları zaman kuşların bazılarına bir haller olmuş.
Birbirlerini beğenmez olmuşlar.
Birbirlerine tepeden bakar olmuşlar.
Kimisi arkadaşına demiş ki kanadın çok çirkin, kuyruğun çok çirkin ve en sonunda birbirlerinden nefret etmişler.
Hatta bazı kuşlar onlara öncülük eden rehber kuşlara gidip sizler bu işi beceremiyorsunuz bile demiş.
Böylece hem rehber kuşların hem de diğer arkadaşlarının akıllarını çelmeye çalışmışlar ve sonunda bir sürü kuş kendini olduğundan farklı görerek bu yolculuktan vazgeçmiş.
Geriye kalan son kuşlar yollarına devam etmişler ve kocaman bir vadiyi geçtikten sonra karşılarında bir dağ görmüşler.
İşte bu dağ Kaf Dağıymış ve hepsi heyecanla Simurg'u aramaya koyulmuş ama bir zaman sonra anlamışlar ki aslında Simurg diye bir şey yokmuş.
Simurg'un Sisi Farsça'da 30 demektir arkadaşlar.
Murg ise Yani Simurg'u aramak için yola çıkan yüz binlerce kuştan geriye sadece 30 kuş kalmıştır.
Kaftana varabilen 30 kuş ise şu gerçeğin farkına varmış.
Aslında Simurg diye bir şey yokmuş.
Yani Simurg kendileriymiş.
Bu yolculuk, bu arayış kendileri neymiş?
Yani gerçek yolculuk daima ve daima...
Kendimize yaptığımız yolculuktur.
Ben bu hikayeyi çok seviyorum.
Çünkü üzerine çok düşünülürse.
Hatta hadi gelin hep beraber düşünelim.
Simurg'un peşine düşen kuşların bu yola çıkarken akıllarında olan tek şey neydi?
Bilge kuşu yani Simurg'u bulmaktı.
Çünkü onu buldukları zaman hayatlarındaki böyle bütün problemlerin çözüleceğini düşünüyorlardı.
Simurg'un onları bütün kötülüklerden koruyacağını düşünüyorlardı.
İşte biz de hayatta böyle bazen kötü zamanlarımızda bir kurtarıcı bekliyoruz.
Tıpkı Godoy'u beklemek gibi.
Ya da Leyla ile Mecnun dizisinin İsmail abisinin beklediği o gemi gibi.
O gemi hiç gelmeyecek İsmail abi.
Ya da atamızın dediği gibi şayet bir gün çaresiz kalırsanız bir kurtarıcı beklemeyin.
Kurtarıcı kendiniz olun.
Şimdi gelelim birinci vadiye.
Kuşlar birinci vadiye ulaştıklarında tüm istekleri gerçekleşmişti hatırlarsanız.
Burası istek vadisiydi.
Hani geçen AYT sınavında benim podcastlerimden birinde anlattığım bir deniz kızı masalı vardı ya o çıkmıştı.
İşte istek vadisi bana tam olarak bu masalı hatırlattı.
Aranızda elbet bilmeyenler vardır.
Tekrar edeyim onlar için bu masalı.
Oscar Wilde'ın kalemini çok seviyorum.
Hep söylüyorum uzun zamandır dinleyenler beni biliyorlar artık.
Bu anlatacağım masal da ona ait ama anlatmadan önce şu sözümüzü tekrar edelim.
Masallar küçükler uyusun büyükler uyansın diye yazılır.
Vakti zamanında bir adam varmış.
Her mehtaplı gecede deniz kıyısına gidip uzun uzun denizi izlermiş bir başına ve her geri dönüşünde adama sorarlarmış.
Bugün ne gördün denizde?
Adam hiç bıkmadan usanmadan aynı şeyleri söylermiş.
Dermiş ki dünya güzeli kızlar gördüm.
Altın rengi saçları vardı ve o saçlarını gümüşten taraklarla tarıyorlardı.
Adam bir gece yine deniz kıyısına gidiyor ve gerçekten bu deniz kızlarını görüyor.
Altın saçları var ve saçlarını gümüş taraklarıyla tarıyorlar.
Adam geri dönüyor tabii.
Arkadaşları tekrar soruyor.
Bugün ne gördün denizde?
Ve adam ilk defa bambaşka bir cevap veriyor.
Hiç diyor. Hiçbir şey görmedim.
İşte bazen hayaller çok güzeldir.
Hayallere ulaşmak değil.
Çünkü hayallerimize ulaştığımız zaman üstelik bunu çabalamadan, hiç emek vermeden, hiç hiçbir güç sarf etmeden kazandığımız zaman gerçekten bir kıymeti de olmuyor.
Bu hikayedeki adam hayallerinin peşinde koşuyordu ve hayali gerçek oldu.
Artık bir hayali yok. Bitti.
O anda bitti. Yani çabalayacak bir şeyi kalmadı.
Bir hayali yok artık. Tabii ki hayallerimize ulaşmak çok güzel, çok kıymetli bir şey ama bunu istek vadesindeki kuşlar gibi düşünün.
Her istedikleri anında oluyor.
Ne isterseniz anında olduğunu düşünün hiçbir emek göstermeden.
O zaman geriye hiç hayaliniz kalır mı?
Yani bir şeyleri hayal bile etmiyorsunuz.
Çünkü oluyor. Ne isterseniz olacak.
Yani bu doyumsuzluğu da getirir beraberinde.
Ve mutsuzluğu da getirebilir.
O yüzden bir emek vermek gerektiğini düşünüyorum ki karşılığında bir mutluluk alalım.
Tabii ki bu benim fikrim.
Ben küçükken bu arada en sevdiğim çizgi film Şirinler'di.
Ve bir bölümde Şirinler böyle aynı o istek vadisindeki kuşlar gibi bir yere gitmişlerdi.
Her istedikleri anında oluyordu.
Ne dilerlerse işte pastalar istiyorlar.
Sürekli bir şeyler istiyorlardı ve ayaklarına geliyordu saniyeler içerisinde.
Sürekli böyle yiyip içiyorlardı, eğleniyorlardı.
Ve bir süre sonra o kadar sıkılmışlardı ki, o kadar mutsuz olmuşlardı ki.
Aynı böyle bir durum işte bence.
Sırada ikinci vadimiz var.
Aşk vadisi bana ne düşündürttü?
Bence en sıkıntılı vadilerden birisi burası.
Çünkü aşk dediğimiz şey insanın gözünü kör ediyor.
Yani etrafınızda o kuşlar gibi böyle bir sis perdesi oluşuyor.
Ve bazen böyle karşı...
Başımızdakinin gerçek yüzünü bile göremeyecek hale geliyoruz.
Benim aşk hakkındaki düşüncelerim Sartre'la aynı.
Hatta Sartre'nin bulantı romanında bir sözü vardır.
Birini sevmeye kalkışmak önemli bir işe girişmek gibidir.
Bilirsin enerji, kendini veriş ve körlük ister.
Buraya dikkat, körlük ister.
Hatta başlangıçta bir uçurumdan atlamak gerekir.
Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan der.
Tam da ben de böyle düşünüyorum.
Bir de şunu der Sartre.
Aşk iki insanın bilinçlerini birleştirme çabasıdır.
Boşuna bir çaba. Çünkü insan kendi bilincine mahkumdur.
Kendi bilincine mahkum olmak.
İşte ben bunu çok düşündüm.
Sıra sizde. Şimdi diyeceksiniz ki Merve pesimiz pesimiz konuşma ya.
Aşk dünyanın en güzel duygusu.
Evet katılıyorum buna hiçbir sözüm yok.
Ama... Aşk insanı gözüne perde indirmiyor mu soruyorum size.
Cidden böyle kusurlu birini kusursuz görmemizi sağlamıyor mu?
Sokrates'in dediği gibi bence böyle bir tür ilahi delilik hali aşk.
Biz bu kadar delirmişken, bu kadar coşmuşken nasıl özümüzü falan düşüneceğiz?
Bir söyleyin bana bunu. Sanki ondan başka bir şey düşünebiliyormuşuz gibi lol.
Şimdi mesele aşka gelince eminim çoğunuz şu an beni dinlerken böyle halıdaki desenleri falan saydınız.
Ben de bir şeyleri uzun uzun düşünürken çok yaparım bunu.
Halılardaki kilimlerdeki desenleri sayanlar için de böyle bilgiler vereyim.
Boşu boşuna bakmayalım bundan sonra.
Mesela akrep motifi görürseniz işte bir kilimin üzerine işlenmiş.
Bu zararlı mahlukatlardan korunma amacıyla işlenmiştir.
Ejderha motifi bereketi temsil eder, göz nazara karşıdır, hayat ağacı kök salmaktır, ebediliktir, yerleşikliği temsil eder, kartalı çok sık görüyoruz, kökyüzünün sembolüdür,
geleceği haber verendir, çevikliktir, güçtür, kuvvettir, koç boynuzu erkekliği temsil eder, kahramanlığı temsil eder, yılan ölümsüzlüktür zaten, yıldız çalışkanlıktır.
Kuş motiflerini de halılarda kilimlerde çok sık görüyoruz.
Genellikle sevgiliyi ve aşkı temsil eder kuş motifleri.
Hatta Simurg'u da bu el dokuması halılarda görebilirsiniz.
Simurg için dedim ya en bilge kuştur zirvede yaşadığı düşünülüyor Kaf Dağı'nın arkasında diye.
Halı sektörünün de bir zirvesi var Apex halı.
Zaten Apex'in de kelime anlamı yüksek demek, zirve demektir.
Apex halının çok geniş bir vintage koleksiyonu var.
8 binden fazla el dokuma halı koleksiyonu ve birbirinden güzel seri üretim makine halıları var.
Tüm Türkiye ve dünyaya 25 yıldır hizmet veriyor Apex halı.
Merkezi Ankara'da ama Antep'te kurduğu yeni üretim tesisiyle dünyanın önde gelen markalarına üretim yapıyor Apex halı.
Bunları nasıl böyle el ile işlediklerini, ince ince dokuduklarını hatta özel el dokuması halıların nasıl restore edildiğini onlar böyle tek tek tıraşlanma ve boyama süreçlerinden geçer.
Geri dönüşüm süreciyle modernize edilirler ve günümüze kazandırılırlar.
İşte bu süreçleri merak ediyorsanız eğer açıklamalara koyacağım instagram adreslerinden izleyebilirsiniz.
Ben izledim o sürece hayran kaldım.
Çünkü halının bu kadar özel ve bu kadar kişisel bir ürün olabileceğini açıkçası hiç düşünmemiştim.
Belki evinizde böyle büyüklerimizin evinde bulunan hani el dokuması, ağır yün, isparta halılarından vardır.
Bu halıların ne kadar değerli olduğunu ve modernize edildikleri zaman nasıl eklektik bir tarzda kullanabileceğinizi de anlayacaksınız sayfaya baktığınızda.
Eee Merve bu kadar anlattın yok mu bize bir indirim kodu?
Tabii ki var. Bu değerli tekil ürünlere bize özel avantajlı fiyatlarla ulaşmak için Apexhalı.com'da geçerli %25 indirim kodumuzu söylüyorum.
Apex25. Bu kod Ağustos ayı sonuna kadar geçerli olacak arkadaşlar.
Dilediğiniz zaman kullanabilirsiniz.
Artık halıdaki desenlere baktığınız zaman beni de hatırlarsınız.
Hadi devam edelim.
Üçüncü vadiye geçiyorum.
Cehalet Vadisi. Bu vadide kuşlar böyle nereye gittiğini bile unutmuştu hatırlıyorsanız.
Simurg'u aramaktan vazgeçtiler, boş verdiler.
Boş ver kanka ya niye bu kadar zahmete katlanıyoruz dediler.
Peki en başta ulaşmak istedikleri şey neydi?
Simurg aslında neydi?
Bilgelikti değil mi? Şey gibi oldu bu.
Sevgi neydi? Sevgi emekti.
Yani üçüncü vadideki kuşlar bilgiye ulaşmayı bıraktı.
Onlar cehaleti seçtiler.
Hiçbir şeyi sorgulamamayı seçtiler.
Ve yüzlerinde böyle saçma bir gülümseme vardı.
Chuck Palahniuk'un dediği gibi cahillik bir zamanlar sonsuz mutluluktu.
Hatta İngilizce'de de vardır ya böyle bir tabir.
Ignorance is bliss diye.
Yani cahillik mutluluktur.
İngilizcedeki cahil kelimesi zaten ignorant'ın kökeni ignore'dur.
Yani umursamamak, göz ardı etmek.
Matrixçiler bu söze zaten aşina.
Şimdi kuşların tam olarak yaptığı şey bu değil mi?
Bu anlattıklarım değil mi? Ve bazen biz de bunu yapmıyor muyuz?
Neden peki? Çünkü bilirsek değişmemiz gerekecek.
Bilmek demek değişim gerektiren sancılı bir süreç.
Hani diyorlar ya bir kitabı okuduktan sonra bile aynı kişi olarak kalamazsınız diye o hesap.
TÜİK'in bu konuda bir araştırması var.
Yaşam memnuniyeti araştırması.
Eğitim seviyelerine göre mutluluk oranı araştırması yapılmış.
Şöyle ki okul bitirmeyenler %63,5 oranında mutlu.
İlk öğretim mezunu %62,9.
Orta öğretim mezunları %61.
Yüksek öğretim mezunları %60 gitgide düşüyor.
Oldukça düşündürücü bence.
Tabii burada şunu da söyleyeyim.
İlkokul mezunu, ortaokul mezunu hiç fark etmez.
Kendini çok iyi geliştiren insanlar var.
Onları tenzih ediyorum.
Her şey okul okumak değil.
Her zaman bunu söylüyorum. Bu arada ben de böyle hala bir şeylerin cahiliyim.
Bilmiyorum, araştırıyorum, öğrenmeye çalışıyorum.
Bence herkes bir şeylerin cahilidir bu hayatta.
Her şeyi biliyorum diyen insandan zaten korkun.
Peki nedir bu cahillik belirtileri?
Hani bir podcast yapmıştım ya Filter Bubble diye orada da böyle ufaktan bahsetmiştim.
Sadece kendimize doğru gelen kişileri takip etmeyelim.
Karşıt görüşlere de bakalım ufkumuz genişlesin diye.
Ben bunu yapmaya çalışıyorum.
Gerçekten çok zor. Yani YouTube'da izlediğim şeyleri görseniz dersiniz ki gerçekten bunları Merve mi izlemiş?
Çünkü yani görüşümle taban tabana zıt.
Onları da izlemeye çalışıyorum.
Hani bunu daha önce anlatmıştım zaten tekrar etmeyeceğim.
Ya da biri bana böyle çok görüşüme ters bir şey söylediği zaman diyorum ki açıkla bana hani ne bu anlat.
Neden? Çünkü öğrenmek istiyorum.
Ondan da öğreneceğim şeyler var benim.
Benim de belki durup düşünmem gerekir o noktada.
İşte bunu yapmamız gerekiyor.
ettiğini söylüyorlar. Cahilliğe yetinmemek için.
Bir de şu var ki inandığımız şeyleri sorgulamamak da bir cahillik belirtisiymiş.
Yani bir şeylere böyle körü körüne inanmak, hatta takım tutar gibi parti tutmak, sürüyü takip etmek, kendimize ait bir fikrimizin bulunmaması, her şeyi bildiğimizi zannetmemiz ve işin
kötüsü buna inanmamız.
Ki alim bazı şeyleri bilendir, cahil her şeyi derler.
Az bildiğimiz şeyleri bile böyle körü körüne savunma cesareti gösteriyorsak, Az düşünüp çok konuşuyorsak, değişime kapalıysak işte bunların hepsi cahillik belirtisi olarak sayılıyor.
Cehalet kelimesi dilimize Arapçadan geçmiştir ve kökeni cehildir.
Yani bu şu demek bir konu hakkında bilgi sahibi olmamak.
Kelimenin sıfat hali cahil oluyor zaten.
Ve İslamiyet öncesi toplum için cahiliye denir ya o da oradan geliyor.
Yeteri kadar bilgi sahibi olmayan anlamında.
Hatta cehaletin üç farklı türü vardır deniliyor.
Birincisi cehli basit yani bilmeyen ama bilmediğini bilen cahillere diyoruz bunu.
İkincisi cehli mürekkep.
Kep bilmeyen ama bilmediğini de bilmeyen cahiller.
Üçüncüsü cehli mikap.
Hem bilmeyen hem de bildiğini iddia eden cahillerdir.
Çıkart bakayım cep telefonunu.
Şimdi dördüncü vadiye gidiyoruz.
İnançsızlık vadisi. Kuşların o her şeyi anlamsız bulduğu, emeklerinin boşa gittiğini düşündüğü evre.
Kendilerine güvenlerinin, inançlarının bitip tükendiği vadi burası.
En tehlikeli vadilerden birisi yine.
Yine Sezen Aksu'nun dediği gibi Sezen'i çok seviyorum.
Her şey bir anlamda anlamsız gelecek.
İşte biz o gün tükeneceğiz diyor ya.
Bence herkes hayatında bir kere olsun bu hisse kapılmıştır.
Ya ben boşuna mı kürek çekiyorum ya?
Meğer ne anlamsızmış ya verdiğim çabalar.
En iyisi ben geri döneyim, bırakayım dediğimiz anlar.
Geçen hafta Sir Dyson'a anlatmıştım size.
Hayalindeki şeyi yapabilmek için tam 5 sene gece gündüz çalıştığını ve 5127.
denemesinde bunu başardığını anlatmıştım.
Eğer Dyson 5126'da bıraksaydı diyecekti ki boşuna kürek çekmişim bunca sene.
Ama kendine inandı, devam etti, pes etmedi, bırakmadı.
Simurg hikayesinin artık sonunu biliyoruz.
Aslında Simurg diye bir şey yoktu.
Simurg kendileriydi. Yani kendinizi aramaktan, kendinize inanmaktan asla vazgeçmeyin.
Hatta geçenlerde Shakira'yı paylaşmıştım.
Instagram story'de hatırlarsanız.
Küçükken hani okul korosunu almamışlar ya onu.
Öğretmeni demiş ki keçi sesine benziyor sesin.
Sonucu görüyorsunuz.
Anlatmama gerek yok. Görüyorsunuz.
Beşinci vadiye gidiyoruz.
Yalnızlık vadisi. Burada bencillik ve egoizm hakimdi.
Yani herkes kendini düşünüyordu.
Kendi çıkarlarını düşünüyordu.
Gemisini kurtaran kaptan.
Hayatta bencil olursak bizi bekleyen kaçınılmaz bir son var.
Yalnızlık. Yalnızlık podcastinde.
Bunu uzun uzun anlattığım için burada açmayacağım.
Geçelim altıncı vadiye.
Dedikodu vadisi. Başkalarının günahlarıyla aziz olamazsın der Cheho.
Dedikodu bizim özümüze ulaşmamızı engelleyen bir şey.
Çünkü başkalarıyla uğraşırken kendimizi unutuyoruz.
Hani bir hikaye vardır ya bu konuyla ilgili.
Bir köyde çok dedikoducu bir insan var yine masum birinin günahını alıyor dedikodusunu yapıyor arkasından konuşuyor.
Ve bu yalan yanlış bilgiler gitgide kulaktan kulağa yayılıyor bütün köy duyuyor.
Sonra bu dedikoducu adam yaptığından pişman oluyor.
Gidiyor bir bilgenin karşısına oturuyor diyor ki ben çok pişmanım bütün bunları yaptığım için.
Ne yapabilirim ki bu insanın gönlünü tekrar kazanabilirim?
Bilge de ona diyor ki kuş tüyü bir yastık al ve bunu pazar meydanında kes.
Sonra o tüyler her yere yayılsın diyor.
Daha sonra o tüyleri tek tek topla ve bu yastığın içerisine geri koyup bana getir diyor.
Dedikodu yapan kişi Bilge'nin dediklerini yapıyor ama sadece 3 tüyle geri geliyor Bilge'nin karşısına.
Bilge de ona diyor ki işte dedikodu böyle bir şey.
Çok kolay yaparsın evet ama o yanlışı bir daha toplaman çok zor olur diyor.
Dedikodu eşittir bu hikaye benim için.
Gelelim yedinci ve son vadiye ego vadisi yani ben vadisi.
Kuşların çoğu burada lider olmak istemişti hatırlarsanız.
Birbirlerine tepeden baktılar, küçümsediler, beğenmediler.
Ben vadisi yani kibir kendimizi başkalarından üstün görmek.
Zaten kibirli insanların en büyük korkusu şudur arkadaşlar.
Sıradan bir insan olmaktır.
O yüzden kuşlar lider olmaya çalışıyorlar.
Neden? Çünkü sıradanlıktan çok korkuyorlar.
Çünkü diğer insanlarla aynı seviyeye inmek...
Onlar için ölüm gibi bir şey. Hep dikkat çekmek isterler.
Hep böyle ön planda olmak isterler.
Megolamandırlar. Her zaman ama her zaman onlar haklıdır.
Ego öze ulaşmanın önünde çok büyük bir handikaptır.
Çünkü kendi hakikatimize gittiğimiz bu yolda kendimizi olduğundan bambaşka biri olarak görmek çok büyük bir engel.
Balzac'ın dediği gibi kibri gösterecek başka hiçbir şey olmayan insanlara bırakmalıyız.
İşte bu 7 vadeyi bütün vadeleri başarıyla geçen 30 kuşun yani Simurg'un hikayesi bu.
Simurg olmak çok zor.
İrademize hakim olmak.
Körü körüne bir fikre bağlanmamak, düşünebilen insanlar olmak, kendimize inanmak, ben olabilme cesaretini göstermek, bilincini göstermek hem de biz olabilme bilincine vakıf olabilmek
ve egolarımızın kurbanı olmamak bunların hepsi birbirinden zor vadiler, zor aşamalar.
Bu hikaye aslında analitik psikoloji çerçevesinden bakacak olursak kafta dediğimiz uzak diyar bizim böyle alıştığımız bildiğimiz dünyadan farklı kuralları olan.
Kendine özgü, esrarengiz bir dünya.
Kahramanın yani kuşların parantez içinde bizim gittiğimiz bu yerde kendi iç dünyamız.
Kaf Dağı dediğimiz yer kendi iç dünyamız aslında.
Kendi içimizdeki çatışmalarımız, kişiliğimizin zayıf ve güçlü yönlerine doğru bir keşif yolculuğu bu Simurg hikayesi.
Burada şunu düşüneceğiz.
Bizim kişiliğimizin güçlenmesi safhasında önümüzdeki engeller ne?
Hani yedi vadi diyorum ya.
Ne bizim yedi vadimiz ne?
İşte bu engelleri aşağı aşağı ruhsal yönden gelişebiliriz.
O vadileri aşağı aşağı. Jung'un en önemli kavramlarından biri bireyleşmedir.
Bu da zaten tıpkı bu hikayedeki gibi psikolojik bir yolculuktur.
Bireyleşme dediğimiz süreç.
Ve bu yolculukta Yola çıkan kişi önce kendi gölgesi yani kişiliğinin o gizli bastırılmış ve çoğunlukla günah yüklü bölümü dediğimiz o gölge kısmı bununla tanışır.
Hatta bununla bazen yaşamayı öğrenmesi bile gerekebilir.
Neden? Çünkü zıtlıkların kabulü olmazsa Bütünleşme dediğimiz olay da olmaz.
Bu zorlu yolculukta yolcu kolektif bilinç dışının arketipleriyle karşılaşacak ve eğer şanslıysa sonunda ele geçirilmesi güç olan o hazineyi yani kendini bulacak.
Peki bu kıymetli hazine yani kendimizi bulunca ne olacak?
Yine yungun tabiriyle konuşacak olursam kişilik hürriyetimize kavuşacağız.
Yani kişiliğimiz hürriyetine kavuşacak, sağlığına kavuşacak.
Tam anlamıyla dönüşecek ve...
Birey olacak en önemlisi.
Peki nedir bu bireyleşme meselesi?
Sürekli diyoruz ya bireyleşme, bireyleşme.
Bireyin, kişiliğinin bilinç ve bilinç dışı bölümlerini birleştirme girişimi.
Hatta ayrılma, aşama, dönme şeklinde de formüle edilmiş.
Aşağı market binin gerçekleşme biçimi.
Hani yedinci vadide egodan bahsetmiştim ya.
Ego en başlarda kendilik dediğimiz şeyle birleşiktir.
Yani ego bilinç ve bilinç dışı ögeleri birleştiren bir noktada durur.
Sonra yavaş yavaş ondan uzaklaşır ve uzun bir seyrin ardından tekrar birleşir.
Yani kendilik ve egonun tekrar birleştiği bu üçüncü dönem bir atılımdır, bir aşama anıdır.
Hani en başta dedik ya sıkıntıları, zorlukları aşmak, hedefe ulaşmak için çıktığımız yollarda kahramanın yolculuğu dedik ya.
Kahramanın karşısına ejderha öldürme, dev öldürme ya da yedi vade aşma gibi engeller çıkar.
Hayatımızda da engeller çıkıyor.
İşte bunları psikolojik olarak yenmemiz eşittir.
Benliğimizin üzerinde baskı yapan ve ilerlemesini engelleyen güçlerin üstesinden gelmektir.
Korkuyla yüzleşme ve üstesinden gelme.
Olgunlaşan bir benliktir.
Zaten yeni bir benlik içinde buna ihtiyaç vardır.
Şimdi Yung'u daha fazla anlatıp böyle kafa karıştırmak istemiyorum.
İleride bir podcast gelecektir diye düşünüyorum.
Simurg hikayesinin sonuna geldim ama bu hikayenin çeşitli varyasyonları var.
Zaten tasavvufi anlatılarda da görüyoruz.
Çokluğun birliğe kavuşması, işte kulu tanrının kusursuzluğuna yaklaştırması.
Yani bu Simurg söylenince dünyanın bütün kuşlarının bu çıktığı yolculuk aslında onların çokluktan birliğe.
Kusursuz olana vahdeli vücut olmaya götürür.
Kuş imgesi tasavvufta ruhla ilişkilendirilir.
Hani Göbekli Sepe'de biraz bahsetmiştik ya o podcast'te.
Kuşların kaftana yapmış oldukları yolculuk aslında ruhun kaynağına yaptığı yolculuk şeklinde yorumlanır.
İşte buradaki kuş olsun, dağ olsun, yolculuk olsun bu metaforik imgeler ise Tanrı'ya ulaşma yolunda insanı kamil dediğimiz olaya dönüşme araçlarını ifade ediyor.
Kamil insanda simur gibi bilgelikle ilişkilendirilir değil mi?
Ama bu gördüğünüz gibi hiç de kolay değil.
Yalomun dediği gibi dans eden bir yıldız doğurmak isteyen önce kendi içinde büyük taşkınlıklar ve kaos yaşamak zorundadır.
Tıpkı bu hikayedeki o zorlukları aşan kuşlar gibi umarım biz de simurk olmayı başarabiliriz.
Bir podcast'ın daha sonuna geldik.
Bölümümüzün sponsoru Apexal'ıydı.
İndirim kodunuzu almayı unutmayın.
Aşağıya açıklamalara bırakıyor olacağım.
Ayrıca bu vesileyle Apex Salı'nın kurucu ortaklarından Akif Bey'e teşekkür ediyor ve doğum gününü kutluyoruz.
Kendisine başarı ve sağlık dolu bir ömür diliyoruz.
Haftaya tekrar görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
